2. Kitap Bölüm 1
İKİNCİ KİTABIN ÖNSÖZÜ
Ehli Sünnetin Kütüb-i Sitte İsimli Hadis külliyatını Kütüb-i Sitenin
Eleştirisi ve Kur’an’a Arzı adıyla yayınlamış olduğum Birinci
Kitabımda Kur’an’la karşılaştırmak Suretiyle Hadislerin Kur’an’la
olan çelişkileri ile hadislerin kendi aralarındaki çelişkilerini
gözler önüne sermeye sermeye çalıştım, ikinci kitap olarak
KUR’AN DIŞI OLUŞUMLARIN ELEŞTİRİSİ VE KUR’AN’A ARZI
İsimli bu kitabımda ise Kur’an ölçüsüne göre Vehhabilik, İmamiyye
Şiası, Tasavvuf ve İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi gibi kimselerin
Felsefeleri, felsefi bağlantılarını da belirtilerek ortaya koymaya
çalıştım, Kitap okunduğunda bu gurupların Kur’an ile olan birçok
uyumsuzluklarını ve çelişkilerini görmek mümkündür. Bütün bu
çalışmalarımdan amacım Kur’an’ın İslam dininin tek kaynağı ve tek
rehberi olduğunu belgelendirmek suretiyle ortaya koyarak, İslam
dininde inanç birliğinin sağlanması yolunda faydalı olmaya
çalışmaktır. Allah’ın razı olduğu şekilde faydalı olabildiysem bu
beni mutlu eder. Kendim Bütün Müslüman ve Müminlerin özelliğinden
farklı bir özelliği olmayan Müslüman ve Mümin bir kimseyim. Bana
vahiy gelmez, ben Gaybı da bilmem, Müslüman ve Mümin olmam dışında
hiçbir dini etiketim yoktur. 21/08/2006
Fereç HÜDÜR
VEHHABİLER VE İSLAM
ANLAYIŞLARI
Vehhabilik, Arap Yarımadasında Necd dolaylarında yaklaşık iki asır
kadar önce Muhammed b. Abdulvahhâb (1115-1206) tarafından kurulmuş
bir mezheptir. Vehhabilik mezhebi bugün Suûdi Arabistan’ın resmi
mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer başka
ülkelerde taraftarları vardır.
Vehhabi ismi her ne kadar bu mezhebin kurucusunun adıyla ilgiliyse
de. Bu isim mezheplerine kendileri tarafından konmuş olmayıp,
muhalifleri tarafından konmuştur. Bununla birlikte Vehhabiler
kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbni Teymiyye’ (Ahmed
bin Abdulhalim Harrâni)nin açıkladığı şekilde, Ahmed b. Hanbel’in
mezhebini devem ettiren Sünniler olarak görürler. Zira onlar. “Biz
itikad da Selef, amelde de Hambeli mezhebindeniz, esasen Ahmed b.
Hanbel, itikad hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyse) kolunu
temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Böylece biz amelde ve
itikatta Hanbeliyiz; Vehhabi diye bir şey yoktur. Muhammed b.
Abdulvahhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislam
olmaktan başka bir şey değildir.” derler.
Kendileri, bir ehli sünnet mezhebi mensubu ve dolayısıyla Sünni
olmalarına rağmen, diğer Sünniler tarafından tenkit edilmelerinin
sebebi, inanç sistemlerinden kaynaklanmayıp, bazı hususlarda diğer
Sünni inanç sahiplerine karşı çıkmalarından dolayıdır. Yoksa
onlarında inancı, Kur’an artı rivayetler eşittir İslam ikilisine
dayanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, rivayetler olmasaydı Kur’an İslam
Dininin uygulanabilmesi için tek başına yeterli değildir inancını
onlarda taşımakta olup, Kütüb-i Sitte’yi yani altı hadis külliyatını
ve bu altı hadis külliyatına ek olarak ta, Mezhep imamları olarak
kabul ettikleri Ahmed İbn-i Hanbel’in derlediği rivayetleri kabul
etmektedirler. Altı hadis külliyatının durumunu bu konudaki kitapta
bir çok örnek vererek tanıtmaya çalışmıştım. Bunlara ek olarak
rivayetlerini kabul ettikleri Ahmed İbn-i Hanbel’e ait rivayetlerden
kısaca bahsedecek olursam, durum şudur:
İmam Ahmed, bir mezhep imamı olmaktan öte, bir hadis derleyicisidir.
“Müsned” adlı hadis kitabında 40 bin kadar hadis vardır. Sahih-i
Müslim’de tekrarlarıyla beraber 7275 hadis olduğu ve tekrarlar
çıkarıldığında 3033 hadis kaldığı düşünülürse, İmam Ahmed’in ne
kadar çok hadis derlediği kolayca anlaşılır. Oğlu Abdullah’tan
yapılan rivayete göre, babası “Müsned”i hadiste imam kitap olsun
diye yazmış, öyle ki “Müsned”i İnsanlar Peygamber Aleyhisselam'ın
Hadislerinde ihtilaf edince ona müracaat etsinler amacıyla kaleme
aldığını belirtmiştir. Ayrıca “Müsned” bizzat İmam Ahmed tarafından
kaleme alınmış olmayıp, bıraktığı dağınık cüz müsveddelerinden
ölümünden sonra oğlu Abdullah tarafından kitap haline getirilmiştir.
Bugün şu iddia edilmektedir ki, Müsned’teki hadisler İmam Ahmed
tarafından rivayet edilen hadisler olmayıp, oğlu Abdullah’ında ilave
rivayetlerini içermektedir. Çok tenkide uğramış olan bu rivayetler
için oğlu Abdullah’tan şöyle nakledilmektedir: “Abdullah anlatıyor:
<< Babama Rıb’i b Hıraşın Huzeyfe’den rivayet ettiği Hadise ne
dersin? dedim.>> Abdülaziz b. Ruvâdın rivayet ettiğimi dedi? Evet,
dedim. Hadisler ona aykırı, dedi. Sen onu Müsned’e aldın, dedim. Ben
Müsned’te yaygın olanları toplamayı hedef aldım. Eğer bana göre
sahih olanları kastetseydim, bu Müsned’te az bir şey rivayet etmiş
olurdum...” (Kaynak, Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel Sayfa
200 Hilâl Yayınları 1984 ). Böylece Müsned’in yazılmasında dikkate
alınan husus sahih hadisler olmayıp, yaygın olarak rivayet edilen
hadisler olduğu, dolayısıyla mevzu hadislerde içerdiği bizzat İmam
Ahmed tarafından ifade edilmiş olmaktadır.
Diğer taraftan, Müsned’in dışında ki diğer altı hadis külliyatını
kabul etmiş olmaları, Vehhabileri tipik bir Sünni topluluk yaptığı
gibi, Kütüb-i Sitte’deki tüm bozukluklar onları da bağlar.
Sünni olmalarına rağmen, diğer Sünni topluluklarla inanç
mücadelesine girmelerinin nedeni, bu topluluklar tarafından kabul
görmüş veya kitle olarak uygulanmakta olan bazı inanç uygulamalarına
karşı çıkmalarından dolayıdır. Örneğin:
1. Esas delil, kitap (Kur’an ve Sünnet)tir. Akıl delil olamaz.
2. Müteşabih âyetler, muhkem âyetler gibi delildir; bunların zâhiri
murad edilmiştir. Bu sebeple bunları (yaratıklar tarafından) tevil
ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manalarıyla manalandırılır.
3. İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür.
Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri
yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse
imansızdır.
4. Tasavvuf bid’attır; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu
vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür.
5. Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret
etmek, küfürdür, delalettir.
6. Kim Beytullah’tan başka bir kabri, türbeyi veya şehitliği, yahut
ta başka bir yeri tazim için tavaf ederse Allah’a şirk koşmuş olur.
7. Falcılara, müneccimlere inanmak şirktir.
8.Mevlid okunmasına karşı çıkmaları.
9. Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevekkül edeceği, onlara
yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse,
küfre girmiştir.
10. Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at)
ortaya koyan kimse mel’undur ve ortaya attığı şey de reddedilir.
12. Nazar değmemesi için nazar boncuğu taşımak, muska takınmak,
ağaç, taş ve benzeri şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için
kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belânın,
hastalığın yok olması için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri
takınmak, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, salih kişilere
saygı gösterip onlardan dua yoluyla yardım dilemek, şirktir.
13. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. Namazı terk eden
kimse kafirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürtet) hükmü
verilir.
14. Kur’an ve Sünnet zahiri anlamlarıyla değerlendirilir ve
anlaşılır. Bu mânada müteşabihler de delildir; ancak zâhiri ile ele
alınır, ona göre mânalandırılır. Bu işte aklı ve tevili işe
karıştırmak bid’attir, küfürdür.
15. Allah’ın zatı ve sıfatları ile ilgili Kuran’ı Kerim’de geçen
âyetler, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister Müteşabih olsun,
zahirlerine göre mânalandırılmalıdır. Te’vil bid’at ehlinin işidir.
Diğer Sünni gruplarla, Vehhabiler arasındaki belli başlı ihtilaf
noktaları yukarıda bahsi geçen hususlardır. Bu hususların Kuran’a
uygun olup, olmamalarından bahsetmeden önce, İmam olarak kabul
ettikleri Ahmet İbn-i Hanbel’in, Kur’an, Hadis ve İslam
anlayışından, konunun daha iyi anlaşılması için bahset makta yarar
vardır. Şöyle ki:
İmam Ahmed, Kur’an’ın zahirini (açık manasını) alıp sünneti terk
edenlere red için kitap yazdı. O kitabın mukaddimesinde (ön sözünde)
şöyle der: “Kur’an’ı Kerimin zâhiri, batını, özeli, umumisi, mensuhu,
nasihi, kitabın kastettikleri var. Kitabın delâlet ettiği manaları
Peygamber (sünnet yoluyla) açıklar, tefsir eder, bu hususta onun
yanında olanlar, Allah’ın ona dost ettiği ashabıdır. Onlarda ondan
naklettiler” der. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i
Hanbel, Sayfa 240, Hilal Yayınları 1984 )
İmam Ahmed’in bu sözleri dört şeye delalet etmektedir.
Kur’an’ın batını (yani gizli öğretisi) vardır.
Kur’an’ın zahiri (yani açık öğretisi) sünnete takdim edilemez, başka
bir ifadeyle sünneti iptal edemez.
Kur’an’ın manasını açıklayıp tefsir eden Peygamberdir. Başkası onu
tevil edemez, çünkü onun beyanı sünnettir. Başka yoldan beyan
edilemez. Böylece Peygamber sünneti adı altında, Kur’an üzerine
kendi hakimiyetini kurmak istemektedir.
İbni Teymiyye, Zemahşeri ve başkalarının yaptığı gibi, Kur’an’ın
reyle anlaşılmasını inkar etmektedir.
Onun görüşüne göre Kur’an’ın açık manası ile sünnet red olunmaz,
onun mana ve delaletini sünnet tayin eder. Sünnet beyan bakımından
Kur’an’a hakim sayılır. Kur’an sünnete hakim değildir. Şatıbi
sünnetin Kur’an’a hakim olmasını şöyle açıklar; Ulemaya göre sünnet,
kitaba hakimdir, kitap (Kur’an) hakim değildir, çünkü Kitabın, iki
ve daha ziyade şeye ihtimali vardır. Sünnet gelir, bu ihtimalden
birini tayin eder, böylece sünnete müracaat olunur, kitabın
muktezası belli olur, yine bazen kitabın zahiri bir emir olur,
sünnet gelir, onu zahirinden çıkarır... Nasıl ki, kitabın mutlakını
takyid, umumunu tahsis eyler, onu zahirinden başka bir manaya
hamleder. Kur’an eli kesme hükmü getiriyor. Sünnet bunu, nisab
miktarı, muhafaza olunan malı çalana tahsis ediyor. Kur’an bütün
zahirdeki mallardan zekat almağı emrediyor, sünnet bunu belli
mallara tahsis ediyor. Kur’an: Nikahı haram olanları saydıktan sonra
<<Bunlardan başka kadınlar size helaldir>> diyor. Sünnet bir kadını
halası veya teyzesiyle birlikte nikahlamağı bunlardan çıkarıyor.
(Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 242,
Hilal Yayınları 1984 )
Ayrıca, Namaz ve Haccın, sünnet olmadan Kur’an esas alınarak
uygulanamayacağını iddia etmektedirler. Zira onlara göre, Peygamber
namazın beş vakit olduğunu, rekatların adedini, mukim iken, seferde
iken nasıl kılınacağını, haccın usulünü bildirip beyan ettiğini, bu
suretle sünnet Kur’an’ın beyanı oldu derler.
Ayrıca: “İmam Ahmet birçok sözlerinde bildirmiştir ki, Kur’an’ın
bilgisi sünnet yoluyla olur. Bu din sünnet yoluyla öğrenilir. İslam
fıkhının en kestirme ve en işlek yolu sünnetten geçer. Sünnetin
beyanından yadımlanmaksızın sadece kitaptan öğrenmeğe çalışanlar
doğru yolu şaşırırlar, Hak yolu bulamazlar. (Kaynak: Prof. Muhammed
Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 250, Hilal Yayınları 1984 )
Daha bunu gibi birçok söz ve iddiaları vardır. Ve bu iddialarının
neticesinde, sünnetin Kur’an ayetlerini nesh yani iptal
edebileceğini, fakat Kur’an’ın sünneti nesh edemeyeceğini, zira
sünnetin Sünnetin Kur’an’a hakim olduğunu, fakat Kur’an’ın sünnete
hakim olmadığını dini öğretilerine esas alırlar. Sünnetin tamamına
yakınının Kur’an’a aykırı olduğunu kendileri de itiraf etmelerine
rağmen, bu görüşlerinde diretirler. Bu hususta, örneğin: “İbni
Kayyım, Ahmed’in ve Şafii’nin görüşlerini destekleyerek şöyle der:
“Eğer bir kimsenin kitabın zahirinden (yani, Kur’an’ın açık
manasından) anlayışına göre Peygamber Aleyhisselamın sünnetleri
reddolunacak olursa, o zaman sünnetin çoğu reddolunur ve sünnet
batıl olur.” derler. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i
Hanbel, Sayfa 247, Hilal Yayınları 1984 )
Vehhabi adını, kendi adından dolayı almış oldukları, mezheplerinin
kurucu önderi durumundaki Muhammed b. Abdulvehhab’ın din anlayışına
bir örnek teşkil etmek üzere resim konusunda ki görüşüne yer
verirsem, şöyle der:
“Ebu Hüreyre (r.a)’den Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “
“Allah-u Teala şöyle buyuruyor:
“Benim yaratıklarım gibi yaratıklar yapmaya kalkışanlardan daha
tecavüz kar kim olabilir? Haydi öyleyse bir zerresini yaratsınlar
yahut tek buğday veya arpa tanesini yaratsınlar.”
Aişe (r.a.)’den Resûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet günü en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar: Allah’ın
yarattıklarının benzerini yapanlardır.
İbn Abbas (r.a.’dan Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Her tasvirci ateştedir. Tasvir ettiği her suret için kendisine ayrı
bir can verilerek cehennemde azaba terk edilir”.
İbn Abbas (r.a.’dan Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim dünyada bir suret tasvir ederse, kendisinden ona ruhunu da
vermesi istenir ki, hiçbir zaman veremeyecektir...
(Muhammed b Abdu’l-Vehhab, Çeviren Harun Ünal, Sayfa 134 Cilt II,
Tevhid Yayınları.)
Bu sözlere ait dayanağı Kur’an olmayıp Kütüb-i Sitte’deki
rivayetlerdir.
Böylece, resim yapanların cehennemde ebedi kalacaklarını savunmuş
olmaktadırlar. Hal bu ki, Kur’an esas alındığında değil resim
yapmak, heykel yapmanın dahi İslam dininde günah olmadığını,
Cinlerin, Süleyman Peygambere süs olarak heykel yapmalarından
kolayca anlayabiliriz. İslam dininde, resim veya heykel yapmak suç
değildir, heykel veya resimlere tapmak veya gayri ahlaki resim ve
heykel yapmak günahtır. Bu konuyu daha önce birinci ciltte
işlediğimden daha fazla izahatta bulunmadan. Vehhabilerin Kur’an’ı
dikkate almayarak, rivayetleri esas aldıklarını ve diğer inanç
sahiplerinden bu konuda inançlarının farklı olmadığını vurgulamak
istedim. Hatta Muhammed b. Abdulvehhab, Tevhid isimli kitabında
şöyle demektedir:
“Güya bir kimse Rasûlullah (sav)’in getirdiği şeylerle amel etse,
fakat bu sayılanlardan birini inkar etse kafir olmazmış! Böyle bir
sonuca şaşmamak elde değildir.” ayrıca “Rasûlullah (sav)’in
getirdiği şeylerin bir kısmını tasdik edip de bir kısmını yalanlayan
kişi bütün alimlere göre kafirdir. Kur’an’ın bir kısmına iman edip
bir kısmını yalanlayan kimse de böyledir.” (Bak: Muhammed b Abdu’l-Vehhab,
Çeviren Harun Ünal, Sayfa 149-175 Cilt I, Tevhid Yayınları. ). Bu s
özleriyle,
sünnetten herhangi bir şeyi kabul etmeyip red etmenin, Kur’an’ın bir
kısmına iman edip bir kısmını yalanlamayla aynı şey olduğunu,
dolayısıyla böyle bir kimsenin kafir olduğunu iddia etmektedir.
Rasûlullah’ın sünnetinden kast ettiği de, Kütüb-i Sitte de ki
rivayetlerle, bunlara ek olarak Ahmed İbn-i Hanbel’in “Müsned”
isimli kitabında naklettiği rivayetlerdir. Kütüb-i Sitte de ki
Rivayet öğretisinin ne durumda olduğunu, yazmış olduğum birinci
kitapta bir çok örnekle gösterdim.
Kendileriyle diğer Sünni gruplar arasında ihtilaf konusu olan
hususlara gelince:
1- “Esas delil, kitap (Kur’an ve Sünnet)tir. Akıl delil olamaz”,
demeleri.
Bu İfadeleri gerçeği yansıtmamaktadır, Esas delil yalnız Kur’an’dır.
Kur’an’ın kendi dışındaki hiçbir kaynağa ihtiyacı yoktur. Başka
kaynağa ihtiyacı olduğunu söyleyenler, Kur’an’ın hürriyetini yok
etmeye çalışan ve onu tahakküm altına almaya çalışanlardır. Dünyada
Kur’an dışında hiçbir kitap mevcut olmasa dahi, İslam dininin
anlaşılması ve uygulana bilmesi için Kur’an tek başına yeterlidir.
Zira o öyle bir kitaptır ki bütün misalleri ihtiva ettiği gibi,
öğretide batını (gizli) yönü olmayan açık ve kolay anlaşıla bilen
bir kitaptır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:
- Andolsun biz bu Kûr’an’da, insanlara her
çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu küfürde
direttiler. 17/89
Görüldüğü gibi, Kur’an’da bütün misaller mevcut olup, aksini iddia
etmek, Kur’an’da noksanlık olduğunu söylemektir. Böyle bir iddia ise
Kur’an’ı inkar etmekten başka bir şey değildir. Kur’an’ı inkar ise
İslam dinine göre küfrün ta kendisidir.
Kur’an’la yetinmeyenler hakkında ise Kur’an’da şöyle denmiştir,
mealen:
- Bilmeyenler dediler ki: “Allah bizimle
konuşmalı, ya da bize bir âyet (mûcize) gelmeli değil miydi?”
Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri
birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri
apaçık gösterdik 2/118
Gerçekleri iyice bilmek isteyenler için, Kur’an’ın apaçık ayetleri
yeterlidir. Kur’an, Allah’ın kelamı olduğu gibi, en üstün mucizenin
kendisidir.
Kur’an kolay anlaşılır bir kitaptır. Bu hususta Kur’an’dan mealen:
- Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almak için
kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? 54/22
Akıl delil olmaz demelerine gelince, yaratıkların aklıyla din konmaz
zira dini koyan Allah’tır. Ancak akıl dini anlamak için şarttır.
Aklını kullanmayanlar hakkında Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:
- Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz
ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara
verir. 10/100
2- “Müteşabih ayetler, muhkem âyetler gibi, delildir; bunların
zâhiri murad edilmiştir. Bu sebeple bunları (yaratıklar tarafından)
tevil ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manasıyla
manalandırılır.” demeleri:
Bu iddialarıyla, Müteşabih (benzetmeli) ayetlerin, muhkem ayetler
gibi okunan mana ile hiçbir Te’vil ve benzetmeye gidilmeksizin
anlaşılması gerektiğini, aksi takdirde böyle inanmayan kimsenin
kafir olacağını söylemektedirler. Böyle bir iddiada bulunmaları ise
Kur’an’a uygun değildir. Zira Kur’an’da, Muhkem ve Müteşabih olmak
üzere iki çeşit ayet vardır ve bunların anlaşılması bir birinden
farklıdır. Anlamak bakımından Müteşabih (benzetmeli) ayetler Muhkem
(Benzetmesiz) ayetler gibidir demek, müteşabihleri, muhkemleştirerek
yok saymaktan başka bir şey değildir. Böyle bir anlayış, Kur’an
ayetlerini inkar manasında olduğu gibi, bu şekilde inanan kimse bu
anlayışından dolayı, Allah’ı Tecsim yani yaratıkların cisimlerine eş
tutmaktan kurtulamaz. Böyle bir durum ise Allah’a şirk koşmanın ta
kendisidir.
Bu şekilde ki inançlarından örnekler verecek olursam, şöyle
demektedirler:
“ Şüphesiz, Allah’u Teala’nın “el” sıfatını inkar eden de kafir
olmuştur. Çünkü Allah’u Teala bir çok ayet-i kerimede bunu kendi
zatına izafe ederek sabit kılmıştır:
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
Allah’ı hakkıyla takdir edip bilemediler. Halbuki Kıyamet Günü,
arzın tümü avucunda ve gökler de sağ elinde dürülür. (Allah)
Müşriklerin ortak koştuklarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer:
39/67)
“Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan
nedir? Kibirlenmek mi istedin, yoksa yücelik taslayanlardan mı
oldun.” (Sad:38/75)
Abdullah b. Mes’ud şöyle dedi:
“Hahamlardan biri Resûlullah’a (s.a.v) gelerek:
“Ya Muhammed! Biz Tevrat’ta Allah’ın gökleri bir parmağında, su ve
yeri bir parmağında, ağaçları bir parmağında ve diğer yaratıkları da
bir parmağında tutarak akabinde ‘Melik benim’ dediğini görüyoruz.”
dedi. Allah Resulü (s.a.v) hahamın sözünü tasdik ederek güldü, öyle
ki mübarek azı dişleri göründü sonra “Allah’ı gereği gibi takdir
edip bilemediler.” (Zümer: 39/67) ayetini sonuna kadar okudu.”
Buhari, Müslim, Sünen ve Müsned kitaplarındaki ve diğer İslami
eserlerdeki bir çok hadis. Allah’u Teala’nın “el” sıfatını ispat
etmektedir. Hiç şüphesiz, bu sıfatı bilmeyen cahil, bilerek inkar
eden de kafirdir. Allah’ın (c.c.) sıfatlarına, tahrif etmeden,
yaratıkların sıfatlarına benzetmeden iman etmek lazımdır.”
“Allah’ın (c.c.) Arş’a İstivasını İnkar Etmenin Hükmü:
Bir adam İmam Malik’e (r.a.) gelerek:
“Rahman arşa istiva etti.” ayetindeki istivanın keyfiyeti nasıldır?”
diye sordu. İmam Malik (r.a.):
“İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip,
ondan soru sormak bidattir.” cevabını verdi.İstivanın keyfiyetini
sadece Allah’u Teala bildiği için bu konuda soru sormak doğru
değildir. Allah Azze ve Celle Kur’an’ın yedi yerinde istiva sıfatını
zikrederek kendisini övmüştür. Bu sıfatı bilip kabul etmek vacip,
inkar etmek ise küfürdür. Allah’ın (c.c.) sıfatını kendisinden
başkasının bilmesi mümkün olmadığından, istivanın keyfiyetini ve
nasıl olduğunu Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez.” (Kaynak:
Tevhid, Yazan. Abdurrahman Abdu’l-Halık, Cilt 4 Sayfa12-13 Tevhid
Yayınları. )
Ayrıca bu anlayışları çerçevesinde, Allah’a gerçek manada kadem
(ayak), sak( baldır), vech (yüz) gibi sıfatlar kabul ederler. Sadece
söyledikleri tek şey, Allah’ın bu sıfatlarının, yaratıkların
sıfatlarına benzemediğini söylemeleridir. Yani derler ki: Allah’ın
gerçek manada “Eli, ayağı, yüzü, baldırı vardır.” fakat yaratıkların
bu gibi uzuvlarından farklıdır. Ayrıca, Allah gerçek manada
oturmakta (İstiva etmekte) olup, oturuşu yaratıkların oturuşundan
başkadır, ve bu gibi ifadelerle güya Allah’ı Tecsim etmekten, ani
cisim saymaktan kaçınmış olmaktadırlar. Hal bu ki, Kur’an’da öyle
Müteşabih ayetler vardır ki, Allah’ın zatı hakkında, Müteşabih değil
de, gerçek manada var olarak kabul edildiklerinde, Allah’ın bu
sıfatı, yaratıkların hiç birisinin sıfatına benzemez ve aynı
değildir, hatta, vardır fakat nasıl olduğu bizce bilinemez dense
dahi, bu ifadeler söyleyeni, Allah’ı cisimlendirmekten, dolayısıyla
yaratıklara benzetmekten kurtaramaz ve söyleyen şirke düşmüş olur.
Şöyle ki; Kur’an’dan mealen:
- Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar
(sizden değil), birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten
menederler ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular, O da onları
unuttu. Münâfıklar; işte yoldan çıkanlar onlardır. 9/67
- Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünyâ
hayâtı, kendilerini aldattı. Onlar, bu günleriyle karşılaşacaklarını
nasıl unuttular ve âyetlerimizi bile bile nasıl inkâr ediyor
idilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz! 7/51
Bu ayet meallerinde görüldüğü gibi, Müteşabih yani benzetmeli olarak
Allah’ın unutmasından bahsedilmektedir. Eğer ki bu ifadeyi Müteşabih
olarak değil de, Vehhabilerin bu hususta ki mantık kalıpları
içerisine koyarak, “Allah’ın gerçek manada unutması vardır, fakat
biz mahiyeti konusunda yorum yapmayız ve Allah’ın unutması
yaratıkların unutmasına benzemez” demek suretiyle bir kimse
anlayışını ortaya koyacak olsa. Allah’a noksanlık kabul etmiş
olmaktan kurtulamaz. Zira unutma noksanlıktır. Gerçek manada, Allah
için söylendiğinde, nasıl ifade edilirse edilsin, söyleyen kişi,
Allah’a şirk koşmaktan kurtulamaz. Şirk koşuyor, zira bir noksanlık
olan unutmayı gerçek manada Allah’a yakıştırmak suretiyle, unutmayı
Allah’a üstün tutmuş olur, dolayısıyla unutmayı ilâhlaştırmış
olmaktadır. Halbuki bu konuda unutmaktan kasıt, Allah’ın gerçek
manada unutması olmayıp, hak eden kimseleri rahmetinden kovmasıdır.
Zira, Allah asla unutmaz. İşte böyle dendiğinde , Vehhabiler,
diyenler için, Allah’ın sıfatını inkar ediyorlar deyip tekfir
etmektedirler. Aynı şekilde, Allah için gerçek manada oturma kabul
edildiğinde, her ne şekilde söylenirse söylensin, mesafenin
ilahlaştırılması ve Allah’a tahakküm etmiş olduğu iddia edilmiş
olmaktadır, zira sonradan meydana gelen oturma fiilleri için bir
mesafenin kat edilmesi zorunludur. Bu ise Allah’a noksanlık
atfetmekten O’nu yaratıklara benzetmekten başka bir şey değildir.
Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir; O “Subhan”dır.
Örneğin: Kur’an’da ki muhkem ayetlerde, Allah asla unutmadığını
belirtmektedir. Şöyle ki, mealen:
-Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz.
Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir.
Rab’in (aslâ) unutkan değildir. 19/64
Ayrıca, Allah’ın istediği bilgileri kayda aldırması, unutacağı
kaygısıyla değil, hikmeti icabıdır. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
- Dedi ki: “Onların ilmi Rabb’imin yanında bir kitaptadır. Rabb’im
şaşmaz ve unutmaz.” 20/52
- Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O, gizliyi de,
ondan daha gizlisini de bilir. 20/7
- De ki: “Göğüslerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da
Allah onu bilir; göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye
kadirdir. 3/29
- Allah gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilir. 16/19
- Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. 3/5
- Rabb’imiz, sen bizim gizlediğimizi ve
açığa vurduğumuzu hep bilirsin. Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey
Allah’a gizli kalmaz. 14/38
Görüldüğü gibi, Allah için unutma veya herhangi bir konuda
bilgisizlik olacak şey değildir. Her ne şekilde olursa olsun, bunun
aksini iddia eden kimse, Allah’ta böyle bir husus vardır, fakat
yaratıklarınkine benzemez dese dahi durum aynıdır. Allah’a noksanlık
ve acizlik atfetmekle şirke girmiş olur.
Muhkem ve Müteşabih ayetler konusu üzerinde çok konuşulmuş bir konu
olduğundan, daha da örneklendirerek anlatmaya çalışacağım. Şöyle ki,
Kur’an’dan mealen:
- Sana Kitabı indiren O’dur. O kitapta,
kitabın esası olan muhkem âyetler ve diğer Müteşabih âyetler vardır.
Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne ve tevil isteyerek Müteşabih
âyetlere uyarlar. Halbuki onun tevilini, ancak Allah ve ilimde fasih
olanlar (yüksek payeye erenler) bilirler. Ve onlara iman ettik,
hepsi Rabbimiz tarafındandır derler. Onlardan Aklıselim
sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz. 3/7
Yukarıda mealini yazmış olduğum Âl-i İmran Sûresi 7. Ayetiyle ilgili
olarak. Müteşabih ayetlerin tevilini kimin bilebileceği konusun da
anlaşmazlık mevcut olup, bu konuda belli başlı dört görüş ortaya
atılmıştır. Şöyle ki:
1. << Müteşabihin tevilini (maksudunu, onların künhünü,) ancak Allah
bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin
katındandır’ derler>>.
2. <<Müteşabihin tevilini (tefsirini, yorumunu,) ancak Allah bilir
ve İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin
katındandır’ derler>>.
3. << Müteşabihin tevilini (maksudunu, künhünü) ancak Allah ve
ilimde derinleşmiş olanlar bilir ve: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin
katındandır’ derler>>.
4. << Müteşabihin tevilini (tefsirini, yorumunu) ancak Allah ve
İlimde derinleşmiş olanlar bilir ve; ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin
katındandır’ derler>>.
Esasa tesir etmeyen, parantezler içerisindeki değişik ifadeler
nedeniyle bu konudaki görüşler her ne kadar dörde tasnif edilmişse
de, müteşabih ayetlerin tevili konusunda esas itibariyle iki grup
mevcut olup, bir grup, müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah
bilir derken, diğer grup, müteşabihlerin tevilini ilimde derinleşmiş
olanlarda bilir, demektedirler.
Bana göre doğru anlayış, müteşabih ayetlerin tevilini yanı
kastedilen manalarını, Allah ve ilimde derinleşmiş olan kimselerin
bildiği yönündedir. Bu anlayışa varmamın nedeni yine Kur’an
ayetlerine dayalı olup, izah ettiğimde doğru bir görüş olduğunun
kolayca anlaşılabileceği kanaatindeyim, şöyle ki:
Aksi görüşte olanlar, görüşlerine esas olarak, Müteşabih ayetlerin
tamamının Allah’ın zatı hakkındaymış gibi bir anlayış sergilemek
suretiyle görüşlerini ifade etmektedirler. Bu anlayış ise kökten
hatalı ve yanlıştır. Zira kullar hakkında da Müteşabih ayetler
mevcut olup, kulların yaratılışı dikkate alındığında manaları
kolayca anlaşılabilmektedir. Âl-i İmran Sûresi 7. Ayetinde Müteşabih
ayetlerin özelliği hakkında kullanılan ifade bir genelleme olup,
Kur’an’da ki tüm Müteşabih ayetleri kapsamaktadır. Böylece her hangi
bir Müteşabih ayetin tevili biline biliyorsa, tümünün manası
bilinebilir manası kolayca anlaşılır. Allah’ı gözler göremez, fakat
gözler kulları görür ve kulların durumları hakkında bizzat
kendimizin kul olması hesabıyla bilgi sahibiyiz. Bu durumu dikkate
alarak, kullarla ilgili Müteşabih ayetlerden örnekler vererek,
manalarının başka bir ifadeyle tevillerinin biline bileceğini,
böylece kullar tarafından tevilin mümkün olduğunu göstermeye
çalışacak olursam. Bu hususta Kur’an’dan mealen:
- Rabb’in, yalnız kendisine tapmanızı ve
anaya babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yâhut her
ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır (ihtiyarlık
zamanlarında senin yanında kalırlar)sa sakın onlara “Öf!” deme,
onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. 17/23
- Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: “Rabbim!
Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et” de.
17/24
- Onlardan bâzı çiftlere verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme ve
(sana inanmadıkları için) onlara üzülme, Müminlere kanatlarını
indir. 15/88
-Allah ile beraber başka bir ilah çağırma, sonra azap edilenlerden
olursun. 26/213
- (önce) en yakın akrâbanı uyar. 26/214
- Ve müminlerden sana uyanlara kanatlarını indir. 26/215
Mealini yazmış olduğum ayetlerde şefkat kanat germeye teşbih
edilmiştir. Ve kanat germekten kastın şefkat göstermek olduğu gayet
açıktır. Böylece, Müteşabih olarak verilmiş olan kanat germe olayı,
şefkat olarak anlaşılmakla tevil yapılmış olur. Kur’an’dan diğer iki
örnek, mealen:
- Allah’tan başka dost edinenlerin
durumu kendine ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en çürüğü
örümcek evidir. Keşke bilselerdi. 29/41
Burada ki teşbih te gayet açıktır. Allah’tan başka dost edinenler ve
onları kendilerine dayanak olarak görenler, örümceğin evi gibi en
çürük dayanağa dayanmış olmaktadırlar. Mana anlaşılmakla tevil
yapılmış olmaktadır. Kur'an'dan mealen:
- Buna göre yüzüstü kapanarak yürüyen mi
daha çok hidayete ermiştir; yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi?
67/22
Burada da yine teşbih olayı vardır. Ve tevili mümkündür, zira
yüzüstü kapanarak yürüyenden maksat, Allah yolunda olmayanlar,
dosdoğru yolda dümdüz yürüyenlerden maksat ise Allah yolunda
gidenlerdir.
Böylece Müteşabih ayetlerin tevil edilebileceğini göstermeye
çalıştım. Şu var ki, ilimde derinleşmiş olanlar zümresinden
olabilmek için, Kur’an’daki bütün müteşabih ayetlerin tevilini
bilmeye ihtiyaç vardır. Zira onlardan bir kısmını tevil edip, bir
kısmını tevilsiz veya muhkem addetmek, ilimde derinleşmiş olan
kimselerin yapacağı bir şey değildir. Bunun için, Allah’ın zatı
hakkında ki müteşabih ayetlerden örnekler verip, nasıl tevil
edilebilecekleri hususunu anlatmaya ihtiyaç vardır. Bunun içinde
takip edilmesi gereken yol, müteşabih ayetlerin tevilinde, müh
kemlerine aykırı veya zıt bir tevilden kaçınmaktır. Zira müteşabih
ayetler muhkem ayetlere aykırı olarak tevil edilirse, bu isabetli
bir tevil olamayacağı gibi aynı zamanda çelişkiye de düşülmüş olur.
Kur’an’da ise çelişki yoktur. Bu hususta ne demek istediğimi
örneklerle anlatmaya çalışacak olursam. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
- (Rabb’in ona) dedi ki: “Ey İblis, iki
elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü
tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?” 38/75
Yukarıda mealini yazmış olduğum ayet mealinde görüldüğü gibi, Allah
iki eliyle yaratmaktan bahsetmektedir. Burada bahsi geçen olay
Adem’in yaratılışıyla ilgili olaydır. Burada bildirilen iki elle
yaratmaktan maksat müteşabih olup, Adem’in yaratılışının önemini
vurgulayan bir durumdur. Bunun bir sanatkarın bir şeyi imal etmesi
şeklinde anlaşılmaması gerekir, iş böyle olsaydı gerçek manada el
düşünmek mümkün olurdu, halbuki, Allah’ın yaratması imalat şeklinde
olmayıp sadece verdiği bir emirdir. İş böyle olunca bu olayla
ilişkilendirerek Allah için, mahiyeti nasıl düşünülürse düşünülsün
gerçek manada el düşünmek mümkün değildir. Onun için bu ayetin
tevili, Adem’in yaratılışının çok mühim bir olay olduğu şeklinde
anlaşılması gerekir.
Allah’ın nasıl yarattığıyla ilgili olarak muhkem ayetlerden örnekler
verecek olursam. Kur’an’dan mealen:
- Biz bir şeyi(n olmasını) istediğimiz
zaman, söyleyeceğimiz söz, sâdece ona “ol” dememizdir; derhal
oluverir. 16/40
- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir
değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81
- Bir şeyi yaratmak istediği zaman onun yaptığı <<Ol>> de demekten
ibarettir. Hemen oluverir. 36/82
- (O), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi,
ona sâdece “O” der, o da hemen oluverir. 2/117
Yukarıda mealini yazmış olduğum, yaratmayla ilgili muhkem
ayetler dikkate alındığında, Allah için, herhangi bir şeyi gerçek
manada elle imal etmek suretiyle yarattığının düşünülemeyeceği, zira
elle yapmak veya yaratmanın, emirle yaratma olayıyla aynı şey
olmadığı açıktır. Böylece anlaşılır ki, Allah’ın, Adem’i iki eliyle
yarattığını bildirmesi müteşabih olup, Tevili Adam’ın yaratılışının
ehemmiyetli yani çok önemli bir olay olduğu şeklindedir.
Dolayısıyla, Kur’an’a göre kullarınkine benzemez dense dahi, Allah
hakkında el isnat etmek; gerçek manada el kabul etmek mümkün
değildir.
Kur’an’dan mealen:
- Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin
ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) biz ona şah damarından daha
yakınız. 50/16
- Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç
kişi gizli konuşsa mutlaka dördüncüleri O’dur. Beş kişi gizli
konuşsa mutlaka altıncıları O’dur. Bundan az, bundan çok da olsalar,
nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla berâberdir. Sonra kıyâmet günü,
onlara yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah, her şeyi bilendir.
58/7
Yazmış olduğum bu ayet mealleri, müteşabih olup, ihtiva ettikleri
mana bakımından tevilleri, Allah’ın hakimiyet yönünden bize
yakınlığını bildirmektedir. Yoksa, haşa, zatının bünyemiz içerisinde
şah damarımızdan daha yakın olduğu veya bir mekanda üç kişi isek
dördüncümüz olarak, Zatının bizzat yanımızda olduğu manasında
değildir. Bunun böyle olduğuna örnek verecek olursam, Kur’an’dan
mealen:
- Gökten yere bütün işleri O tanzim eder;
sonra sizin saydığınızla suresi bin sene olan bir günde işler, O’na
yükselir. 32/5
Mealini yazmış olduğum bu ayet, Allah’ın bizimle bizzat bir arada
bulunmadığının bir delilidir. Zira aksi takdirde şah damarımızın
bize bizden bin senelik mesafeden daha uzak olduğunu düşünmemiz
gerekecektir. Allah’ın bize şah damarımızdan daha yakın olduğu
hususunu tevil etmesek bu neticeye varmamız kaçınılmazdır. Fakat
böyle bir şeyin mümkün olmadığı, şah damarımızın, bizim bir parçamız
olarak boynumuzda bulunmasından bellidir. O zaman anlaşılması
gereken mana, Allah’ın hakimiyet yönünden bize şah damarımızdan daha
yakın olduğudur.
Diğer önemli bir hususta, işlerin Allah’a saydığımız zamanla bin
senede yükselmesinin yine, Allah’ın bize konum olarak bin senelik
bir uzaklıkta olduğunun göstergesi olmadığı, bu mesafenin dahi
müteşabih olduğu ve Allah’ın yüceliğini bildiren bir ifade
olduğudur. Bunun böyle olduğuyla ilgili olarak, Kur’an’dan örnek
verecek olursam, mealen:
- Sual eden, vuku’ bulacak azabı sordu.
70/1
- O, kâfirlere mahsustur. O azabı önleyecek yoktur. 70/2
- ( O azap) yükselme derecelerinin sâhibi Allah’tandır. 70/3
- Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içerisinde
O’na yükselir. 70/4
Bu ayet mealinde görüldüğü gibi, melekler ve ruh’un Allah’a miktarı
elli bin yıl süren bir gün içerisinde yükseldiği bildirilmiştir, bu
da müteşabih olup, Allah’ın yüceliğini bildiren bir husustur. Zira,
şah damardan yakınlığa, bin senelik bir mesafeden, elli bin senelik
bir mesafeye kadar düşünürsek, durum kolayca anlaşılır. Dolayısıyla
tevilin mümkün olduğu görülmüş olur. Fakat şunu da belirteyim ki,
Allah’ın bize yakınlığı ve uzaklığı, zatı söz konusu olunca