ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 1  

İKİNCİ KİTABIN ÖNSÖZÜ

Ehli Sünnetin Kütüb-i Sitte İsimli Hadis külliyatını Kütüb-i Sitenin Eleştirisi ve Kur’an’a Arzı adıyla yayınlamış olduğum Birinci Kitabımda Kur’an’la karşılaştırmak Suretiyle Hadislerin Kur’an’la olan çelişkileri ile hadislerin kendi aralarındaki çelişkilerini gözler önüne sermeye sermeye çalıştım, ikinci kitap olarak KUR’AN DIŞI OLUŞUMLARIN KUR’AN’A ARZI İsimli bu kitabımda ise Kur’an ölçüsüne göre Vehhabilik, İmamiyye Şiası, Tasavvuf ve İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi gibi kimselerin Felsefeleri, felsefi bağlantılarını da belirtilerek ortaya koymaya çalıştım, Kitap okunduğunda bu gurupların Kur’an ile olan birçok uyumsuzluklarını ve çelişkilerini görmek mümkündür. Bütün bu çalışmalarımdan amacım Kur’an’ın İslam dininin tek kaynağı ve tek rehberi olduğunu belgelendirmek suretiyle ortaya koyarak, İslam dininde inanç birliğinin sağlanması yolunda faydalı olmaya çalışmaktır. Allah’ın razı olduğu şekilde faydalı olabildiysem bu beni mutlu eder. Kendim Bütün Müslüman ve Müminlerin özelliğinden farklı bir özelliği olmayan Müslüman ve Mümin bir kimseyim. Bana vahiy gelmez, ben Gaybı da bilmem, Müslüman ve Mümin olmam dışında hiçbir dini etiketim yoktur. 21/08/2006

Fereç HÜDÜR



                  VEHHABİLER VE İSLAM ANLAYIŞLARI

Vehhabilik, Arap Yarımadasında Necd dolaylarında yaklaşık iki asır kadar önce Muhammed b. Abdulvahhâb (1115-1206) tarafından kurulmuş bir mezheptir. Vehhabilik mezhebi bugün Suûdi Arabistan’ın resmi mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer başka ülkelerde taraftarları vardır.
Vehhabi ismi her ne kadar bu mezhebin kurucusunun adıyla ilgiliyse de. Bu isim mezheplerine kendileri tarafından konmuş olmayıp, muhalifleri tarafından konmuştur. Bununla birlikte Vehhabiler kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbni Teymiyye’ (Ahmed bin Abdulhalim Harrâni)nin açıkladığı şekilde, Ahmed b. Hanbel’in mezhebini devem ettiren Sünniler olarak görürler. Zira onlar. “Biz itikad da Selef, amelde de Hambeli mezhebindeniz, esasen Ahmed b. Hanbel, itikad hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyse) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Böylece biz amelde ve itikatta Hanbeliyiz; Vehhabi diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdulvahhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislam olmaktan başka bir şey değildir.” derler.
Kendileri, bir ehli sünnet mezhebi mensubu ve dolayısıyla Sünni olmalarına rağmen, diğer Sünniler tarafından tenkit edilmelerinin sebebi, inanç sistemlerinden kaynaklanmayıp, bazı hususlarda diğer Sünni inanç sahiplerine karşı çıkmalarından dolayıdır. Yoksa onlarında inancı, Kur’an artı rivayetler eşittir İslam ikilisine dayanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, rivayetler olmasaydı Kur’an İslam Dininin uygulanabilmesi için tek başına yeterli değildir inancını onlarda taşımakta olup, Kütüb-i Sitte’yi yani altı hadis külliyatını ve bu altı hadis külliyatına ek olarak ta, Mezhep imamları olarak kabul ettikleri Ahmed İbn-i Hanbel’in derlediği rivayetleri kabul etmektedirler. Altı hadis külliyatının durumunu bu konudaki kitapta bir çok örnek vererek tanıtmaya çalışmıştım. Bunlara ek olarak rivayetlerini kabul ettikleri Ahmed İbn-i Hanbel’e ait rivayetlerden kısaca bahsedecek olursam, durum şudur:
İmam Ahmed, bir mezhep imamı olmaktan öte, bir hadis derleyicisidir. “Müsned” adlı hadis kitabında 40 bin kadar hadis vardır. Sahih-i Müslim’de tekrarlarıyla beraber 7275 hadis olduğu ve tekrarlar çıkarıldığında 3033 hadis kaldığı düşünülürse, İmam Ahmed’in ne kadar çok hadis derlediği kolayca anlaşılır. Oğlu Abdullah’tan yapılan rivayete göre, babası “Müsned”i hadiste imam kitap olsun diye yazmış, öyle ki “Müsned”i İnsanlar Peygamber Aleyhisselam'ın Hadislerinde ihtilaf edince ona müracaat etsinler amacıyla kaleme aldığını belirtmiştir. Ayrıca “Müsned” bizzat İmam Ahmed tarafından kaleme alınmış olmayıp, bıraktığı dağınık cüz müsveddelerinden ölümünden sonra oğlu Abdullah tarafından kitap haline getirilmiştir. Bugün şu iddia edilmektedir ki, Müsned’teki hadisler İmam Ahmed tarafından rivayet edilen hadisler olmayıp, oğlu Abdullah’ında ilave rivayetlerini içermektedir. Çok tenkide uğramış olan bu rivayetler için oğlu Abdullah’tan şöyle nakledilmektedir: “Abdullah anlatıyor: << Babama Rıb’i b Hıraşın Huzeyfe’den rivayet ettiği Hadise ne dersin? dedim.>> Abdülaziz b. Ruvâdın rivayet ettiğimi dedi? Evet, dedim. Hadisler ona aykırı, dedi. Sen onu Müsned’e aldın, dedim. Ben Müsned’te yaygın olanları toplamayı hedef aldım. Eğer bana göre sahih olanları kastetseydim, bu Müsned’te az bir şey rivayet etmiş olurdum...” (Kaynak, Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel Sayfa 200 Hilâl Yayınları 1984 ). Böylece Müsned’in yazılmasında dikkate alınan husus sahih hadisler olmayıp, yaygın olarak rivayet edilen hadisler olduğu, dolayısıyla mevzu hadislerde içerdiği bizzat İmam Ahmed tarafından ifade edilmiş olmaktadır.

Diğer taraftan, Müsned’in dışında ki diğer altı hadis külliyatını kabul etmiş olmaları, Vehhabileri tipik bir Sünni topluluk yaptığı gibi, Kütüb-i Sitte’deki tüm bozukluklar onları da bağlar.

Sünni olmalarına rağmen, diğer Sünni topluluklarla inanç mücadelesine girmelerinin nedeni, bu topluluklar tarafından kabul görmüş veya kitle olarak uygulanmakta olan bazı inanç uygulamalarına karşı çıkmalarından dolayıdır. Örneğin:
1. Esas delil, kitap (Kur’an ve Sünnet)tir. Akıl delil olamaz.
2. Müteşabih âyetler, muhkem âyetler gibi delildir; bunların zâhiri murad edilmiştir. Bu sebeple bunları (yaratıklar tarafından) tevil ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manalarıyla manalandırılır.
3. İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse imansızdır.
4. Tasavvuf bid’attır; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür.
5. Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret etmek, küfürdür, delalettir.
6. Kim Beytullah’tan başka bir kabri, türbeyi veya şehitliği, yahut ta başka bir yeri tazim için tavaf ederse Allah’a şirk koşmuş olur.
7. Falcılara, müneccimlere inanmak şirktir.
8.Mevlid okunmasına karşı çıkmaları.
9. Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevekkül edeceği, onlara yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, küfre girmiştir.
10. Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at) ortaya koyan kimse mel’undur ve ortaya attığı şey de reddedilir.
12. Nazar değmemesi için nazar boncuğu taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzeri şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belânın, hastalığın yok olması için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, salih kişilere saygı gösterip onlardan dua yoluyla yardım dilemek, şirktir.
13. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. Namazı terk eden kimse kafirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürtet) hükmü verilir.
14. Kur’an ve Sünnet zahiri anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu mânada müteşabihler de delildir; ancak zâhiri ile ele alınır, ona göre mânalandırılır. Bu işte aklı ve tevili işe karıştırmak bid’attir, küfürdür.
15. Allah’ın zatı ve sıfatları ile ilgili Kuran’ı Kerim’de geçen âyetler, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister Müteşabih olsun, zahirlerine göre mânalandırılmalıdır. Te’vil bid’at ehlinin işidir.
Diğer Sünni gruplarla, Vehhabiler arasındaki belli başlı ihtilaf noktaları yukarıda bahsi geçen hususlardır. Bu hususların Kuran’a uygun olup, olmamalarından bahsetmeden önce, İmam olarak kabul ettikleri Ahmet İbn-i Hanbel’in, Kur’an, Hadis ve İslam anlayışından, konunun daha iyi anlaşılması için bahset makta yarar vardır. Şöyle ki:
İmam Ahmed, Kur’an’ın zahirini (açık manasını) alıp sünneti terk edenlere red için kitap yazdı. O kitabın mukaddimesinde (ön sözünde) şöyle der: “Kur’an’ı Kerimin zâhiri, batını, özeli, umumisi, mensuhu, nasihi, kitabın kastettikleri var. Kitabın delâlet ettiği manaları Peygamber (sünnet yoluyla) açıklar, tefsir eder, bu hususta onun yanında olanlar, Allah’ın ona dost ettiği ashabıdır. Onlarda ondan naklettiler” der. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 240, Hilal Yayınları 1984 )
İmam Ahmed’in bu sözleri dört şeye delalet etmektedir.
Kur’an’ın batını (yani gizli öğretisi) vardır.
Kur’an’ın zahiri (yani açık öğretisi) sünnete takdim edilemez, başka bir ifadeyle sünneti iptal edemez.
Kur’an’ın manasını açıklayıp tefsir eden Peygamberdir. Başkası onu tevil edemez, çünkü onun beyanı sünnettir. Başka yoldan beyan edilemez. Böylece Peygamber sünneti adı altında, Kur’an üzerine kendi hakimiyetini kurmak istemektedir.
İbni Teymiyye, Zemahşeri ve başkalarının yaptığı gibi, Kur’an’ın reyle anlaşılmasını inkar etmektedir.

Onun görüşüne göre Kur’an’ın açık manası ile sünnet red olunmaz, onun mana ve delaletini sünnet tayin eder. Sünnet beyan bakımından Kur’an’a hakim sayılır. Kur’an sünnete hakim değildir. Şatıbi sünnetin Kur’an’a hakim olmasını şöyle açıklar; Ulemaya göre sünnet, kitaba hakimdir, kitap (Kur’an) hakim değildir, çünkü Kitabın, iki ve daha ziyade şeye ihtimali vardır. Sünnet gelir, bu ihtimalden birini tayin eder, böylece sünnete müracaat olunur, kitabın muktezası belli olur, yine bazen kitabın zahiri bir emir olur, sünnet gelir, onu zahirinden çıkarır... Nasıl ki, kitabın mutlakını takyid, umumunu tahsis eyler, onu zahirinden başka bir manaya hamleder. Kur’an eli kesme hükmü getiriyor. Sünnet bunu, nisab miktarı, muhafaza olunan malı çalana tahsis ediyor. Kur’an bütün zahirdeki mallardan zekat almağı emrediyor, sünnet bunu belli mallara tahsis ediyor. Kur’an: Nikahı haram olanları saydıktan sonra <<Bunlardan başka kadınlar size helaldir>> diyor. Sünnet bir kadını halası veya teyzesiyle birlikte nikahlamağı bunlardan çıkarıyor. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 242, Hilal Yayınları 1984 )
Ayrıca, Namaz ve Haccın, sünnet olmadan Kur’an esas alınarak uygulanamayacağını iddia etmektedirler. Zira onlara göre, Peygamber namazın beş vakit olduğunu, rekatların adedini, mukim iken, seferde iken nasıl kılınacağını, haccın usulünü bildirip beyan ettiğini, bu suretle sünnet Kur’an’ın beyanı oldu derler.
Ayrıca: “İmam Ahmet birçok sözlerinde bildirmiştir ki, Kur’an’ın bilgisi sünnet yoluyla olur. Bu din sünnet yoluyla öğrenilir. İslam fıkhının en kestirme ve en işlek yolu sünnetten geçer. Sünnetin beyanından yadımlanmaksızın sadece kitaptan öğrenmeğe çalışanlar doğru yolu şaşırırlar, Hak yolu bulamazlar. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 250, Hilal Yayınları 1984 )
Daha bunu gibi birçok söz ve iddiaları vardır. Ve bu iddialarının neticesinde, sünnetin Kur’an ayetlerini nesh yani iptal edebileceğini, fakat Kur’an’ın sünneti nesh edemeyeceğini, zira sünnetin Sünnetin Kur’an’a hakim olduğunu, fakat Kur’an’ın sünnete hakim olmadığını dini öğretilerine esas alırlar. Sünnetin tamamına yakınının Kur’an’a aykırı olduğunu kendileri de itiraf etmelerine rağmen, bu görüşlerinde diretirler. Bu hususta, örneğin: “İbni Kayyım, Ahmed’in ve Şafii’nin görüşlerini destekleyerek şöyle der: “Eğer bir kimsenin kitabın zahirinden (yani, Kur’an’ın açık manasından) anlayışına göre Peygamber Aleyhisselamın sünnetleri reddolunacak olursa, o zaman sünnetin çoğu reddolunur ve sünnet batıl olur.” derler. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 247, Hilal Yayınları 1984 )
Vehhabi adını, kendi adından dolayı almış oldukları, mezheplerinin kurucu önderi durumundaki Muhammed b. Abdulvehhab’ın din anlayışına bir örnek teşkil etmek üzere resim konusunda ki görüşüne yer verirsem, şöyle der:
“Ebu Hüreyre (r.a)’den Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “
“Allah-u Teala şöyle buyuruyor:
“Benim yaratıklarım gibi yaratıklar yapmaya kalkışanlardan daha tecavüz kar kim olabilir? Haydi öyleyse bir zerresini yaratsınlar yahut tek buğday veya arpa tanesini yaratsınlar.”
Aişe (r.a.)’den Resûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet günü en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar: Allah’ın yarattıklarının benzerini yapanlardır.
İbn Abbas (r.a.’dan Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Her tasvirci ateştedir. Tasvir ettiği her suret için kendisine ayrı bir can verilerek cehennemde azaba terk edilir”.
İbn Abbas (r.a.’dan Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim dünyada bir suret tasvir ederse, kendisinden ona ruhunu da vermesi istenir ki, hiçbir zaman veremeyecektir...
(Muhammed b Abdu’l-Vehhab, Çeviren Harun Ünal, Sayfa 134 Cilt II, Tevhid Yayınları.)

Bu sözlere ait dayanağı Kur’an olmayıp Kütüb-i Sitte’deki rivayetlerdir.

Böylece, resim yapanların cehennemde ebedi kalacaklarını savunmuş olmaktadırlar. Hal bu ki, Kur’an esas alındığında değil resim yapmak, heykel yapmanın dahi İslam dininde günah olmadığını, Cinlerin, Süleyman Peygambere süs olarak heykel yapmalarından kolayca anlayabiliriz. İslam dininde, resim veya heykel yapmak suç değildir, heykel veya resimlere tapmak veya gayri ahlaki resim ve heykel yapmak günahtır. Bu konuyu daha önce birinci ciltte işlediğimden daha fazla izahatta bulunmadan. Vehhabilerin Kur’an’ı dikkate almayarak, rivayetleri esas aldıklarını ve diğer inanç sahiplerinden bu konuda inançlarının farklı olmadığını vurgulamak istedim. Hatta Muhammed b. Abdulvehhab, Tevhid isimli kitabında şöyle demektedir:
“Güya bir kimse Rasûlullah (sav)’in getirdiği şeylerle amel etse, fakat bu sayılanlardan birini inkar etse kafir olmazmış! Böyle bir sonuca şaşmamak elde değildir.” ayrıca “Rasûlullah (sav)’in getirdiği şeylerin bir kısmını tasdik edip de bir kısmını yalanlayan kişi bütün alimlere göre kafirdir. Kur’an’ın bir kısmına iman edip bir kısmını yalanlayan kimse de böyledir.” (Bak: Muhammed b Abdu’l-Vehhab, Çeviren Harun Ünal, Sayfa 149-175 Cilt I, Tevhid Yayınları. ). Bu s özleriyle,
sünnetten herhangi bir şeyi kabul etmeyip red etmenin, Kur’an’ın bir kısmına iman edip bir kısmını yalanlamayla aynı şey olduğunu, dolayısıyla böyle bir kimsenin kafir olduğunu iddia etmektedir. Rasûlullah’ın sünnetinden kast ettiği de, Kütüb-i Sitte de ki rivayetlerle, bunlara ek olarak Ahmed İbn-i Hanbel’in “Müsned” isimli kitabında naklettiği rivayetlerdir. Kütüb-i Sitte de ki Rivayet öğretisinin ne durumda olduğunu, yazmış olduğum birinci kitapta bir çok örnekle gösterdim.
Kendileriyle diğer Sünni gruplar arasında ihtilaf konusu olan hususlara gelince:

1- “Esas delil, kitap (Kur’an ve Sünnet)tir. Akıl delil olamaz”, demeleri.

Bu İfadeleri gerçeği yansıtmamaktadır, Esas delil yalnız Kur’an’dır. Kur’an’ın kendi dışındaki hiçbir kaynağa ihtiyacı yoktur. Başka kaynağa ihtiyacı olduğunu söyleyenler, Kur’an’ın hürriyetini yok etmeye çalışan ve onu tahakküm altına almaya çalışanlardır. Dünyada Kur’an dışında hiçbir kitap mevcut olmasa dahi, İslam dininin anlaşılması ve uygulana bilmesi için Kur’an tek başına yeterlidir. Zira o öyle bir kitaptır ki bütün misalleri ihtiva ettiği gibi, öğretide batını (gizli) yönü olmayan açık ve kolay anlaşıla bilen bir kitaptır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Andolsun biz bu Kûr’an’da, insanlara her çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu küfürde direttiler. 17/89

Görüldüğü gibi, Kur’an’da bütün misaller mevcut olup, aksini iddia etmek, Kur’an’da noksanlık olduğunu söylemektir. Böyle bir iddia ise Kur’an’ı inkar etmekten başka bir şey değildir. Kur’an’ı inkar ise İslam dinine göre küfrün ta kendisidir.

Kur’an’la yetinmeyenler hakkında ise Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

- Bilmeyenler dediler ki: “Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mûcize) gelmeli değil miydi?” Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik 2/118

Gerçekleri iyice bilmek isteyenler için, Kur’an’ın apaçık ayetleri yeterlidir. Kur’an, Allah’ın kelamı olduğu gibi, en üstün mucizenin kendisidir.

Kur’an kolay anlaşılır bir kitaptır. Bu hususta Kur’an’dan mealen:

- Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? 54/22

Akıl delil olmaz demelerine gelince, yaratıkların aklıyla din konmaz zira dini koyan Allah’tır. Ancak akıl dini anlamak için şarttır. Aklını kullanmayanlar hakkında Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

- Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir. 10/100

2- “Müteşabih ayetler, muhkem âyetler gibi, delildir; bunların zâhiri murad edilmiştir. Bu sebeple bunları (yaratıklar tarafından) tevil ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manasıyla manalandırılır.” demeleri:

Bu iddialarıyla, Müteşabih (benzetmeli) ayetlerin, muhkem ayetler gibi okunan mana ile hiçbir Te’vil ve benzetmeye gidilmeksizin anlaşılması gerektiğini, aksi takdirde böyle inanmayan kimsenin kafir olacağını söylemektedirler. Böyle bir iddiada bulunmaları ise Kur’an’a uygun değildir. Zira Kur’an’da, Muhkem ve Müteşabih olmak üzere iki çeşit ayet vardır ve bunların anlaşılması bir birinden farklıdır. Anlamak bakımından Müteşabih (benzetmeli) ayetler Muhkem (Benzetmesiz) ayetler gibidir demek, müteşabihleri, muhkemleştirerek yok saymaktan başka bir şey değildir. Böyle bir anlayış, Kur’an ayetlerini inkar manasında olduğu gibi, bu şekilde inanan kimse bu anlayışından dolayı, Allah’ı Tecsim yani yaratıkların cisimlerine eş tutmaktan kurtulamaz. Böyle bir durum ise Allah’a şirk koşmanın ta kendisidir.
Bu şekilde ki inançlarından örnekler verecek olursam, şöyle demektedirler:

“ Şüphesiz, Allah’u Teala’nın “el” sıfatını inkar eden de kafir olmuştur. Çünkü Allah’u Teala bir çok ayet-i kerimede bunu kendi zatına izafe ederek sabit kılmıştır:
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
Allah’ı hakkıyla takdir edip bilemediler. Halbuki Kıyamet Günü, arzın tümü avucunda ve gökler de sağ elinde dürülür. (Allah) Müşriklerin ortak koştuklarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer: 39/67)
“Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin, yoksa yücelik taslayanlardan mı oldun.” (Sad:38/75)
Abdullah b. Mes’ud şöyle dedi:
“Hahamlardan biri Resûlullah’a (s.a.v) gelerek:
“Ya Muhammed! Biz Tevrat’ta Allah’ın gökleri bir parmağında, su ve yeri bir parmağında, ağaçları bir parmağında ve diğer yaratıkları da bir parmağında tutarak akabinde ‘Melik benim’ dediğini görüyoruz.” dedi. Allah Resulü (s.a.v) hahamın sözünü tasdik ederek güldü, öyle ki mübarek azı dişleri göründü sonra “Allah’ı gereği gibi takdir edip bilemediler.” (Zümer: 39/67) ayetini sonuna kadar okudu.”
Buhari, Müslim, Sünen ve Müsned kitaplarındaki ve diğer İslami eserlerdeki bir çok hadis. Allah’u Teala’nın “el” sıfatını ispat etmektedir. Hiç şüphesiz, bu sıfatı bilmeyen cahil, bilerek inkar eden de kafirdir. Allah’ın (c.c.) sıfatlarına, tahrif etmeden, yaratıkların sıfatlarına benzetmeden iman etmek lazımdır.”

“Allah’ın (c.c.) Arş’a İstivasını İnkar Etmenin Hükmü:

Bir adam İmam Malik’e (r.a.) gelerek:
“Rahman arşa istiva etti.” ayetindeki istivanın keyfiyeti nasıldır?” diye sordu. İmam Malik (r.a.):
“İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.” cevabını verdi.İstivanın keyfiyetini sadece Allah’u Teala bildiği için bu konuda soru sormak doğru değildir. Allah Azze ve Celle Kur’an’ın yedi yerinde istiva sıfatını zikrederek kendisini övmüştür. Bu sıfatı bilip kabul etmek vacip, inkar etmek ise küfürdür. Allah’ın (c.c.) sıfatını kendisinden başkasının bilmesi mümkün olmadığından, istivanın keyfiyetini ve nasıl olduğunu Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez.” (Kaynak: Tevhid, Yazan. Abdurrahman Abdu’l-Halık, Cilt 4 Sayfa12-13 Tevhid Yayınları. )

Ayrıca bu anlayışları çerçevesinde, Allah’a gerçek manada kadem (ayak), sak( baldır), vech (yüz) gibi sıfatlar kabul ederler. Sadece söyledikleri tek şey, Allah’ın bu sıfatlarının, yaratıkların sıfatlarına benzemediğini söylemeleridir. Yani derler ki: Allah’ın gerçek manada “Eli, ayağı, yüzü, baldırı vardır.” fakat yaratıkların bu gibi uzuvlarından farklıdır. Ayrıca, Allah gerçek manada oturmakta (İstiva etmekte) olup, oturuşu yaratıkların oturuşundan başkadır, ve bu gibi ifadelerle güya Allah’ı Tecsim etmekten, ani cisim saymaktan kaçınmış olmaktadırlar. Hal bu ki, Kur’an’da öyle Müteşabih ayetler vardır ki, Allah’ın zatı hakkında, Müteşabih değil de, gerçek manada var olarak kabul edildiklerinde, Allah’ın bu sıfatı, yaratıkların hiç birisinin sıfatına benzemez ve aynı değildir, hatta, vardır fakat nasıl olduğu bizce bilinemez dense dahi, bu ifadeler söyleyeni, Allah’ı cisimlendirmekten, dolayısıyla yaratıklara benzetmekten kurtaramaz ve söyleyen şirke düşmüş olur. Şöyle ki; Kur’an’dan mealen:

- Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten menederler ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular, O da onları unuttu. Münâfıklar; işte yoldan çıkanlar onlardır. 9/67

- Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünyâ hayâtı, kendilerini aldattı. Onlar, bu günleriyle karşılaşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi bile bile nasıl inkâr ediyor idilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz! 7/51

Bu ayet meallerinde görüldüğü gibi, Müteşabih yani benzetmeli olarak Allah’ın unutmasından bahsedilmektedir. Eğer ki bu ifadeyi Müteşabih olarak değil de, Vehhabilerin bu hususta ki mantık kalıpları içerisine koyarak, “Allah’ın gerçek manada unutması vardır, fakat biz mahiyeti konusunda yorum yapmayız ve Allah’ın unutması yaratıkların unutmasına benzemez” demek suretiyle bir kimse anlayışını ortaya koyacak olsa. Allah’a noksanlık kabul etmiş olmaktan kurtulamaz. Zira unutma noksanlıktır. Gerçek manada, Allah için söylendiğinde, nasıl ifade edilirse edilsin, söyleyen kişi, Allah’a şirk koşmaktan kurtulamaz. Şirk koşuyor, zira bir noksanlık olan unutmayı gerçek manada Allah’a yakıştırmak suretiyle, unutmayı Allah’a üstün tutmuş olur, dolayısıyla unutmayı ilâhlaştırmış olmaktadır. Halbuki bu konuda unutmaktan kasıt, Allah’ın gerçek manada unutması olmayıp, hak eden kimseleri rahmetinden kovmasıdır. Zira, Allah asla unutmaz. İşte böyle dendiğinde , Vehhabiler, diyenler için, Allah’ın sıfatını inkar ediyorlar deyip tekfir etmektedirler. Aynı şekilde, Allah için gerçek manada oturma kabul edildiğinde, her ne şekilde söylenirse söylensin, mesafenin ilahlaştırılması ve Allah’a tahakküm etmiş olduğu iddia edilmiş olmaktadır, zira sonradan meydana gelen oturma fiilleri için bir mesafenin kat edilmesi zorunludur. Bu ise Allah’a noksanlık atfetmekten O’nu yaratıklara benzetmekten başka bir şey değildir. Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir; O “Subhan”dır.

Örneğin: Kur’an’da ki muhkem ayetlerde, Allah asla unutmadığını belirtmektedir. Şöyle ki, mealen:

-Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Rab’in (aslâ) unutkan değildir. 19/64

Ayrıca, Allah’ın istediği bilgileri kayda aldırması, unutacağı kaygısıyla değil, hikmeti icabıdır. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Dedi ki: “Onların ilmi Rabb’imin yanında bir kitaptadır. Rabb’im şaşmaz ve unutmaz.” 20/52

- Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O, gizliyi de, ondan daha gizlisini de bilir. 20/7

- De ki: “Göğüslerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir; göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir. 3/29

- Allah gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilir. 16/19


- Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. 3/5

- Rabb’imiz, sen bizim gizlediğimizi ve açığa vurduğumuzu hep bilirsin. Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. 14/38

Görüldüğü gibi, Allah için unutma veya herhangi bir konuda bilgisizlik olacak şey değildir. Her ne şekilde olursa olsun, bunun aksini iddia eden kimse, Allah’ta böyle bir husus vardır, fakat yaratıklarınkine benzemez dese dahi durum aynıdır. Allah’a noksanlık ve acizlik atfetmekle şirke girmiş olur.

Muhkem ve Müteşabih ayetler konusu üzerinde çok konuşulmuş bir konu olduğundan, daha da örneklendirerek anlatmaya çalışacağım. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Sana Kitabı indiren O’dur. O kitapta, kitabın esası olan muhkem âyetler ve diğer Müteşabih âyetler vardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne ve tevil isteyerek Müteşabih âyetlere uyarlar. Halbuki onun tevilini, ancak Allah ve ilimde fasih olanlar (yüksek payeye erenler) bilirler. Ve onlara iman ettik, hepsi Rabbimiz tarafındandır derler. Onlardan Aklıselim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz. 3/7


Yukarıda mealini yazmış olduğum Âl-i İmran Sûresi 7. Ayetiyle ilgili olarak. Müteşabih ayetlerin tevilini kimin bilebileceği konusun da anlaşmazlık mevcut olup, bu konuda belli başlı dört görüş ortaya atılmıştır. Şöyle ki:
1. << Müteşabihin tevilini (maksudunu, onların künhünü,) ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.
2. <<Müteşabihin tevilini (tefsirini, yorumunu,) ancak Allah bilir ve İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.
3. << Müteşabihin tevilini (maksudunu, künhünü) ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir ve: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.
4. << Müteşabihin tevilini (tefsirini, yorumunu) ancak Allah ve İlimde derinleşmiş olanlar bilir ve; ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.

Esasa tesir etmeyen, parantezler içerisindeki değişik ifadeler nedeniyle bu konudaki görüşler her ne kadar dörde tasnif edilmişse de, müteşabih ayetlerin tevili konusunda esas itibariyle iki grup mevcut olup, bir grup, müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah bilir derken, diğer grup, müteşabihlerin tevilini ilimde derinleşmiş olanlarda bilir, demektedirler.
Bana göre doğru anlayış, müteşabih ayetlerin tevilini yanı kastedilen manalarını, Allah ve ilimde derinleşmiş olan kimselerin bildiği yönündedir. Bu anlayışa varmamın nedeni yine Kur’an ayetlerine dayalı olup, izah ettiğimde doğru bir görüş olduğunun kolayca anlaşılabileceği kanaatindeyim, şöyle ki:
Aksi görüşte olanlar, görüşlerine esas olarak, Müteşabih ayetlerin tamamının Allah’ın zatı hakkındaymış gibi bir anlayış sergilemek suretiyle görüşlerini ifade etmektedirler. Bu anlayış ise kökten hatalı ve yanlıştır. Zira kullar hakkında da Müteşabih ayetler mevcut olup, kulların yaratılışı dikkate alındığında manaları kolayca anlaşılabilmektedir. Âl-i İmran Sûresi 7. Ayetinde Müteşabih ayetlerin özelliği hakkında kullanılan ifade bir genelleme olup, Kur’an’da ki tüm Müteşabih ayetleri kapsamaktadır. Böylece her hangi bir Müteşabih ayetin tevili biline biliyorsa, tümünün manası bilinebilir manası kolayca anlaşılır. Allah’ı gözler göremez, fakat gözler kulları görür ve kulların durumları hakkında bizzat kendimizin kul olması hesabıyla bilgi sahibiyiz. Bu durumu dikkate alarak, kullarla ilgili Müteşabih ayetlerden örnekler vererek, manalarının başka bir ifadeyle tevillerinin biline bileceğini, böylece kullar tarafından tevilin mümkün olduğunu göstermeye çalışacak olursam. Bu hususta Kur’an’dan mealen:


- Rabb’in, yalnız kendisine tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yâhut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır (ihtiyarlık zamanlarında senin yanında kalırlar)sa sakın onlara “Öf!” deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. 17/23

- Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: “Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et” de. 17/24

- Onlardan bâzı çiftlere verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme ve (sana inanmadıkları için) onlara üzülme, Müminlere kanatlarını indir. 15/88

-Allah ile beraber başka bir ilah çağırma, sonra azap edilenlerden olursun. 26/213

- (önce) en yakın akrâbanı uyar. 26/214

- Ve müminlerden sana uyanlara kanatlarını indir.  26/215

Mealini yazmış olduğum ayetlerde şefkat kanat germeye teşbih edilmiştir. Ve kanat germekten kastın şefkat göstermek olduğu gayet açıktır. Böylece, Müteşabih olarak verilmiş olan kanat germe olayı, şefkat olarak anlaşılmakla tevil yapılmış olur. Kur’an’dan diğer iki örnek, mealen:


-  Allah’tan başka dost edinenlerin durumu kendine ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en çürüğü örümcek evidir. Keşke bilselerdi. 29/41

Burada ki teşbih te gayet açıktır. Allah’tan başka dost edinenler ve onları kendilerine dayanak olarak görenler, örümceğin evi gibi en çürük dayanağa dayanmış olmaktadırlar. Mana anlaşılmakla tevil yapılmış olmaktadır. Kur'an'dan mealen:


- Buna göre yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha çok hidayete ermiştir; yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi? 67/22

Burada da yine teşbih olayı vardır. Ve tevili mümkündür, zira yüzüstü kapanarak yürüyenden maksat, Allah yolunda olmayanlar, dosdoğru yolda dümdüz yürüyenlerden maksat ise Allah yolunda gidenlerdir.

Böylece Müteşabih ayetlerin tevil edilebileceğini göstermeye çalıştım. Şu var ki, ilimde derinleşmiş olanlar zümresinden olabilmek için, Kur’an’daki bütün müteşabih ayetlerin tevilini bilmeye ihtiyaç vardır. Zira onlardan bir kısmını tevil edip, bir kısmını tevilsiz veya muhkem addetmek, ilimde derinleşmiş olan kimselerin yapacağı bir şey değildir. Bunun için, Allah’ın zatı hakkında ki müteşabih ayetlerden örnekler verip, nasıl tevil edilebilecekleri hususunu anlatmaya ihtiyaç vardır. Bunun içinde takip edilmesi gereken yol, müteşabih ayetlerin tevilinde, müh kemlerine aykırı veya zıt bir tevilden kaçınmaktır. Zira müteşabih ayetler muhkem ayetlere aykırı olarak tevil edilirse, bu isabetli bir tevil olamayacağı gibi aynı zamanda çelişkiye de düşülmüş olur. Kur’an’da ise çelişki yoktur. Bu hususta ne demek istediğimi örneklerle anlatmaya çalışacak olursam. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- (Rabb’in ona) dedi ki: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?” 38/75


Yukarıda mealini yazmış olduğum ayet mealinde görüldüğü gibi, Allah iki eliyle yaratmaktan bahsetmektedir. Burada bahsi geçen olay Adem’in yaratılışıyla ilgili olaydır. Burada bildirilen iki elle yaratmaktan maksat müteşabih olup, Adem’in yaratılışının önemini vurgulayan bir durumdur. Bunun bir sanatkarın bir şeyi imal etmesi şeklinde anlaşılmaması gerekir, iş böyle olsaydı gerçek manada el düşünmek mümkün olurdu, halbuki, Allah’ın yaratması imalat şeklinde olmayıp sadece verdiği bir emirdir. İş böyle olunca bu olayla ilişkilendirerek Allah için, mahiyeti nasıl düşünülürse düşünülsün gerçek manada el düşünmek mümkün değildir. Onun için bu ayetin tevili, Adem’in yaratılışının çok mühim bir olay olduğu şeklinde anlaşılması gerekir.
Allah’ın nasıl yarattığıyla ilgili olarak muhkem ayetlerden örnekler verecek olursam. Kur’an’dan mealen:

- Biz bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz, sâdece ona “ol” dememizdir; derhal oluverir. 16/40

- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81

- Bir şeyi yaratmak istediği zaman onun yaptığı <<Ol>> de demekten ibarettir. Hemen oluverir. 36/82

- (O), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sâdece “O” der, o da hemen oluverir. 2/117

Yukarıda mealini yazmış olduğum, yaratmayla ilgili muhkem ayetler dikkate alındığında, Allah için, herhangi bir şeyi gerçek manada elle imal etmek suretiyle yarattığının düşünülemeyeceği, zira elle yapmak veya yaratmanın, emirle yaratma olayıyla aynı şey olmadığı açıktır. Böylece anlaşılır ki, Allah’ın, Adem’i iki eliyle yarattığını bildirmesi müteşabih olup, Tevili Adam’ın yaratılışının ehemmiyetli yani çok önemli bir olay olduğu şeklindedir. Dolayısıyla, Kur’an’a göre kullarınkine benzemez dense dahi, Allah hakkında el isnat etmek; gerçek manada el kabul etmek mümkün değildir.
Kur’an’dan mealen:

- Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız. 50/16

- Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa mutlaka dördüncüleri O’dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O’dur. Bundan az, bundan çok da olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla berâberdir. Sonra kıyâmet günü, onlara yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah, her şeyi bilendir. 58/7

Yazmış olduğum bu ayet mealleri, müteşabih olup, ihtiva ettikleri mana bakımından tevilleri, Allah’ın hakimiyet yönünden bize yakınlığını bildirmektedir. Yoksa, haşa, zatının bünyemiz içerisinde şah damarımızdan daha yakın olduğu veya bir mekanda üç kişi isek dördüncümüz olarak, Zatının bizzat yanımızda olduğu manasında değildir. Bunun böyle olduğuna örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Gökten yere bütün işleri O tanzim eder; sonra sizin saydığınızla suresi bin sene olan bir günde işler, O’na yükselir. 32/5

Mealini yazmış olduğum bu ayet, Allah’ın bizimle bizzat bir arada bulunmadığının bir delilidir. Zira aksi takdirde şah damarımızın bize bizden bin senelik mesafeden daha uzak olduğunu düşünmemiz gerekecektir. Allah’ın bize şah damarımızdan daha yakın olduğu hususunu tevil etmesek bu neticeye varmamız kaçınılmazdır. Fakat böyle bir şeyin mümkün olmadığı, şah damarımızın, bizim bir parçamız olarak boynumuzda bulunmasından bellidir. O zaman anlaşılması gereken mana, Allah’ın hakimiyet yönünden bize şah damarımızdan daha yakın olduğudur.
Diğer önemli bir hususta, işlerin Allah’a saydığımız zamanla bin senede yükselmesinin yine, Allah’ın bize konum olarak bin senelik bir uzaklıkta olduğunun göstergesi olmadığı, bu mesafenin dahi müteşabih olduğu ve Allah’ın yüceliğini bildiren bir ifade olduğudur. Bunun böyle olduğuyla ilgili olarak, Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Sual eden, vuku’ bulacak azabı sordu. 70/1

- O, kâfirlere mahsustur. O azabı önleyecek yoktur. 70/2

- ( O azap) yükselme derecelerinin sâhibi Allah’tandır. 70/3

- Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içerisinde O’na yükselir. 70/4

Bu ayet mealinde görüldüğü gibi, melekler ve ruh’un Allah’a miktarı elli bin yıl süren bir gün içerisinde yükseldiği bildirilmiştir, bu da müteşabih olup, Allah’ın yüceliğini bildiren bir husustur. Zira, şah damardan yakınlığa, bin senelik bir mesafeden, elli bin senelik bir mesafeye kadar düşünürsek, durum kolayca anlaşılır. Dolayısıyla tevilin mümkün olduğu görülmüş olur. Fakat şunu da belirteyim ki, Allah’ın bize yakınlığı ve uzaklığı, zatı söz konusu olunca

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 2