ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16 

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 12

Konu ile İlgili Hadis-i Şerifler :

“Allah Resûlü (s.a.s) yanımıza geldi. Bazı arkadaşlarımız, hadîsle alâkalı bir şeyler yazıyorlardı. “Ne yazıyorsunuz? ” diye sordular. Onlar da; “Sizden duyduğumuz hadîsleri yazıyoruz” diye cevap verince Resûlullah şöyle buyurdular: “Sizden önceki ümmetlerin, Allah’ın kitabının yanı sıra başka kitaplardan da bir şeyler yazdıkları, (başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını biliyor musunuz? ” (Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-İlm, 34.)

Peygamberimizin (SAV) : Benden bir şey yazmayınız. Kim, benden Kur’ân dışında bir şey yazmışsa, onu imhâ etsin.” (Müslim, Zühd, 72; Darimî, Mukaddime, 42; Müsned, 3/12.)

SORU 2-) Peki, daha sonraki dönemde, yine Sahih hadisi şeriflerden gördüğümüz kadarı ile, yazın demiş midir?

El-cevap:
Evet demiştir. Kur'an Ayetlerinin, vahiy katipleri tarafından belli bir sistematik çerçevesinde yazılma alışkanlığının tecrübe kazanılması üzerine, Efendimiz (SAV) kendi söz ve davranışlarının yazılmasını emretmiştir.Çünkü, Kur'an-ı Kerimde bunu arzulamaktadır:

O’nun (SAV) hiçbir sözü hevasından değildi ve beşerî arzularından kaynaklanmıyordu.. daha doğrusu O, kendinden konuşmuyor; ancak kendine vahyolunanı söylüyordu (Necm, 53/3)

'(Ey Resulüm) De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.(Ali İmran,31)

Bu Ayeti Kerime peygamberimize uymayı, Allah'a uymak ile eşdeğer addetmektedir. Dolaysıyla, onun söz ve davranışlarını bilmeden Efendimiz (SAV) uymak hiç mümkün müdür?

Konu ile İlgili Hadis-i Şerifler:

- Efendimiz (s.a.s) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular:! “Yaz; hayatım elinde olan (Allah) ’a yemin ederim ki, buradan haktan başkası çıkmaz.” Ebû Dâvûd, İlm, 3; Müsned, 2/162; Dârimî, Mukaddime, 43.

- Bir adam, Huzûr-u Risâletpenâhî’ye gelerek: “Yâ Resûlallah, ağzınızdan çok şey duyuyoruz; ama bunları anında ezberleyemiyoruz. Bu hayâtî şeyler, çok defa kaçıp gidiyor” diyerek hıfzından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) , ona: “Sağ elinden yardım iste” yani yazarak, hıfzına yardımcı ol buyurdular. (Tirmizî, İlm, 12)

SORU 3-) Hadislerin 200 sene sonra yazıldığı iddia ediliyor. Ne dersiniz?

El-Cevap:

Hz. Ebû Hüreyre (r.a) , şöyle demektedir: “Ashâb-ı Resûlullah (s.a.s) arasında benden daha fazla hadîs sahibi kişi yoktur, ancak Abdullah b. Amr İbn el-Âs müstesnâ; çünkü, ben yazmazdım, o yazardı”.(Buhârî, İlm, 39.)

Bu yazma hadisesinin peygamberimiz zamanında olduğunun en kati delilidir! Yazma Peygamberimiz zamanından beri vardı, ancak bu yazılanların bir birleştirilip Kitab haline getirilmesi Ömer bin Abdulaziz döneminde, bizzat kendisinin emri ile, Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî tarafından yapılıştır. (Buhârî, İlm, 34)

Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin başlattığı bu tedvîn faaliyeti, yalnız Medine’de İmam Zührî ile de sınırlı kalmamış, Mekke’de Abdülmelik İbn Abdülaziz İbn Cüreyc, Irak’ta Saîd İbn Ebî Arûbe, Şam’da Evzâî, yine Medine’de Muhammed b. Abdirrahman, Kûfe’de Zâide b. Kudâme ve Süfyân es-Sevrî, Basra’da Hammâd b. Seleme ve Horasan’da Abdullah b. Mübârek, bu işi sürdürmüş ve kendilerinden sonra geleceklere dünya kadar malzeme bırakmışlardı.(İbn Hacer, Hedyü’s-Sârî, s.4; M. Accâc el-Hatîb, es-Sünne Kable’t-Tedvîn, s. 337.)

Bu da, peygamberimizden 200 sene sonrasına değil, 80-85 sene sonrasına tekabül etmektedir.”
Daha birçok cevaplar vermek mümkün olmakla beraber, anlamak isteyen veya anlayan kimseler için konuyu bu şekilde ortaya koymakla yetiniyor ve cevap olarak yeterli olduğunu düşünüyorum.

İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE RESÛL NEBİ KAVRAMI

“... Zurare şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’a: Allah azze ve celle’nin “O bir resûl, nebi idi.” (Meryem 54) âyetiyle ilgili olarak bir soru yönelttim ve dedim ki: “Resûl nedir, nebi nedir?” Buyurdu ki: <<Nebi, rüyasında gören, sesi duyan ve melekle bizzat karşılaşmayan kimseye denir. Resûl ise sesi işiten, rüyasında gören ve bizzat melekle karşılaşan kimseye denir.>>
Dedim ki: “Peki imamın bu bağlamdaki mertebesi nedir?” Buyurdu ki: <<İmam ses işitir; ama rüyasında görmez ve melekle bizzat karşılaşmaz.>> Sonra şu âyeti okudu: “Senden önce hiçbir resûl, nebi (ve muhaddes) göndermedik ki.” (Hac, 52)” (Usul-u Kâfi sh 238-239 H.435.)

“... İsmail b. Merar şöyle rivâyet etmiştir: Hasan b. Abbas el-Marufi İmam Rıza (Ali b. Musa aleyhisselâm)’a şöyle yazdı: “Sana kurban olayım! Bana resûl, nebi ve imam arasındaki farkı haber ver.” (Ravi der ki) İmam şöyle yazdı veya söyledi: <<Resûl, nebi ve imam arasındaki farka gelince, Resûl kendisine Cebrail adlı melek inen kimsedir. O, Cebrail’i görür, sözlerini işitir. Cebrail o’na vahiy indirir. Bazen onu rüyasında da görür. İbrahim (aleyhisselâm)’ın gördüğü rüya gibi.
Nebi ise ses işitir (meleğin şahsını görmez). Bazen de meleğin şahsını görür. Fakat sesini işitmez. İmam ise sözleri işitir; ama meleğin şahsını görmez.>> (Usul-u Kâfi sh 239 H.436.)

Tahdis ettiklerinin Resûl ve Nebi kavramıyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi, dini paye olarak İmamlara muhdes demek için Hac, 52 ayetini tahrif ederek yazmaktan çekinmemişlerdir, 435. Rivayette ve Muhdes ifadesi rivayetin Arapça aslında parantez içinde olmayıp asıl olarak yazılmıştır. Tercümede paranteze alınması tercümeyi yazan tarafından suni olarak kaydedilmiştir. Zaten, Usul-u Kâfi İsimli kitapta Kur’an’ın tahrifli olduğu konusunda birçok rivayet vardır, kısmet olursa bunların örneklerini bir başlık altında belirteceğim.

KUR’AN’A GÖRE NEBİ ve RESÛL KAVRAMI :

İrsalin kelime manası gönderme demektir, Kur’an’ baktığımızda bu kelimenin çeşitli şekillerde tam 511 kere tekrarlandığını görürüz, Örneğin, Rüzgarların gönderilmesi irsal olarak, Meleklerin gönderilmesi Resûl olarak, Peygamberlik bağlamında gönderilen kimselerde Resûl olarak, hatta müslüman olmayan kimselerin görevlendirip gönderdiği kimselerde İrsal olarak tanımlanmıştır, Nebilik İse apayrı bir kavramdır, nebe yani haber kökünden gelmekte olup, Nebe kelimesi haber vermek, bildirmek, cümledeki kullanılışına bağlı olarak anlatmak manası da verilebilir. Bu bağlamda Nebe kelimesi Kur’an’da 160 kere tekrarlanmıştır. Dolayısıyla Resûllük Nebilik içermedikten sonra Peygamberliği ifade etmez, Kur’an’da nebiliği belli şahıslara bazen sadece Resûl denmesi onların Nebilik göreviyle gönderildiğinin kesin olarak bilindiğinden dolayıdır, Peygamberimize Kur’an’da Nebilerin sonuncusu denmiş fakat Resûllerin sonuncusu denmemiştir. Peygamberliğin son bulması için Nebiliğin son bulması yeterlidir, Allah, peygamberimizden sonra da çeşitli görevlerle birçok Resûller göndermektedir, örneğin, Allah ölüm meleklerini de Resûl olarak tanımlamaktadır. Nebilik görevi olmadıktan sonra hiç kimsenin peygamberlik iddiası olamaz, Nebilik İse Peygamberimizden sonra kıyamete kadar son bulmuştur, Peygamberimizden sonra hiç kimse dini tebliğ vahyi aldığını İddia edemez, iddia etmesi halinde Nebilik iddia etmiş olur ki, bu İddiasıyla Kur’an’ı inkar etmiş olur. Peygamberimizden sonra kıyamete kadar İslam dini için tek bilgi kaynağı Kur’an’dır, Kur’an bilgisi ise hiçbir şahsa özel değildir, Allah’ın emrettiği gibi davranıp onun bilgisini almaya layık olan herkes o’nun bilgisinden istifade edebilir, bu istifadenin ne şahsi, ne ırki, ne ailevi, nede cinsi (erkek-bayan) şartı yoktur. Bu konularla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- O bir Yüce Yaratıcıdır ki, Peygamberini (resûle hu) hidayet ile ve hak din ile gönderdi (ersele) ki, onu bütün dinlerin üzerine yükseltsin, isterse müşriklerin hoşuna gitmesin. 9/33

- O, o -Yüce Allah- dır ki: Peygamberini (resûle hu) hidâyet ile ve hak din ile gönderdi (ersele). Tâki, onu her din üzerine yükseltsin ve şâhid olmak için de Allah Teâlâ kâfidir. 48/28

-(Ve o, o) Kerim zat (tır ki: Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderdi (ersele) ve gökten tertemiz bir su indirdik. 25/48

- Ve Allah O -zât-tır ki, rüzgârları göndermiştir (ersele). Sonra -onlar-bulutu harekete getirir, derken onu bir ölmüş beldeye sevk etmişizdir. Sonra onunla yeri öldükten sonra hayata kavuşturmuşuzdur. İşte ölüleri diriltmek de böyledir. 35/9

- Ve o kullarının üzerinde tasarruf sahibidir. Ve sizin üzerinize hafaza meleklerini gönderir (yursilu). Nihâyet sizden birinize ölüm gelince onun canını bizim gönderdiğimiz melekler (rusûlune) alırlar, ve onlar vazifelerinde kusur etmezler. 6/61

- Ve muhakkak ki, bizim elçilerimiz (rusûlune) İbrahim'e müjde ile gelmişti. Selâm dediler. O da selâmdır dedi. Sonra gecikmeden bir kızartılmış buzağı getirdi. 11/69

- Ne zaman ki, elçilerimiz (rusûlune) Lût'a geldi, onların yüzünden endişeye düştü ve onlardan dolayı kalbi daraldı ve bu bir şiddetli gündür dedi. 11/77

- Kendilerine dokunan bir darlıktan sonra insanlara bir rahmet (sağlık ve bolluk zevkini) taddırdığımız zaman bakarsın ki, yine onların, ayetlerimiz hakkında bir tuzakları vardır. De ki: "Allah daha çabuk tuzak kurar!" Elçilerimiz (rusûlene), sizin kurduğunuz tuzakları yazıyorlar. 10/21

Görüldüğü gibi Risalet bir çok konuda olabilir, zira irsal yani Risaletin manası göndermedir, Nebilik ise Risaletin dini boyutunu belirleyen bir olaydır ve doğrudan dini Vahiy almakla ilgilidir. Peygamberliğin olabilmesi için Risaletin yani Resûllüğün Nebilikle başka bir ifadeyle dini Vahiyle birlikte olması gerekir. İslam dininde dini Vahiy öylesine önemli bir olaydır ki Resûller bile ona İman etmeye davet edilir, (Bak, 2/285), bu örnek Nebi olan diğer Resûllerinde durumunu belirler, Peygamberlik olayında, Resûllükle Nebiliğin bir birinden ayrı iki şahsiyet olmadığını tek bir şahsiyeti ifade ettiğini (bak, 33/40) ayetinden anlayabiliriz. Kur’an’dan mealen:

- Elçi, (Resûl) Rabbinden, kendisine indirilene inandı, müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitaplarına ve Resûllerine inandı. "O'nun elçilerinden (Rusûlihi) hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz" (dediler). Ve dediler ki: "İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) sanadır!" 2/285


- Diyiniz ki, biz. Allah'a ve bize indirilmiş olana ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, Esbata indirilmiş olana ve Musa ile İsa'ya verilene ve Nebilere Rableri tarafından verilmiş olan şeylere îman ettik, biz onlardan hiç birinin arsını ayırmayız ve biz ona -Allah Teâlâ'ya- hâlisane itaat eden kimseleriz. 2/136

- Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Nebilere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere verdi; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır. 2/177

- (İsa) dedi ki: Ben şüphe yok Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni bir Nebi kıldı. 19/30

Nebiliğin Resûllükle birlikte olduğu konusunda Kur’an’dan mealen:

- De ki: Ey insanlar!. Şüphe yok ki ben hepinize Allah Teâlâ'nın bir elçisiyim (Resûlullah). Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ'ya ve bir ümmî Nebi olup Allah'a ve onun kelimelerine inanan Resûlüne imân ediniz, ve ona tâbi olunuz ki, hidâyete erişebilesiniz. 7/18

- Kitapta Musa'yı da an, çünkü o, içi temiz (bir insan)dı ve Resûl - Nebiydi 19/51

- Ve kitapta İsmail'i de an, şüphe yok ki, o vaadinde sadık idi ve Resûl - Nebi idi. 19/54

- Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ve lâkin Allah'ın Resulüdür ve Nebilerin sonuncusudur ve Allah her şeyi tamamen bilendir. 33/40

Görüldüğü gibi Peygamberlik olayında Resûllük ve Nebilik bir birinden ayrı şeyler değildir, hal böyle olunca bazılarının yaptığı gibi sona eren Nebiliktir biz İse Resûlüz diyebilir mi? Peygamberimizden sonra hiç kimse böyle bir iddiada bulunamaz zira bunu iddia edebilmesi için Allah tarafından kendisine dini vahiy ile Resûl olduğunun bildirilmesi lazımdır, Nebilik olayı sona ermiş olduğundan bunun olması mümkün değildir. Bundan dolayı peygamberimizden sonra hiç kimse Allah adına Ne Resûllük nede Nebilik iddia edemez. Etmesi halinde Allah’ın kendisine bildirmediği bir şeyi iddia etmekle Allah’a iftira etmiş olur.

Görüldüğü gibi, Şianın Resûllük ve Nebilik konusunda iddia etmiş olduğu rivayetler uydurma olup aslı yoktur.

İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE PEYGAMBERİN MİRASI :

“... Humran Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: İmama halk arasında Ümmü Seleme’ye mühürlü bir mektubun verildiğine ilişkin bir takım söylentilerin dolaştığını ve bunların doğru olup olmadığını sordum, buyurdu ki: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edince ilmi, silahı ve orada bulunan tüm eşyaları Ali (aleyhisselâm)’a miras kaldı. Bunlar daha sonra Hasan (aleyhisselâm)’a geçtiler. O’nun ardından da Hüseyin (aleyhisselâm)’a geçtiler. Ele ele geçirileceğimizden korktuğumuz zaman, bu emanetleri Ümmü Seleme’ye emanet bıraktık. Bundan sonra bunları Ali b Hüseyin (aleyhisselâm) geri aldı.>>
Dedim ki: “Evet, daha sonra babana, sonra da sana mı geçti? <<Evet>> dedi. (Usul-u Kâfi sh 327 H.623.)

“... Ömer b. Eban şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a insanların, Ümmü Seleme’ye mühürlü bir mektubun verildiğine ilişkin söylentilerin dolaştığını, bunun doğru olup olmadığını sordum, buyurdu ki: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edince ilmi, silahı ve oradaki diğer eşyaları Ali’ye miras kaldı. Ondan sonra Hasan’a geçtiler, onun ardından da Hüseyin’e geçtiler.>> Dedim ki: “Sonra Ali b. Hüseyin’e, onun ardından oğluna, ondan sonra da sana mı geçtiler?” <<Evet.>> dedi. (Usul-u Kâfi sh 327 H.624.)

Bu rivayetlerde Kur’an dışında peygamberden miras kalan esrarengiz bir ilimden bahsetmektedirler. Böylece, böyle bir ilim karşısında Kur’an’ın insanların elinde bulunmasının önemli bir şey olmadığını, ilmin büyük bir olay olabilmesi için kapalı zarflarda üstü mühürlü ve özel şahıslara miras kalan esrarengiz bir ilim olması gerektiğini ifade etmiş olmaktadırlar. Peygambere ait eşyaların miras edinilmesi iddiasında da, Kur’an’ın miras hukukunu tamamen dışlamaktadırlar, Kur’an hükümlerine göre Amca çocuklarına damat olsalar dahi mirastan pay düşmez. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Allah size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer (çocuk) yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı mirasta ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. (Bu hükümler, ölenin) Yapacağı vasiyetten, ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar, Allah'ın koyduğu haklardır. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir. 4/11

- Eğer çocukları yoksa, eşlerinizin yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin de çocuğunuz yoksa, yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra bıraktığınızın dörtte biri, onlarındır; çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer miras bırakan erkek veya kadının evladı ve ana babası olmayıp bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler, üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) Zarar verici olmayan vasiyet ve borçtan sonra (uygulanır). Bunlar, Allah'tan (size) vasiyettir. Allah bilendir, halimdir. 4/12

Bu itibarla rivayetler uydurma olup aslı yoktur.

Allah’ın korumasıyla İnsanlar Kur’an’ın içeriğini tahrif edip değiştiremeyince, İnsanları Kur’an’dan uzaklaştırma yolunu seçtiler, bunun için uyguladıkları yöntemler: 1)- Kur’an’ın İslam dininin öğrenilmesinde yetersiz olduğu, 2)- Kur’an bilgisinin belirli şahıs ve şahısların tekelinde olduğu, 3)- Kur’an dışında hadis adı altında bir çok rivayetlerin olduğu ve İslam dininin öğrenilmesinde bu rivayetlerin esas olduğu ve Kur’an’a baskın olduğu, 4)- Kur’an öğretisinin açık ve net olmadığı, esasının batın yani gizli öğreti olduğu, 5)- Kur’an’ın tahrifli olduğu, 6)- İslam Ümmetine yönelik Ayetlerin İslam Ümmetiyle ilgili olmadığı belirli şahıslara özel olduğu, 7)- Sıratı Müstakim İçin Tek Kaynak ve Tek Rehberin Kur’an olmadığı ve bu Konuda Kur’an’ın Yetersiz olduğu, Kurtuluş ve Felaha ermenin belirli şahıslara bağlı olduğu, örneğin: Bin yılda bir; Yüz yılda bir gelen şahıslara, İsa’nın veya Mehdinin gelmesine bağlı bir şey olduğu. V.s şeklinde iddialarda bulundular.
Kur’an derken neyle karşı karşıya bulunduklarını takdir edemediklerinden bütün Rivayetler dini mensupları Kur‘an karşıtı boş iddialarda bulunmuşlardır, günümüzde bu akımları sürdürenler, en başta, Vehhabiler, Ehli Sünnet ve Şiilerdir. O Kur’an’ki Allah’ın sözüdür, Allah tarafından insanlara ve Cinlere gelen bir rahmet mesajıdır, Allah’ın sözünü bir tarafa bırakıp ona karşı alternatifler ortaya koymak suretiyle, başka bilgi kaynaklarına yapışanlar, İnsanların felahı için tek kurtuluş umudu alan Kur’an’a olan güveni bertaraf edip sarsmak için, İnsanlardan kendilerine güven kaynağı seçenler, Allah’ı bırakıp, güven duydukları şahısları kendilerine İlah edinmiş kimselerdirler.

İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE EHLİBEYT KİMLERDİR

“... Abdurrahim b. Revh el-Kasir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’a: “Peygamber mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındırlar.” (Ahzap, 6) âyeti kimin hakkında indi? diye sordum. Buyurdu ki: <<Âyet velâyet ve imamet hakkında inmiştir. Bu âyet, Hüseyin (aleyhisselâm)’dan sonra, onun çocukları arasında uygulamaya konulmuştur. Dolayısıyla biz, imamete ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye, muhacir ve ensar’dan oluşan diğer müslümanlardan daha yakanız.>>
Dedim ki: “Cafer’in çocuklarının bunda bir payları var mıdır?” <<Hayır.>> dedi. “Abbas’ın çocuklarının bunda bir payları var mıdır.?” diye sordum. <<Hayır.>> dedi. “Abdulmuttalip oğullarının bütün boylarını saydım.” hepsi için <<hayır.>> diye cevap verdi. Bu arada Hasan (aleyhisselâm)’ın çocuklarını unuttum. Bir daha yanına girdiğimde: “Hasan’ın çocuklarının bunda bir payı varmıdır?” diye sordum, <<Hayır.>> dedi. <<Allah’a ederim ki, ey Abdurrahim! Bizim dışımızda hiçbir Muhammedi’nin bunda bir payı yoktur.>> (Usul-u Kâfi sh 409-410 H.753.)

İmamet adı altında, babadan oğula saltanatı kabul ettirebilmek için tahdis edilen bu rivayet 33 Ahzap 6 ayetine dayandırılmak istenmiştir. 33 Ahzap 6 ayetine bakıldığında rivayetin konu olarak 33 Ahzap 6 ayetiyle hiçbir ilgisinin olmadığını kolayca görmek mümkündür, imameti Ehlibeyt olayıyla ilişkilendirmek istemelerine rağmen Akrabalık konumunda Hüseyin’le aynı konuma sahip olmasına rağmen Hasan’ın dışlanması ilginç bir çelişkidir. Ne yapılırsa yapılsın, akrabalığa dayalı babadan oğula İmameti veya Saltanatın Kur’an ölçüsüne göre kabul edilmesi mümkün değildir. 33 Ahzap 6 ayeti de, peygamber eşlerinin Müminleri Anneleri olduğu açıkça ifade edilmiştir, İslam dininden haberi olup ta Aişe’nin peygamberin eşi olduğunu bilmeyen tek bir kimse varmıdır. Aişe ve Aişe’ye taraf olan sahabeler ile Ali ve Ali’ye taraf olan sahabelerin hepsi benim şahsi kanaatime göre iyi kimseler idiler, aralarına fitne girmişti yoksa hiç birisinin art niyetli kimseler olduğunu düşünmüyorum, asırlarca önce çıkmış olan bir fitneyi sanki İslam’ın özü ve temeliymiş gibi güncelleştirerek asırdan asır’a taşıyıp İslam aleminde ayrılık ve bölünme nedeni yapmanın savunulacak hiçbir yanı yoktur. Biz hepimiz fert olarak amellerimizi yüklenmiş kimseleriz. İslam dinine göre hesap sormak Allah’a aittir. Allah, kendi takdiriyle her nefse layık olduğu ceza veya mükafatı verecektir. Hüseyin’in Emeviler tarafından Şehit edilmesi her müminin gönlünde acı bir yaradır, fakat bu acıyı hiç ilgileri olmayan kimselere karşı sanki onlar yapmışlar gibi asırdan asıra kullanarak müslümanlar arasında ayrılık nedeni yapmak haksız bir davranıştır. Bizim için faydalı olan şey Kur’an İslamın’da birleşerek hep birlikte Müslüman ve Mümin kardeşler olmamızdır. Biz insanlar olarak tarihi tersine çevirme gücümüz olmadığı gibi ölüp giden yezitleri yargılayıp ceza verme gücümüzde yoktur, o işi Allah’a bırakalım, Allah zalimlerden intikam alıcıdır. Yaşamımızda bizim yapabileceğimiz şey bütün Mezhepleri ve dayandıkları rivayetleri Kur’an’a alternatif olmaktan dışlayıp, yalnız Kur’an’ı rehber edinmiş kimseler olarak, Kur’an islamında inanç birliği sağlamış Müslümanlar ve Müminler olmaktır, bu hem dünyamız için hem de Ahiretimiz için sapmayan bir doğru yoldur. Asırlardan beri bu inanç birliğinin sağlanması karşısında ki en büyük engel Mezhepler ve dayandıkları rivayetlerdir, bu rivayetler öyle bir haldedir hem kendi aralarında hem de Kur’an ile binlerce çelişkiyle yüklü oldukları gibi, ortaya koydukları İslam dini anlayışı doğrudan, Kur’an’ın İslam dini öğretisine karşıdır. Bunun böyle olduğunu belgeli örneklerle gösterebilmek için yıllar süren bir çaba içerisine girdim, bu bağlamda, Ehli Sünneti, Vehhabileri, İmamiyye Şiasını, Tasavvufçuları, İslam dini adına söz söyleyen Felsefecileri, Kur’an ölçüsüne göre eleştirerek, yanlışlarını göstermeye çalıştım. Bundan amacım yalnız Kur’an’ı esas alan İnanç birliğine çağırmaktır, yoksa benim kimseyi eleştirme gibi bir merakım yoktur. Konumuza dönecek olursak, İmamiyye Şiası olarak Peygamberin Ehli Beyti esaslı İmamlığı, kendi iddianızda bile İmamlık12. İmamla birlikte güncel olarak asırlardan beri Dünya yaşam sahnesinde aktif olmaktan uzak ve pasif bir kuram olmasına rağmen nasıl savunduğunuza şahsen hayret ettim. İmalık kuramınız için hareket noktası kabul ettiğiniz Ehlibeyt olayının, Kur’an’da nasıl tanımlandığına hiç dikkat ettiniz mi? Kur’an’da belirtilen Ehlibeyt tanımıyla, sizin ve Ehlisünnetin ortaya koymuş olduğu Ehlibeyt tanımının hiçbir ilgisi yoktur. Konuya Kur’an açısından bakacak olursak, Şöyle ki:

Kavram olarak Ehl-i Beytin manası, akrabalık bağıyla birlikte, aile reisinin geliriyle geçinen ve bir eve bağlı olarak yaşamlarını sürdüren kimseler manasına gelir. Bir aile reisinin ehl-i beyti, kendisiyle akrabalık bağı olan, onunla bir çatı altıda yaşayan, gelir ve giderlerini karşıladığı kimselerdirler. Ehl-i Beyt’in Türkçedeki karşılığı Hane Halkı demektir. Bu itibarla bir kimsenin amca oğlu damadı dahi olsa, hiçbir zaman, ayrı bir eve ve gelir gidere sahip olması halinde onun ehl-i beyti kapsamına girmediği gibi, evlenip baba ocağını terk eden kızlar de artık kocalarının ehl-i beyti dirler, zira, baba evinden ayrıldıkları andan itibaren geçimlerinden, babaları değil, kocaları sorumludur. Fâtıma’da, Ali’nin eşi olarak, Ali’nin ehl-i beyti idi, zira Ali’de kendi başına bir aile reisi idi. Kendisine ait evi, geliri ve gideri olan bir kimse olarak, peygamberin ehl-i beyt’i kavramı kapsamına girmesi mümkün değildir. Peygamberin ehl-i beyti, eşleri ve onunla birlikte bir çatı altında, bir aile olarak yaşamlarını sürdüren ve geçimlerinden sorumlu olduğu çocuklarıdırlar.
Ehl-i Beyt kavramının kapsamı bu olmakla birlikte, ayrı bir hane halkı olarak yaşayan çocukların durumu nedir diye sorulsa, onlar ehl-i beyt olarak değil de, ehil olarak çok daha üstün bir yakınlık konumundadırlar, örneğin, evlilik yoluyla ehl-i beyt kapsamına giren eşler, boşanma olması halinde ehl-i beyt’lik vasıflarını kaybederler. Nesep yoluyla gelen ehillik ise yaratılıştan gelen bir durum olması nedeniyle insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan bir akrabalık bağıdır. Bundan dolayı, ehl-i beyt’lik yoluyla kazanılan akrabalık bağından çok daha üstün bir bağdır. Zira birisi geçici olabilecek bir konumda diğeri ise kalıcıdır, bundan dolayı ehilliği, ehl-i beyt’likle tanımlamak, kalıcı vasıflar taşıyanı, geçici vasıflar taşıyan ile değiştirmektir, bu ise doğru ve üstün bir tanımlama olmaz. Bundan dolayı, Ali’nin, Fâtıma’nın, Hasan ve Hüseyin’in peygambere olan akrabalık bağları, ehl-i beyt’lik dışında olan ve insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan, Peygamber Ehli olma durumudur ve bu durum üstün bir bağdır. Onlara ehl-i beyt demek yaratılıştan gelen bu durumlarının yok sayılmasıdır, bu ise iyi bir şey değildir. Biz onları peygamberin “Ehli" oldukları için çok seviyoruz.

Ehl-i Beyt tanımıyla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Ey peygamber! eşlerine söyle: “Eğer siz, dünyâ hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım" 33/28

-”Eğer Allah’ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır." 33/29

- Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır. 33/30

- Fakat sizden kim Allah’a ve Resûlüne itâate devam eder ve yararlı iş yaparsa ona da mükâfatını iki kat veririz ve (cennette) onun için bol rızık hazırlamışızdır. 33/31

- Ey peygamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten) korunursanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. 33/32

- Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliye (çağı kadınları)nın açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaad edin, Ey Ehl-i Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/33

- Sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın, Şüphesiz Allah lâtiftir, haber alandır. 33/34

Görüldüğü gibi, peygamberin ehl-i beyti olarak eşleri tanımlanmış ve onlara hitap edilmiştir. Peygamberlerin eşleri ve Ehl-i Beyt’lik konusunda bir örnekte, Kur’an’daki Hûd Sûresi 71, 72, 73, ten gösterebiliriz, mealen:

-(İbrâhim’in) karısı, ayakta duruyordu. (Bunu duyunca) güldü. Biz ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından da Yakûb’u. 11/71

- (İbrâhim’in karısı) “Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir pir iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey!" 11/72

- (Elçi melekler) dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey Ehl-i Beyt! O, övülmeğe lâyıktır, iyiliği boldur." 11/73

Bu itibarla, Ehl-i Beyt konusunda tahdis etmiş oldukları rivayetler Kur’an’a aykırı olup, uydurmadırlar.

İMAMİYYE ŞİASININ KUR’AN ANLAYIŞLARI :

Usul-i Kâfi’de dikkati çeken en önemli hususlardan bir tanesi Kur’an mesajını saptırmak için ayetler konusunda girişilen kavram kargaşası ve yoğun şekilde Kur’an’ın tahrifli olduğu şeklinde yapılan iddialar ile, iddialarını kabul ettirebilmek için sürekli olarak çok sayıda Allah adına yapılan yeminlerdir. Bunlardan örnekler verecek olursam, şöyle ki:

“... Davud el-Cesas anlattı: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: “Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar, yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” (Nahl,16) Bu âyette geçen yaldızlardan maksat, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’dir. Alâmetlerden maksat da imamlardır (aleyhisselâm). (Usul-u Kâfi sh 287 H 526.)

Konuyla ilgili olarak Kur’an’dan mealen :

- O, denizi de (hizmetinize) verdi ki ondan taptaze et yiyesiniz ve ondan kuşanacağınız süsler çıkarasınız. Görüyorsun ki gemiler, denizi yara yara akıp gitmektedir. Allah'ın lütfünü aramanız ve O'na şükretmeniz için. 16/14

- Sizi sarsar diye arza ağır baskılar attı, ırmaklar ve yollar yaptı ki doğru yolu bulasınız (amaçlarınıza eresiniz). 16/15

- (Yol bulmak için yararlanılacak) işaretler de (yarattı). Onlar yıldız(lar)la da yol bulurlar. 16/16

“Yunus b. Yakup, Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan “Bütün âyetlerimizi yalanladılar...” (Kamer 42) âyetiyle ilgili olarak şöyle rivâyet etmiştir: <<Burada demek isteniyor ki, onlar bütün vasileri yalanladılar.>> (Usul-u Kâfi sh 288 H 529.)

Kur’an’dan mealen:

- Andolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? 54/40

- Fir'avn'ın kavmine de uyarılar gelmiştir. 54/41

- Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları, galib ve güçlü(padişah)ın yakalaması gibi yakaladık. 54/42

“... Alâi b. Seyabe şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm) “Şüphesiz ki bu Kur’ân, en doğru yola iletir.” (İsrâ, 9) âyetiyle ilgili olarak şöyle buyurdu: <<Kur’ân, imama yöneltir.>> (Usul-u Kâfi sh 301 H 565.)

Kur’an’dan mealen:

- Şüphe yok ki bu Kur'an, en doğru olan yola iletir ve salih amellerde bulunan müminlere müjde verir ki, onlar için muhakkak bir büyük mükâfat vardır. 17/9

İddialarının Kur’an’da emredilen hususlarla bir ilgisinin olmadığı açıktır. Bu tür iddialar Usul-u Kâfi’de pek çoktur, bunların hepsini sıralayıp cevaplandırmak ayrı bir kitap yazmayı gerektirir, aynı türden keyfi iddialar içerdiklerinden buna lüzum yoktur, bu konuda tahdis etmiş oldukları birkaç iddia bir arada içeren bir rivayetlerini yazacak olursam sanırım konu hakkında yeterli bilgi vermiş olacağım, şöyle ki:

“... Ebu Basir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm): “Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâ-ha, 124) ifadesiyle ilgili olarak şöyle buyurdu: <<Yani Emir’ul-mü’minin (aleyhisselâm)’ın velâyetinden yüz çevirenler için.>>
Dedim ki: “Ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr ederiz.” (Tâ-ha, 124) ifadesiyle ne kastediliyor? Buyurdu ki: <<Yani, dünyada Emir’ul-mü’minin (aleyhisselâm) velâyetine karşı kalbi kör olanlar, kıyamet günü gözleri kör olarak hasredilecektir. Bu şekilde kör olanlar kıyamet günü hayretler içinde derler ki: “Beni niçin kör olarak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim.” (Tâ-ha, 125) Buyurur ki: “İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi ama sen onları unuttun.” (Tâ-ha, 126) İmamlara ilişkin âyetleri unuttun. “Bu günde aynı şekilde sen unutuluyorsun.” (Tâ-ha, 126) Yani, sen o âyetleri terk ettin, bu yüzden bu gün sen de ateş içinde terk edilirsin. Tıpkı imamları terk ettiğin gibi. Çünkü sen onların emirlerine itaat etmedin ve onların sözlerini dinlemedin.>>
Dedim ki: “Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız.. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” (Tâ-ha, 127) âyetinin anlamı nedir? Buyurdu ki: << Emir’ul-mü’minin’in velâyetine başkasını ortak eden ve Rabbinin âyetlerine inanmayan ve dolayısıyla inatçılık ederek imamlara tabi olmayan, onları izlemeyen, onları dost edinmeyen kimseler bu şekilde cezalandırılırlar.>>
Dedim ki: “Allah kullarına karşı lütufkârdır. Dilediğine rızık verir.” (şurâ, 19) âyetinde ne demek isteniyor? Buyurdu ki: <<Emir’ul-mü’minin (aleyhisselâm)’ın velâyeti kastediliyor.>>
Dedim ki: “Kim ahiret kazancını istiyorsa” (Şûra, 20) ifadesiyle ne demek isteniyor? Buyurdu ki: <<Emir’ul-mü’minin ve imamların tanınması kastediliyor. “Onun kazancını arttırırız.” (Şura, 20) Yani imamların hakikat devletinden onları pay sahibi yaparız. “Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura, 20) Mehdi (aleyhisselâm)’ın önderliğindeki hak devletinden bir payı olmaz.>> (Usul-u Kâfi sh 657-658 H 1172.)

Bu şekilde, Kur’an’da verilen mesajla ilgisi olmayan iddialar içeren daha birçok rivayet tahdis etmektedirler. Kur’an’a bakıldığında, yapmış oldukları iddiaların Kur’an’la ilgisi olmayan uydurma ve keyfi iddialar olduğu görmek mümkündür. Kur’an’dan mealen:

- Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa artık şüphe yok ki, onun için pek dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak haşr ederiz. 20/124

- Der ki: Yarabbi!.Ne için beni kör olarak haşr ettin ve halbuki, ben görücü idim. 20/125

-  -Allah Teâlâ da- buyuruyor ki: Öyledir. Sana ayetlerimiz geldi, sen hemen onları unutuverdin. Bugün de sen öylece unutulursun. 20/126

- Ve israf eden ve Rabbinin âyetlerine imân etmeyen kimseyi böylece cezalandırırız ve ahiretin azabı ise elbette ki, daha şiddetlidir ve daha kalıcıdır. 20/127

- Allah, kullarına çok lûtf edicidir, dilediğine rızık verir. Ve O -her şeye- kadirdir, galiptir. 42/19

- Her kim ahiret kazancını dilerse onun için kazancında artış meydana getiririz ve her kim dünya kazancını dilerse ona da ondan veririz. O'nun ahirette bir nasibi yoktur. 42/20

İmamiyye Şiasının Kûr’an konusunda yaptığı yalnız mana saptırması değildir, birçok rivayetlerinde Kur’an’ın tahrifli olduğunu ısrarla iddia etmektedirler, Şöyle ki:

KÛR’AN’IN TAHRİF EDİLMİŞ OLDUĞUNU İDDİA ETTİKLERİ RİVAYETLERDEN ÖRNEKLER:

“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm) buyurdu ki: “Kim Allah ve Resûlüne (Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hususunda) itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap, 71) Âyet bu şekilde nazil oldu.>> (Usul-u Kâfi sh 622 H 1088.)

Tercümeyi yapan kişi tahrif iddialı kısmı parantez içine almışsa da Rivayetin Arapça aslında öyle bir ayırım şekli yoktur, iddia direk olarak, Şöyledir:

“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm) buyurdu ki: “Kim Allah ve Resûlüne Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hususunda itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap, 71) Âyet bu şekilde nazil oldu.>> (Usul-u Kâfi sh 622 H 1088.)

Örnek olarak vereceğim diğer rivayetlerin parantezli kısmının aynı şekilde dikkate alınması gerekir; parantezli kısamlar rivayetler metninde yukarıdaki örnekte olduğu gibi asla dahildir.

İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:

- Tâki, sizin için amellerinizi ıslâh etsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın ve her kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse muhakkak ki, pek büyük bir zafere ermiş olur. (33 Ahzap 71)

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın aslında olmadığından dolayı, “Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hususunda” ifadesinin ayet olarak inmiş olmasına rağmen Kur’an’dan çıkartılmış olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir iftiradır.
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 13