2. Kitap Bölüm 12
Konu ile İlgili Hadis-i Şerifler :
“Allah Resûlü (s.a.s) yanımıza geldi. Bazı arkadaşlarımız, hadîsle
alâkalı bir şeyler yazıyorlardı. “Ne yazıyorsunuz? ” diye sordular.
Onlar da; “Sizden duyduğumuz hadîsleri yazıyoruz” diye cevap verince
Resûlullah şöyle buyurdular: “Sizden önceki ümmetlerin, Allah’ın
kitabının yanı sıra başka kitaplardan da bir şeyler yazdıkları,
(başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını
biliyor musunuz? ” (Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-İlm, 34.)
Peygamberimizin (SAV) : Benden bir şey yazmayınız. Kim, benden
Kur’ân dışında bir şey yazmışsa, onu imhâ etsin.” (Müslim, Zühd, 72;
Darimî, Mukaddime, 42; Müsned, 3/12.)
SORU 2-) Peki, daha sonraki dönemde, yine Sahih hadisi şeriflerden
gördüğümüz kadarı ile, yazın demiş midir?
El-cevap:
Evet demiştir. Kur'an Ayetlerinin, vahiy katipleri tarafından belli
bir sistematik çerçevesinde yazılma alışkanlığının tecrübe
kazanılması üzerine, Efendimiz (SAV) kendi söz ve davranışlarının
yazılmasını emretmiştir.Çünkü, Kur'an-ı Kerimde bunu arzulamaktadır:
O’nun (SAV) hiçbir sözü hevasından değildi ve beşerî arzularından
kaynaklanmıyordu.. daha doğrusu O, kendinden konuşmuyor; ancak
kendine vahyolunanı söylüyordu (Necm, 53/3)
'(Ey Resulüm) De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun
ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok
esirgeyici ve bağışlayıcıdır.(Ali İmran,31)
Bu Ayeti Kerime peygamberimize uymayı, Allah'a uymak ile eşdeğer
addetmektedir. Dolaysıyla, onun söz ve davranışlarını bilmeden
Efendimiz (SAV) uymak hiç mümkün müdür?
Konu ile İlgili Hadis-i Şerifler:
- Efendimiz (s.a.s) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle
buyurdular:! “Yaz; hayatım elinde olan (Allah) ’a yemin ederim ki,
buradan haktan başkası çıkmaz.” Ebû Dâvûd, İlm, 3; Müsned, 2/162;
Dârimî, Mukaddime, 43.
- Bir adam, Huzûr-u Risâletpenâhî’ye gelerek: “Yâ Resûlallah,
ağzınızdan çok şey duyuyoruz; ama bunları anında ezberleyemiyoruz.
Bu hayâtî şeyler, çok defa kaçıp gidiyor” diyerek hıfzından
şikâyette bulundu. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) , ona: “Sağ
elinden yardım iste” yani yazarak, hıfzına yardımcı ol buyurdular. (Tirmizî,
İlm, 12)
SORU 3-) Hadislerin 200 sene sonra yazıldığı iddia ediliyor. Ne
dersiniz?
El-Cevap:
Hz. Ebû Hüreyre (r.a) , şöyle demektedir: “Ashâb-ı Resûlullah
(s.a.s) arasında benden daha fazla hadîs sahibi kişi yoktur, ancak
Abdullah b. Amr İbn el-Âs müstesnâ; çünkü, ben yazmazdım, o
yazardı”.(Buhârî, İlm, 39.)
Bu yazma hadisesinin peygamberimiz zamanında olduğunun en kati
delilidir! Yazma Peygamberimiz zamanından beri vardı, ancak bu
yazılanların bir birleştirilip Kitab haline getirilmesi Ömer bin
Abdulaziz döneminde, bizzat kendisinin emri ile, Muhammed İbn Şihâb
ez-Zührî tarafından yapılıştır. (Buhârî, İlm, 34)
Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin başlattığı bu tedvîn faaliyeti,
yalnız Medine’de İmam Zührî ile de sınırlı kalmamış, Mekke’de
Abdülmelik İbn Abdülaziz İbn Cüreyc, Irak’ta Saîd İbn Ebî Arûbe,
Şam’da Evzâî, yine Medine’de Muhammed b. Abdirrahman, Kûfe’de Zâide
b. Kudâme ve Süfyân es-Sevrî, Basra’da Hammâd b. Seleme ve
Horasan’da Abdullah b. Mübârek, bu işi sürdürmüş ve kendilerinden
sonra geleceklere dünya kadar malzeme bırakmışlardı.(İbn Hacer,
Hedyü’s-Sârî, s.4; M. Accâc el-Hatîb, es-Sünne Kable’t-Tedvîn, s.
337.)
Bu da, peygamberimizden 200 sene sonrasına değil, 80-85 sene
sonrasına tekabül etmektedir.”
Daha birçok cevaplar vermek mümkün olmakla beraber, anlamak isteyen
veya anlayan kimseler için konuyu bu şekilde ortaya koymakla
yetiniyor ve cevap olarak yeterli olduğunu düşünüyorum.
İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE RESÛL NEBİ KAVRAMI
“... Zurare şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır
aleyhisselâm)’a: Allah azze ve celle’nin “O bir resûl, nebi idi.”
(Meryem 54) âyetiyle ilgili olarak bir soru yönelttim ve dedim ki:
“Resûl nedir, nebi nedir?” Buyurdu ki: <<Nebi, rüyasında gören, sesi
duyan ve melekle bizzat karşılaşmayan kimseye denir. Resûl ise sesi
işiten, rüyasında gören ve bizzat melekle karşılaşan kimseye
denir.>>
Dedim ki: “Peki imamın bu bağlamdaki mertebesi nedir?” Buyurdu ki:
<<İmam ses işitir; ama rüyasında görmez ve melekle bizzat
karşılaşmaz.>> Sonra şu âyeti okudu: “Senden önce hiçbir resûl, nebi
(ve muhaddes) göndermedik ki.” (Hac, 52)” (Usul-u Kâfi sh 238-239
H.435.)
“... İsmail b. Merar şöyle rivâyet etmiştir: Hasan b. Abbas el-Marufi
İmam Rıza (Ali b. Musa aleyhisselâm)’a şöyle yazdı: “Sana kurban
olayım! Bana resûl, nebi ve imam arasındaki farkı haber ver.” (Ravi
der ki) İmam şöyle yazdı veya söyledi: <<Resûl, nebi ve imam
arasındaki farka gelince, Resûl kendisine Cebrail adlı melek inen
kimsedir. O, Cebrail’i görür, sözlerini işitir. Cebrail o’na vahiy
indirir. Bazen onu rüyasında da görür. İbrahim (aleyhisselâm)’ın
gördüğü rüya gibi.
Nebi ise ses işitir (meleğin şahsını görmez). Bazen de meleğin
şahsını görür. Fakat sesini işitmez. İmam ise sözleri işitir; ama
meleğin şahsını görmez.>> (Usul-u Kâfi sh 239 H.436.)
Tahdis ettiklerinin Resûl ve Nebi kavramıyla hiçbir ilgisi olmadığı
gibi, dini paye olarak İmamlara muhdes demek için Hac, 52 ayetini
tahrif ederek yazmaktan çekinmemişlerdir, 435. Rivayette ve Muhdes
ifadesi rivayetin Arapça aslında parantez içinde olmayıp asıl olarak
yazılmıştır. Tercümede paranteze alınması tercümeyi yazan tarafından
suni olarak kaydedilmiştir. Zaten, Usul-u Kâfi İsimli kitapta
Kur’an’ın tahrifli olduğu konusunda birçok rivayet vardır, kısmet
olursa bunların örneklerini bir başlık altında belirteceğim.
KUR’AN’A GÖRE NEBİ ve RESÛL KAVRAMI :
İrsalin kelime manası gönderme demektir, Kur’an’ baktığımızda bu
kelimenin çeşitli şekillerde tam 511 kere tekrarlandığını görürüz,
Örneğin, Rüzgarların gönderilmesi irsal olarak, Meleklerin
gönderilmesi Resûl olarak, Peygamberlik bağlamında gönderilen
kimselerde Resûl olarak, hatta müslüman olmayan kimselerin
görevlendirip gönderdiği kimselerde İrsal olarak tanımlanmıştır,
Nebilik İse apayrı bir kavramdır, nebe yani haber kökünden gelmekte
olup, Nebe kelimesi haber vermek, bildirmek, cümledeki kullanılışına
bağlı olarak anlatmak manası da verilebilir. Bu bağlamda Nebe
kelimesi Kur’an’da 160 kere tekrarlanmıştır. Dolayısıyla Resûllük
Nebilik içermedikten sonra Peygamberliği ifade etmez, Kur’an’da
nebiliği belli şahıslara bazen sadece Resûl denmesi onların Nebilik
göreviyle gönderildiğinin kesin olarak bilindiğinden dolayıdır,
Peygamberimize Kur’an’da Nebilerin sonuncusu denmiş fakat Resûllerin
sonuncusu denmemiştir. Peygamberliğin son bulması için Nebiliğin son
bulması yeterlidir, Allah, peygamberimizden sonra da çeşitli
görevlerle birçok Resûller göndermektedir, örneğin, Allah ölüm
meleklerini de Resûl olarak tanımlamaktadır. Nebilik görevi
olmadıktan sonra hiç kimsenin peygamberlik iddiası olamaz, Nebilik
İse Peygamberimizden sonra kıyamete kadar son bulmuştur,
Peygamberimizden sonra hiç kimse dini tebliğ vahyi aldığını İddia
edemez, iddia etmesi halinde Nebilik iddia etmiş olur ki, bu
İddiasıyla Kur’an’ı inkar etmiş olur. Peygamberimizden sonra
kıyamete kadar İslam dini için tek bilgi kaynağı Kur’an’dır, Kur’an
bilgisi ise hiçbir şahsa özel değildir, Allah’ın emrettiği gibi
davranıp onun bilgisini almaya layık olan herkes o’nun bilgisinden
istifade edebilir, bu istifadenin ne şahsi, ne ırki, ne ailevi, nede
cinsi (erkek-bayan) şartı yoktur. Bu konularla ilgili olarak,
Kur’an’dan mealen:
- O bir Yüce Yaratıcıdır ki, Peygamberini
(resûle hu) hidayet ile ve hak din ile gönderdi (ersele) ki, onu
bütün dinlerin üzerine yükseltsin, isterse müşriklerin hoşuna
gitmesin. 9/33
- O, o -Yüce Allah- dır ki: Peygamberini (resûle hu) hidâyet ile ve
hak din ile gönderdi (ersele). Tâki, onu her din üzerine yükseltsin
ve şâhid olmak için de Allah Teâlâ kâfidir. 48/28
-(Ve o, o) Kerim zat (tır ki: Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci
olarak gönderdi (ersele) ve gökten tertemiz bir su indirdik. 25/48
- Ve Allah O -zât-tır ki, rüzgârları göndermiştir (ersele). Sonra
-onlar-bulutu harekete getirir, derken onu bir ölmüş beldeye sevk
etmişizdir. Sonra onunla yeri öldükten sonra hayata
kavuşturmuşuzdur. İşte ölüleri diriltmek de böyledir. 35/9
- Ve o kullarının üzerinde tasarruf sahibidir. Ve sizin üzerinize
hafaza meleklerini gönderir (yursilu). Nihâyet sizden birinize ölüm
gelince onun canını bizim gönderdiğimiz melekler (rusûlune) alırlar,
ve onlar vazifelerinde kusur etmezler. 6/61
- Ve muhakkak ki, bizim elçilerimiz (rusûlune) İbrahim'e müjde ile
gelmişti. Selâm dediler. O da selâmdır dedi. Sonra gecikmeden bir
kızartılmış buzağı getirdi. 11/69
- Ne zaman ki, elçilerimiz (rusûlune) Lût'a geldi, onların yüzünden
endişeye düştü ve onlardan dolayı kalbi daraldı ve bu bir şiddetli
gündür dedi. 11/77
- Kendilerine dokunan bir darlıktan sonra insanlara bir rahmet
(sağlık ve bolluk zevkini) taddırdığımız zaman bakarsın ki, yine
onların, ayetlerimiz hakkında bir tuzakları vardır. De ki: "Allah
daha çabuk tuzak kurar!" Elçilerimiz (rusûlene), sizin kurduğunuz
tuzakları yazıyorlar. 10/21
Görüldüğü gibi Risalet bir çok konuda olabilir, zira irsal yani
Risaletin manası göndermedir, Nebilik ise Risaletin dini boyutunu
belirleyen bir olaydır ve doğrudan dini Vahiy almakla ilgilidir.
Peygamberliğin olabilmesi için Risaletin yani Resûllüğün Nebilikle
başka bir ifadeyle dini Vahiyle birlikte olması gerekir. İslam
dininde dini Vahiy öylesine önemli bir olaydır ki Resûller bile ona
İman etmeye davet edilir, (Bak, 2/285), bu örnek Nebi olan diğer
Resûllerinde durumunu belirler, Peygamberlik olayında, Resûllükle
Nebiliğin bir birinden ayrı iki şahsiyet olmadığını tek bir
şahsiyeti ifade ettiğini (bak, 33/40) ayetinden anlayabiliriz.
Kur’an’dan mealen:
- Elçi, (Resûl) Rabbinden, kendisine
indirilene inandı, müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine,
Kitaplarına ve Resûllerine inandı. "O'nun elçilerinden (Rusûlihi)
hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz" (dediler). Ve dediler ki:
"İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz.
Dönüş(ümüz) sanadır!" 2/285
- Diyiniz ki, biz. Allah'a ve bize indirilmiş olana ve İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, Esbata indirilmiş olana ve Musa ile
İsa'ya verilene ve Nebilere Rableri tarafından verilmiş olan şeylere
îman ettik, biz onlardan hiç birinin arsını ayırmayız ve biz ona
-Allah Teâlâ'ya- hâlisane itaat eden kimseleriz. 2/136
- Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl
iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahiret gününe,
meleklere, Kitaba ve Nebilere inandı; sevdiği malını yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk
altında bulunan (köle ve esir)lere verdi; namazı kıldı, zekatı
verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler;
sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru
olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır. 2/177
- (İsa) dedi ki: Ben şüphe yok Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve
beni bir Nebi kıldı. 19/30
Nebiliğin Resûllükle birlikte olduğu konusunda Kur’an’dan mealen:
- De ki: Ey insanlar!. Şüphe yok ki ben
hepinize Allah Teâlâ'nın bir elçisiyim (Resûlullah). Öyle Allah ki,
göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem
diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ'ya ve bir ümmî Nebi olup
Allah'a ve onun kelimelerine inanan Resûlüne imân ediniz, ve ona
tâbi olunuz ki, hidâyete erişebilesiniz. 7/18
- Kitapta Musa'yı da an, çünkü o, içi temiz (bir insan)dı ve Resûl -
Nebiydi 19/51
- Ve kitapta İsmail'i de an, şüphe yok ki, o vaadinde sadık idi ve
Resûl - Nebi idi. 19/54
- Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ve lâkin
Allah'ın Resulüdür ve Nebilerin sonuncusudur ve Allah her şeyi
tamamen bilendir. 33/40
Görüldüğü gibi Peygamberlik olayında Resûllük ve Nebilik bir
birinden ayrı şeyler değildir, hal böyle olunca bazılarının yaptığı
gibi sona eren Nebiliktir biz İse Resûlüz diyebilir mi?
Peygamberimizden sonra hiç kimse böyle bir iddiada bulunamaz zira
bunu iddia edebilmesi için Allah tarafından kendisine dini vahiy ile
Resûl olduğunun bildirilmesi lazımdır, Nebilik olayı sona ermiş
olduğundan bunun olması mümkün değildir. Bundan dolayı
peygamberimizden sonra hiç kimse Allah adına Ne Resûllük nede
Nebilik iddia edemez. Etmesi halinde Allah’ın kendisine bildirmediği
bir şeyi iddia etmekle Allah’a iftira etmiş olur.
Görüldüğü gibi, Şianın Resûllük ve Nebilik konusunda iddia etmiş
olduğu rivayetler uydurma olup aslı yoktur.
İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE PEYGAMBERİN MİRASI :
“... Humran Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle
rivayet etmiştir: İmama halk arasında Ümmü Seleme’ye mühürlü bir
mektubun verildiğine ilişkin bir takım söylentilerin dolaştığını ve
bunların doğru olup olmadığını sordum, buyurdu ki: << Resûlullah
(sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edince ilmi, silahı ve orada
bulunan tüm eşyaları Ali (aleyhisselâm)’a miras kaldı. Bunlar daha
sonra Hasan (aleyhisselâm)’a geçtiler. O’nun ardından da Hüseyin
(aleyhisselâm)’a geçtiler. Ele ele geçirileceğimizden korktuğumuz
zaman, bu emanetleri Ümmü Seleme’ye emanet bıraktık. Bundan sonra
bunları Ali b Hüseyin (aleyhisselâm) geri aldı.>>
Dedim ki: “Evet, daha sonra babana, sonra da sana mı geçti? <<Evet>>
dedi. (Usul-u Kâfi sh 327 H.623.)
“... Ömer b. Eban şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm)’a insanların, Ümmü Seleme’ye mühürlü bir mektubun
verildiğine ilişkin söylentilerin dolaştığını, bunun doğru olup
olmadığını sordum, buyurdu ki: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve
âlihi) vefat edince ilmi, silahı ve oradaki diğer eşyaları Ali’ye
miras kaldı. Ondan sonra Hasan’a geçtiler, onun ardından da
Hüseyin’e geçtiler.>> Dedim ki: “Sonra Ali b. Hüseyin’e, onun
ardından oğluna, ondan sonra da sana mı geçtiler?” <<Evet.>> dedi.
(Usul-u Kâfi sh 327 H.624.)
Bu rivayetlerde Kur’an dışında peygamberden miras kalan esrarengiz
bir ilimden bahsetmektedirler. Böylece, böyle bir ilim karşısında
Kur’an’ın insanların elinde bulunmasının önemli bir şey olmadığını,
ilmin büyük bir olay olabilmesi için kapalı zarflarda üstü mühürlü
ve özel şahıslara miras kalan esrarengiz bir ilim olması gerektiğini
ifade etmiş olmaktadırlar. Peygambere ait eşyaların miras edinilmesi
iddiasında da, Kur’an’ın miras hukukunu tamamen dışlamaktadırlar,
Kur’an hükümlerine göre Amca çocuklarına damat olsalar dahi mirastan
pay düşmez. Bu konuda Kur’an’dan mealen:
- Allah size, çocuklarınız(ın alacağı
miras) hakkında, erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder.
(Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölenin geriye) bıraktığının
üçte ikisi onlarındır. Eğer (çocuk) yalnız bir kadınsa (mirasın)
yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı mirasta ana
babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da
ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer
kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. (Bu hükümler, ölenin)
Yapacağı vasiyetten, ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve
oğullarınızdan, hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu
bilmezsiniz. Bunlar, Allah'ın koyduğu haklardır. Şüphesiz Allah
bilendir, hikmet sahibidir. 4/11
- Eğer çocukları yoksa, eşlerinizin
yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra bıraktıkları mirasın yarısı
sizindir. Çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir.
Sizin de çocuğunuz yoksa, yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra
bıraktığınızın dörtte biri, onlarındır; çocuğunuz varsa
bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer miras bırakan erkek
veya kadının evladı ve ana babası olmayıp bir erkek veya bir kız
kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler,
üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) Zarar verici olmayan vasiyet ve
borçtan sonra (uygulanır). Bunlar, Allah'tan (size) vasiyettir.
Allah bilendir, halimdir. 4/12
Bu itibarla rivayetler uydurma olup aslı yoktur.
Allah’ın korumasıyla İnsanlar Kur’an’ın içeriğini tahrif edip
değiştiremeyince, İnsanları Kur’an’dan uzaklaştırma yolunu seçtiler,
bunun için uyguladıkları yöntemler: 1)- Kur’an’ın İslam dininin
öğrenilmesinde yetersiz olduğu, 2)- Kur’an bilgisinin belirli şahıs
ve şahısların tekelinde olduğu, 3)- Kur’an dışında hadis adı altında
bir çok rivayetlerin olduğu ve İslam dininin öğrenilmesinde bu
rivayetlerin esas olduğu ve Kur’an’a baskın olduğu, 4)- Kur’an
öğretisinin açık ve net olmadığı, esasının batın yani gizli öğreti
olduğu, 5)- Kur’an’ın tahrifli olduğu, 6)- İslam Ümmetine yönelik
Ayetlerin İslam Ümmetiyle ilgili olmadığı belirli şahıslara özel
olduğu, 7)- Sıratı Müstakim İçin Tek Kaynak ve Tek Rehberin Kur’an
olmadığı ve bu Konuda Kur’an’ın Yetersiz olduğu, Kurtuluş ve Felaha
ermenin belirli şahıslara bağlı olduğu, örneğin: Bin yılda bir; Yüz
yılda bir gelen şahıslara, İsa’nın veya Mehdinin gelmesine bağlı bir
şey olduğu. V.s şeklinde iddialarda bulundular.
Kur’an derken neyle karşı karşıya bulunduklarını takdir
edemediklerinden bütün Rivayetler dini mensupları Kur‘an karşıtı boş
iddialarda bulunmuşlardır, günümüzde bu akımları sürdürenler, en
başta, Vehhabiler, Ehli Sünnet ve Şiilerdir. O Kur’an’ki Allah’ın
sözüdür, Allah tarafından insanlara ve Cinlere gelen bir rahmet
mesajıdır, Allah’ın sözünü bir tarafa bırakıp ona karşı
alternatifler ortaya koymak suretiyle, başka bilgi kaynaklarına
yapışanlar, İnsanların felahı için tek kurtuluş umudu alan Kur’an’a
olan güveni bertaraf edip sarsmak için, İnsanlardan kendilerine
güven kaynağı seçenler, Allah’ı bırakıp, güven duydukları şahısları
kendilerine İlah edinmiş kimselerdirler.
İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE EHLİBEYT KİMLERDİR
“... Abdurrahim b. Revh el-Kasir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cafer
(Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’a: “Peygamber mü’minlere kendi
canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba
olanlar, Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındırlar.”
(Ahzap, 6) âyeti kimin hakkında indi? diye sordum. Buyurdu ki:
<<Âyet velâyet ve imamet hakkında inmiştir. Bu âyet, Hüseyin
(aleyhisselâm)’dan sonra, onun çocukları arasında uygulamaya
konulmuştur. Dolayısıyla biz, imamete ve Resûlullah (sallallahu
aleyhi ve âlihi)’ye, muhacir ve ensar’dan oluşan diğer
müslümanlardan daha yakanız.>>
Dedim ki: “Cafer’in çocuklarının bunda bir payları var mıdır?”
<<Hayır.>> dedi. “Abbas’ın çocuklarının bunda bir payları var
mıdır.?” diye sordum. <<Hayır.>> dedi. “Abdulmuttalip oğullarının
bütün boylarını saydım.” hepsi için <<hayır.>> diye cevap verdi. Bu
arada Hasan (aleyhisselâm)’ın çocuklarını unuttum. Bir daha yanına
girdiğimde: “Hasan’ın çocuklarının bunda bir payı varmıdır?” diye
sordum, <<Hayır.>> dedi. <<Allah’a ederim ki, ey Abdurrahim! Bizim
dışımızda hiçbir Muhammedi’nin bunda bir payı yoktur.>> (Usul-u Kâfi
sh 409-410 H.753.)
İmamet adı altında, babadan oğula saltanatı kabul ettirebilmek için
tahdis edilen bu rivayet 33 Ahzap 6 ayetine dayandırılmak
istenmiştir. 33 Ahzap 6 ayetine bakıldığında rivayetin konu olarak
33 Ahzap 6 ayetiyle hiçbir ilgisinin olmadığını kolayca görmek
mümkündür, imameti Ehlibeyt olayıyla ilişkilendirmek istemelerine
rağmen Akrabalık konumunda Hüseyin’le aynı konuma sahip olmasına
rağmen Hasan’ın dışlanması ilginç bir çelişkidir. Ne yapılırsa
yapılsın, akrabalığa dayalı babadan oğula İmameti veya Saltanatın
Kur’an ölçüsüne göre kabul edilmesi mümkün değildir. 33 Ahzap 6
ayeti de, peygamber eşlerinin Müminleri Anneleri olduğu açıkça ifade
edilmiştir, İslam dininden haberi olup ta Aişe’nin peygamberin eşi
olduğunu bilmeyen tek bir kimse varmıdır. Aişe ve Aişe’ye taraf olan
sahabeler ile Ali ve Ali’ye taraf olan sahabelerin hepsi benim şahsi
kanaatime göre iyi kimseler idiler, aralarına fitne girmişti yoksa
hiç birisinin art niyetli kimseler olduğunu düşünmüyorum, asırlarca
önce çıkmış olan bir fitneyi sanki İslam’ın özü ve temeliymiş gibi
güncelleştirerek asırdan asır’a taşıyıp İslam aleminde ayrılık ve
bölünme nedeni yapmanın savunulacak hiçbir yanı yoktur. Biz hepimiz
fert olarak amellerimizi yüklenmiş kimseleriz. İslam dinine göre
hesap sormak Allah’a aittir. Allah, kendi takdiriyle her nefse layık
olduğu ceza veya mükafatı verecektir. Hüseyin’in Emeviler tarafından
Şehit edilmesi her müminin gönlünde acı bir yaradır, fakat bu acıyı
hiç ilgileri olmayan kimselere karşı sanki onlar yapmışlar gibi
asırdan asıra kullanarak müslümanlar arasında ayrılık nedeni yapmak
haksız bir davranıştır. Bizim için faydalı olan şey Kur’an
İslamın’da birleşerek hep birlikte Müslüman ve Mümin kardeşler
olmamızdır. Biz insanlar olarak tarihi tersine çevirme gücümüz
olmadığı gibi ölüp giden yezitleri yargılayıp ceza verme gücümüzde
yoktur, o işi Allah’a bırakalım, Allah zalimlerden intikam alıcıdır.
Yaşamımızda bizim yapabileceğimiz şey bütün Mezhepleri ve
dayandıkları rivayetleri Kur’an’a alternatif olmaktan dışlayıp,
yalnız Kur’an’ı rehber edinmiş kimseler olarak, Kur’an islamında
inanç birliği sağlamış Müslümanlar ve Müminler olmaktır, bu hem
dünyamız için hem de Ahiretimiz için sapmayan bir doğru yoldur.
Asırlardan beri bu inanç birliğinin sağlanması karşısında ki en
büyük engel Mezhepler ve dayandıkları rivayetlerdir, bu rivayetler
öyle bir haldedir hem kendi aralarında hem de Kur’an ile binlerce
çelişkiyle yüklü oldukları gibi, ortaya koydukları İslam dini
anlayışı doğrudan, Kur’an’ın İslam dini öğretisine karşıdır. Bunun
böyle olduğunu belgeli örneklerle gösterebilmek için yıllar süren
bir çaba içerisine girdim, bu bağlamda, Ehli Sünneti, Vehhabileri,
İmamiyye Şiasını, Tasavvufçuları, İslam dini adına söz söyleyen
Felsefecileri, Kur’an ölçüsüne göre eleştirerek, yanlışlarını
göstermeye çalıştım. Bundan amacım yalnız Kur’an’ı esas alan İnanç
birliğine çağırmaktır, yoksa benim kimseyi eleştirme gibi bir
merakım yoktur. Konumuza dönecek olursak, İmamiyye Şiası olarak
Peygamberin Ehli Beyti esaslı İmamlığı, kendi iddianızda bile
İmamlık12. İmamla birlikte güncel olarak asırlardan beri Dünya yaşam
sahnesinde aktif olmaktan uzak ve pasif bir kuram olmasına rağmen
nasıl savunduğunuza şahsen hayret ettim. İmalık kuramınız için
hareket noktası kabul ettiğiniz Ehlibeyt olayının, Kur’an’da nasıl
tanımlandığına hiç dikkat ettiniz mi? Kur’an’da belirtilen Ehlibeyt
tanımıyla, sizin ve Ehlisünnetin ortaya koymuş olduğu Ehlibeyt
tanımının hiçbir ilgisi yoktur. Konuya Kur’an açısından bakacak
olursak, Şöyle ki:
Kavram olarak Ehl-i Beytin manası, akrabalık bağıyla birlikte, aile
reisinin geliriyle geçinen ve bir eve bağlı olarak yaşamlarını
sürdüren kimseler manasına gelir. Bir aile reisinin ehl-i beyti,
kendisiyle akrabalık bağı olan, onunla bir çatı altıda yaşayan,
gelir ve giderlerini karşıladığı kimselerdirler. Ehl-i Beyt’in
Türkçedeki karşılığı Hane Halkı demektir. Bu itibarla bir kimsenin
amca oğlu damadı dahi olsa, hiçbir zaman, ayrı bir eve ve gelir
gidere sahip olması halinde onun ehl-i beyti kapsamına girmediği
gibi, evlenip baba ocağını terk eden kızlar de artık kocalarının
ehl-i beyti dirler, zira, baba evinden ayrıldıkları andan itibaren
geçimlerinden, babaları değil, kocaları sorumludur. Fâtıma’da,
Ali’nin eşi olarak, Ali’nin ehl-i beyti idi, zira Ali’de kendi
başına bir aile reisi idi. Kendisine ait evi, geliri ve gideri olan
bir kimse olarak, peygamberin ehl-i beyt’i kavramı kapsamına girmesi
mümkün değildir. Peygamberin ehl-i beyti, eşleri ve onunla birlikte
bir çatı altında, bir aile olarak yaşamlarını sürdüren ve
geçimlerinden sorumlu olduğu çocuklarıdırlar.
Ehl-i Beyt kavramının kapsamı bu olmakla birlikte, ayrı bir hane
halkı olarak yaşayan çocukların durumu nedir diye sorulsa, onlar
ehl-i beyt olarak değil de, ehil olarak çok daha üstün bir yakınlık
konumundadırlar, örneğin, evlilik yoluyla ehl-i beyt kapsamına giren
eşler, boşanma olması halinde ehl-i beyt’lik vasıflarını
kaybederler. Nesep yoluyla gelen ehillik ise yaratılıştan gelen bir
durum olması nedeniyle insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan
bir akrabalık bağıdır. Bundan dolayı, ehl-i beyt’lik yoluyla
kazanılan akrabalık bağından çok daha üstün bir bağdır. Zira birisi
geçici olabilecek bir konumda diğeri ise kalıcıdır, bundan dolayı
ehilliği, ehl-i beyt’likle tanımlamak, kalıcı vasıflar taşıyanı,
geçici vasıflar taşıyan ile değiştirmektir, bu ise doğru ve üstün
bir tanımlama olmaz. Bundan dolayı, Ali’nin, Fâtıma’nın, Hasan ve
Hüseyin’in peygambere olan akrabalık bağları, ehl-i beyt’lik dışında
olan ve insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan, Peygamber Ehli
olma durumudur ve bu durum üstün bir bağdır. Onlara ehl-i beyt demek
yaratılıştan gelen bu durumlarının yok sayılmasıdır, bu ise iyi bir
şey değildir. Biz onları peygamberin “Ehli" oldukları için çok
seviyoruz.
Ehl-i Beyt tanımıyla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:
- Ey peygamber! eşlerine söyle: “Eğer siz,
dünyâ hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a
(boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım" 33/28
-”Eğer Allah’ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin
ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat
hazırlamıştır." 33/29
- Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa
onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır. 33/30
- Fakat sizden kim Allah’a ve Resûlüne itâate devam eder ve yararlı
iş yaparsa ona da mükâfatını iki kat veririz ve (cennette) onun için
bol rızık hazırlamışızdır. 33/31
- Ey peygamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi
değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten) korunursanız,
sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık
bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz
söyleyin. 33/32
- Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk
cahiliye (çağı kadınları)nın açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak
(kırıta kırıta) yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve
Resûlüne itaad edin, Ey Ehl-i Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah
sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/33
- Sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti
hatırlayın, Şüphesiz Allah lâtiftir, haber alandır. 33/34
Görüldüğü gibi, peygamberin ehl-i beyti olarak eşleri tanımlanmış ve
onlara hitap edilmiştir. Peygamberlerin eşleri ve Ehl-i Beyt’lik
konusunda bir örnekte, Kur’an’daki Hûd Sûresi 71, 72, 73, ten
gösterebiliriz, mealen:
-(İbrâhim’in) karısı, ayakta duruyordu.
(Bunu duyunca) güldü. Biz ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından
da Yakûb’u. 11/71
- (İbrâhim’in karısı) “Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir
pir iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey!" 11/72
- (Elçi melekler) dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?
Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey Ehl-i Beyt! O,
övülmeğe lâyıktır, iyiliği boldur." 11/73
Bu itibarla, Ehl-i Beyt konusunda tahdis etmiş oldukları rivayetler
Kur’an’a aykırı olup, uydurmadırlar.
İMAMİYYE ŞİASININ KUR’AN ANLAYIŞLARI :
Usul-i Kâfi’de dikkati çeken en önemli hususlardan bir tanesi Kur’an
mesajını saptırmak için ayetler konusunda girişilen kavram kargaşası
ve yoğun şekilde Kur’an’ın tahrifli olduğu şeklinde yapılan iddialar
ile, iddialarını kabul ettirebilmek için sürekli olarak çok sayıda
Allah adına yapılan yeminlerdir. Bunlardan örnekler verecek olursam,
şöyle ki:
“... Davud el-Cesas anlattı: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: “Daha nice alâmetler
(yarattı). Onlar, yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” (Nahl,16)
Bu âyette geçen yaldızlardan maksat, Resûlullah (sallallahu aleyhi
ve âlihi)’dir. Alâmetlerden maksat da imamlardır (aleyhisselâm).
(Usul-u Kâfi sh 287 H 526.)
Konuyla ilgili olarak Kur’an’dan mealen :
- O, denizi de (hizmetinize) verdi ki ondan
taptaze et yiyesiniz ve ondan kuşanacağınız süsler çıkarasınız.
Görüyorsun ki gemiler, denizi yara yara akıp gitmektedir. Allah'ın
lütfünü aramanız ve O'na şükretmeniz için. 16/14
- Sizi sarsar diye arza ağır baskılar attı, ırmaklar ve yollar yaptı
ki doğru yolu bulasınız (amaçlarınıza eresiniz). 16/15
- (Yol bulmak için yararlanılacak) işaretler de (yarattı). Onlar
yıldız(lar)la da yol bulurlar. 16/16
“Yunus b. Yakup, Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan “Bütün
âyetlerimizi yalanladılar...” (Kamer 42) âyetiyle ilgili olarak
şöyle rivâyet etmiştir: <<Burada demek isteniyor ki, onlar bütün
vasileri yalanladılar.>> (Usul-u Kâfi sh 288 H 529.)
Kur’an’dan mealen:
- Andolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan
yok mudur? 54/40
- Fir'avn'ın kavmine de uyarılar gelmiştir.
54/41
- Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları, galib ve
güçlü(padişah)ın yakalaması gibi yakaladık. 54/42
“... Alâi b. Seyabe şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm) “Şüphesiz ki bu Kur’ân, en doğru yola iletir.” (İsrâ,
9) âyetiyle ilgili olarak şöyle buyurdu: <<Kur’ân, imama yöneltir.>>
(Usul-u Kâfi sh 301 H 565.)
Kur’an’dan mealen:
- Şüphe yok ki bu Kur'an, en doğru olan
yola iletir ve salih amellerde bulunan müminlere müjde verir ki,
onlar için muhakkak bir büyük mükâfat vardır. 17/9
İddialarının Kur’an’da emredilen hususlarla bir ilgisinin olmadığı
açıktır. Bu tür iddialar Usul-u Kâfi’de pek çoktur, bunların hepsini
sıralayıp cevaplandırmak ayrı bir kitap yazmayı gerektirir, aynı
türden keyfi iddialar içerdiklerinden buna lüzum yoktur, bu konuda
tahdis etmiş oldukları birkaç iddia bir arada içeren bir
rivayetlerini yazacak olursam sanırım konu hakkında yeterli bilgi
vermiş olacağım, şöyle ki:
“... Ebu Basir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm): “Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun için
sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâ-ha, 124) ifadesiyle ilgili olarak
şöyle buyurdu: <<Yani Emir’ul-mü’minin (aleyhisselâm)’ın
velâyetinden yüz çevirenler için.>>
Dedim ki: “Ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr ederiz.” (Tâ-ha,
124) ifadesiyle ne kastediliyor? Buyurdu ki: <<Yani, dünyada
Emir’ul-mü’minin (aleyhisselâm) velâyetine karşı kalbi kör olanlar,
kıyamet günü gözleri kör olarak hasredilecektir. Bu şekilde kör
olanlar kıyamet günü hayretler içinde derler ki: “Beni niçin kör
olarak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim.” (Tâ-ha, 125)
Buyurur ki: “İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi ama sen onları
unuttun.” (Tâ-ha, 126) İmamlara ilişkin âyetleri unuttun. “Bu günde
aynı şekilde sen unutuluyorsun.” (Tâ-ha, 126) Yani, sen o âyetleri
terk ettin, bu yüzden bu gün sen de ateş içinde terk edilirsin.
Tıpkı imamları terk ettiğin gibi. Çünkü sen onların emirlerine itaat
etmedin ve onların sözlerini dinlemedin.>>
Dedim ki: “Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı
işte böyle cezalandırırız.. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve
daha süreklidir.” (Tâ-ha, 127) âyetinin anlamı nedir? Buyurdu ki: <<
Emir’ul-mü’minin’in velâyetine başkasını ortak eden ve Rabbinin
âyetlerine inanmayan ve dolayısıyla inatçılık ederek imamlara tabi
olmayan, onları izlemeyen, onları dost edinmeyen kimseler bu şekilde
cezalandırılırlar.>>
Dedim ki: “Allah kullarına karşı lütufkârdır. Dilediğine rızık
verir.” (şurâ, 19) âyetinde ne demek isteniyor? Buyurdu ki:
<<Emir’ul-mü’minin (aleyhisselâm)’ın velâyeti kastediliyor.>>
Dedim ki: “Kim ahiret kazancını istiyorsa” (Şûra, 20) ifadesiyle ne
demek isteniyor? Buyurdu ki: <<Emir’ul-mü’minin ve imamların
tanınması kastediliyor. “Onun kazancını arttırırız.” (Şura, 20) Yani
imamların hakikat devletinden onları pay sahibi yaparız. “Kim de
dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat
onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura, 20) Mehdi (aleyhisselâm)’ın
önderliğindeki hak devletinden bir payı olmaz.>> (Usul-u Kâfi sh
657-658 H 1172.)
Bu şekilde, Kur’an’da verilen mesajla ilgisi olmayan iddialar içeren
daha birçok rivayet tahdis etmektedirler. Kur’an’a bakıldığında,
yapmış oldukları iddiaların Kur’an’la ilgisi olmayan uydurma ve
keyfi iddialar olduğu görmek mümkündür. Kur’an’dan mealen:
- Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa
artık şüphe yok ki, onun için pek dar bir geçim vardır ve onu
kıyamet gününde kör olarak haşr ederiz. 20/124
- Der ki: Yarabbi!.Ne için beni kör olarak haşr ettin ve halbuki,
ben görücü idim. 20/125
- -Allah Teâlâ da- buyuruyor ki: Öyledir. Sana ayetlerimiz
geldi, sen hemen onları unutuverdin. Bugün de sen öylece
unutulursun. 20/126
- Ve israf eden ve Rabbinin âyetlerine imân etmeyen kimseyi böylece
cezalandırırız ve ahiretin azabı ise elbette ki, daha şiddetlidir ve
daha kalıcıdır. 20/127
- Allah, kullarına çok lûtf edicidir, dilediğine rızık verir. Ve O
-her şeye- kadirdir, galiptir. 42/19
- Her kim ahiret kazancını dilerse onun
için kazancında artış meydana getiririz ve her kim dünya kazancını
dilerse ona da ondan veririz. O'nun ahirette bir nasibi yoktur.
42/20
İmamiyye Şiasının Kûr’an konusunda yaptığı yalnız mana saptırması
değildir, birçok rivayetlerinde Kur’an’ın tahrifli olduğunu ısrarla
iddia etmektedirler, Şöyle ki:
KÛR’AN’IN TAHRİF EDİLMİŞ OLDUĞUNU İDDİA ETTİKLERİ RİVAYETLERDEN
ÖRNEKLER:
“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm) buyurdu ki: “Kim Allah ve Resûlüne (Ali’nin ve ondan
sonraki imamların velayeti hususunda) itaat ederse büyük bir
kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap, 71) Âyet bu şekilde nazil oldu.>>
(Usul-u Kâfi sh 622 H 1088.)
Tercümeyi yapan kişi tahrif iddialı kısmı parantez içine almışsa da
Rivayetin Arapça aslında öyle bir ayırım şekli yoktur, iddia direk
olarak, Şöyledir:
“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm) buyurdu ki: “Kim Allah ve Resûlüne Ali’nin ve ondan
sonraki imamların velayeti hususunda itaat ederse büyük bir
kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap, 71) Âyet bu şekilde nazil oldu.>>
(Usul-u Kâfi sh 622 H 1088.)
Örnek olarak vereceğim diğer rivayetlerin parantezli kısmının aynı
şekilde dikkate alınması gerekir; parantezli kısamlar rivayetler
metninde yukarıdaki örnekte olduğu gibi asla dahildir.
İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:
- Tâki, sizin için amellerinizi ıslâh etsin
ve sizin için günahlarınızı yarlığasın ve her kim Allah'a ve
Resûlüne itaat ederse muhakkak ki, pek büyük bir zafere ermiş olur.
(33 Ahzap 71)
Görüldüğü gibi, Kur’an’ın aslında olmadığından dolayı, “Ali’nin ve
ondan sonraki imamların velayeti hususunda” ifadesinin ayet olarak
inmiş olmasına rağmen Kur’an’dan çıkartılmış olduğunu iddia
etmişlerdir. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir iftiradır.