ANA SAYFA

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16 

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 13

“... Cabir Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: <<Bu âyeti Cebrail Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye şu şekilde indirmiştir: “Kıskandıkları için Allah’ın (Ali hakkında) indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir.>> (Bakara,90)” (Usul-u Kâfi sh 627 H 1105.)

İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:

- Allah'ın kullarından, dilediğine kendi fazlından (peygamberliği) indirmesini 'kıskanarak ve hakka baş kaldırarak' Allah'ın indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü şeye karşılık sattılar! Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar. Kafirler için alçaltıcı bir azab vardır. (2 Bakar 90)

Görüldüğü gibi, “Ali hakkında” ifadesinin Kur’an’dan çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir iftiradır.

“... Cabir şöyle rivâyet etmiştir: Cebrail (aleyhisselâm) aşağıdaki âyeti şu şekilde indirmiştir: “Kulumuza (Ali hakkında) indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sure getiriniz.” (Bakar, 23)” (Usul-u Kâfi sh 627 H 1106.)

İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:

-Ve eğer siz kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, onun benzerinden bir sûre vücuda getiriniz. Ve Allah Teâlâ'dan başka şâhitlerinizi dâvet ediniz, eğer siz doğru kimseler iseniz. (2 Bakara 23)

Görüldüğü gibi bu rivayette de, “Ali hakkında” ifadesinin Kur’an’dan çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir iftiradır.

“... Muhammed b. Sinan, İmam Rıza (Ali b. Musa aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: <<Allah Azze ve Celle âyetinde “Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.” (Ali’nin velâyeti) “Kendilerini çağırdığın” (Ey Muhammed Ali’nin velâyeti) (Şura,13) <<Bu âyet korunan kitapta bu şekildedir.>> (Usul-u Kâfi sh 629 H 1112.)

İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:

- Sizin için, dinden, Nûh'a önerdiğini, sana vahy ettiğini, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın!" Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah, dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir. 42/13

Görüldüğü gibi Kur’an’dan ayet çıkarıldığını iddia ettikleri gibi, Kur’an’ın korunmamış olduğunu da iddia etmektedirler. Dediklerine göre korunan başka bir Kitap’tır, Kûr’an değildir. Rivayette “(Ali’nin velâyeti) - (Ey Muhammed Ali’nin velâyeti)” ifadelerinin Kur’an’dan çıkarıldığını iddia etmektedirler. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir iftiradır.

“... Ebu Basir, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: <<Birisi gerçekleşecek olan azabı istedi. (Ali’nin velâyetini) inkâr edenler içindir bu azap ve bu azabı hiç kimse savamaz.” (Meâric, 1-2) Bu âyeti, Allah’a yemin ederim ki Cebrail, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye bu şekilde indirmiştir.>> (Usul-u Kâfi sh 634 H 1127.)

İddia ettikleri ayetlerin aslı, Kur’an’dan mealen:

- Bir soran, inecek azabı sordu: (70 Meâric 1)

- Kafirler için, ki onu savacak yoktur, (70 Meâric 2)

Allah adına yemin ederek tahrif iddiasında bulundukları açıktır.

Bu şekilde tahdis ettikleri başka rivayetleri de vardır, konuyu ortaya koyma açısından verdiğim örneklerin yerli olduğunu düşünüyorum, özellikle şunu belirteyim ki, bu tür sözleri ne Ali nede Ali’nin Evlatları söylememişlerdir, nasıl ki Peygambere hadis adı altında iftira ediliyorsa Ali ve Evlatlarına iftirada bulunulmuştur, benim düşünce ve kanaatim bu şekildedir. Yalnız bu tür rivayetlere inanıp, Ali ve Evlatlarına mal edenlere şunu sormak lazımdır, mademki bu tür iddiaları İmamlar söyledi diyerek, kesinlikle kabul ederek din olarak benimsiyorsunuz, Elinizde bulunan Kur’an’dan başka bu rivayetleri içeren bir Kûr’an var mı, yoksa neden yoktur, yoksa bu şekilde bir Kûr’an üretip sahiplenmemekle sizlerde İmamların söylediğine inandığınız sözleri red mi ediyorsunuz, imamın sözlerini red etmek imamı red etmek değil midir, yoksa sizler insanları davet ettiğiniz şeyi öncelikle red eden kimseler misiniz, bu derin bir çelişki ve inanç sapması değil midir.

Bu bölümdeki çalışmamı Kuleyni’nin Usul-u Kâfi İsimli hadis kitabının birinci cildini ele alarak yaptım, bu ciltte 1441 rivayet bulunmaktadır, tamamı diğer ciltlerle beraber 16199 rivayet olduğu düşünülürse 16199 rivayetin tamamı üzerinde yapılacak bir çalışmada karşılaşılacak olan manzara açıktır. Ayrıca, Ebû Ca’fer Muhammed b. Ali b. Huseyn b. Mûsâ b. Bâbeveyyh’il - Kummi’nin <<Men Lâ Yahzuruh’ul-Fakiyh>> isimli hadis kitabında yer alan 9044 hadis ve Ebû - Ca’fer Muhammed b. Hasan b. Aliyy-i Tûsi’nin <<Tehzib’ül - Ahkâm>> isimli hadis kitabındaki 13059 hadis ile <<El-İstibsâru fi Ma’htelefe fihi mine’l - Ahbâr>> isimli hadis kitabında yer alan 5511 rivayet Kûr’an ile karşılaştırıldığında sizce nasıl bir durumla karşılaşılır. Aslında İslam dini açısından durum hadislerin Kur’an’a uygun olup olmamasından veya Sahih olup olmamasından öte, İslam dininin öğrenilmesinde Kaynağın ne olması gerektiğiyle ilgilidir, İslam dininin öğrenilmesinde ve uygulanmasında tek İmam Kûr’an mıdır, veya Kur’an’dan başka her ne ad altında olursa olsun İslam dininin öğrenilmesinde ve uygulanmasında başka kaynaklar başka bir ifadeyle başka İmamlar varmıdır. İşte İslam dini açısından İnançların, başka bir ifadeyle İman etmelerin ayrılık noktası burasıdır. Bu nokta neye İman edildiğinin niteliğini ve farklılığını kesin olarak belirler. Bana göre İslam dininin Tek Kaynağı ve Tek Rehberi Kur’an’dır, İslam dini açısından İnanç birliğinin sağlanmasında bundan başka bir yolda yoktur. Kur’an’ı, Allah kelamı kabul ettiğini söyleyen buna rağmen bir mezhebe bağlı olduğunu söyleyen herkes, İslam dini adı altındaki bütün mezhepler ellerindeki rivayetleri bir tarafa bırakarak, yalnız ve yalnız Kur’an’a yapıştığında asırlardan beri İslam dini adına oluşturulan İnanç farklılığı fitnesi ortadan kalkmış olacaktır. Allah’a güvenip, O’nun sözü olan Kur’an’a yapışmak karanlıklardan kurtulup aydınlığa çıkmanın tek yoludur.


Buraya kadar Caferi mezhebinin inanç esaslarından örnekler vermeye çalıştım. Konu edilebilecek bir çok hususu da konunun uzamaması için konu etmekten vazgeçtim. Esas amacım, kimselerin inancını konu etmekten çok, İslam dini adı altında meydana gelen sapma ve bölünmelerin temel nedenlerini, Kuran’ı esas alarak göstermektir. Bundan sonra, Allah kısmet ederse, iki ayrı konu halinde, Tasavvufçularla, İslam iddialı felsefecilerin inanç esaslarını Kuran’la karşılaştıracağım, Ve bunların Kuran’da öğretilen İslam dini ne karşı nasıl yoğun bir faaliyet içerisinde olduklarını belirtmeğe çalışacağım.

TASAVVUFÇULARA GÖRE İSLÂM :

Hicri ikinci yüzyılın ilk yarısından itibaren İslam dinine yapılan en şiddetli saldırıların başında, Tasavvuf adı altında “sofilerin” yapmış olduğu saldırıdır. Tasavvuf akımının ne olduğunun anlaşılması için öncelikle “Sofi” kelimesinin ne anlama geldiğinin bilinmesine ihtiyaç vardır. Zira bu kimselerin bu adı almaları yapmış oldukları fiil ve davranışlarla yakından ilgilidir. Bu kelimenin ne manaya geldiği hususunda zaman içerisinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- ASHÂB-I SOFFA: “Sofi Ashâb-ı Soffa’ya mensûb yani onlar gibi yaşayan kimsedir.” denmiştir. Ashab-ı soffa tanımlanırken, bunların dört yüz kişi oldukları ve Mekke’den, Medine’ye hicret eden fakir kimselerden meydana gelen bir topluluk oldukları ve Medine’de, Mescidi Nebi’de oturdukları ve yalnızca ibadetle ibadetle meşgul oldukları söylenmiştir. Sofu kaynağı, Ashab-ı Soffa’nın yaşantı tarzından alınmış olamaz. Zira sofu kimseler mala düşkün oldukları gibi, ibadete de düşkün kimseler değillerdir. Sofuların fakir telakki edilmeleri, mürit ile Sofunun karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Zira “Sofu“, başka bir deyimle “Şeyh” baş konumda olan kimsedir. Mürit ise bu şahsı mürşid olarak kabul eden kimseler olup, mürtler içinde dünyayı terk etme iddiasıyla işi tembelliğe vurup fakirlik içerisinde yaşayan kimseler olabilir. İşte bu kimselerin hali dikkate alınarak, sofu kelimesinin Ashab-ı Soffa’nın halinden kaynaklandığı iddia edilmiştir. Halbuki mürit sofu demek olmadığı gibi, sofu konumunda olan şeyhler. Devletlerden maaş almak, müritlerin verdikleri para ve hediyelerle, birçok vakıf mallarını ellerinde bulundurmak suretiyle yüksek maddi varlık sahibi olabilmektedirler. Onun için sofu kelimesinin Ashab-ı Soffa ile bir ilgisi olmadığı gibi, Ashab-ı Soffa olsun veya olmasın sahabeler hayata karşı pasif ve tembel kimseler değildiler.

2- SOF : Sofi’nin, Arapçada yün manasına gelen “sof” kelimesinden kaynaklandığı söylenmiştir. Güya sofular tevazu olsun diye ve Peygamberin elbisesi hesabıyla yün elbiseler giyen kimseler olduklarından onlara bu ad verilmiş. Halbuki, yün elbise giymenin tevazuuyla bir ilgisi yoktur. Zira yün elbise ucuz elbise demek değildir. Bu gün bile yün elbise diğer birçok elbise çeşidinden daha pahalıdır. Kaldı ki, sofuların illaki yün elbise giyme gibi bir merakları olmadığı gibi, tasavvufçuların yün elbiseye bağlı bir kostümleri yoktur. Onun için sofu kelimesinin yün elbiseden kaynaklandığı yolundaki iddiaların tutarlı bir yönü yoktur.

3- BENܒ-SÛFE : Sofi kelimesinin “Benü’s-Sûfe” ye nispet edilmesidir. “Benü’s-Sûfe” Mudar kabilesinden bir topluluk idi. Bunlar Kâbe’i Şerifte hizmet ederlerdi, böyle bir topluluğu örnek alarak, Kâbe-i Şerifte hizmet eden hangi sofu vardır. Kâbe-i Şerifte hizmet etmek bir tarafa sofuların çoğu açıktan, açığa Hac etmeyi ret eden kimselerdirler. Onun için sofu kelimesinin “Benü’s-Sûfe” ile bir ilgisi yoktur.

4- SOFOS - SOPHİA : Sofi kelimesinin hikmet mânâsına gelen “Sofos” dan geldiğinin ileri sürülmesi.
“Bu hususta Ömer Ferd Kam, sofi kelimesinin “feylesof” kelimesi gibi, âkil, hakim mânâsına gelen Yunanca “Sofos” kelimesinin Araplaştırılarak kendilerine alem edilmiş olmasının pek muhtemel olduğunu söylüyor.”
“Şemseddin Sâmi, Kâmus-ı Türki’sinin tasavvuf ve sofi maddesinde şunları söylemektedir.”
“Tasavvuf”: cemi “Tasavvufun” yün demek olan sofdan, daha doğrusu yunanca hikmet demek olan “Sophia” dan, hâl-i ve fenâ gibi ahvâl-ı mâneviye ye hasr-ı himmet edenlerin meslek ve târiki.”
“Sofi”:Cemi “sofiyyûn, yünlü elbise giydiklerinden dolayı, sofdan daha doğrusu tasavvuf kelimesinin aslı olan ve hikmet manasına gelen “Sophia” lâfz-ı yunanisindendir.” (Tasavvuf, Mahir İz, Kitabevi Yayınları 2.basım Yıl. 1990 Sayfa 38-39. )

Bu izahlarda çok köklü bir hata yapılmaktadır. Öyle ki: “Sofos” ve “Sophia bir ve aynı şey sayılmakla, “Sofist” ile “Feylezofof”un aynı şey olduğu neticesine varılmıştır. Hal bu ki, durum hiçte öyle değildir. “Sofizm” akımı “Felsefeye” bir tepki olarak doğmuş olup, Sofist ile Feylesof bir birlerine hasım olarak fikir mücadelesi yapan kimselerdirler. Bundan dolayı Sofist ile Feylesof aynı kimseler değildirler. Aynı sayılmaları, insanları yanlış neticelere götürmüştür. Örneğin:
“İsmail Hakkı İzmirli, Sofi kelimesinin yunanca hikmet mânâsına gelen “Sophia” dan geldiğini kabul etmiyor ve şu mütalaayı ileri sürüyor.
<<... Çünkü zahidler tarikine sülük eden zevâtın sofiye ismiyle meşhur olmaları. Yunan kitaplarının tercemesi şâyi ve felsefenin meşhur olmasından evveldi.
<< Hicri 131 tarihinde vefat eden Mâlik bin Dinar, Hicri 135 tarihinde vefat eden Rabiatü’l - Adevi, Horasan’da en evvel ilm-i ahval ve tarikat hakkında söz söyleyip hicri 153 tarihinde vefat eden Şakik Belhi, hicri 161 tarihinde vefat eden İbrahim bin Edhem, hicri 178 tarihinde vefat eden Fudayl bin İyâd, hicri 465 tarihinde vefat eden Kuşeyri ve diğer müellifler, ilk sofiyye yi saydıkları esnada, zikrettikleri yüksek zevâtı (sofiyye) diye isimlendirmişlerdir.
<< Nefahat’ın beyanına göre en evvel sofi ismiyle anılan zât Ebû Hâşim idi ki hicri 150 tarihinde vefat etmiştir.
<< Sofiyye ismi Yunan kitaplarından alınmış olsaydı, bu isim Yunan kitaplarının tercemesinden, felsefe lâfzının şüyû’undan sonra olabilecekti. Niçin sofiyye ye felâsife denmiyor? Madem ki sofiyye nin eserlerinde, sözlerinde felsefi bahisler vardır, niçin felâsife ye sofiyye denmemiştir? Madem ki felâsifenin eserlerinde eserlerinde, sözlerinde tasavvuf bahsi vardır. İslâm’da hikmet ve felsefe ile iştigâl edenlerin en eskisi olan ve 329(940) tarihinde vefat eden Ya’kûb bin İshak el Kindi’yi niçin feylesofu’l - Arap denildi de, sofiyyu’l - Arap denilmedi?
<< Sofiyye ismi felâsifece mâruf ve me’hazi mâlûm olduktan sonra zuhûr etmiş ise, niçin birçoklarına mübhem kalıyor da, türlü türlü vecihler gösteriliyor?
<< Sofiyye tariki, felasife tariki ile tahlil olunursa, görülür ki, asıl sofiyye terikati, felasifiyyeden uzaktır, felâsifeyi en ziyade inkâr eden sofiyyedir. >> (Tasavvuf, Mahir İz, Kitabevi Yayınları 2.basım Yıl. 1990 Sayfa 39-40 )

Sofistlerin, Filozofları inkar ettikleri ve onlara karşı mücadele ettikleri doğrudur. Burada ki yanılgı noktası, filozofların ret edilmesiyle tasavvufun yunan kaynaklı olmaktan kurtulacağının zan edilmesidir. Hal bu ki, Sofizm felsefe dışında kendi başına Yunan kaynaklı bir akım olup, kendisine ait fikirleri ve yöntemleri vardır ve bu akım İslam aleminde felsefi tercümelerin yapılmasından çok önce de mevcuttu. Geliş yönü de, İran veya Hint üzerinden olmayıp, bundan daha önce Mısır’da var olduğundan, Yunanistan’dan getirilerek, Mısır üzerinden İslam alemine girdiği görülmektedir. Zira Milattan asırlarca önce Sofizm akımı Mısır’da var idi. Bunu Eflâtun’un şu sözlerinden anlamak mümkündür. “Mısırlı Sofist Proteus” (Batı Klasikleri, Euthydemos sayfa 46 Eflâtun, M.E.B. Yayınları 1977 baskısı). Bu ifade ta Eflâtun zamanında bile Sofizmin Mısırda var olduğunu göstermektedir. Var oluşu da bir tarikat şeklindeydi. Yine Eflâtunun ifadesiyle “Tut ki Sofist tarikatının ilk sırlarını dinliyorsun.” (Batı Klasikleri, Euthydemos sayfa 19 Eflâtun, M.E.B. Yayınları 1977 baskısı). Bu tanımlama Sofizmin bir tarikat olduğunu göstermeye yeterlidir.

Böylece, felsefeyle sofizmin ayrı sistemler olduğunu, filozofla, sofistin ayrı şahıslar olduğunu belirttikten sonra, sofistin dünya görüşünü ve düşünce tarzını belirtmeye ihtiyaç vardır. Bu bilinirse görülecektir ki, eski sofistlerle, tasavvufçular arasında hiçbir fark olmadığı gibi, “Sofu”, “Sofist”in ta kendisidir. Ayrıca, Kuran İslam’ıyla inanç yönünden hiçbir bağlılıklarının olmadığı da görülmüş olacaktır.

SOFİZMİN ORTAYA ÇIKIŞI

“İ.Ö. 5. Yüzyılın başında, Yunanistan’da önemli devrimler olmuş, aristokrasi yıkılmış yerine demokrasi geçmiştir. Devrimlerin etkisiyle öteden beri kutsal, değişmez sayılan törelerin, âdetlerin, geleneklerin birden bire çöküvermeleri, ruhlarda kuşku, sarsıntı, doldurulamaz bir boşluk doğurmuştu. Yine İ.Ö. 5. Yüzyılın yarısında Yunanlıların Perslerle kırk yıl kadar süren sürekli savaşları ruhlardaki bu kuşkuyu, sarsıntıyı, kötümserliği büsbütün arttırmıştı. Beri yandan tabiat filozoflarının, Thales’ten beri sürüp giden evrenin ilk ilkeleri (ark he) üzerindeki araştırmaları boşa çıkmıştı. Gerçekten bu filozoflar evrenin ilk ilkesi üzerinde uyuşmak şöyle dursun; tersine birbirlerine taban tabana karşıt sonuçlara varmışlardı. Bu durum ruhlardaki kötümserliği, artık sınırlarının sonuna götürüyordu. Tam bu kötümser ruh halini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan, bir de “sofist” denen birtakım düşünürlerin yetiştiğini görüyoruz.
Bunların en ünlüleri Protagoras, Gorgias, Hippias, Prodikos v.b. larıdır. Sosyal yapının kuşkularını, sarsıntılarını belirten bu sofistlerin başında gelen Protagoras herkesçe kabul edilecek genel hakikatlerin olamayacağını söyleyerek “Hakikat ölçüsü kişidir.” fikrini ileri sürer. Öyleyse Protogoras’a göre herkesçe tanınabilecek hakikatler yok demektir. Biri için hakikat olan, bir başkası için olmayabilir.
Gorgias, Protagoras’ın bu fikrini daha ileriye ileriye götürür, şöyle bir sonuç çıkarır: “Mademki hakikatin ölçüsü kişidir, hakikat kişiden kişiye değişiyor demektir. Öyleyse bunların hiç biri hakikat değildir, hepsi yanlıştır.” Böylece Gorgias felsefesi (felsefe deyimi yanlış, düşüncesi olmalıdır) de tam bir hiçliğe (nihilizme) varmış oluyor.
Doğal (tabii) ve kurulmuş (mevzu) diye iki çeşit konunun varlığını ileri süren Hippias özellikle kurulmuş kanunlar üzerinde durarak şöyle der: “Doğal kanunlar tabiata dayandıkları için değişmezdir. Kurulmuş kanunları ise insanlar ortaya attıklarından tamamıyla uydurmadır. Bunlar zamana, mekâna göre değişir, bundan ötürü de bu kurulmuş kanunlar insanların başına musallat olmuş bir belâdır. Zorla insanları çığırından çıkarır.” (Batı Klasikleri, Protagoras. Eflâtun M.E.B. 1997 baskısı, Çeviren, Prof N. Şazi KÖSEMİHAL, Önsöz Sayfa II - III ).
“Platon’un “Protagoras” adlı bu yapıt (eser) ında konu erdem (fazilet) dir. Tartışma özellikle Protagoras’la Sokrates arasında geçiyor. İkisi arasındaki fikir karşıtlığı da açıktır. Sokrates matematik bir kesinlikle hakikate ulaşmak; Protagoras da pratik değeri olan şöyle böyle bir hakikatle yetinmek eğilimindedir. Fikirlerindeki bu karşıtlık elbette aralarında bir yöntem (metot) farkı da doğuracaktır. Nitekim Sokrates’inki diyalektik, başka bir deyimle kesin bir ispat yöntemi ise; Protagoras’ınki masal, söylev gibi bir takım inandırma yöntemleridir.” (Batı Klasikleri, Protagoras. Eflâtun M.E.B. 1997 baskısı, Çeviren, Prof N. Şazi KÖSEMİHAL, Önsöz Sayfa III- IV ).
Görüldüğü gibi Sofizim akımı ve onun üreticileri Sofistler felsefeye bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Hayattaki bir takım tutarsız şeyleri dikkate alarak; tutarsızlıkları düzeltme çabası içerisine girecekleri yerde, doğal kanunlar dışındaki tüm hakikatleri inkar etmeyi tercih etmişlerdir. Bu düşüncenin bir neticesi olarak, hiçbir inanca bağlı olmayı veya saygı göstermeyi gerekli görmezler. Hayatta onlara göre tek bir gerçek vardır, oda tabiat kanunları gerçeğidir. Dolayısıyla onlara göre hakkaniyet olmadığı gibi, haklı haksız ayırımı diye bir şey de yoktur. Ne şekilde olursa olsun maddi menfaat sağlamak doğrudur inancına sahiptirler.

Eflâtun’un Sofist isimli kitabında belirtilen. “Maddi menfaate erişmek için kullanmış oldukları tipik yöntemleri ve özelliklerinden” örnekler :

1- Sofist, fazilet öğretimi perdesi altında para kazanmak için , asil ve zengin gençler peşinde koşan bir avcıdır.
2- Sofist, fazilet üzerine söz ve öğretim alışverişi yapan bir bezirgandır.
3- O perakende sattığı malı, ya başkasından alıp satar, yahut da kendi yapar satar.
4- Münazara (karşılaşma) iyi ve doğru veya başka türlü genel kavramlar üzerinde olursa ona Eristik denir.
Sofist, eristik sanatını para için icra eden kişidir. Eristik sanatını kazanç sağlamak için profesyonel olarak icra edip, geçim vasıtası yapan sofistler soru ve cevap usulünü, yani Zenon’un diyalektiğini bir söz güreşi haline getirmişlerdi. Bu usulü her konuda tatbik ediyor ve karşısındakini tezatlar içine düşürmek suretiyle yenmeyi amaçlıyorlardı. Bir hakikate varmak için değil, şaşırtmak, tenakuza düşürmek ve çürütmek için konuşuyorlardı.karşısındakinin cevabı ne olursa olsun onu çıkmaza sokmayı amaç edinmişlerdir. Bu tarife uygun en iyi misalleri Euthydemos’ta görüyoruz. İki kardeş Sofist kendilerini söz güreşinde pehlivan ilân ediyor, herkesi her konuda çürütebildiklerini iddia ediyorlardı. Bunların kanıtlarının birçoğunu Aristo, Sofistik kanıtlar adlı eserine almıştır. “Bunların kullandığı metot, Sokra tik diyalektiğin bir karikatürüdür. Sanatları Eristiktir. Maharetleri doğruyu da, yanlışı da çürütmektir. Dinleyenleri ne söylerse söylesin, gene onu çürütmektir.
5- Sofist bir şarlatan bir hokkabazdır: Aldatıcı hayaller ve yalanlar imal eder. Var olmayanı var, var olanı da yok kılar. Böylece “Sofistlik” adında bir sanat vardır, konusu yalan ve yanlıştır. Sofistlik bir fikir sahtekârlığı, sofistler de fikir şarlatanları olarak tanınmıştır.
6- Hayatta, yanlış söz vardır, o halde yanlış düşünce, yanlış hüküm, yanlış kanaat ve yanlış hayal de vardır. Madem ki yanlış sözle yanlış kanaatin varlığı bir gerçektir, öyle is, varlıkların taklitleri mümkündür ve bunları yapmak gücünden bir aldatma sanatı doğabilir. O da sofistliktir.
Sofist hakkında yazılan bu tarifleri şu şekilde özetlemek mümkündür.
Sofistlik: 1) Bir tenakuzlar sanatıdır; 2) Yalnız kanaatler üzerine kurulu taklit sanatının alaycı (bilerek samimiyetsiz) bölümü ile mime tik sanatına girer; 3) Fantasmalar imal eden cins ile hayaller imal etme (hokkabazlık = illusionisme) sanatına bağlanır; 4) Sanatının da söz cambazlıkları bölümünü kendisine faaliyet alanı seçer; bu da meydana getirme sanatının, Tanrılık değil de insanlık bölümünün hayaller imal eden şekline girer. İşte, “kanı ile, şeceresi ile” Sofist budur. (Batı Klasikleri. Sofist, Eflatun, M.E.B. 1988 yayını, Çeviren, Mehmet KARASAN, Alıntılar yer yer ön sözden yapılmıştır.)
Bu durum İ.Ö. 5. Yüz yılda, Sofizmin ilk çıktığı zamanlara ait olduğundan konunun açısından önemine binaen, sofist hakkında eski Yunanistan’da yapılmış olan bu tespitler ile söylenmiş sözlerden örnekler vermeye çalıştım.
Sofizmin çıktığı tarihten, günümüze kadar geçen sürede, sofist zihniyetinde bir değişiklik olmamıştır. Bu arada geçen asırlarda sofist zihniyeti hep aynı olmuştur. Buna örnek olmak üzere, sofizmin ortaya çıkışından 1800 yıl sonra yaşamış olan İbni Teymiye (Ahmed bin Abdulhalim Harrâni, D. H.661 M.1263 - Ö. H. 728 M.1328) nin tespitlerine baktığımızda durum açıkça görülür. Şöyle ki:

“Vahdet-i Vücûd ve Sofilik:
(Psikolojik açıdan hak ve bâtılın tahlili)
Gerek << Fusûsü’l - Hikem >> yazarı Muhyeddin İbn Arabi’nin, gerekse benzerlerinin ifade ettikleri ve çeşitli yerlerde açıkladıkları Vahdet-i Vücût görüşünün esası şudur: << Hakikatler kanaatlere göre değişir...>> (Gerçekler inançlara tâbidir.)
Halbuki bu söz Sofistlere aittir. Başka bir ifadeyle, <<Kim bir şey söyler ya da bir şeye inanırsa, bu şey sadece onu söyleyen ve inanan kimse için bir hakikattir.>> Bu nedenledir ki onlar yalanı bile hakikat sayarak şöyle derler:
<< Arif olan kişi hiç kimseyi yalanlamaz. Çünkü yalan da var olan bir şeydir ve söyleyenin kendisinde yer kaplayan bir gerçektir. Eğer yalana inanmışsa bu, hem o kimsenin inancında, hem de sözünde hakikat olmuştur. Şayet inanmadığı şeyi söylerse, yalnızca sözünde hakikat olur.>>
Bu nedenle, gerçeği bilen kişi bütün insanların inandığı şeye inanmanı emreden kişidir. Nitekim İbn Arabi şöyle der: İnsanlar Allah hakkında bir takım şeylere inanmışlardır, bense onların inandıklarının tamamına inanıyorum.>>
(Sofistler), birbirlerine zıt ve ters iki şeyi doğrulamayı emrederler ve bunu metot ve gerçekçiliklerinin esası sayarlar... Bunlardan birine ben bu tarz bir şey yöneltmiştim; Bunun her ikisi de haktır.>> Meselâ birinin keşfi, Zühre yıldızını Utarit yıldızının üzerinde, diğer birinin keşfi de ( aynı zamanda) altında görürse nasıl olur? >> diye sorduğumda şöyle demişti: << Birinin keşfine göre Zühre Utarit’in üzerinde, berikinin keşfine göre ise Utarit’in altındadır.>>
Onların bu prensibi şu anlama gelir: << Her insan istediğini söyler ve dilediği inanca inanır; hak-batıl, doğru-yalan diye ayırmadan. Ve hiç kimse, hiçbir şeyin varlığını inkâr etmez. >>
Evet böyle derler. Haber ve bilgi konusunda dedikleri budur. Emir ve amel bakımından ise, onların gerçeğe ulaşmışı şöyle der: << Bize göre haram diye bir şey yoktur. Ama şu hakikatten mahrum (kalp gözü bağlı) olanlar var ya, haramdır diyorlar. Biz de: Size haramdır diyoruz. >>
Binaenaleyh onlara göre emir - nehiy diye bir şey yoktur. Nitekim, << Füsûsü’l - Hikem >> sâhibinin talebesi olan Kâdi’nin şu şiirini, Şâhid b. Amd bana okumuştu:

<< Dünyada her şey aynıdır. İyi - kötü diye bir şey yoktur.
Fakat, (örf ve ) âdet, tabiat ve kanun koyucu, iyi veya kötü hükmünü vermişler. >>
Bu takdirde, söz ve fiiller için salt bir kudretten başka bir şey kalmamaktadır. (Yani, fiziksel bir mani olmadıktan sonra) onlarca << Helâl; bulup eline geçirdiğin, haram da mahrum olduğun şeydir. Söylediğin her ne olursa olsun haktır. Batıl da:Kimse tarafından söylenmeyendir.>>
Bunlar, emir - nehiy, sevap - ceza diye bir şey tanımazlar. Yine bunlar, yaratıcı, peygamberlik ve hiçbir hakikat tanımazlar... Bilâkis onlara göre bu ölçüyü Mutlaklık ifade eder. Şöyle ki: << Belirli hiçbir inanç ve kanaatte takılıp kalmamalısın; aksine insanların inandıkları her şeye inanmalısın. Bunlar birbirinin zıddı olan sözler olabilir; fakat Varlık tüm bunları içerir ve varlığın birliği (Vahdet-i Vücût ) bunların hepsini kuşatır. >> derler.
Hal bu ki, batıl inanç ve yalan söz, varlıkta bulunan bir şeydir ama bu onun hak ve doğru olmasını (ve fayda üretmesini gerektirmez, varlıkta zehir var diye içenin iyi bir şey yaptığı veya bir hakikati doğruladığı iddia edilemez, kötü daima kütüdür, iyi ise daima iyidir, bunlar hiçbir zaman aynı değerde olan şeyler değildirler.)
Bu sebepledir ki, sen bu kimseleri verdikleri haberlerinde insanların en yalancıları olarak görürsün. Hattâ yalan onlarca doğrudan farksızdır. Onu ihtiyaç oldukça kullanırlar. Tek bir şey hakkında birbirine zıt iki haber verirler ve bunu hiç mühimsemezler. Onların, amellerinde hevâlarına uyarak davrandıklarını görürsün. Bir kez hevâlarına uygun düşen bir işi, başka bir kez de yine hevâlarına uygun düşen bunun tersi başka bir işi yapmak suretiyle birbirine zıt iki ameli işlerler.” (İbn Teymiyye Külliyatı Cilt 2, Tevhid Yayınları 1987, 127 - 131 sayfalardan alıntı. )
Bu örneklerde görüldüğü gibi, “Sofu”, ile “Sofist” aynı kimseler olup, icra ettikleri sanatları aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen aynıdır. Onlar için Dünya’da bağlanılması gereken hiçbir inanç ve hiçbir fikri hakikat yoktur. Amaçları ise yalnızca nefislerinin hevası ve maddi menfaat sağlamaktır. Bunu sağlamak için yukarda belirtilmiş olan metotları kullanırlar. Hakikatleri inkar ettiler, hakikatlerin inkarı ise insanlığın son sözü olamaz, hakikatler insanlığı aydınlatan ışıklardır; onları inkar insanlığı karanlığa gömmektir. Bunların faaliyetlerini Dünya’nın çeşitli inançları içerisinde gözlemlemek mümkündür. Onları net olarak gözlemleyebilmek için Murid ve sofu ayırımına dikkat etmek lazımdır. Murid, sofu demek değildir, Murid, sadece sofu’nun bir av hasılatıdır. Sofu ondan mümkün mertebe istifade etmeye bakar. Murid, inançlarında samimiyet gösterip, gayret içine girebilir. Sofu için ise öyle bir problem yoktur. Belirli bir şekilde davranıyorsa ortamın icap etmesinden dolayıdır. Sofu için din olayı da yoktur. Onun için bütün dinler aynıdır, bu söylevi bütün dinlere saygısı olduğundan değildir. Zira o bütün dinlerin asılsız olduğu inancındadır. Bu inancından dolayı onu çeşitli dinler içerisinde faaliyet gösterici olarak görmek mümkündür. Faaliyet gösterdiği dinin, doğru olsun yanlış olsun, hiçbir kutsal değerine saygı göstermez, zira onun için doğru ve yanlış aynı şeydir. Doğru olsalar dahi, dini değerleri, işine geldiği şekilde değiştirmeye kalkışmaktan çekinmez. Bu özelliğinden dolayı, Tasavvufun menşeini araştıranlar, onu çok değişik inançlar içerisine yerleşmiş görünce hayretler içinde kalmakta ve hangi menşeinin, hangi menşeinden kaynaklandığına bir türlü karar veremezler. Örneğin: İslam adı altında yerleşmiş tasavvufun menşeini araştıranlar, onun İran’dan mı, Hint’ten mi, Yeni Eflâtunculuktan mı, yoksa İbrani - Hıristiyan muhitinden mi kaynaklandığına bir türlü karar veremezler. Buna bir örnek olarak Mahir İz’in “İbrani - Hıristiyan muhiti (menşei) fikri yorumuna bakalım:

“ 4. İBRÂNİ - HIRİSTİYAN MUHİTİ FİKRİ:

İslâmi inançlar üzerinde İbrâni - Hıristiyan muhitinin tesiri olduğu iddiası da ötekiler gibi çok rastlanan bir fikirdir.
Halbuki Musevi ve Hıristiyan itikâdı, İslâmi itikada tam mânâsıyla muhaliftir. Zira Musevilikte âhiret inancı inancı yoktur, (Musevilikte Ahiret inancı vardır, bak. Tevrat Eyyub 10/21-22 11/8) Hıristiyanlıkta ise teslis akidesi mevcuttur. Her iki dinin temel itikâdını teşkil eden bu görüşler İslâm rûhuna ve İslâm tasavvufuna taban tabana zıttır.” (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 49. Kitabevi 1990).”

Bana göre bu yorum çok tipiktir, hem İslam’a tasavvuf isnat ediyor. Hem de yabancı kaynakları iptal için kendisine göre Musevilerin ahiret inancıyla, Hıristiyanların Teslis akidesini ileri sürüyor. Hal bu ki, Ne İslam’ın inanç sistemi, ne Musevilerin âhiret inancı, ne de Hıristiyanların teslis akidesi Sofistin başka bir ifadeyle Sofunun umurunda bile değildir.
Buraya kadar yazdıklarımla, Sofunun-Sofistin çıkış kaynağını ve zihniyetini belirtip tanıtmaya çalıştım. Bundan sonra, İslam aleminde gelişimini ve faaliyetlerini belgelere dayalı örneklerle belirtmeye ve Kuran’dan ne kadar uzak olduklarını da, Kuran ayetlerinden mealler yazmak suretiyle karşılaştırmalı olarak ifade etmeye çalışacağım:

İSLÂM ALEMİNDEKİ İLK MUTASAVVIFLAR

1- Ebu Hâşim Sofi (Ö. 150/767)
Doğum tarihi ve gençliği hakkında mâlûmat yoktur.
Kûfe’de dünyaya geldi, sonraları Şama yerleşti, Ebû Hâşim-i Sofi Sürye’de Şam şehrinde camiye karşı ilk tekkeyi kuran şahıstır. Hedef olarak kendisine o zamanın meşhur kadısı Yahya Halid’i seçmişti, Yahya Halid’i gördüğünde ağlar ve:
“Yâ Rabbi! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım” derdi. (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 95. Kitabevi 1990).”
Böylece, sofist mantığıyla kendisinin Yahya Halid’ten daha üstün bir şahsiyet olduğunu, fayda sağlamanın kendi önderliğindeki tekkesinde mümkün olduğunu anlatmak istiyordu.

2- Ebu İshak İbrahim Bin Edhem (ö. H161/M778)

İbrahim bin Edhem, Belh şehrinde dünyaya geldi, Şam’a gitmiş ve orada 161/778 de vefat etmiştir.
Güya kendisine atının eğerinden nidâ edilmiş ve bu suretle mutasavvıf olmuş, bu konuda Muhyiddin İbn’ül Arabi şöyle diyor:
“... Kendisine: - Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emredilmedin (şeklinde), atının eğerinden nidâ gelen İbrahim ibn Edhem gibi..>> (Muhyiddin ibn Arabi, El - Futûhât El-Mekkiyye, Kültür bakanlığı 1990 Baskısı, Prof. Dr. Nihat KEKLİK S.217).
Böylece eğerinden kendisine vahye dildiği iddia edilmiştir.

3- Ebü’l-Feyz Zünün Mısri Ö. 245/859)

4- Fudayl Bin İyad (Ö.185/801)
Horasan’da Merv şehrinde dünyaya gelmiş, Semerkantta doğduğu da rivayet edilir.

5- Ma’rûf Kerhi (Ebu Ma’rûf bin Firuz Kerhi Ö. 200 veya 201/816
Ma’ruf, meşâyihin (sofuların) büyüklerinden olan Seriyy-i Sakati’nin hocasıdır.

6- Seriyy-i Sakati (Ö. 257/871)
Cüneyd Bağdadi’nin dayısı ve üstâdıdır.

7- Bişr-i Hafi (Ebu Nasr bin Hafi (Ö.217/842)
Aslen Merv’li olup Bağdat’ta yaşamış ve orada ölmüştür.

8- Hâris Bin Esedi’l-Muhasibi (Basra’da doğmuş 243/857 Bağdat’ta ölmüş).

9- Davud Tai (Horasanlıdır. Ö.165)

10- Şakik Belhi (Ebû Ali Şakik bin İbrahim el-Belhi, Ö.174/790).

11- Ebu Yezid Bistâmi (Ebû Yezid Tayfur bin İsa el-Bistami Ö.234)

12- Sehl-i Tüsteri (Ö.283/896)

13- Hamdun Kassar (Ebû Salih Hamdun bin Ahmed bin Ammârreti’l - Kassar’dır. (Nişaburlu’dur, Ö.271/884)
Melâmi’ye terikatinin piridir.

14- Cüneyd Bağda’di (Ebû’l-Kasım Cüneyd Bin Muhammed. (Ö.298/909)
Tarikat piridir. Aslı Nihavent’li olmakla beraber doğduğu ve yetiştiği yer Irak’tır. Babası şişe satıcılığı yaptığı için el Kavariri denilirdi.)

15- Eş-Şibli (Ebûbekr Dülef bin Cahder eş-Şibli. (Ö.334/945 Bağdat).

Böylece Risale’i Kuşeyri’ye göre başlıca sofiyye seksen üç kişidir. (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 94-112-172. Kitabevi 1990).”

“Bu devir sofilerinden en evvel (tasavvufi) mânâları bildiren Hasan Basri’dir. En evvel işaretleri ibâre ile beyan eden ve Mısır’da en evvel ahval ve makamât hakkında söz söyleyen Zünnûn Mısri’dir. En evvel fenâ ve bekâ hakkında söz söyleyen ve << tasavvuf dili >> namını alan Ebû Said el-Harrâz’dır. Bağdat’ta en evvel tevhid hakkında söz söyleyen Seriyy-i Sakati’dir. Makamat yani âriflerin (sofuların) mezhepleri hakkında söz söyleyen Ebû Cemre Muhammed bin İbrahim’dir. En evvel Horasan’da ahval hakkında söz söyleyen Şakik Belhi’dir. İlk tasavvuf cereyanını uyandıran Fudayl bin İyad’dır. Merv şehrinde en evvel ahvâlden bahseden Ebû’Abbas Kâsım bin Seyyâr el-Mervezi idi. Nişabur’da tasavvuf, Ebû Ali Muhammed bin Abdi’l - Vahhâb Sekafi ile Zâhir olmuştur. Nişabur’da Melamiyye tarikatını neşreden Hamdun Kasâr’dır. Şirâz’da ahval ve sofiyye’nin mertebelerini neşreden Ebû’l Abbas Ahmed bin İmran’dır. Camilerde aleni olarak tasavvuf dersi veren Yahya bin Muâz Râzi’dir. Suriye’de tasavvuf İbrahim Edhem ile başlamıştır.” (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 171-172 Kitabevi 1990)
“Tasavvufun şahıslar etrafında sistemleşerek, teşkilâtlı bir şekilde yayılma devri, takriben hicri beşinci asırda başlamıştır. Bu devirde müessisler (tarikat kurucuları) ve mücedditler (kol kuranlar) önemli bir rol oynamışlardır.”

ON SEKİZ MEŞHUR TARİKAT - KURUCULARI ve TARİKAT ZİNCİRİ KESİTİ

I- KADİRİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Bekr eş Şibli, 3- Abdurrahman et-Temimi, 4- Ebû’l-Hasan Ali bin Muhammed el-Kurayşi el-Hünkâri, 5- Ebû Said el-Mahzûmi, 6- Abdü’l-Kâdir Gilâni.
Tarikatin piri; Abdü’l-Kâdir Gilâni’dir. Künyesi Muhyiddin Ebû Muhammed bin Ebi Salih’dir. Gavs-ı A’zam diye şöhret bulmuştur. 470 (1077-78) tarihinde İran’ın Gilan kasabasında dünyaya gelmiştir. 561 (1166) da Bağdat’ta ölmüştür.
Kadiriyye tarikatinin şubeleri: Esediyye, Ekberiyye, mukaddesiyye, Garibiyye, Rumiyye, Yafiyye, Hama’diyye, Hilâliyye, Hindiyye’dir.

II-YESEVİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Kâtip, 4- Ebu Osman Mağribi, 5- Şeyh Kasım Kürkâni, 6- Ebû Ali Faremadi, 7- Hoca Yusuf Hemedâni, 8-Ahmed Yesevi.
Tarikatın kurucusu Ahmed Yesevi’dir. Buhara’da Şeyh Yusuf Piri; intisap ederek onun nüfuzu altında kaldı ve onunla bir çok yerleri gezdi. 555 (1160)’de Buhara’da şeyhin postuna geçti; bilâhare Yesi’ye döndü. 562 (1166)’de ölümüne kadar tasavvuf propagandası yaptı.

III- RIFÂİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2-Ebû Muhammed Rüveym Bağdadi, 3- Ebû Said Yahyâ en-Neccari el-Vâsiti, 4- Ebû Mansûr et-Tayyib, 5- Şeyh Mansûr el-Betâyihi er-Rabbani, 6-Ahmed Rıfai,
Tarikatin Piri, Ahmed Rıfâi’dir. 500 veya 512 (1118)’de Basra bölgesinde Hasan köyünde doğmuştur. 575’de ölmüştür.
Rıfâiyye tarikatinin şubeleri:
Haririyye, Keyaliyye, Seyyadiyye, Aziziyye, Cendeliyye, Aclâniyye, Katnâniyye,Fazliyye, Vâsıtıyye, Cebertiyye, Zeyniyye, Nûriyye, Mağrûfiyye.

IV- MEDYENİYYE TARİKATI:

1-Cüneyd Bağdadi, 2-Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Hüseyin bin Ahmed el-Kâtib, 4- Ebû Osman el-Mağribi, 5-Ebû Kasım Ali bin Abdil’l-Vâhid el-Kürkâni, 6 Ebûbekr bin Abdillah et-Tûsi, 7- Ebû’l - Fütûh Necmüddin Ahmed Gazzâli, 8- Ebû’l-Fadl Muhammed Bağdadi, 9- Ebû’l-Berekât Ali Bağdadi, 10- Ebû Ye’za el-Mağribi, 11- Ebû Said Mağribi, 12-Ebû Medyen Şuayb bin el-Hüseyn el-Mağribi.
Tarikatin Piri; Ebû Medyen Şuayb, meşhur Endülüs Mutasavvıfı, İşbiliyye civarındaki Cantillana kasabasında doğmuş 594 (1197-1198) tarihinde ölmüş ve Tilemsen yakınında el-Ubbâd’a defnedilmiştir. Tasavvufta kutup payesindedir.
Medyeniyye tarikatinin şûbeleri: Cebertiye, Meymûniyye, Deccaniyye, Ulvaniyye-i Hameviyye.

V- KÜBREVİYYE TARİKATI:

1-Ebû Necip Abdü’l-Kâhir Zıyâüddin Sühreverdi, 2- Rüzbihan Bakli, 3- İsmail Kasri, 4- Ammâr Yâsir, 5- Necmüddin Kübrâ.
Tarikatin Piri; Necmüddin Kübra’dır, terikatinin diğer bir adı da Zehebiye’dir. XII, XIII, asır İran sofilerinin en önde gelen şahsiyetlerinden biridir. İsminin tamamı, Ahmed bin Ömer Ebû’l-Cennâb Necmüddin Kübra el-Hivaki el-Harezmi’dir. 540 (1145)’te doğmuş 618 (1126)’da ölmüştür.
Kübreviyye tarikatinin şûbeleri:
Bahâiyye, Halvetiyye, Firdevsiyye, Nûriyye, Rükniyye, Hemedâniyye, Nûrbahşiyye, Berzenciyye.

VI - SÜHREVERDİYYE TARİKATI:

1-Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Katip, 4- Ebû Osman Mağribi, 5- Ebû Ali Kürhâni, 6- Ebû Ali Nessâc, 7- Ahmed Gazzâli, 8- Necib es-Sühreverdi, 9- Ömer bin Muhammed Şihâbüddin es-Sühreverdi.
Tarikatin Piri, Şihâbüddin Sühreverdi’dir. Asıl adı, Ömer bin Muhammed olan Sühreverdi. 539 (1144) tarihinde doğmuş 623 veya 632 (1234-35) tarihinde ölmüştür. Irak’ta meşhur olmuştur.
Sühreverdiyye tarikatının şubeleri: Bedriyye, Zeyniyye, Bahâiyye, Ahmediyye, Necebiyye’dir.
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 14