2. Kitap Bölüm 13
“... Cabir Ebu Cafer (Muhammed Bâkır
aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: <<Bu âyeti Cebrail
Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye şu şekilde indirmiştir:
“Kıskandıkları için Allah’ın (Ali hakkında) indirdiğini inkâr ederek
kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir.>> (Bakara,90)” (Usul-u
Kâfi sh 627 H 1105.)
İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:
- Allah'ın kullarından, dilediğine kendi
fazlından (peygamberliği) indirmesini 'kıskanarak ve hakka baş
kaldırarak' Allah'ın indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü
şeye karşılık sattılar! Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar.
Kafirler için alçaltıcı bir azab vardır. (2 Bakar 90)
Görüldüğü gibi, “Ali hakkında” ifadesinin Kur’an’dan
çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir
iftiradır.
“... Cabir şöyle rivâyet etmiştir: Cebrail (aleyhisselâm) aşağıdaki
âyeti şu şekilde indirmiştir: “Kulumuza (Ali hakkında)
indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sure getiriniz.”
(Bakar, 23)” (Usul-u Kâfi sh 627 H 1106.)
İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:
-Ve eğer siz kulumuza indirdiğimizden
şüphede iseniz, onun benzerinden bir sûre vücuda getiriniz. Ve Allah
Teâlâ'dan başka şâhitlerinizi dâvet ediniz, eğer siz doğru kimseler
iseniz. (2 Bakara 23)
Görüldüğü gibi bu rivayette de, “Ali hakkında” ifadesinin Kur’an’dan
çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Bu iddia Kur’an’a yapılmış bir
iftiradır.
“... Muhammed b. Sinan, İmam Rıza (Ali b. Musa aleyhisselâm)’dan
şöyle rivâyet etmiştir: <<Allah Azze ve Celle âyetinde “Allah’a
ortak koşanlara ağır geldi.” (Ali’nin velâyeti) “Kendilerini
çağırdığın” (Ey Muhammed Ali’nin velâyeti) (Şura,13) <<Bu âyet
korunan kitapta bu şekildedir.>> (Usul-u Kâfi sh 629 H 1112.)
İddia ettikleri ayetin aslı, Kur’an’dan mealen:
- Sizin için, dinden, Nûh'a önerdiğini,
sana vahy ettiğini, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle
diyerek kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara
ayrılmayın!" Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır
gelmiştir. Allah, dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri
kendisine iletir. 42/13
Görüldüğü gibi Kur’an’dan ayet çıkarıldığını iddia ettikleri gibi,
Kur’an’ın korunmamış olduğunu da iddia etmektedirler. Dediklerine
göre korunan başka bir Kitap’tır, Kûr’an değildir. Rivayette
“(Ali’nin velâyeti) - (Ey Muhammed Ali’nin velâyeti)” ifadelerinin
Kur’an’dan çıkarıldığını iddia etmektedirler. Bu iddia Kur’an’a
yapılmış bir iftiradır.
“... Ebu Basir, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle
rivâyet etmiştir: <<Birisi gerçekleşecek olan azabı istedi. (Ali’nin
velâyetini) inkâr edenler içindir bu azap ve bu azabı hiç kimse
savamaz.” (Meâric, 1-2) Bu âyeti, Allah’a yemin ederim ki Cebrail,
Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye bu şekilde indirmiştir.>>
(Usul-u Kâfi sh 634 H 1127.)
İddia ettikleri ayetlerin aslı, Kur’an’dan mealen:
- Bir soran, inecek azabı sordu: (70 Meâric
1)
- Kafirler için, ki onu savacak yoktur, (70 Meâric 2)
Allah adına yemin ederek tahrif iddiasında bulundukları açıktır.
Bu şekilde tahdis ettikleri başka rivayetleri de vardır, konuyu
ortaya koyma açısından verdiğim örneklerin yerli olduğunu
düşünüyorum, özellikle şunu belirteyim ki, bu tür sözleri ne Ali
nede Ali’nin Evlatları söylememişlerdir, nasıl ki Peygambere hadis
adı altında iftira ediliyorsa Ali ve Evlatlarına iftirada
bulunulmuştur, benim düşünce ve kanaatim bu şekildedir. Yalnız bu
tür rivayetlere inanıp, Ali ve Evlatlarına mal edenlere şunu sormak
lazımdır, mademki bu tür iddiaları İmamlar söyledi diyerek,
kesinlikle kabul ederek din olarak benimsiyorsunuz, Elinizde bulunan
Kur’an’dan başka bu rivayetleri içeren bir Kûr’an var mı, yoksa
neden yoktur, yoksa bu şekilde bir Kûr’an üretip sahiplenmemekle
sizlerde İmamların söylediğine inandığınız sözleri red mi
ediyorsunuz, imamın sözlerini red etmek imamı red etmek değil midir,
yoksa sizler insanları davet ettiğiniz şeyi öncelikle red eden
kimseler misiniz, bu derin bir çelişki ve inanç sapması değil midir.
Bu bölümdeki çalışmamı Kuleyni’nin Usul-u Kâfi İsimli hadis
kitabının birinci cildini ele alarak yaptım, bu ciltte 1441 rivayet
bulunmaktadır, tamamı diğer ciltlerle beraber 16199 rivayet olduğu
düşünülürse 16199 rivayetin tamamı üzerinde yapılacak bir çalışmada
karşılaşılacak olan manzara açıktır. Ayrıca, Ebû Ca’fer Muhammed b.
Ali b. Huseyn b. Mûsâ b. Bâbeveyyh’il - Kummi’nin <<Men Lâ
Yahzuruh’ul-Fakiyh>> isimli hadis kitabında yer alan 9044 hadis ve
Ebû - Ca’fer Muhammed b. Hasan b. Aliyy-i Tûsi’nin <<Tehzib’ül -
Ahkâm>> isimli hadis kitabındaki 13059 hadis ile <<El-İstibsâru fi
Ma’htelefe fihi mine’l - Ahbâr>> isimli hadis kitabında yer alan
5511 rivayet Kûr’an ile karşılaştırıldığında sizce nasıl bir durumla
karşılaşılır. Aslında İslam dini açısından durum hadislerin Kur’an’a
uygun olup olmamasından veya Sahih olup olmamasından öte, İslam
dininin öğrenilmesinde Kaynağın ne olması gerektiğiyle ilgilidir,
İslam dininin öğrenilmesinde ve uygulanmasında tek İmam Kûr’an
mıdır, veya Kur’an’dan başka her ne ad altında olursa olsun İslam
dininin öğrenilmesinde ve uygulanmasında başka kaynaklar başka bir
ifadeyle başka İmamlar varmıdır. İşte İslam dini açısından
İnançların, başka bir ifadeyle İman etmelerin ayrılık noktası
burasıdır. Bu nokta neye İman edildiğinin niteliğini ve farklılığını
kesin olarak belirler. Bana göre İslam dininin Tek Kaynağı ve Tek
Rehberi Kur’an’dır, İslam dini açısından İnanç birliğinin
sağlanmasında bundan başka bir yolda yoktur. Kur’an’ı, Allah kelamı
kabul ettiğini söyleyen buna rağmen bir mezhebe bağlı olduğunu
söyleyen herkes, İslam dini adı altındaki bütün mezhepler
ellerindeki rivayetleri bir tarafa bırakarak, yalnız ve yalnız
Kur’an’a yapıştığında asırlardan beri İslam dini adına oluşturulan
İnanç farklılığı fitnesi ortadan kalkmış olacaktır. Allah’a güvenip,
O’nun sözü olan Kur’an’a yapışmak karanlıklardan kurtulup aydınlığa
çıkmanın tek yoludur.
Buraya kadar Caferi mezhebinin inanç esaslarından örnekler vermeye
çalıştım. Konu edilebilecek bir çok hususu da konunun uzamaması için
konu etmekten vazgeçtim. Esas amacım, kimselerin inancını konu
etmekten çok, İslam dini adı altında meydana gelen sapma ve
bölünmelerin temel nedenlerini, Kuran’ı esas alarak göstermektir.
Bundan sonra, Allah kısmet ederse, iki ayrı konu halinde,
Tasavvufçularla, İslam iddialı felsefecilerin inanç esaslarını
Kuran’la karşılaştıracağım, Ve bunların Kuran’da öğretilen İslam
dini ne karşı nasıl yoğun bir faaliyet içerisinde olduklarını
belirtmeğe çalışacağım.
TASAVVUFÇULARA GÖRE İSLÂM :
Hicri ikinci yüzyılın ilk yarısından itibaren İslam dinine yapılan
en şiddetli saldırıların başında, Tasavvuf adı altında “sofilerin”
yapmış olduğu saldırıdır. Tasavvuf akımının ne olduğunun anlaşılması
için öncelikle “Sofi” kelimesinin ne anlama geldiğinin bilinmesine
ihtiyaç vardır. Zira bu kimselerin bu adı almaları yapmış oldukları
fiil ve davranışlarla yakından ilgilidir. Bu kelimenin ne manaya
geldiği hususunda zaman içerisinde çeşitli görüşler ileri
sürülmüştür. Bu görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- ASHÂB-I SOFFA: “Sofi Ashâb-ı Soffa’ya mensûb yani onlar gibi
yaşayan kimsedir.” denmiştir. Ashab-ı soffa tanımlanırken, bunların
dört yüz kişi oldukları ve Mekke’den, Medine’ye hicret eden fakir
kimselerden meydana gelen bir topluluk oldukları ve Medine’de,
Mescidi Nebi’de oturdukları ve yalnızca ibadetle ibadetle meşgul
oldukları söylenmiştir. Sofu kaynağı, Ashab-ı Soffa’nın yaşantı
tarzından alınmış olamaz. Zira sofu kimseler mala düşkün oldukları
gibi, ibadete de düşkün kimseler değillerdir. Sofuların fakir
telakki edilmeleri, mürit ile Sofunun karıştırılmasından
kaynaklanmaktadır. Zira “Sofu“, başka bir deyimle “Şeyh” baş konumda
olan kimsedir. Mürit ise bu şahsı mürşid olarak kabul eden kimseler
olup, mürtler içinde dünyayı terk etme iddiasıyla işi tembelliğe
vurup fakirlik içerisinde yaşayan kimseler olabilir. İşte bu
kimselerin hali dikkate alınarak, sofu kelimesinin Ashab-ı Soffa’nın
halinden kaynaklandığı iddia edilmiştir. Halbuki mürit sofu demek
olmadığı gibi, sofu konumunda olan şeyhler. Devletlerden maaş almak,
müritlerin verdikleri para ve hediyelerle, birçok vakıf mallarını
ellerinde bulundurmak suretiyle yüksek maddi varlık sahibi
olabilmektedirler. Onun için sofu kelimesinin Ashab-ı Soffa ile bir
ilgisi olmadığı gibi, Ashab-ı Soffa olsun veya olmasın sahabeler
hayata karşı pasif ve tembel kimseler değildiler.
2- SOF : Sofi’nin, Arapçada yün manasına gelen “sof” kelimesinden
kaynaklandığı söylenmiştir. Güya sofular tevazu olsun diye ve
Peygamberin elbisesi hesabıyla yün elbiseler giyen kimseler
olduklarından onlara bu ad verilmiş. Halbuki, yün elbise giymenin
tevazuuyla bir ilgisi yoktur. Zira yün elbise ucuz elbise demek
değildir. Bu gün bile yün elbise diğer birçok elbise çeşidinden daha
pahalıdır. Kaldı ki, sofuların illaki yün elbise giyme gibi bir
merakları olmadığı gibi, tasavvufçuların yün elbiseye bağlı bir
kostümleri yoktur. Onun için sofu kelimesinin yün elbiseden
kaynaklandığı yolundaki iddiaların tutarlı bir yönü yoktur.
3- BENÜ’-SÛFE : Sofi kelimesinin “Benü’s-Sûfe” ye nispet
edilmesidir. “Benü’s-Sûfe” Mudar kabilesinden bir topluluk idi.
Bunlar Kâbe’i Şerifte hizmet ederlerdi, böyle bir topluluğu örnek
alarak, Kâbe-i Şerifte hizmet eden hangi sofu vardır. Kâbe-i Şerifte
hizmet etmek bir tarafa sofuların çoğu açıktan, açığa Hac etmeyi ret
eden kimselerdirler. Onun için sofu kelimesinin “Benü’s-Sûfe” ile
bir ilgisi yoktur.
4- SOFOS - SOPHİA : Sofi kelimesinin hikmet mânâsına gelen “Sofos”
dan geldiğinin ileri sürülmesi.
“Bu hususta Ömer Ferd Kam, sofi kelimesinin “feylesof” kelimesi
gibi, âkil, hakim mânâsına gelen Yunanca “Sofos” kelimesinin
Araplaştırılarak kendilerine alem edilmiş olmasının pek muhtemel
olduğunu söylüyor.”
“Şemseddin Sâmi, Kâmus-ı Türki’sinin tasavvuf ve sofi maddesinde
şunları söylemektedir.”
“Tasavvuf”: cemi “Tasavvufun” yün demek olan sofdan, daha doğrusu
yunanca hikmet demek olan “Sophia” dan, hâl-i ve fenâ gibi ahvâl-ı
mâneviye ye hasr-ı himmet edenlerin meslek ve târiki.”
“Sofi”:Cemi “sofiyyûn, yünlü elbise giydiklerinden dolayı, sofdan
daha doğrusu tasavvuf kelimesinin aslı olan ve hikmet manasına gelen
“Sophia” lâfz-ı yunanisindendir.” (Tasavvuf, Mahir İz, Kitabevi
Yayınları 2.basım Yıl. 1990 Sayfa 38-39. )
Bu izahlarda çok köklü bir hata yapılmaktadır. Öyle ki: “Sofos” ve
“Sophia bir ve aynı şey sayılmakla, “Sofist” ile “Feylezofof”un aynı
şey olduğu neticesine varılmıştır. Hal bu ki, durum hiçte öyle
değildir. “Sofizm” akımı “Felsefeye” bir tepki olarak doğmuş olup,
Sofist ile Feylesof bir birlerine hasım olarak fikir mücadelesi
yapan kimselerdirler. Bundan dolayı Sofist ile Feylesof aynı
kimseler değildirler. Aynı sayılmaları, insanları yanlış neticelere
götürmüştür. Örneğin:
“İsmail Hakkı İzmirli, Sofi kelimesinin yunanca hikmet mânâsına
gelen “Sophia” dan geldiğini kabul etmiyor ve şu mütalaayı ileri
sürüyor.
<<... Çünkü zahidler tarikine sülük eden zevâtın sofiye ismiyle
meşhur olmaları. Yunan kitaplarının tercemesi şâyi ve felsefenin
meşhur olmasından evveldi.
<< Hicri 131 tarihinde vefat eden Mâlik bin Dinar, Hicri 135
tarihinde vefat eden Rabiatü’l - Adevi, Horasan’da en evvel ilm-i
ahval ve tarikat hakkında söz söyleyip hicri 153 tarihinde vefat
eden Şakik Belhi, hicri 161 tarihinde vefat eden İbrahim bin Edhem,
hicri 178 tarihinde vefat eden Fudayl bin İyâd, hicri 465 tarihinde
vefat eden Kuşeyri ve diğer müellifler, ilk sofiyye yi saydıkları
esnada, zikrettikleri yüksek zevâtı (sofiyye) diye
isimlendirmişlerdir.
<< Nefahat’ın beyanına göre en evvel sofi ismiyle anılan zât Ebû
Hâşim idi ki hicri 150 tarihinde vefat etmiştir.
<< Sofiyye ismi Yunan kitaplarından alınmış olsaydı, bu isim Yunan
kitaplarının tercemesinden, felsefe lâfzının şüyû’undan sonra
olabilecekti. Niçin sofiyye ye felâsife denmiyor? Madem ki sofiyye
nin eserlerinde, sözlerinde felsefi bahisler vardır, niçin felâsife
ye sofiyye denmemiştir? Madem ki felâsifenin eserlerinde
eserlerinde, sözlerinde tasavvuf bahsi vardır. İslâm’da hikmet ve
felsefe ile iştigâl edenlerin en eskisi olan ve 329(940) tarihinde
vefat eden Ya’kûb bin İshak el Kindi’yi niçin feylesofu’l - Arap
denildi de, sofiyyu’l - Arap denilmedi?
<< Sofiyye ismi felâsifece mâruf ve me’hazi mâlûm olduktan sonra
zuhûr etmiş ise, niçin birçoklarına mübhem kalıyor da, türlü türlü
vecihler gösteriliyor?
<< Sofiyye tariki, felasife tariki ile tahlil olunursa, görülür ki,
asıl sofiyye terikati, felasifiyyeden uzaktır, felâsifeyi en ziyade
inkâr eden sofiyyedir. >> (Tasavvuf, Mahir İz, Kitabevi Yayınları
2.basım Yıl. 1990 Sayfa 39-40 )
Sofistlerin, Filozofları inkar ettikleri ve onlara karşı mücadele
ettikleri doğrudur. Burada ki yanılgı noktası, filozofların ret
edilmesiyle tasavvufun yunan kaynaklı olmaktan kurtulacağının zan
edilmesidir. Hal bu ki, Sofizm felsefe dışında kendi başına Yunan
kaynaklı bir akım olup, kendisine ait fikirleri ve yöntemleri vardır
ve bu akım İslam aleminde felsefi tercümelerin yapılmasından çok
önce de mevcuttu. Geliş yönü de, İran veya Hint üzerinden olmayıp,
bundan daha önce Mısır’da var olduğundan, Yunanistan’dan
getirilerek, Mısır üzerinden İslam alemine girdiği görülmektedir.
Zira Milattan asırlarca önce Sofizm akımı Mısır’da var idi. Bunu
Eflâtun’un şu sözlerinden anlamak mümkündür. “Mısırlı Sofist
Proteus” (Batı Klasikleri, Euthydemos sayfa 46 Eflâtun, M.E.B.
Yayınları 1977 baskısı). Bu ifade ta Eflâtun zamanında bile Sofizmin
Mısırda var olduğunu göstermektedir. Var oluşu da bir tarikat
şeklindeydi. Yine Eflâtunun ifadesiyle “Tut ki Sofist tarikatının
ilk sırlarını dinliyorsun.” (Batı Klasikleri, Euthydemos sayfa 19
Eflâtun, M.E.B. Yayınları 1977 baskısı). Bu tanımlama Sofizmin bir
tarikat olduğunu göstermeye yeterlidir.
Böylece, felsefeyle sofizmin ayrı sistemler olduğunu, filozofla,
sofistin ayrı şahıslar olduğunu belirttikten sonra, sofistin dünya
görüşünü ve düşünce tarzını belirtmeye ihtiyaç vardır. Bu bilinirse
görülecektir ki, eski sofistlerle, tasavvufçular arasında hiçbir
fark olmadığı gibi, “Sofu”, “Sofist”in ta kendisidir. Ayrıca, Kuran
İslam’ıyla inanç yönünden hiçbir bağlılıklarının olmadığı da
görülmüş olacaktır.
SOFİZMİN ORTAYA ÇIKIŞI
“İ.Ö. 5. Yüzyılın başında, Yunanistan’da önemli devrimler olmuş,
aristokrasi yıkılmış yerine demokrasi geçmiştir. Devrimlerin
etkisiyle öteden beri kutsal, değişmez sayılan törelerin, âdetlerin,
geleneklerin birden bire çöküvermeleri, ruhlarda kuşku, sarsıntı,
doldurulamaz bir boşluk doğurmuştu. Yine İ.Ö. 5. Yüzyılın yarısında
Yunanlıların Perslerle kırk yıl kadar süren sürekli savaşları
ruhlardaki bu kuşkuyu, sarsıntıyı, kötümserliği büsbütün
arttırmıştı. Beri yandan tabiat filozoflarının, Thales’ten beri
sürüp giden evrenin ilk ilkeleri (ark he) üzerindeki araştırmaları
boşa çıkmıştı. Gerçekten bu filozoflar evrenin ilk ilkesi üzerinde
uyuşmak şöyle dursun; tersine birbirlerine taban tabana karşıt
sonuçlara varmışlardı. Bu durum ruhlardaki kötümserliği, artık
sınırlarının sonuna götürüyordu. Tam bu kötümser ruh halini bütün
çıplaklığıyla ortaya koyan, bir de “sofist” denen birtakım
düşünürlerin yetiştiğini görüyoruz.
Bunların en ünlüleri Protagoras, Gorgias, Hippias, Prodikos v.b.
larıdır. Sosyal yapının kuşkularını, sarsıntılarını belirten bu
sofistlerin başında gelen Protagoras herkesçe kabul edilecek genel
hakikatlerin olamayacağını söyleyerek “Hakikat ölçüsü kişidir.”
fikrini ileri sürer. Öyleyse Protogoras’a göre herkesçe
tanınabilecek hakikatler yok demektir. Biri için hakikat olan, bir
başkası için olmayabilir.
Gorgias, Protagoras’ın bu fikrini daha ileriye ileriye götürür,
şöyle bir sonuç çıkarır: “Mademki hakikatin ölçüsü kişidir, hakikat
kişiden kişiye değişiyor demektir. Öyleyse bunların hiç biri hakikat
değildir, hepsi yanlıştır.” Böylece Gorgias felsefesi (felsefe
deyimi yanlış, düşüncesi olmalıdır) de tam bir hiçliğe (nihilizme)
varmış oluyor.
Doğal (tabii) ve kurulmuş (mevzu) diye iki çeşit konunun varlığını
ileri süren Hippias özellikle kurulmuş kanunlar üzerinde durarak
şöyle der: “Doğal kanunlar tabiata dayandıkları için değişmezdir.
Kurulmuş kanunları ise insanlar ortaya attıklarından tamamıyla
uydurmadır. Bunlar zamana, mekâna göre değişir, bundan ötürü de bu
kurulmuş kanunlar insanların başına musallat olmuş bir belâdır.
Zorla insanları çığırından çıkarır.” (Batı Klasikleri, Protagoras.
Eflâtun M.E.B. 1997 baskısı, Çeviren, Prof N. Şazi KÖSEMİHAL, Önsöz
Sayfa II - III ).
“Platon’un “Protagoras” adlı bu yapıt (eser) ında konu erdem
(fazilet) dir. Tartışma özellikle Protagoras’la Sokrates arasında
geçiyor. İkisi arasındaki fikir karşıtlığı da açıktır. Sokrates
matematik bir kesinlikle hakikate ulaşmak; Protagoras da pratik
değeri olan şöyle böyle bir hakikatle yetinmek eğilimindedir.
Fikirlerindeki bu karşıtlık elbette aralarında bir yöntem (metot)
farkı da doğuracaktır. Nitekim Sokrates’inki diyalektik, başka bir
deyimle kesin bir ispat yöntemi ise; Protagoras’ınki masal, söylev
gibi bir takım inandırma yöntemleridir.” (Batı Klasikleri,
Protagoras. Eflâtun M.E.B. 1997 baskısı, Çeviren, Prof N. Şazi
KÖSEMİHAL, Önsöz Sayfa III- IV ).
Görüldüğü gibi Sofizim akımı ve onun üreticileri Sofistler felsefeye
bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Hayattaki bir takım tutarsız
şeyleri dikkate alarak; tutarsızlıkları düzeltme çabası içerisine
girecekleri yerde, doğal kanunlar dışındaki tüm hakikatleri inkar
etmeyi tercih etmişlerdir. Bu düşüncenin bir neticesi olarak, hiçbir
inanca bağlı olmayı veya saygı göstermeyi gerekli görmezler. Hayatta
onlara göre tek bir gerçek vardır, oda tabiat kanunları gerçeğidir.
Dolayısıyla onlara göre hakkaniyet olmadığı gibi, haklı haksız
ayırımı diye bir şey de yoktur. Ne şekilde olursa olsun maddi
menfaat sağlamak doğrudur inancına sahiptirler.
Eflâtun’un Sofist isimli kitabında belirtilen. “Maddi menfaate
erişmek için kullanmış oldukları tipik yöntemleri ve
özelliklerinden” örnekler :
1- Sofist, fazilet öğretimi perdesi altında para kazanmak için ,
asil ve zengin gençler peşinde koşan bir avcıdır.
2- Sofist, fazilet üzerine söz ve öğretim alışverişi yapan bir
bezirgandır.
3- O perakende sattığı malı, ya başkasından alıp satar, yahut da
kendi yapar satar.
4- Münazara (karşılaşma) iyi ve doğru veya başka türlü genel
kavramlar üzerinde olursa ona Eristik denir.
Sofist, eristik sanatını para için icra eden kişidir. Eristik
sanatını kazanç sağlamak için profesyonel olarak icra edip, geçim
vasıtası yapan sofistler soru ve cevap usulünü, yani Zenon’un
diyalektiğini bir söz güreşi haline getirmişlerdi. Bu usulü her
konuda tatbik ediyor ve karşısındakini tezatlar içine düşürmek
suretiyle yenmeyi amaçlıyorlardı. Bir hakikate varmak için değil,
şaşırtmak, tenakuza düşürmek ve çürütmek için
konuşuyorlardı.karşısındakinin cevabı ne olursa olsun onu çıkmaza
sokmayı amaç edinmişlerdir. Bu tarife uygun en iyi misalleri
Euthydemos’ta görüyoruz. İki kardeş Sofist kendilerini söz güreşinde
pehlivan ilân ediyor, herkesi her konuda çürütebildiklerini iddia
ediyorlardı. Bunların kanıtlarının birçoğunu Aristo, Sofistik
kanıtlar adlı eserine almıştır. “Bunların kullandığı metot, Sokra
tik diyalektiğin bir karikatürüdür. Sanatları Eristiktir.
Maharetleri doğruyu da, yanlışı da çürütmektir. Dinleyenleri ne
söylerse söylesin, gene onu çürütmektir.
5- Sofist bir şarlatan bir hokkabazdır: Aldatıcı hayaller ve
yalanlar imal eder. Var olmayanı var, var olanı da yok kılar.
Böylece “Sofistlik” adında bir sanat vardır, konusu yalan ve
yanlıştır. Sofistlik bir fikir sahtekârlığı, sofistler de fikir
şarlatanları olarak tanınmıştır.
6- Hayatta, yanlış söz vardır, o halde yanlış düşünce, yanlış hüküm,
yanlış kanaat ve yanlış hayal de vardır. Madem ki yanlış sözle
yanlış kanaatin varlığı bir gerçektir, öyle is, varlıkların
taklitleri mümkündür ve bunları yapmak gücünden bir aldatma sanatı
doğabilir. O da sofistliktir.
Sofist hakkında yazılan bu tarifleri şu şekilde özetlemek mümkündür.
Sofistlik: 1) Bir tenakuzlar sanatıdır; 2) Yalnız kanaatler üzerine
kurulu taklit sanatının alaycı (bilerek samimiyetsiz) bölümü ile
mime tik sanatına girer; 3) Fantasmalar imal eden cins ile hayaller
imal etme (hokkabazlık = illusionisme) sanatına bağlanır; 4)
Sanatının da söz cambazlıkları bölümünü kendisine faaliyet alanı
seçer; bu da meydana getirme sanatının, Tanrılık değil de insanlık
bölümünün hayaller imal eden şekline girer. İşte, “kanı ile,
şeceresi ile” Sofist budur. (Batı Klasikleri. Sofist, Eflatun, M.E.B.
1988 yayını, Çeviren, Mehmet KARASAN, Alıntılar yer yer ön sözden
yapılmıştır.)
Bu durum İ.Ö. 5. Yüz yılda, Sofizmin ilk çıktığı zamanlara ait
olduğundan konunun açısından önemine binaen, sofist hakkında eski
Yunanistan’da yapılmış olan bu tespitler ile söylenmiş sözlerden
örnekler vermeye çalıştım.
Sofizmin çıktığı tarihten, günümüze kadar geçen sürede, sofist
zihniyetinde bir değişiklik olmamıştır. Bu arada geçen asırlarda
sofist zihniyeti hep aynı olmuştur. Buna örnek olmak üzere, sofizmin
ortaya çıkışından 1800 yıl sonra yaşamış olan İbni Teymiye (Ahmed
bin Abdulhalim Harrâni, D. H.661 M.1263 - Ö. H. 728 M.1328) nin
tespitlerine baktığımızda durum açıkça görülür. Şöyle ki:
“Vahdet-i Vücûd ve Sofilik:
(Psikolojik açıdan hak ve bâtılın tahlili)
Gerek << Fusûsü’l - Hikem >> yazarı Muhyeddin İbn Arabi’nin, gerekse
benzerlerinin ifade ettikleri ve çeşitli yerlerde açıkladıkları
Vahdet-i Vücût görüşünün esası şudur: << Hakikatler kanaatlere göre
değişir...>> (Gerçekler inançlara tâbidir.)
Halbuki bu söz Sofistlere aittir. Başka bir ifadeyle, <<Kim bir şey
söyler ya da bir şeye inanırsa, bu şey sadece onu söyleyen ve inanan
kimse için bir hakikattir.>> Bu nedenledir ki onlar yalanı bile
hakikat sayarak şöyle derler:
<< Arif olan kişi hiç kimseyi yalanlamaz. Çünkü yalan da var olan
bir şeydir ve söyleyenin kendisinde yer kaplayan bir gerçektir. Eğer
yalana inanmışsa bu, hem o kimsenin inancında, hem de sözünde
hakikat olmuştur. Şayet inanmadığı şeyi söylerse, yalnızca sözünde
hakikat olur.>>
Bu nedenle, gerçeği bilen kişi bütün insanların inandığı şeye
inanmanı emreden kişidir. Nitekim İbn Arabi şöyle der: İnsanlar
Allah hakkında bir takım şeylere inanmışlardır, bense onların
inandıklarının tamamına inanıyorum.>>
(Sofistler), birbirlerine zıt ve ters iki şeyi doğrulamayı
emrederler ve bunu metot ve gerçekçiliklerinin esası sayarlar...
Bunlardan birine ben bu tarz bir şey yöneltmiştim; Bunun her ikisi
de haktır.>> Meselâ birinin keşfi, Zühre yıldızını Utarit yıldızının
üzerinde, diğer birinin keşfi de ( aynı zamanda) altında görürse
nasıl olur? >> diye sorduğumda şöyle demişti: << Birinin keşfine
göre Zühre Utarit’in üzerinde, berikinin keşfine göre ise Utarit’in
altındadır.>>
Onların bu prensibi şu anlama gelir: << Her insan istediğini söyler
ve dilediği inanca inanır; hak-batıl, doğru-yalan diye ayırmadan. Ve
hiç kimse, hiçbir şeyin varlığını inkâr etmez. >>
Evet böyle derler. Haber ve bilgi konusunda dedikleri budur. Emir ve
amel bakımından ise, onların gerçeğe ulaşmışı şöyle der: << Bize
göre haram diye bir şey yoktur. Ama şu hakikatten mahrum (kalp gözü
bağlı) olanlar var ya, haramdır diyorlar. Biz de: Size haramdır
diyoruz. >>
Binaenaleyh onlara göre emir - nehiy diye bir şey yoktur. Nitekim,
<< Füsûsü’l - Hikem >> sâhibinin talebesi olan Kâdi’nin şu şiirini,
Şâhid b. Amd bana okumuştu:
<< Dünyada her şey aynıdır. İyi - kötü diye bir şey yoktur.
Fakat, (örf ve ) âdet, tabiat ve kanun koyucu, iyi veya kötü hükmünü
vermişler. >>
Bu takdirde, söz ve fiiller için salt bir kudretten başka bir şey
kalmamaktadır. (Yani, fiziksel bir mani olmadıktan sonra) onlarca <<
Helâl; bulup eline geçirdiğin, haram da mahrum olduğun şeydir.
Söylediğin her ne olursa olsun haktır. Batıl da:Kimse tarafından
söylenmeyendir.>>
Bunlar, emir - nehiy, sevap - ceza diye bir şey tanımazlar. Yine
bunlar, yaratıcı, peygamberlik ve hiçbir hakikat tanımazlar...
Bilâkis onlara göre bu ölçüyü Mutlaklık ifade eder. Şöyle ki: <<
Belirli hiçbir inanç ve kanaatte takılıp kalmamalısın; aksine
insanların inandıkları her şeye inanmalısın. Bunlar birbirinin zıddı
olan sözler olabilir; fakat Varlık tüm bunları içerir ve varlığın
birliği (Vahdet-i Vücût ) bunların hepsini kuşatır. >> derler.
Hal bu ki, batıl inanç ve yalan söz, varlıkta bulunan bir şeydir ama
bu onun hak ve doğru olmasını (ve fayda üretmesini gerektirmez,
varlıkta zehir var diye içenin iyi bir şey yaptığı veya bir hakikati
doğruladığı iddia edilemez, kötü daima kütüdür, iyi ise daima
iyidir, bunlar hiçbir zaman aynı değerde olan şeyler değildirler.)
Bu sebepledir ki, sen bu kimseleri verdikleri haberlerinde
insanların en yalancıları olarak görürsün. Hattâ yalan onlarca
doğrudan farksızdır. Onu ihtiyaç oldukça kullanırlar. Tek bir şey
hakkında birbirine zıt iki haber verirler ve bunu hiç mühimsemezler.
Onların, amellerinde hevâlarına uyarak davrandıklarını görürsün. Bir
kez hevâlarına uygun düşen bir işi, başka bir kez de yine hevâlarına
uygun düşen bunun tersi başka bir işi yapmak suretiyle birbirine zıt
iki ameli işlerler.” (İbn Teymiyye Külliyatı Cilt 2, Tevhid
Yayınları 1987, 127 - 131 sayfalardan alıntı. )
Bu örneklerde görüldüğü gibi, “Sofu”, ile “Sofist” aynı kimseler
olup, icra ettikleri sanatları aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen
aynıdır. Onlar için Dünya’da bağlanılması gereken hiçbir inanç ve
hiçbir fikri hakikat yoktur. Amaçları ise yalnızca nefislerinin
hevası ve maddi menfaat sağlamaktır. Bunu sağlamak için yukarda
belirtilmiş olan metotları kullanırlar. Hakikatleri inkar ettiler,
hakikatlerin inkarı ise insanlığın son sözü olamaz, hakikatler
insanlığı aydınlatan ışıklardır; onları inkar insanlığı karanlığa
gömmektir. Bunların faaliyetlerini Dünya’nın çeşitli inançları
içerisinde gözlemlemek mümkündür. Onları net olarak gözlemleyebilmek
için Murid ve sofu ayırımına dikkat etmek lazımdır. Murid, sofu
demek değildir, Murid, sadece sofu’nun bir av hasılatıdır. Sofu
ondan mümkün mertebe istifade etmeye bakar. Murid, inançlarında
samimiyet gösterip, gayret içine girebilir. Sofu için ise öyle bir
problem yoktur. Belirli bir şekilde davranıyorsa ortamın icap
etmesinden dolayıdır. Sofu için din olayı da yoktur. Onun için bütün
dinler aynıdır, bu söylevi bütün dinlere saygısı olduğundan
değildir. Zira o bütün dinlerin asılsız olduğu inancındadır. Bu
inancından dolayı onu çeşitli dinler içerisinde faaliyet gösterici
olarak görmek mümkündür. Faaliyet gösterdiği dinin, doğru olsun
yanlış olsun, hiçbir kutsal değerine saygı göstermez, zira onun için
doğru ve yanlış aynı şeydir. Doğru olsalar dahi, dini değerleri,
işine geldiği şekilde değiştirmeye kalkışmaktan çekinmez. Bu
özelliğinden dolayı, Tasavvufun menşeini araştıranlar, onu çok
değişik inançlar içerisine yerleşmiş görünce hayretler içinde
kalmakta ve hangi menşeinin, hangi menşeinden kaynaklandığına bir
türlü karar veremezler. Örneğin: İslam adı altında yerleşmiş
tasavvufun menşeini araştıranlar, onun İran’dan mı, Hint’ten mi,
Yeni Eflâtunculuktan mı, yoksa İbrani - Hıristiyan muhitinden mi
kaynaklandığına bir türlü karar veremezler. Buna bir örnek olarak
Mahir İz’in “İbrani - Hıristiyan muhiti (menşei) fikri yorumuna
bakalım:
“ 4. İBRÂNİ - HIRİSTİYAN MUHİTİ FİKRİ:
İslâmi inançlar üzerinde İbrâni - Hıristiyan muhitinin tesiri olduğu
iddiası da ötekiler gibi çok rastlanan bir fikirdir.
Halbuki Musevi ve Hıristiyan itikâdı, İslâmi itikada tam mânâsıyla
muhaliftir. Zira Musevilikte âhiret inancı inancı yoktur,
(Musevilikte Ahiret inancı vardır, bak. Tevrat Eyyub 10/21-22 11/8)
Hıristiyanlıkta ise teslis akidesi mevcuttur. Her iki dinin temel
itikâdını teşkil eden bu görüşler İslâm rûhuna ve İslâm tasavvufuna
taban tabana zıttır.” (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 49. Kitabevi
1990).”
Bana göre bu yorum çok tipiktir, hem İslam’a tasavvuf isnat ediyor.
Hem de yabancı kaynakları iptal için kendisine göre Musevilerin
ahiret inancıyla, Hıristiyanların Teslis akidesini ileri sürüyor.
Hal bu ki, Ne İslam’ın inanç sistemi, ne Musevilerin âhiret inancı,
ne de Hıristiyanların teslis akidesi Sofistin başka bir ifadeyle
Sofunun umurunda bile değildir.
Buraya kadar yazdıklarımla, Sofunun-Sofistin çıkış kaynağını ve
zihniyetini belirtip tanıtmaya çalıştım. Bundan sonra, İslam
aleminde gelişimini ve faaliyetlerini belgelere dayalı örneklerle
belirtmeye ve Kuran’dan ne kadar uzak olduklarını da, Kuran
ayetlerinden mealler yazmak suretiyle karşılaştırmalı olarak ifade
etmeye çalışacağım:
İSLÂM ALEMİNDEKİ İLK MUTASAVVIFLAR
1- Ebu Hâşim Sofi (Ö. 150/767)
Doğum tarihi ve gençliği hakkında mâlûmat yoktur.
Kûfe’de dünyaya geldi, sonraları Şama yerleşti, Ebû Hâşim-i Sofi
Sürye’de Şam şehrinde camiye karşı ilk tekkeyi kuran şahıstır. Hedef
olarak kendisine o zamanın meşhur kadısı Yahya Halid’i seçmişti,
Yahya Halid’i gördüğünde ağlar ve:
“Yâ Rabbi! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım” derdi. (Mahir iz,
Tasavvuf, sayfa 95. Kitabevi 1990).”
Böylece, sofist mantığıyla kendisinin Yahya Halid’ten daha üstün bir
şahsiyet olduğunu, fayda sağlamanın kendi önderliğindeki tekkesinde
mümkün olduğunu anlatmak istiyordu.
2- Ebu İshak İbrahim Bin Edhem (ö. H161/M778)
İbrahim bin Edhem, Belh şehrinde dünyaya geldi, Şam’a gitmiş ve
orada 161/778 de vefat etmiştir.
Güya kendisine atının eğerinden nidâ edilmiş ve bu suretle
mutasavvıf olmuş, bu konuda Muhyiddin İbn’ül Arabi şöyle diyor:
“... Kendisine: - Sen bunun için yaratılmadın ve bununla
emredilmedin (şeklinde), atının eğerinden nidâ gelen İbrahim ibn
Edhem gibi..>> (Muhyiddin ibn Arabi, El - Futûhât El-Mekkiyye,
Kültür bakanlığı 1990 Baskısı, Prof. Dr. Nihat KEKLİK S.217).
Böylece eğerinden kendisine vahye dildiği iddia edilmiştir.
3- Ebü’l-Feyz Zünün Mısri Ö. 245/859)
4- Fudayl Bin İyad (Ö.185/801)
Horasan’da Merv şehrinde dünyaya gelmiş, Semerkantta doğduğu da
rivayet edilir.
5- Ma’rûf Kerhi (Ebu Ma’rûf bin Firuz Kerhi Ö. 200 veya 201/816
Ma’ruf, meşâyihin (sofuların) büyüklerinden olan Seriyy-i Sakati’nin
hocasıdır.
6- Seriyy-i Sakati (Ö. 257/871)
Cüneyd Bağdadi’nin dayısı ve üstâdıdır.
7- Bişr-i Hafi (Ebu Nasr bin Hafi (Ö.217/842)
Aslen Merv’li olup Bağdat’ta yaşamış ve orada ölmüştür.
8- Hâris Bin Esedi’l-Muhasibi (Basra’da doğmuş 243/857 Bağdat’ta
ölmüş).
9- Davud Tai (Horasanlıdır. Ö.165)
10- Şakik Belhi (Ebû Ali Şakik bin İbrahim el-Belhi, Ö.174/790).
11- Ebu Yezid Bistâmi (Ebû Yezid Tayfur bin İsa el-Bistami Ö.234)
12- Sehl-i Tüsteri (Ö.283/896)
13- Hamdun Kassar (Ebû Salih Hamdun bin Ahmed bin Ammârreti’l -
Kassar’dır. (Nişaburlu’dur, Ö.271/884)
Melâmi’ye terikatinin piridir.
14- Cüneyd Bağda’di (Ebû’l-Kasım Cüneyd Bin Muhammed. (Ö.298/909)
Tarikat piridir. Aslı Nihavent’li olmakla beraber doğduğu ve
yetiştiği yer Irak’tır. Babası şişe satıcılığı yaptığı için el
Kavariri denilirdi.)
15- Eş-Şibli (Ebûbekr Dülef bin Cahder eş-Şibli. (Ö.334/945 Bağdat).
Böylece Risale’i Kuşeyri’ye göre başlıca sofiyye seksen üç kişidir.
(Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 94-112-172. Kitabevi 1990).”
“Bu devir sofilerinden en evvel (tasavvufi) mânâları bildiren Hasan
Basri’dir. En evvel işaretleri ibâre ile beyan eden ve Mısır’da en
evvel ahval ve makamât hakkında söz söyleyen Zünnûn Mısri’dir. En
evvel fenâ ve bekâ hakkında söz söyleyen ve << tasavvuf dili >>
namını alan Ebû Said el-Harrâz’dır. Bağdat’ta en evvel tevhid
hakkında söz söyleyen Seriyy-i Sakati’dir. Makamat yani âriflerin
(sofuların) mezhepleri hakkında söz söyleyen Ebû Cemre Muhammed bin
İbrahim’dir. En evvel Horasan’da ahval hakkında söz söyleyen Şakik
Belhi’dir. İlk tasavvuf cereyanını uyandıran Fudayl bin İyad’dır.
Merv şehrinde en evvel ahvâlden bahseden Ebû’Abbas Kâsım bin Seyyâr
el-Mervezi idi. Nişabur’da tasavvuf, Ebû Ali Muhammed bin Abdi’l -
Vahhâb Sekafi ile Zâhir olmuştur. Nişabur’da Melamiyye tarikatını
neşreden Hamdun Kasâr’dır. Şirâz’da ahval ve sofiyye’nin
mertebelerini neşreden Ebû’l Abbas Ahmed bin İmran’dır. Camilerde
aleni olarak tasavvuf dersi veren Yahya bin Muâz Râzi’dir. Suriye’de
tasavvuf İbrahim Edhem ile başlamıştır.” (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa
171-172 Kitabevi 1990)
“Tasavvufun şahıslar etrafında sistemleşerek, teşkilâtlı bir şekilde
yayılma devri, takriben hicri beşinci asırda başlamıştır. Bu devirde
müessisler (tarikat kurucuları) ve mücedditler (kol kuranlar) önemli
bir rol oynamışlardır.”
ON SEKİZ MEŞHUR TARİKAT - KURUCULARI ve TARİKAT ZİNCİRİ KESİTİ
I- KADİRİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Bekr eş Şibli, 3- Abdurrahman et-Temimi,
4- Ebû’l-Hasan Ali bin Muhammed el-Kurayşi el-Hünkâri, 5- Ebû Said
el-Mahzûmi, 6- Abdü’l-Kâdir Gilâni.
Tarikatin piri; Abdü’l-Kâdir Gilâni’dir. Künyesi Muhyiddin Ebû
Muhammed bin Ebi Salih’dir. Gavs-ı A’zam diye şöhret bulmuştur. 470
(1077-78) tarihinde İran’ın Gilan kasabasında dünyaya gelmiştir. 561
(1166) da Bağdat’ta ölmüştür.
Kadiriyye tarikatinin şubeleri: Esediyye, Ekberiyye, mukaddesiyye,
Garibiyye, Rumiyye, Yafiyye, Hama’diyye, Hilâliyye, Hindiyye’dir.
II-YESEVİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Kâtip, 4- Ebu
Osman Mağribi, 5- Şeyh Kasım Kürkâni, 6- Ebû Ali Faremadi, 7- Hoca
Yusuf Hemedâni, 8-Ahmed Yesevi.
Tarikatın kurucusu Ahmed Yesevi’dir. Buhara’da Şeyh Yusuf Piri;
intisap ederek onun nüfuzu altında kaldı ve onunla bir çok yerleri
gezdi. 555 (1160)’de Buhara’da şeyhin postuna geçti; bilâhare
Yesi’ye döndü. 562 (1166)’de ölümüne kadar tasavvuf propagandası
yaptı.
III- RIFÂİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2-Ebû Muhammed Rüveym Bağdadi, 3- Ebû Said Yahyâ
en-Neccari el-Vâsiti, 4- Ebû Mansûr et-Tayyib, 5- Şeyh Mansûr el-Betâyihi
er-Rabbani, 6-Ahmed Rıfai,
Tarikatin Piri, Ahmed Rıfâi’dir. 500 veya 512 (1118)’de Basra
bölgesinde Hasan köyünde doğmuştur. 575’de ölmüştür.
Rıfâiyye tarikatinin şubeleri:
Haririyye, Keyaliyye, Seyyadiyye, Aziziyye, Cendeliyye, Aclâniyye,
Katnâniyye,Fazliyye, Vâsıtıyye, Cebertiyye, Zeyniyye, Nûriyye,
Mağrûfiyye.
IV- MEDYENİYYE TARİKATI:
1-Cüneyd Bağdadi, 2-Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Hüseyin bin Ahmed
el-Kâtib, 4- Ebû Osman el-Mağribi, 5-Ebû Kasım Ali bin Abdil’l-Vâhid
el-Kürkâni, 6 Ebûbekr bin Abdillah et-Tûsi, 7- Ebû’l - Fütûh
Necmüddin Ahmed Gazzâli, 8- Ebû’l-Fadl Muhammed Bağdadi, 9- Ebû’l-Berekât
Ali Bağdadi, 10- Ebû Ye’za el-Mağribi, 11- Ebû Said Mağribi, 12-Ebû
Medyen Şuayb bin el-Hüseyn el-Mağribi.
Tarikatin Piri; Ebû Medyen Şuayb, meşhur Endülüs Mutasavvıfı,
İşbiliyye civarındaki Cantillana kasabasında doğmuş 594 (1197-1198)
tarihinde ölmüş ve Tilemsen yakınında el-Ubbâd’a defnedilmiştir.
Tasavvufta kutup payesindedir.
Medyeniyye tarikatinin şûbeleri: Cebertiye, Meymûniyye, Deccaniyye,
Ulvaniyye-i Hameviyye.
V- KÜBREVİYYE TARİKATI:
1-Ebû Necip Abdü’l-Kâhir Zıyâüddin Sühreverdi, 2- Rüzbihan Bakli, 3-
İsmail Kasri, 4- Ammâr Yâsir, 5- Necmüddin Kübrâ.
Tarikatin Piri; Necmüddin Kübra’dır, terikatinin diğer bir adı da
Zehebiye’dir. XII, XIII, asır İran sofilerinin en önde gelen
şahsiyetlerinden biridir. İsminin tamamı, Ahmed bin Ömer Ebû’l-Cennâb
Necmüddin Kübra el-Hivaki el-Harezmi’dir. 540 (1145)’te doğmuş 618
(1126)’da ölmüştür.
Kübreviyye tarikatinin şûbeleri:
Bahâiyye, Halvetiyye, Firdevsiyye, Nûriyye, Rükniyye, Hemedâniyye,
Nûrbahşiyye, Berzenciyye.
VI - SÜHREVERDİYYE TARİKATI:
1-Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Katip, 4- Ebû Osman
Mağribi, 5- Ebû Ali Kürhâni, 6- Ebû Ali Nessâc, 7- Ahmed Gazzâli, 8-
Necib es-Sühreverdi, 9- Ömer bin Muhammed Şihâbüddin es-Sühreverdi.
Tarikatin Piri, Şihâbüddin Sühreverdi’dir. Asıl adı, Ömer bin
Muhammed olan Sühreverdi. 539 (1144) tarihinde doğmuş 623 veya 632
(1234-35) tarihinde ölmüştür. Irak’ta meşhur olmuştur.
Sühreverdiyye tarikatının şubeleri: Bedriyye, Zeyniyye, Bahâiyye,
Ahmediyye, Necebiyye’dir.