ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 14

VII- EKBERİYYE TARİKATI:

1-Cüneyt Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Hüseyn bin Ahmed el-Kâtib, 4- Ebû Osman el-Mağribi, 5- Ebû Kasım Ali bin Abdi’l-Vâhid el-Kürkâni, 6- Ebûbekr bin Abdillah et-Tûsi, 7- Ebû’l-Fütûh Mecdüddin Ahmed Gazzâli, 8- Ebû’l-Fadl Muhammed Bağdadi, 9- Ebû’l-Berekât Ali Bağdadi, 10-Ebû Ya’zi el-Mağribi, 11- Ebû Said Mağribi, 12- Ebû Medyen Şuayb bin el-Mağribi, 13- Muhyiddin İbnü’l-Arabi.
Tarikat Piri, Muhyiddin İbnü’l-Arabi 560 (1165) senesinde İspanyadaki Mürsiye’de dünyaya gelmiştir. Akrabaları arasında tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu, kendiside ifadesine göre tasavvufta kutupluk mertebesine varmıştı. Yine kendi ifadesine göre, dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de kutupların büyüklerindendi. Diğer dayısı Yahya bin Yağan, Tilemsen şehrinin meliki bulunuyordu.
Yine kendi ifadesine göre babası Ali bin Muhammed’in de devletin ileri gelenleriyle, bilhassa filozof ibn Rüşd ile dostluğu vardı.
İbnü’l-Arabi, Endülüs’de bir müddet daha kaldıktan sonra seyâhate çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye gitmiş. Bir aralık Konya’ya gelip, Sadrüddin Konevi’nin dul bulunan annesini kendisine nikahlamıştır.
Bundan sonra tekrar Şam’a dönmüş ve 637 (1239) tarihinde orada ölmüştür.

VIII- ŞÂZELİYE TARİKATI:

1-Cüneyd Bağdadi, 2- Ebûbekr Cafer bin Yûnus Şeyh Şibli Bağdadi, 3- Abdurrahman Medeni, 4- Abdüsselâm bin Mesiş Mağribi, 5- Ebû Hasan Ali eş-Şâzeli el-Mağribi bin Abdillah bin Abdi’l-Cebbâr.
Tarikatin Piri, Ebû’l-Hasan el-Mağribi eş-Şâzeli, asıl ismi, Ali bin Abdillah, künyesi Ebû’l-Hasan’dır. 553 (1158) tarihinde Afrika’da Septe civarında kâin Gammâre bölgesi köylerinden birinde doğmuştur.
Seyahate çıkarak memleketler dolaşmış, zamanın meşâyihin ile görüşmüştür. Nihayet İskenderiye’ye gelerek oraya yerleşmiştir. 654 (1256) tarihinde ölmüştür.
Şâzeliye tarikatinin şûbeleri:
Desûkiyye, Ahmediyye, Vefâiyye, Ruzûkiyye, Hanefiyye, Cezûliyye, İseviyye, Nâsıriyye, İlmiyye,Mustariyye, Afifiyye.

IX- MEVLEVİYYE TARİKATI:

1-Cüneyd Bağdadi, 2-Şeyh Ebû’ş-Şıbli, 3-Şeyh Muhammed Züccâc, 4-Ebûbekr en-Nessac, 5- Ahmed Gazzâli, 6-Şeyh Ahmed el-Hâtibi, 7- Bahâuddin Veled 8- Burhanüddin et-Tirmizi, 9- Cel3alüddin Rûmi,
Tarikatin Piri, Mevlana Celaleddin Rûmi, 604 (1217) tarihinde Belh şehrinde doğmuş ve 672 (1273)’de Konyâ’da ölmüştür.
Babası Bahâuddin Veled bin Huseyn bin Hatıbi, “Sultanü’l-Ulem┠unvânını hâiz bir kimse idi, Belh’lidir.

X- BEDEVİYYE TARİKATI:

1-Ma’rûf Kerhi, 2-Şihâbüddin Ahmed Tebrizi, 3-Şemsüddin Muhammed bin Yûsuf Mağribi, 4-Abdü’l-Kuddûsi el-Mağrib,5- Ebû Tâlib Abdürrezzâk Endülisi, 6-Nureddin Hâmid, 7- Abdülmecid el-Mağribi, 8-Zenüddin Abdü’l-Celil İbni Abdirrahman, 9- Bedrüddin Seyyid Şerif Hasan Mağribi, 10- Eş-Şeyh Ebû’l-Abbas Seyyid Ahmed el-Bedevi.
Tarikatin Piri, Ebû’l-Abbas Ahmed bin Ali el-Bedevi 596 (1200) tarihinde Fas şehrinde doğdu, Ahmed’in birçok lakâbı vardı, ona Afrika bedevileri tarzında lisam (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı << el-Bedevi >> deniliyordu.Mekke’ye seyahat etmiş, 633 tarihinde Irak ve Şam’a gitmiş ondan sonra Mısır’ın Tanta kasabasına yerleşmiştir. Bu sûretle Bedevi, Tantavi, nisbetiylede şöhret bulmuştur.Bâzan uzun bir sükûta dalar, bâzan devamlı sayhalar koparmak sûretiyle gösteri yapardı. 675 (1276)’da Tanta’da ölmüştür.
Bedeviyye tarikatinin şûbeleri:
Şenavviyye, Metbûliyye, Halebiyye, Beyûmiyye, Merzûkiyye, Sutûhiyye, Ulvâniyye.

XI- DESÛKİYYE TARİKATI:

Desûkiyye tarikati, kendi başına merkez tarikat olmayıp, Şâzeliyye tarikatinin bir şûbesidir. Seyyid İbrahim Burhaneddin Desûki, kutup payesinde olup, Desûkiyye (Düssükiyye) tarikatinin piridir.
Aşağı Mısır’da Desek (Düsük) kasabasında 636 (1238) tarihinde doğmuştur. 692 (1294) tarihinde ölmüştür. Desûkinin oğlu olmadığı için tarikatini kendisinden sonra kardeşi es-Seyyid Ebû’l-Umrân Şerafüddin Mûsa yapmıştır.
Desûkiyye tarikatinin şubeleri: Şernûbiyye ve Âşuriyye.

XII- SA’DİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Kâtib Mısri, 4- Ebû Osman Mağribi, 5- Ebû Kasım Ahmed Kürkâni, 6- Ebûbekr Nessâc Muhammed Tûsi Ali bin Abdillah, 7- İbrahim Ebû’l - Bakâ, 8- Ebû’l - Berekât Bağdadi, 9- Ebû Said Endülisi, 10- Ebû Medyen Mağribi, 11- Abdullah Şeybâni, 12- Yûnus bin Şeybâni, 13- Sa’düddin Cebbâvi eş-Şeybâni.
Tarikatin Piri, Muhammed Sa’düddin’dir. Künysi Ebû’l-Fütûh’tur. 593 (1197) tarihinde Havran’da dünyaya gelmiş, Kudüs yakınlarındaki Cebbâ’ya yerleşmiştir.
Sa’diyye tarikatinin şûbeleri: Tağlebiyye, Vefaniyye, Âciziyye, Selâmiyye dir.

XII- NAKŞİBENDİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Kâtib, 4- Ebû Osman Mağribi, 5- Şeyh Ebû’l Kasım, 6- Ebû Ali Fârmedi, 7- Hoca Yûsuf Hemedâni, 8- Abdü’l-Hâlik Gücdüvani, 9- Hoca Ârif Rivigiri, 10- Hoca Mahmud İncir Fağnevi, 11- Hoca Ali Râmiteni (Hazret-i Azizân), 12- Hoca Muhammed Baba Simâsi, 13- Seyyid Emir Külâl, 14- Hoca Bahâüddin Nakşibend.
Tarikatin Piri; Bahâüddin bin Muhammed el-Buhari, 718 (1318) tarihinde Buhara civârında << Kasr-ı Ârifan >> isimli köyde doğmuştur.
791 (1389) tarihinde ölmüş, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan’a defnolunmuştur.
Nakşibend iye tarikatinin şûbeleri:
Ahrâriyye, Nâciyye, Kâsaniyye, Muradiyye, Mazhariyye, Melâmiyye-i Nûriyye, Câmiyye, Müceddidiyye, Hâlidiyye’dir.

XIV- HALVETİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2- Mimşâd Dineveri, 3- Ebû Abdillah Muhammed Dineveri, 4- Vecihüddin el-Kâdi, 5- Ebû’n-Necib Zıyâüddin Abd’l-Kâhir es-Sühreverdi, 6- Ebû Reşid Kutbuddin el-Ebheri, 7- Rüknüddin Muhammed el-Buhâri, 8- Şihâbuddin Muhammed et-Tebrizi, 9- Cemâlüddin Şirâzi, 10- İbrahim Zâhid Gilâni, 11- Sadüddin Fergani, 12- Kerimüddin Âhi Muhammed bin Nûri, 13- Ebû Abdillah Sirâcüddin Ömer bin Ekmelüddin el- Gilâni el-Halveti.
Tarikatin Piri: Şeyh Ebû Abdillah Sirâcüddin, Lahcan’da doğmuştur ve orada büyüyerek Harezm’de bulunan amcası Âhi Muhammed bin Nûri’l-Halveti yanına gitmiştir. Amcasının 717 (1317)’de ölümü üzerine Halvetiyye tarikatinin piri olmuştur. 750(1349) veya 800 (1397-98) tarihinde Herât’ta ölmüştür. (Ölüm tarihinde belirsizlik vardır.)
Halvetiyye tarikatinin şûbeleri: Rûşeniyye, Gülşeniyye, Merdaşiyye, Sünbüliyye, Şa’baniyye, Şemsiyye, Ahmediyye, Cemâliyye, Bahşiyye, Uşşâkiyye, Asâliyye.

XV- BAYRAMİYYE TARİKATI:

1- Cüneyd Bağdadi, 2- Mimşâd ed-Dineveri, 3- Ahmed ed- Dineveri, 4- Muhammed Bekri, 5- Kâdi Vecihüddin, 6- Ebû İshak el- Kazrûti, 7- Ömer el-Bekri, 8- Abdü’l-Kâhir es-Sühreverdi, 9- Kudbuddin el-Ebheri, 10- Rüknüddin en-Nuhâs, 11- Şihâbüddin et-Tebrizi, İbrahim Zahid el-Gilâni, 13- Mustafa Safiyyüddin, 14- Sadrüddin el-Erdebli, 15- Ali el-Erdebli, 16- İbrahim el-Erdebli, 17- Hamidüddin Aksarâyi, 18- Hacı Bayram Veli Ankaravi.
Tarikatin Piri; Hacı Bayram Veli’nin asıl adı Nûman’dır, Şeyhi Hâmid Aksarâyi tarafından kendisine Bayram ismi verilmiştir. Hacı Bayram Veli Ankara’ya yakın Çubuk suyu kenarında bir köyde 753 (1352) senesinde dünyaya gelmiştir. 833 (1340) tarihinde Ankara’da ölmüştür.
Bayramiyye tarikatinin şubeleri: Şemsiye-i Bayramiyye, Melâmiyye-i Bayramiyye, Celvetiyye... meşhurlarıdır.

XVI- EŞREFİYYE TARİKATI:

Tarikatin piri; Eşref Rûmi’nin ismi Abdullah’dır. Kâdiri tarikatinin << Eşrefiyye >> şûbesinin kurucusudur. 754 (1353) yılında doğmuştur. Eşrefoğlu Rûmi diye bilinir.
Eşref Rûmi, ilk olarak kayınpederi Hacı Bayram Veliye intisap etmiş ve kendisine Hacı Bayram tarafından icâzet verilmiş ve İznik şehrine halife nasbedilmiştir.
Sonraları Hama’da bulunan Abdulkâdir Gilâni evladından Hüseyin el-Hamevi’ye intisap etmiş. Şeyh Hüseyin kısa zamanda ona hilâfet vererek Kâdiriye tarikatinin Anadolu’da neşrine memur etmiştir.
Eşref Rûmi, 874 (1469) yılında İznik’de ölmüştür.

XVII - MÜCEDDİDİYE TARİKATI :

1- Hoca Bahâüddin Nakşibend, 2- Mevlana Yâkub Çerhi, 3- Hoca Ubeydullah Taşkend, 4- Kadı Muhammed Zâhid, 5- Muhammed Parsa, 6- Muhammed Derviş, 7- Muhammed Hâcegi-i Semerkandi, 8- Şeyh Muhammed Bâki Billâh, 9- İmam Rabbâni,
Tarikatin Piri, İmam Rabbani Ahmed el-Faruki es-Serhendi, 971 (1563) tarihinde Sirhend’de dünyaya gelmiştir
Yirmi sekiz yaşlarında Hoca Bâki Billah’dan Nakşibendiye’nin usûl ve âdabını öğrenerek ona intisap etmiştir. 1034 (1624) tarihinde ölmüştür.

XVIII - CELVETİYYE TARİKATI :

1- Hacı Bayram Veli, 2- Hızır Dede Bursevi, 3- Mehmed Muhyiddin Üftâde, 4- Aziz Mahmud Hüdâi, 5- Şeyh Amed Efendi, 6- Şeyh Abdullah Efendi, 7- Osman Efendi Atpazâri, 8- İsmail Hakkı Bursevi.
Tarikatin Piri, İsmâil Hakkı Bursevi, 1063 (1652) de Aydosta doğdu, 1137 (1728) de Bursa’da öldü.
(Tarikat Silsileleri zincirine ait bilgi, Mahir İz, Tasavvuf, Kitabevi - 1990 baskısı, Sayfa 184-218. )

Yukarıdaki örneklerle meşhur tarikatlerin silsile zincirlerinden örnekler yazarak pirleri konusunda kısaca bilgi vermeye çalıştım, Ayrıca bu örneklerde tarikat şubelerine de ismen yer verdim. Bundan amacım, tarikatların nasıl teşkilatlandıklarını göstermektir. Dikkat edildiğinde bunların bir birleriyle bir ağ şeklinde irtibatlı oldukları açıkça görülmektedir. Örneğin, tarikatların bazısının ana şubelerinde Cüneyd Bağda’di müşterek pir olarak kabul edilmekte, onunla ve onun gibi şahıslarla tarikatlar kendi aralarında bağlanmış olmaktadırlar. Böylece bir birleriyle bağlanmış olan tarikatların hepsi bir sofu ekolü meydana getirmekte ve tek bir tarikat şeklinde çalışmaktadırlar, zincirde yer alan şeyhler organize işlerini yürüten baş şeyhler olup, bunlara bağlı çeşitli beldelerde görevlendirilmiş mahalli şeyhler vardır. Bu tarikatlarda Şeyh veya başka bir ifadeyle Sofu olabilmek için icazet verme yetkisine sahip bir sofu tarafından verilen icazeti almalarına ihtiyaç vardır. Zira teşkilatlarında hiç kimse kabul görmeden ve görmüş olduğu kabul bir icazetle belgelenmeden şeyhlik iddia edemez. Şeyh olabilmenin yolu çok namaz kılmakla veya diğer İslami görevleri yerine getirmekle veya çok bilgi sahibi olmakla ilgili değildir. Bir kimse, bütün ömrünü ibadetle geçirse veya dünyanın bütün bilgisine sahip olsa, bütün bu bildikleri ve yaptıkları şeyh olması için sebep teşkil etmez, fakat hiçbir şey bilmezse, hiçbir ibadet yapmazsa, bu tarikatların herhangi birinden icazet alması şeyh olması için yeterlidir. Onun için bazı kimselerin şeyhleri Müslüman muttakiler olarak görmeleri çok yanlıştır. Ayrıca sofuların yaşamları incelendiğinde bir birleriyle çok sıkı muhabere kurduklarını görmek mümkündür, eski asırlarda bile birbirlerinden çok uzak mesafelerdeki sofuların bir birlerinden haberleri vardı. Örneğin: Endülüs ile Konya arasında ki mesafenin uzaklığı bir birleriyle irtibat kurmalarına mani değildir. Ben Hakkım yani ben Allah’ım diyen Hallacı Mansuru kendilerine bayrak olarak seçmeleri de rast gele bir olay olmayıp, planlı ve amaçlı bir olaydır ve halen yaygın şekilde yürütülmektedir.
Tasavvufi teşkilat içerisinde mevcut olan bütün sofiler, teşkilat tarafından aynı derecede görülmeyip, bunlara çeşitli yetki ve unvanlar verilmiştir, öyle ki; bazısı yalnız şeyh’tir, başkasına şeyh’lik icazeti verme yetkisi yoktur, diğer bir ifadeyle başkasını şeyliğe tayin edemez, bazısı ise hem şeyh’tir hem de başkalarını şeyhliğe tayin etme yetkisi vardır. Tasavvuf teşkilatı tarafından şeyh’lere verilen da şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- KUTB-AL- AKTÂB (Gavs): Kut-al Aktab unvanı verilen sofu, tasavvufta en üst dereceye gelmiş demektir. Kutb-al - Aktab’ın manası, kutublar kutubu demektir. Bu unvana sahip olan şahıs hakkında ki telakkileri, kutub kelime manası olarak değirmen taşının ortasındaki mildir, Değirmen taşı nasıl milin çevresinde dönüyorsa, iddialarına göre âlem de kutup olarak kabul ettikleri şahısların çevresinde döner yani kutup âlemin düzenini yönlendirir görüşündedirler. Ve derler ki, “ O, yani kutub içinden gelenlere uyar, âlem de ona. Bundan dolayı o kişiye mutlak olarak kutup denir.” Böylece kainatı yönettiğini söylerler. Kendisinden yardım istendiği zaman ki, “bu isteme, istiane şeklinde olan ve Allah’tan başkasından istenmesi İslam’da yasak ve şirk olan yardım isteme şeklidir.” yardım isteyenin, isteğini yerine getirdiğine inanmalarından dolayı ona “Gavs” da derler. Ve yine onlara göre bu şahıs “Hakikat-i Muhammedi’ye vârisidir. Gerçekte zamanın Muhammed’i, devrinin peygamberi odur. Muhammed dininin hakıykatı, ancak ona malûmdur. Fakat peygamberim demez. Böyle olmakla beraber nebi (haber veren, peygamber) sözünden (kendilerince) daha üstün olan “veli” adıyla anarlar.” Böylece Kutb-al - Aktab’ları, kendilerince peygamberlerden üstün olmuş olur. Allah, velisi “Allah dostu” demektir. Allah dostu olmayan peygamber veya nebi var mı idi ki, Kutb-al - Aktab’larına veli unvanını vermekle Kutb-al - Aktab’ları peygamberlerden üstün olmuş olsun? Fakat bu gibi ifadeler sofuluk yani sofistlik mesleğine uygun olan ifadelerdir. Ve onlar için kolayca yapılabilecek samimiyetsiz iddialardır. Zira onlardan olup ta, Allah olduğunu söylemeyen, Allah’lık iddia etmeyen tek bir kimse yoktur, zira onlar öğretilerine “Vahdeti Vücût” söylevini esas almışlardır. Allah olduğunu söyleyen bir kimse için, peygamberlerden üstünüm demesi sıradan basit bir olaydır. Kut-al - Aktab’’a “İnsanı Kamil” de derler, bunun da manası “Samet” yani noksanlıklardan beri olmak demektir, bu ise Allah’ın vasfıdır.

Kut-al - Aktab’lık unvanıyla ilgili olarak, Abdü’l - Kadir Gilâni’nin söylevlerinden bazı örnekler:

“Sair kutuplara dedim ki:
- Derlenin gelin...
Çünkü benim erlerimsiniz âlemime girin...
Ve benim askerlerimsiniz gayret edin için..
. . .
Bana kavmin sakisi yetinceye dek doldurdu;
Ben sarhoş olunca, size kalan artığım oldu..
. . .
Yücelik ve ittisal benim, siz eremediniz;
Ne var ki; yücedir; hepten sizin de makamınız;
Ama makamım devamlı yüce, siz alttasınız..
. . .
Cümle Hak erlerinin boynunda durur ayağım...
O yaptı, toptan kutuplar üzerine sultanım;
Her hal ü kârdan emrim geçerlidir, hükümranım...
. . .
Hakkın beldelerine baktım ve gördüm ki hepten;
Hükmüme bağlanmakta hiç farkı yok bir zerreden.”
(Abdulkâdir Geylani, Fütûh’ül-Gayb, Bahar Yayınları 1983 sayfa 213-214, Kaside-i Hamriyeden, çeviren, Abdulkâdir Akçiçek.)
2- RİCÂL-AL - GAYB (Gayb erenleri) : Tasavvufçuların telakkilerine göre “Mertebe bakımından, Kutuplar çoktur. Hatta her işin, her ülkenin her yerin bir kutbu vardır. Fakat asıl kutub, Fakat asıl kutub, kutubların kutbu dedikleri (Kut-al - Aktab) dır. İşte bundan derece olarak aşağı aşağıda iki kişi vardır. Bunlardan birine “sağ yanda ki imam” (İmam-ı yemin”, öbürüne “sol yanda ki imam” (İmam-ı yasâr). İkisine birden “iki imam” (İmameye) derler. Sağdaki kutbun hükümlerine, soldaki, hakıykatına mazhardır ve kutup ölünce yerine o geçer. Kutupla iki imama “üçler” adını vermişlerdir. Bunlardan sonra, telakkilerine göre yeryüzünün dört yanını idare eden ve “dört direk” (Evtâd-ı erbaa) denen erler, onlardan sonra yedi, yahut kırk tane eren gelir. Bunlara “yediler” ve “kırklar” derler. Bunların içinde kadınlarda bulunabilir ve iddialarına göre, maddelerini mânaya, nefislerini rûha, izâfi ve mevhum varlıklarını mutlak ve gerçek varlığa (Allah’a) tebdil ettiklerinden “abdâl” diye de anılırlar. Bunlardan sonra üç yüz veli gelir. Kutub (Kut-al - Aktab) ölünce her dereceye aşağı derecelerden biri yükselmekte ve son velilerden eksilenin yerine de halktan birini yüceltmek suretiyle bu erenlerin sayıları tamamlanır. İddialarına göre, Allah kâinatı bunlarla idare eder. Bunlara, herkesçe bilinmediklerinden “gayb erenleri” gaip erenler” (ricâl-al gayb) denir.” (Bu tespitlerle ilgili olarak bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 159-161den alıntılar yapılmıştır. İnkılâb Kitabevi 1985 baskısı.)

Dikkat edilirse bu teşkilatlanmada görev alanlar, yaşayanlardan müteşekkildirler ve kimlikleri halktan gizlidir. Yani kim oldukları muridlere bildirilmez, sadece kadroda yer alan sofularca bilinmesine özen göstermeye çalıştıklarından, bir sır olarak muhafaza ederler. Tasavvuf kitapları okunduğunda “Şeyh”ler den bahs edildiğinde ismin sonunda kısaltılmış olarak K.S. İfadesi bulunur. Bunu manası “Allah o şahsı sırrını takdis eylesin” şeklindedir. Sırdan kastları da, (benim anlayışıma göre) bu gizledikleri teşkilatlarındaki şahısların kimlikleridir. Tasavvufçuların bu gibi İddialarının Kur’an’la hiçbir uygunluğu olmadığı gibi, Kutup, Gavs, Yediler, Kırklar, Evtâd gibi kavramlar Kur’an’da yer almaz. Bunlar, tasavvufçuların teşkilatlanmak için uydurdukları ve bunlara atfettikleri özellik iddialarıyla, kendilerine mürit yani tabi kazanmaya çalıştıkları hayali kavramlardır.
Sofular kazandıklarını iddia ettikleri, Gavs, Kutup, Evtâd v.s. Makamları müritlerinin gözünde meşru göstermek ve bu makamları vaat etmek amacıyla bir takım hayali merasimler ve yöntemler icat etmişlerdir. Böylece hem iddia ettikleri makamları, müritleri nezdinde meşrulaşmış olacak, hem de kendilerinin rehberliğini şart koşmak suretiyle müritlerini kendilerine bağlamış olmakla beraber, hiçbir zaman erişemeyecekleri hayallerin peşine koşturmuş olacaklardır. Bu yöntemlerinin en tipik olanı “Sulûk” iddiasıdır; sulûk’u anlatınca esrarengiz hale getirmek için mümkün mertebe zorlaştırıcı ifadeler kullanarak anlatırlar. Sulûk iddialarını basit ve kolay anlaşılabilecek şekilde, şöylece izah etmek mümkündür.
Sofulara göre, kainat ve Allah bir bütündür, buna “Vahdet-i Vücût” demektedirler. “Vahdet” bir demektir. “Vahdet-i Vücût” tek bir Vücûd manasında olmak üzere, Allah ve kainat için kullanmaktadırlar. Böylece onların ifadelerine göre kainat Allah, Allah’ta kainat olmuş olmaktadır. Ancak, nasıl ki bir insan vücûdunda baş ayaktan daha mühimse, arada önem farkı varsa, “Vahdet-i Vücût” iddiasında önemlilik yönünden, zirve ve alt farklılığı vardır. İşte “sulûk” bu hayali zirveye tırmanma olayı iddiasıdır. Güya sofu veya başka bir ifadeyle şeyh evvelce bu zirveye tırmanmış, bir takım makamlar elde etmiş ve “İnsan-ı Kamil” yani, her bakımdan bütün noksanlıklardan uzak bir insan haline gelmiştir yani “Subhan” olmuştur yalnız dikkat çekmemek için Subhan kelimesini kullanmaz onun yerine İnsan-i amil ifadesini kullanır. Yolu kat ettiğinden de, yolun usta bir rehberi konumundadır. İddia ettiği bu özellikleriyle, müridine gel sana zirveye doğru rehberlik edeyim bensiz bu yolu asla bulamazsın, zira bu yolda şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır der. Böylece müridini korkutmak suretiyle inandırmaya ve kendisine bağlamaya çalışır. Ayrıca, Sulûk’un dereceleri olduğunu söylemeyi de ihmal etmez, Şöyle ki:
Sofiler manevi olgunluğu bir daire farz ederler, bu dairenin başlangıcı “Mutlak Varlıktır” yani vücuda baş nasılsa burası da zirve olarak öyledir, tam karşılığı olan yarım dairenin bitim noktası bulunan yer de, sulûk’tan önce insanın bulunduğu duraktır. Fakat insan bu durağa zirveden inmek suretiyle gelmiştir buna iniş yarım dairesi (iniş kavsi) derler. İşte sulûk tekrar zirveye çıkmak için diğer yarım dairede yapılan yolculuk iddiasıdır. Bununda üç durağı bulunduğunu söylerler, şöyle ki:
“Birinci durak: Bu durakta salik bütün işlerin Tanrı işi olduğunu bilir, görür ve bu bilgiyle, bu görüşle tahakkuk eder. Artık ona göre hayır-şer, iyi-kötü yoktur. Çünkü bütün bunlar, nispi ve izafidir. Ortada, meydana gelen iş vardır. Bu iş, diğer bir işle karşılaştırılınca bu vasıflardan birini kazanır. Yahut birisine göre hayır olan, bir başkasına göre şerdir... Bütün bu işlerin hepsini işleyen Tanrı’dır. Bu ilk durağa “işleri belirlemek” (Tevhid-i Ef’âl)” derler.
“İkinci durak: Bu durakta ise “meydana gelen bütün işlerin, Tanrı tarafından sıfatları yoluyla meydana geldiğini, önceki durakta görmüş olan salik”, bütün sıfatların, Tanrı’nın aslında bir tek sıfatı olduğunu görmüş veya bilmiş olur derler, buna da “sıfatları birlemek”. Tevhidi sıfat derler.
“Üçüncü durak: Bu durakta salik, sıfatların, zâtın yani Allah’ın aynı olduğunu görmesi ile her şeyin, Allah’ın zuhurundan yani açığa çıkmasından ibaret olduğunu, dolayısıyla, Tüm kainatın Allah ve Allah’ın tüm kainat olduğunu, arada bir fark bulunmadığını bilir” derler.Bu durağa da “Zât’ı birlemek” “Tevhid-i Zât” adını verirler.
Bu üç durak, yokluk (Fenâ) duraklarıdır, üçüncü durağa varan sofunun tüm kayıtlardan kurtulduğunu, dolayısıyla onun için. Artık, Kul, Tanrı, Yaratış, ibadet eden, ibadet edilen ve ibadet gibi yükümlülükleri olmadığını söylerler.
Üçüncü durağa vardığını iddia ettikleri salikin olgunlaşması için bu durakta kalmayıp, sofuluk yapması için tekrar başlama noktasına geri dönmesi gerektiğini, zira zirvede kalıp dönmemesi halinde kimseye faydası olmayacağını söylerler. Ancak bir şartla ki, kendilerince tamamıyla olgunlaşan ârif (sofu), ilk zamanki gibi kâinatla Tanrı’yı ayrı görmemelidir, derler.




Sulûkla ilgili iddialarına “Devir Nazariyesi” de demektedirler. Bu nazariye ile iddia etmek istedikleri esas amaç tüm yaratıkların, dolayısıyla insanın da Allah’ın bir parçası ve kainatta her ne varsa Allah’tan ibaret olduğu iddiasıdır. (Bu tespitlerle ilgili olarak bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 162-163 den alıntılar yapılmıştır. İnkılâb Kitabevi 1985 baskısı.)
Sulûk veya Seyr’ü Sulûk dedikleri bu iddialarını, bazıları dört safhaya da ayırmaktadır, Şöyle ki:
1- Seyr-i İlallah: Allah’a yolculuk (zirveye doğru harekete geçme) Buna “fenâ fillah” Allah’ta yok olma da derler ve derler ki, burada kul, kendi sininde Allah olduğunu anlar.
2- Seyr’i Fillah; Allah’ta gezinme, burası içinde, kula Allah ilminin (Ledün İlmi) tamamen açıldığını söylerler.
3- Seyr-i Maallah, Allah’la birlikte gezinme, burası içinde ikilik aybının ortadan kalktığı, Allah’la kulun denk olduğu makam derler.
4- Seyr-i Anillah; Allah’tan (zirveden) ayrılıp tekrar başlama noktasına dönme, halkla irtibatlaşma.
(Bu konuda bak, İslam Tasavvuf Tarihi, Mehmed Ali Ayni, Akabe Yayınları 1985, sadeleştiren H.R. Yananlı sayfa 104-107.)
Ayrıca, tasavvufçuların, Rabıta, Nefes gibi iddiaları, Taç, hırka, sarık gibi zaman zaman özel kıyafetleri vardır. Rabıta müridin kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını zihninde canlandırması demektir. (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, Ekin yayınları 1996, Ferid Aydın Sayfa 13.) ; Nefes ise : Şeyhlerin soluklarıyla oluşturduklarını iddia ettikleri feyizdir. Bu ve bu gibi iddia ve merasimler, müridleri kendilerine bağlamak onları meşgul etmek için sofuların uydurdukları oyun türünden şeyler olup, İslam diniyle hiçbir ilgisi olmayan aynı zamanda boş hayalvari şeylerdir. Örneğin: Kudüm çalıp sema yapmanın veya tef çalıp bir takım hareketler yapmanın hiçbir islâmi esası iddia edilemez. Kaldı ki bu gibi şeyler, sofuların, her şey Allah’tır deyip İlâh’lık iddia etmelerinin ve iyi ile kötü diye bir şey yoktur, ikisi de aynıdır demeleri yanında sıradan iddia ve olaylardır. Bütün tasavvufun kökü de, temeli de, her şeyiyle “Vahdet-i Vücûd” dedikleri her şey Allah’tır iddiası ile, iyi ve kötü diye bir şey yoktur, ikisi de birdir zihniyeti üzerine kurulmuştur. bu hususlarla ilgili sözleri, kendilerinin sıkıştıklarında veya bazılarının onları savunmak için söyledikleri gibi, bir dil sürçmesinden veya sarhoşluk halinde söyledikleri sözler değildir, hiç kimse hata olarak söylediklerini oturup öğreti şeklinde kitaplara yazmaz, fakat onlar bunu yapmışlardır ve bu onların hayat görüşüdür. Bunun böyle olduğuyla ilgili olarak, kitaplardan somut örnekler vermeden önce, şunu belirtmeliyim ki, Kuran’ın, öğrettiği İslam öğretisi, bunların bu iddialarının tam tersidir. Şöyle ki, Kuran’dan mealen:

- Muhakkak ben, (evet) ben Allah’ım; benden başka ilâh yoktur. (Yalnız) bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl. 20/14

- Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: “Benden başka ilâh yoktur, bana ibadet edin!” diye vahyetmiş olmayalım. 21/25

- Yoksa Allah’tan başka veliler mi edindiler? Halbuki asıl veli (dost) Allah’tır. O, ölüleri diriltir; O, her şeye kadirdir. 42/9

- Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. İşte Rabb’im Allah budur. O’na dayandım, O’na yöneldim. 42/10

- Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden çiftler, hayvanlardan çiftler yaratmıştır. Bu (düzen içi)nde sizi üretiyor. Zâtına benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir. 42/11

- Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şâhitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilâh olmadığına adâletle şâhitlik ettiler. (O). Azizdir, hakimdir. 3/18

- De ki : O Allah birdir. 112/1

- Allah Sameddir (her şeyden müstağni, her şey O’na muhtaçtır). 112/2

-Doğurmamıştır; doğmamıştır. 112/3

- Hiç kimse (ve hiçbir şey) O’na denk değildir. 112/4

- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81

- Bir şeyin olmasını istediği zaman, O’nun işi ona “ol” demekten ibarettir; o da hemen olur. 36/82

- (Böyle iken tuttular, Allah’ın) kullarından kendisine bir parça (cüz) tasarladılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür. 43/15

Ve bu şekilde, Kuran’dan daha birçok örnekler verilebilir. Görüldüğü gibi, Allah’tan başka, ilâh yoktur. Kainat, Allah tarafından yoktan var edilmiştir ve Allah isterse yoktan bu kainata benzer sonsuz kainatlar yaratabilir. Yaratması da kendisinden bir parça şeklinde olmadığı gibi, bir emirden, yani “Ol” emrinden ibarettir, istediği şey hemen olur. Hal bu ki, Vahdet-i Vücûtçuların iddia ettikleri, Allah ve kainat bütünlüğü sabit olup, artma kabul etmez. Fakat, Kuran öğretisine göre, Allah ve Kainat ayrı, ayrı olup, kainattaki hiçbir şey Allah’a benzemediği gibi, kainattaki hiçbir şey ilâh’lıktan bir paya sahip değildir. Ayrıca sabit olmayıp, Allah onu çoğalta bilir ve mislini yaratabilir, zira Allah, her şeye gücü yetendir. Allah’a “cüz” yani kainattan parça yakıştıranlar. Kuran’daki Allah’ı tevhid öğretisini reddetmiş kimselerdirler.
İyi ve kötü diye bir şey olmadığını, ikisinin aynı şey olduğu yolundaki iddialarının da, Kuran’ın İslâm öğretisiyle bağdaşır bir yanı olmadığı gibi, bu iddiaları Kuran’a ters düşen iddialardır. Bu konuda Kuran’dan mealen:

- De ki : Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu (neden bu kadar çok diye) tuhafına gitse de (bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz. 5/100

- Körle gören bir olmaz. İnanan ve iyi işler yapanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! 40/58

Evet, görüldüğü gibi hiçbir zaman iyi ile kötü, temiz ile ile pis bir olmaz.bu konuda Kuran’dan başka örnekler vermek mümkündür. İyi ve Kütünün bir olduğu yolunda ki iddiaları, İslâm dinine mal etmeye çalışmak Kuran öğretisine açıktan açığa yapılmış bir saldırıdır. Böyle bir iddianın İslâm dininde asla yeri yoktur. Ayrıca, Kuran öğretisine göre gerçek olarak hakikatler mevcuttur, hakikatler kişilerin kanaatlerine göre değişmezler, kişilerce hakikatlere aykırı olarak ileri sürülen inanç ve kanaatler, gerçeklerden sapmak suretiyle, hakikatlerin inkar edilmesidir. Böyle bir davranış hakikatlerin olmadığı manasını ifade etmez, sadece iddia edenlerin fikirsel sapıklığını gösterir. Bundan dolayı, sofistlerin en önde gelen önderlerinden Protagoras’ın, “Hakikatlerin ölçüsü kişidir, hakikatler kişilere göre değişir” sözünü ve bunu temel hareket noktası kabul eden “Sofist” lerin iddiaların, Kuran ölçüsüne göre kabul etmek mümkün değildir. Bu konuda, Kuran’dan mealen:

- Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağût’u inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir. 2/256

Görüldüğü gibi, iyilik ve kötülük bir birinden ayrı şeylerdir. Allah’ın iyidir dediği hep iyidir, kötüdür dediği hep kötüdür. Zira, Allah’ın sünnetinde değişme olmaz. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- Allah’ın, öteden beri süregelen sünnetidir bu: Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın. 48/23

Ve, Allah’ın dediği muhakkak ki doğrudur. Bu konuda Kuran’dan mealen:

- Gerçek, Rabb’inden gelendir, sakın şüphelenenlerden olma. 2/147

SOFİSTLERİN KURAN’A VE ÖZELLİKLE ALLAH’IN BİRLİĞİNE KARŞI YAPTIKLARI FAALİYETLER:

Kuran’ın, Allah’ın birliği yani tevhidi öğretisine göre, Allah ve Kainat bir birlerinden ayrıdırlar, tamamıyla yaratık olan kainatta, hiçbir şekilde ve hiçbir şeyde İlâh’lıktan bir pay yoktur. Kainattaki her şey, Allah’ın yaratığı ve mülküdür, kainattaki hiçbir şeyin, Allah’ın zatına benzerliği olmadığı gibi, hiçbir şekilde Allah’la birleşmez, Allah’ın zatı da hiçbir şekilde kainatla birleşmemiştir. Tüm kainat hiç yoktan, Allah tarafından sonradan yaratılmıştır. Allah ise, yaratılmadığı gibi, başlangıçsız olarak hep var idi, doğmamış ve doğurmamıştır. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kainattaki her şey ona muhtaçtır. Her şeye gücü yetendir. Hiçbir şeyin gücü ona yetmez. Allah, merhametli olup, kimseye zulmetmez. Rahmetiyle, dünya’da ve ahirette nimetlerle rızıklandırır. Ceza verdikleri ise cezayı hak edenlerdir. Allah, sözünden dönmediği gibi, ancak gerçeği söyler. Kainatı yaratım demesi, gerçeğin ta kendisidir, dolayısıyla kainat bir hayal veya evham olarak mevcut değil, gerçek olarak vardır. Kainatın gerçek olarak var olması, Allah’ın var ve bir olmasına aykırı değildir. Zira, Allah, Allah’tır, kainat bir yaratık olarak kainattır ve mahiyet olarak bir birlerinden tamamen ayrıdırlar.
Kainatta ki herhangi bir şeyde, her ne suretle olursa olsun, İlâh’lık vehmetmek veya İlâh’lıktan pay vermek, Kuran öğretisine göre “Şirk” yani o şeyi Allah’a ortak koşmadır. Sofistlerin “Vahdet’i Vücûd” nazariyesi şirkin ta kendisidir. Sofistlerin dışında yaygın olarak dünyada, Allah’a şirk koşanlar mevcuttur. Bunların kullandıkları şirk sözleriyle, sofistlerin kullandıkları şirk sözleri çoğu yerde bir birine benzer veya aynıdır. Fakat bunlarla sofistler arasında bazı farklılıklar da mevcuttur. Öyle ki, sofistlerin dışında olup ta şirk koşanlar, bu sözlerini bir inanç olarak ortaya koyarlar ve kendilerine ait bir grup oluştururlar. Sofistler ise, her inancın içerisinde, işlerine geldiği zaman o inancın kural ve kavramlarını işlerine geldiği gibi değiştirir meye çabalayıp, gizli olarak yer alırlar. Zira, sofist bir avcıdır. O, inanmadığı halde insanların önem verdikleri inanç değerlerini kullanmak suretiyle menfaat teminine girişir, çünkü onun inancına göre kesin bir hakikat yoktur. Onun için tek hedef bu dünyada sağlayabileceği azami maddi menfaat ve makam hırsıdır.
“Vahdet-i Vücûd” inancı insan oğlunun iddia ettiği en kapsamlı şirk çeşididir ve kökü çek eskilere dayandığı gibi, bir çok meşhur kimse tarafından da ileri sürülmüştür, sofistlerin bu konudaki sözlerine yer vermeden önce, konunun tarihi seyir içerisindeki gelişimine kısaca değinerek, İslam dinindeki Tevhid inancıyla arasındaki farkı belirtmekte fayda vardır. Zira bu iki inanç tamamen bir birlerine zıttır.

Bu bölümde, kendileri “sofist” olmamalarına rağmen, kainatın varlığı ve İlâh konusunda sofistler gibi düşünen, tarihi süreç içindeki meşhur kimselerden örnekler vererek, inançta kim hangi taraftadır hususunun belirtilmesinde konunun anlaşılması açısından gerek vardır. Böylece kısmet olsa üçlü bir durumla karşılaşmış olacağız.
a- Kur’an ayetlerinde konuyla ilgili hususlar.
b- Tarihi süreç içinde ki, meşhur müşriklerin şirk sözleri,
c- Sofuların değer bir ifadeyle şeyhlerin bu konudaki sözleri.
Konuyla ilgili olmak üzere somut belgeler ortaya konacağından, okuyucu kim hangi söze tabidir açıkça görme imkanı elde edecektir. Sofular Kuran’a mı tabiler, yoksa sözleri müşriklerin sözleriyle birebir çakışmakta mıdır, görelim:
Milattan önce 6.yy’da yaşamış olan Parmenides ve Heraklıt’e göre:
İTALYALI PARMENİDES (İ.Ö.540-480): Bu şahsa göre, kainat olarak gördüğümüz her şey bir evham olarak mevcut olup, aslında yoktur. Zannın kendisine tutunduğu asıl olmayan var mahvolursa geriye kalan “varlık mevcuttur” der. Bunun dediği, Kainat yoktur, var olan yalnız Allah’tır diyenlerin sözüne özdeştir. Bu iddiasıyla, gözünün önünde duran kainatın var olma gerçeğini inkar etmiş oldu. Ona şu şekilde sormak gerekir, kainat yoksa, kainatın bir parçası olan kendiside yoktur, o zaman yok olan var olanı nasıl bildi?
Kitaplarda yer alan söylevleri şu şekildedir:
“Parmenidesin özlü felsefi açıklaması “varlık mevcuttur” mealindedir. Bu açıklaması elbette biçimsel bir açıklama gibi kulağa gelmektedir, ama burada bundan daha çoğu demek istenmiştir. Varlık kavramı altında diğer çelişik var olan, yani nesneler hiçliğin içine gömüldüğünde kalan kastedilmektedir. Zannın kendisine tutunduğu asıl olmayan var olan mahvolursa asıl olan olarak devem eden şey demek istemiştir. Biricik ve birlik gösteren, gerçek realitedir demek istenen.
Şimdi artık Parmenides tek başına gerçeğin içinde olan varlığı belirtmeğe yönelmektedir. O onun belirteçlerini açıklığa kavuşturmaktadır. Ona, sırf tek tek parçalara bölünmüş olan insan dahil değildir, o tersine bir olandır, onun içinde her şey her şeye bağımlıdır. Bunun dışında ona şunlarda dahildir: O karşıtlık ve çatışma tanımaz, bütünlük, bölünmemezlik kendi kendisiyle eşitlik onun özelliklerindendir. Bunun dışında ona o fanilikle ve sürekli hareketle belirgin değildir, tersine hareketsizlik ve edebiyet ona özgüdür.
Elbette bu felsefi nokta-i nazarın büyük çaptaki tek yanlılığı uzun bir sürede kendini idame edemeyecektir. Bir zorlu darbe ile bertaraf edilen ve saf varlık uğruna hiçliğin uçurumuna atılan somut realite yeniden hakkını talep edecektir. Dünya kaybı felsefenin son sözü olamaz. Bu nokta Parmedines’in büyük çağdaşı Heraklitle ortaya çıkmıştır.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 29-30. )
Görüldüğü gibi, Parmenides kainatın varlığını inkar etti, bu sözü sofuların, Allah’tan başka hiçbir şey yoktur sözleriyle çakışır. Parmenides’le aynı zamanlarda Anadolu’da yaşamış olan Ephesos’lu Herekleitos veya kısaca
Heraklid.

HERAKLİT (i.ö. 540- 480). Bu şahısta, Parmenides’in tam aksine Kainat’la, İlâh’ı bir saydı ve her şey İlâh’tır dedi. Böylece, söylemiş olduğu bu sözle sofuların “Vahdet-i Vücûd” nazariyesi özdeş olmuş olmaktadır. Şöyle demektedir:
“Soğuk ısınır, sıcak soğur. Nemli olan kurur, kuru olan nemlenir ve işte derin anlamlı formüllendiriş şudur: Ölümsüz olanlar ölümlüdür, ölümlüler ölümsüzdür; onlar birbirlerinin ölümünü yaşarlar ve birbirlerinin hayatlarını ölürler.
Her şey birdir. Her şeyden bir olmaktadır ve birden her şey oluşmaktadır. Böylece Heraklit sonunda bütün değişmelerin içinde görülür hale gelen bir olan üzerine şunları belirtmektedir: “Değişerek o aynı kalmaktadır. O canlı olarak gelişen (açılan) ve tekrar kendini içine alan birliktir. Bu sıfatla o uçurumlaşan dünyada ki derin realitedir. (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 33-34. )
Kuran öğretisinde, Allah ve Kainat gerçek olarak vardır ve birbirlerinden ayrıdırlar; Allah’ın inkar edilmesi söz konusu olmadığı gibi Kainatın inkar edilmesi de söz konusu değildir. Aksi takdirde, hem Allah’ın varlığıyla ilgili ayetler, hem de Kainatın varlığıyla ilgili ayetler inkar edilmiş olacaktır. Parmenides’in kainatı inkar edip, hiç olarak sayması ile Heraklit’in, har şey Allah’tır deyip kainatı İlâh’laştırması, bugün olduğu gibi, tarih içerisinde birçok kimse tarafından benimsenmiş ve bir inanç olarak sürdürüle gelmiştir. Sofistler bu inancı yaygın olarak kullandıkları gibi, sofist olmayan birçok kimse ki, bunların içinde filozoflarda dahil olmak üzere inançlarına temel yapmışlardır.Hatta, kendilerini İslâm’ın çok büyük alimleri olarak tanıtan Sofular, bu hususları İslâm’ın asıl hakikatleri, hatta Ruh’u olarak insanlara takdim etmişlerdir. Hal bu ki bu kabil inanç ve  iddiaların İslâm dininde hiç yeri yoktur.Kuran’a ters düşen şeylerdir. Bu konuda Kuran’dan mealen:
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 15