2. Kitap Bölüm 14
VII- EKBERİYYE TARİKATI:
1-Cüneyt Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Hüseyn bin Ahmed
el-Kâtib, 4- Ebû Osman el-Mağribi, 5- Ebû Kasım Ali bin Abdi’l-Vâhid
el-Kürkâni, 6- Ebûbekr bin Abdillah et-Tûsi, 7- Ebû’l-Fütûh
Mecdüddin Ahmed Gazzâli, 8- Ebû’l-Fadl Muhammed Bağdadi, 9- Ebû’l-Berekât
Ali Bağdadi, 10-Ebû Ya’zi el-Mağribi, 11- Ebû Said Mağribi, 12- Ebû
Medyen Şuayb bin el-Mağribi, 13- Muhyiddin İbnü’l-Arabi.
Tarikat Piri, Muhyiddin İbnü’l-Arabi 560 (1165) senesinde
İspanyadaki Mürsiye’de dünyaya gelmiştir. Akrabaları arasında
tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu, kendiside ifadesine
göre tasavvufta kutupluk mertebesine varmıştı. Yine kendi ifadesine
göre, dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de kutupların büyüklerindendi.
Diğer dayısı Yahya bin Yağan, Tilemsen şehrinin meliki bulunuyordu.
Yine kendi ifadesine göre babası Ali bin Muhammed’in de devletin
ileri gelenleriyle, bilhassa filozof ibn Rüşd ile dostluğu vardı.
İbnü’l-Arabi, Endülüs’de bir müddet daha kaldıktan sonra seyâhate
çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye gitmiş. Bir aralık Konya’ya gelip,
Sadrüddin Konevi’nin dul bulunan annesini kendisine nikahlamıştır.
Bundan sonra tekrar Şam’a dönmüş ve 637 (1239) tarihinde orada
ölmüştür.
VIII- ŞÂZELİYE TARİKATI:
1-Cüneyd Bağdadi, 2- Ebûbekr Cafer bin Yûnus Şeyh Şibli Bağdadi, 3-
Abdurrahman Medeni, 4- Abdüsselâm bin Mesiş Mağribi, 5- Ebû Hasan
Ali eş-Şâzeli el-Mağribi bin Abdillah bin Abdi’l-Cebbâr.
Tarikatin Piri, Ebû’l-Hasan el-Mağribi eş-Şâzeli, asıl ismi, Ali bin
Abdillah, künyesi Ebû’l-Hasan’dır. 553 (1158) tarihinde Afrika’da
Septe civarında kâin Gammâre bölgesi köylerinden birinde doğmuştur.
Seyahate çıkarak memleketler dolaşmış, zamanın meşâyihin ile
görüşmüştür. Nihayet İskenderiye’ye gelerek oraya yerleşmiştir. 654
(1256) tarihinde ölmüştür.
Şâzeliye tarikatinin şûbeleri:
Desûkiyye, Ahmediyye, Vefâiyye, Ruzûkiyye, Hanefiyye, Cezûliyye,
İseviyye, Nâsıriyye, İlmiyye,Mustariyye, Afifiyye.
IX- MEVLEVİYYE TARİKATI:
1-Cüneyd Bağdadi, 2-Şeyh Ebû’ş-Şıbli, 3-Şeyh Muhammed Züccâc, 4-Ebûbekr
en-Nessac, 5- Ahmed Gazzâli, 6-Şeyh Ahmed el-Hâtibi, 7- Bahâuddin
Veled 8- Burhanüddin et-Tirmizi, 9- Cel3alüddin Rûmi,
Tarikatin Piri, Mevlana Celaleddin Rûmi, 604 (1217) tarihinde Belh
şehrinde doğmuş ve 672 (1273)’de Konyâ’da ölmüştür.
Babası Bahâuddin Veled bin Huseyn bin Hatıbi, “Sultanü’l-Ulemâ”
unvânını hâiz bir kimse idi, Belh’lidir.
X- BEDEVİYYE TARİKATI:
1-Ma’rûf Kerhi, 2-Şihâbüddin Ahmed Tebrizi, 3-Şemsüddin Muhammed bin
Yûsuf Mağribi, 4-Abdü’l-Kuddûsi el-Mağrib,5- Ebû Tâlib Abdürrezzâk
Endülisi, 6-Nureddin Hâmid, 7- Abdülmecid el-Mağribi, 8-Zenüddin
Abdü’l-Celil İbni Abdirrahman, 9- Bedrüddin Seyyid Şerif Hasan
Mağribi, 10- Eş-Şeyh Ebû’l-Abbas Seyyid Ahmed el-Bedevi.
Tarikatin Piri, Ebû’l-Abbas Ahmed bin Ali el-Bedevi 596 (1200)
tarihinde Fas şehrinde doğdu, Ahmed’in birçok lakâbı vardı, ona
Afrika bedevileri tarzında lisam (yüzü örten peçe) taşıdığından
dolayı << el-Bedevi >> deniliyordu.Mekke’ye seyahat etmiş, 633
tarihinde Irak ve Şam’a gitmiş ondan sonra Mısır’ın Tanta kasabasına
yerleşmiştir. Bu sûretle Bedevi, Tantavi, nisbetiylede şöhret
bulmuştur.Bâzan uzun bir sükûta dalar, bâzan devamlı sayhalar
koparmak sûretiyle gösteri yapardı. 675 (1276)’da Tanta’da ölmüştür.
Bedeviyye tarikatinin şûbeleri:
Şenavviyye, Metbûliyye, Halebiyye, Beyûmiyye, Merzûkiyye, Sutûhiyye,
Ulvâniyye.
XI- DESÛKİYYE TARİKATI:
Desûkiyye tarikati, kendi başına merkez tarikat olmayıp, Şâzeliyye
tarikatinin bir şûbesidir. Seyyid İbrahim Burhaneddin Desûki, kutup
payesinde olup, Desûkiyye (Düssükiyye) tarikatinin piridir.
Aşağı Mısır’da Desek (Düsük) kasabasında 636 (1238) tarihinde
doğmuştur. 692 (1294) tarihinde ölmüştür. Desûkinin oğlu olmadığı
için tarikatini kendisinden sonra kardeşi es-Seyyid Ebû’l-Umrân
Şerafüddin Mûsa yapmıştır.
Desûkiyye tarikatinin şubeleri: Şernûbiyye ve Âşuriyye.
XII- SA’DİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Kâtib Mısri, 4-
Ebû Osman Mağribi, 5- Ebû Kasım Ahmed Kürkâni, 6- Ebûbekr Nessâc
Muhammed Tûsi Ali bin Abdillah, 7- İbrahim Ebû’l - Bakâ, 8- Ebû’l -
Berekât Bağdadi, 9- Ebû Said Endülisi, 10- Ebû Medyen Mağribi, 11-
Abdullah Şeybâni, 12- Yûnus bin Şeybâni, 13- Sa’düddin Cebbâvi eş-Şeybâni.
Tarikatin Piri, Muhammed Sa’düddin’dir. Künysi Ebû’l-Fütûh’tur. 593
(1197) tarihinde Havran’da dünyaya gelmiş, Kudüs yakınlarındaki
Cebbâ’ya yerleşmiştir.
Sa’diyye tarikatinin şûbeleri: Tağlebiyye, Vefaniyye, Âciziyye,
Selâmiyye dir.
XII- NAKŞİBENDİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2- Ebû Ali Rudbâri, 3- Ebû Ali Kâtib, 4- Ebû
Osman Mağribi, 5- Şeyh Ebû’l Kasım, 6- Ebû Ali Fârmedi, 7- Hoca
Yûsuf Hemedâni, 8- Abdü’l-Hâlik Gücdüvani, 9- Hoca Ârif Rivigiri,
10- Hoca Mahmud İncir Fağnevi, 11- Hoca Ali Râmiteni (Hazret-i
Azizân), 12- Hoca Muhammed Baba Simâsi, 13- Seyyid Emir Külâl, 14-
Hoca Bahâüddin Nakşibend.
Tarikatin Piri; Bahâüddin bin Muhammed el-Buhari, 718 (1318)
tarihinde Buhara civârında << Kasr-ı Ârifan >> isimli köyde
doğmuştur.
791 (1389) tarihinde ölmüş, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan’a
defnolunmuştur.
Nakşibend iye tarikatinin şûbeleri:
Ahrâriyye, Nâciyye, Kâsaniyye, Muradiyye, Mazhariyye, Melâmiyye-i
Nûriyye, Câmiyye, Müceddidiyye, Hâlidiyye’dir.
XIV- HALVETİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2- Mimşâd Dineveri, 3- Ebû Abdillah Muhammed
Dineveri, 4- Vecihüddin el-Kâdi, 5- Ebû’n-Necib Zıyâüddin Abd’l-Kâhir
es-Sühreverdi, 6- Ebû Reşid Kutbuddin el-Ebheri, 7- Rüknüddin
Muhammed el-Buhâri, 8- Şihâbuddin Muhammed et-Tebrizi, 9- Cemâlüddin
Şirâzi, 10- İbrahim Zâhid Gilâni, 11- Sadüddin Fergani, 12-
Kerimüddin Âhi Muhammed bin Nûri, 13- Ebû Abdillah Sirâcüddin Ömer
bin Ekmelüddin el- Gilâni el-Halveti.
Tarikatin Piri: Şeyh Ebû Abdillah Sirâcüddin, Lahcan’da doğmuştur ve
orada büyüyerek Harezm’de bulunan amcası Âhi Muhammed bin Nûri’l-Halveti
yanına gitmiştir. Amcasının 717 (1317)’de ölümü üzerine Halvetiyye
tarikatinin piri olmuştur. 750(1349) veya 800 (1397-98) tarihinde
Herât’ta ölmüştür. (Ölüm tarihinde belirsizlik vardır.)
Halvetiyye tarikatinin şûbeleri: Rûşeniyye, Gülşeniyye, Merdaşiyye,
Sünbüliyye, Şa’baniyye, Şemsiyye, Ahmediyye, Cemâliyye, Bahşiyye,
Uşşâkiyye, Asâliyye.
XV- BAYRAMİYYE TARİKATI:
1- Cüneyd Bağdadi, 2- Mimşâd ed-Dineveri, 3- Ahmed ed- Dineveri, 4-
Muhammed Bekri, 5- Kâdi Vecihüddin, 6- Ebû İshak el- Kazrûti, 7-
Ömer el-Bekri, 8- Abdü’l-Kâhir es-Sühreverdi, 9- Kudbuddin el-Ebheri,
10- Rüknüddin en-Nuhâs, 11- Şihâbüddin et-Tebrizi, İbrahim Zahid el-Gilâni,
13- Mustafa Safiyyüddin, 14- Sadrüddin el-Erdebli, 15- Ali el-Erdebli,
16- İbrahim el-Erdebli, 17- Hamidüddin Aksarâyi, 18- Hacı Bayram
Veli Ankaravi.
Tarikatin Piri; Hacı Bayram Veli’nin asıl adı Nûman’dır, Şeyhi Hâmid
Aksarâyi tarafından kendisine Bayram ismi verilmiştir. Hacı Bayram
Veli Ankara’ya yakın Çubuk suyu kenarında bir köyde 753 (1352)
senesinde dünyaya gelmiştir. 833 (1340) tarihinde Ankara’da
ölmüştür.
Bayramiyye tarikatinin şubeleri: Şemsiye-i Bayramiyye, Melâmiyye-i
Bayramiyye, Celvetiyye... meşhurlarıdır.
XVI- EŞREFİYYE TARİKATI:
Tarikatin piri; Eşref Rûmi’nin ismi Abdullah’dır. Kâdiri tarikatinin
<< Eşrefiyye >> şûbesinin kurucusudur. 754 (1353) yılında doğmuştur.
Eşrefoğlu Rûmi diye bilinir.
Eşref Rûmi, ilk olarak kayınpederi Hacı Bayram Veliye intisap etmiş
ve kendisine Hacı Bayram tarafından icâzet verilmiş ve İznik şehrine
halife nasbedilmiştir.
Sonraları Hama’da bulunan Abdulkâdir Gilâni evladından Hüseyin el-Hamevi’ye
intisap etmiş. Şeyh Hüseyin kısa zamanda ona hilâfet vererek
Kâdiriye tarikatinin Anadolu’da neşrine memur etmiştir.
Eşref Rûmi, 874 (1469) yılında İznik’de ölmüştür.
XVII - MÜCEDDİDİYE TARİKATI :
1- Hoca Bahâüddin Nakşibend, 2- Mevlana Yâkub Çerhi, 3- Hoca
Ubeydullah Taşkend, 4- Kadı Muhammed Zâhid, 5- Muhammed Parsa, 6-
Muhammed Derviş, 7- Muhammed Hâcegi-i Semerkandi, 8- Şeyh Muhammed
Bâki Billâh, 9- İmam Rabbâni,
Tarikatin Piri, İmam Rabbani Ahmed el-Faruki es-Serhendi, 971 (1563)
tarihinde Sirhend’de dünyaya gelmiştir
Yirmi sekiz yaşlarında Hoca Bâki Billah’dan Nakşibendiye’nin usûl ve
âdabını öğrenerek ona intisap etmiştir. 1034 (1624) tarihinde
ölmüştür.
XVIII - CELVETİYYE TARİKATI :
1- Hacı Bayram Veli, 2- Hızır Dede Bursevi, 3- Mehmed Muhyiddin
Üftâde, 4- Aziz Mahmud Hüdâi, 5- Şeyh Amed Efendi, 6- Şeyh Abdullah
Efendi, 7- Osman Efendi Atpazâri, 8- İsmail Hakkı Bursevi.
Tarikatin Piri, İsmâil Hakkı Bursevi, 1063 (1652) de Aydosta doğdu,
1137 (1728) de Bursa’da öldü.
(Tarikat Silsileleri zincirine ait bilgi, Mahir İz, Tasavvuf,
Kitabevi - 1990 baskısı, Sayfa 184-218. )
Yukarıdaki örneklerle meşhur tarikatlerin silsile zincirlerinden
örnekler yazarak pirleri konusunda kısaca bilgi vermeye çalıştım,
Ayrıca bu örneklerde tarikat şubelerine de ismen yer verdim. Bundan
amacım, tarikatların nasıl teşkilatlandıklarını göstermektir. Dikkat
edildiğinde bunların bir birleriyle bir ağ şeklinde irtibatlı
oldukları açıkça görülmektedir. Örneğin, tarikatların bazısının ana
şubelerinde Cüneyd Bağda’di müşterek pir olarak kabul edilmekte,
onunla ve onun gibi şahıslarla tarikatlar kendi aralarında bağlanmış
olmaktadırlar. Böylece bir birleriyle bağlanmış olan tarikatların
hepsi bir sofu ekolü meydana getirmekte ve tek bir tarikat şeklinde
çalışmaktadırlar, zincirde yer alan şeyhler organize işlerini
yürüten baş şeyhler olup, bunlara bağlı çeşitli beldelerde
görevlendirilmiş mahalli şeyhler vardır. Bu tarikatlarda Şeyh veya
başka bir ifadeyle Sofu olabilmek için icazet verme yetkisine sahip
bir sofu tarafından verilen icazeti almalarına ihtiyaç vardır. Zira
teşkilatlarında hiç kimse kabul görmeden ve görmüş olduğu kabul bir
icazetle belgelenmeden şeyhlik iddia edemez. Şeyh olabilmenin yolu
çok namaz kılmakla veya diğer İslami görevleri yerine getirmekle
veya çok bilgi sahibi olmakla ilgili değildir. Bir kimse, bütün
ömrünü ibadetle geçirse veya dünyanın bütün bilgisine sahip olsa,
bütün bu bildikleri ve yaptıkları şeyh olması için sebep teşkil
etmez, fakat hiçbir şey bilmezse, hiçbir ibadet yapmazsa, bu
tarikatların herhangi birinden icazet alması şeyh olması için
yeterlidir. Onun için bazı kimselerin şeyhleri Müslüman muttakiler
olarak görmeleri çok yanlıştır. Ayrıca sofuların yaşamları
incelendiğinde bir birleriyle çok sıkı muhabere kurduklarını görmek
mümkündür, eski asırlarda bile birbirlerinden çok uzak mesafelerdeki
sofuların bir birlerinden haberleri vardı. Örneğin: Endülüs ile
Konya arasında ki mesafenin uzaklığı bir birleriyle irtibat
kurmalarına mani değildir. Ben Hakkım yani ben Allah’ım diyen
Hallacı Mansuru kendilerine bayrak olarak seçmeleri de rast gele bir
olay olmayıp, planlı ve amaçlı bir olaydır ve halen yaygın şekilde
yürütülmektedir.
Tasavvufi teşkilat içerisinde mevcut olan bütün sofiler, teşkilat
tarafından aynı derecede görülmeyip, bunlara çeşitli yetki ve
unvanlar verilmiştir, öyle ki; bazısı yalnız şeyh’tir, başkasına
şeyh’lik icazeti verme yetkisi yoktur, diğer bir ifadeyle başkasını
şeyliğe tayin edemez, bazısı ise hem şeyh’tir hem de başkalarını
şeyhliğe tayin etme yetkisi vardır. Tasavvuf teşkilatı tarafından
şeyh’lere verilen da şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- KUTB-AL- AKTÂB (Gavs): Kut-al Aktab unvanı verilen sofu,
tasavvufta en üst dereceye gelmiş demektir. Kutb-al - Aktab’ın
manası, kutublar kutubu demektir. Bu unvana sahip olan şahıs
hakkında ki telakkileri, kutub kelime manası olarak değirmen taşının
ortasındaki mildir, Değirmen taşı nasıl milin çevresinde dönüyorsa,
iddialarına göre âlem de kutup olarak kabul ettikleri şahısların
çevresinde döner yani kutup âlemin düzenini yönlendirir
görüşündedirler. Ve derler ki, “ O, yani kutub içinden gelenlere
uyar, âlem de ona. Bundan dolayı o kişiye mutlak olarak kutup
denir.” Böylece kainatı yönettiğini söylerler. Kendisinden yardım
istendiği zaman ki, “bu isteme, istiane şeklinde olan ve Allah’tan
başkasından istenmesi İslam’da yasak ve şirk olan yardım isteme
şeklidir.” yardım isteyenin, isteğini yerine getirdiğine
inanmalarından dolayı ona “Gavs” da derler. Ve yine onlara göre bu
şahıs “Hakikat-i Muhammedi’ye vârisidir. Gerçekte zamanın
Muhammed’i, devrinin peygamberi odur. Muhammed dininin hakıykatı,
ancak ona malûmdur. Fakat peygamberim demez. Böyle olmakla beraber
nebi (haber veren, peygamber) sözünden (kendilerince) daha üstün
olan “veli” adıyla anarlar.” Böylece Kutb-al - Aktab’ları,
kendilerince peygamberlerden üstün olmuş olur. Allah, velisi “Allah
dostu” demektir. Allah dostu olmayan peygamber veya nebi var mı idi
ki, Kutb-al - Aktab’larına veli unvanını vermekle Kutb-al -
Aktab’ları peygamberlerden üstün olmuş olsun? Fakat bu gibi ifadeler
sofuluk yani sofistlik mesleğine uygun olan ifadelerdir. Ve onlar
için kolayca yapılabilecek samimiyetsiz iddialardır. Zira onlardan
olup ta, Allah olduğunu söylemeyen, Allah’lık iddia etmeyen tek bir
kimse yoktur, zira onlar öğretilerine “Vahdeti Vücût” söylevini esas
almışlardır. Allah olduğunu söyleyen bir kimse için, peygamberlerden
üstünüm demesi sıradan basit bir olaydır. Kut-al - Aktab’’a “İnsanı
Kamil” de derler, bunun da manası “Samet” yani noksanlıklardan beri
olmak demektir, bu ise Allah’ın vasfıdır.
Kut-al - Aktab’lık unvanıyla ilgili olarak, Abdü’l - Kadir
Gilâni’nin söylevlerinden bazı örnekler:
“Sair kutuplara dedim ki:
- Derlenin gelin...
Çünkü benim erlerimsiniz âlemime girin...
Ve benim askerlerimsiniz gayret edin için..
. . .
Bana kavmin sakisi yetinceye dek doldurdu;
Ben sarhoş olunca, size kalan artığım oldu..
. . .
Yücelik ve ittisal benim, siz eremediniz;
Ne var ki; yücedir; hepten sizin de makamınız;
Ama makamım devamlı yüce, siz alttasınız..
. . .
Cümle Hak erlerinin boynunda durur ayağım...
O yaptı, toptan kutuplar üzerine sultanım;
Her hal ü kârdan emrim geçerlidir, hükümranım...
. . .
Hakkın beldelerine baktım ve gördüm ki hepten;
Hükmüme bağlanmakta hiç farkı yok bir zerreden.”
(Abdulkâdir Geylani, Fütûh’ül-Gayb, Bahar Yayınları 1983 sayfa
213-214, Kaside-i Hamriyeden, çeviren, Abdulkâdir Akçiçek.)
2- RİCÂL-AL - GAYB (Gayb erenleri) : Tasavvufçuların telakkilerine
göre “Mertebe bakımından, Kutuplar çoktur. Hatta her işin, her
ülkenin her yerin bir kutbu vardır. Fakat asıl kutub, Fakat asıl
kutub, kutubların kutbu dedikleri (Kut-al - Aktab) dır. İşte bundan
derece olarak aşağı aşağıda iki kişi vardır. Bunlardan birine “sağ
yanda ki imam” (İmam-ı yemin”, öbürüne “sol yanda ki imam” (İmam-ı
yasâr). İkisine birden “iki imam” (İmameye) derler. Sağdaki kutbun
hükümlerine, soldaki, hakıykatına mazhardır ve kutup ölünce yerine o
geçer. Kutupla iki imama “üçler” adını vermişlerdir. Bunlardan
sonra, telakkilerine göre yeryüzünün dört yanını idare eden ve “dört
direk” (Evtâd-ı erbaa) denen erler, onlardan sonra yedi, yahut kırk
tane eren gelir. Bunlara “yediler” ve “kırklar” derler. Bunların
içinde kadınlarda bulunabilir ve iddialarına göre, maddelerini
mânaya, nefislerini rûha, izâfi ve mevhum varlıklarını mutlak ve
gerçek varlığa (Allah’a) tebdil ettiklerinden “abdâl” diye de
anılırlar. Bunlardan sonra üç yüz veli gelir. Kutub (Kut-al - Aktab)
ölünce her dereceye aşağı derecelerden biri yükselmekte ve son
velilerden eksilenin yerine de halktan birini yüceltmek suretiyle bu
erenlerin sayıları tamamlanır. İddialarına göre, Allah kâinatı
bunlarla idare eder. Bunlara, herkesçe bilinmediklerinden “gayb
erenleri” gaip erenler” (ricâl-al gayb) denir.” (Bu tespitlerle
ilgili olarak bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin
isimli kitabının sayfa 159-161den alıntılar yapılmıştır. İnkılâb
Kitabevi 1985 baskısı.)
Dikkat edilirse bu teşkilatlanmada görev alanlar, yaşayanlardan
müteşekkildirler ve kimlikleri halktan gizlidir. Yani kim oldukları
muridlere bildirilmez, sadece kadroda yer alan sofularca bilinmesine
özen göstermeye çalıştıklarından, bir sır olarak muhafaza ederler.
Tasavvuf kitapları okunduğunda “Şeyh”ler den bahs edildiğinde ismin
sonunda kısaltılmış olarak K.S. İfadesi bulunur. Bunu manası “Allah
o şahsı sırrını takdis eylesin” şeklindedir. Sırdan kastları da,
(benim anlayışıma göre) bu gizledikleri teşkilatlarındaki şahısların
kimlikleridir. Tasavvufçuların bu gibi İddialarının Kur’an’la hiçbir
uygunluğu olmadığı gibi, Kutup, Gavs, Yediler, Kırklar, Evtâd gibi
kavramlar Kur’an’da yer almaz. Bunlar, tasavvufçuların
teşkilatlanmak için uydurdukları ve bunlara atfettikleri özellik
iddialarıyla, kendilerine mürit yani tabi kazanmaya çalıştıkları
hayali kavramlardır.
Sofular kazandıklarını iddia ettikleri, Gavs, Kutup, Evtâd v.s.
Makamları müritlerinin gözünde meşru göstermek ve bu makamları vaat
etmek amacıyla bir takım hayali merasimler ve yöntemler icat
etmişlerdir. Böylece hem iddia ettikleri makamları, müritleri
nezdinde meşrulaşmış olacak, hem de kendilerinin rehberliğini şart
koşmak suretiyle müritlerini kendilerine bağlamış olmakla beraber,
hiçbir zaman erişemeyecekleri hayallerin peşine koşturmuş
olacaklardır. Bu yöntemlerinin en tipik olanı “Sulûk” iddiasıdır;
sulûk’u anlatınca esrarengiz hale getirmek için mümkün mertebe
zorlaştırıcı ifadeler kullanarak anlatırlar. Sulûk iddialarını basit
ve kolay anlaşılabilecek şekilde, şöylece izah etmek mümkündür.
Sofulara göre, kainat ve Allah bir bütündür, buna “Vahdet-i Vücût”
demektedirler. “Vahdet” bir demektir. “Vahdet-i Vücût” tek bir Vücûd
manasında olmak üzere, Allah ve kainat için kullanmaktadırlar.
Böylece onların ifadelerine göre kainat Allah, Allah’ta kainat olmuş
olmaktadır. Ancak, nasıl ki bir insan vücûdunda baş ayaktan daha
mühimse, arada önem farkı varsa, “Vahdet-i Vücût” iddiasında
önemlilik yönünden, zirve ve alt farklılığı vardır. İşte “sulûk” bu
hayali zirveye tırmanma olayı iddiasıdır. Güya sofu veya başka bir
ifadeyle şeyh evvelce bu zirveye tırmanmış, bir takım makamlar elde
etmiş ve “İnsan-ı Kamil” yani, her bakımdan bütün noksanlıklardan
uzak bir insan haline gelmiştir yani “Subhan” olmuştur yalnız dikkat
çekmemek için Subhan kelimesini kullanmaz onun yerine İnsan-i amil
ifadesini kullanır. Yolu kat ettiğinden de, yolun usta bir rehberi
konumundadır. İddia ettiği bu özellikleriyle, müridine gel sana
zirveye doğru rehberlik edeyim bensiz bu yolu asla bulamazsın, zira
bu yolda şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır der. Böylece müridini
korkutmak suretiyle inandırmaya ve kendisine bağlamaya çalışır.
Ayrıca, Sulûk’un dereceleri olduğunu söylemeyi de ihmal etmez, Şöyle
ki:
Sofiler manevi olgunluğu bir daire farz ederler, bu dairenin
başlangıcı “Mutlak Varlıktır” yani vücuda baş nasılsa burası da
zirve olarak öyledir, tam karşılığı olan yarım dairenin bitim
noktası bulunan yer de, sulûk’tan önce insanın bulunduğu duraktır.
Fakat insan bu durağa zirveden inmek suretiyle gelmiştir buna iniş
yarım dairesi (iniş kavsi) derler. İşte sulûk tekrar zirveye çıkmak
için diğer yarım dairede yapılan yolculuk iddiasıdır. Bununda üç
durağı bulunduğunu söylerler, şöyle ki:
“Birinci durak: Bu durakta salik bütün işlerin Tanrı işi olduğunu
bilir, görür ve bu bilgiyle, bu görüşle tahakkuk eder. Artık ona
göre hayır-şer, iyi-kötü yoktur. Çünkü bütün bunlar, nispi ve
izafidir. Ortada, meydana gelen iş vardır. Bu iş, diğer bir işle
karşılaştırılınca bu vasıflardan birini kazanır. Yahut birisine göre
hayır olan, bir başkasına göre şerdir... Bütün bu işlerin hepsini
işleyen Tanrı’dır. Bu ilk durağa “işleri belirlemek” (Tevhid-i Ef’âl)”
derler.
“İkinci durak: Bu durakta ise “meydana gelen bütün işlerin, Tanrı
tarafından sıfatları yoluyla meydana geldiğini, önceki durakta
görmüş olan salik”, bütün sıfatların, Tanrı’nın aslında bir tek
sıfatı olduğunu görmüş veya bilmiş olur derler, buna da “sıfatları
birlemek”. Tevhidi sıfat derler.
“Üçüncü durak: Bu durakta salik, sıfatların, zâtın yani Allah’ın
aynı olduğunu görmesi ile her şeyin, Allah’ın zuhurundan yani açığa
çıkmasından ibaret olduğunu, dolayısıyla, Tüm kainatın Allah ve
Allah’ın tüm kainat olduğunu, arada bir fark bulunmadığını bilir”
derler.Bu durağa da “Zât’ı birlemek” “Tevhid-i Zât” adını verirler.
Bu üç durak, yokluk (Fenâ) duraklarıdır, üçüncü durağa varan sofunun
tüm kayıtlardan kurtulduğunu, dolayısıyla onun için. Artık, Kul,
Tanrı, Yaratış, ibadet eden, ibadet edilen ve ibadet gibi
yükümlülükleri olmadığını söylerler.
Üçüncü durağa vardığını iddia ettikleri salikin olgunlaşması için bu
durakta kalmayıp, sofuluk yapması için tekrar başlama noktasına geri
dönmesi gerektiğini, zira zirvede kalıp dönmemesi halinde kimseye
faydası olmayacağını söylerler. Ancak bir şartla ki, kendilerince
tamamıyla olgunlaşan ârif (sofu), ilk zamanki gibi kâinatla Tanrı’yı
ayrı görmemelidir, derler.

Sulûkla ilgili iddialarına “Devir Nazariyesi” de demektedirler. Bu
nazariye ile iddia etmek istedikleri esas amaç tüm yaratıkların,
dolayısıyla insanın da Allah’ın bir parçası ve kainatta her ne varsa
Allah’tan ibaret olduğu iddiasıdır. (Bu tespitlerle ilgili olarak
bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının
sayfa 162-163 den alıntılar yapılmıştır. İnkılâb Kitabevi 1985
baskısı.)
Sulûk veya Seyr’ü Sulûk dedikleri bu iddialarını, bazıları dört
safhaya da ayırmaktadır, Şöyle ki:
1- Seyr-i İlallah: Allah’a yolculuk (zirveye doğru harekete geçme)
Buna “fenâ fillah” Allah’ta yok olma da derler ve derler ki, burada
kul, kendi sininde Allah olduğunu anlar.
2- Seyr’i Fillah; Allah’ta gezinme, burası içinde, kula Allah
ilminin (Ledün İlmi) tamamen açıldığını söylerler.
3- Seyr-i Maallah, Allah’la birlikte gezinme, burası içinde ikilik
aybının ortadan kalktığı, Allah’la kulun denk olduğu makam derler.
4- Seyr-i Anillah; Allah’tan (zirveden) ayrılıp tekrar başlama
noktasına dönme, halkla irtibatlaşma.
(Bu konuda bak, İslam Tasavvuf Tarihi, Mehmed Ali Ayni, Akabe
Yayınları 1985, sadeleştiren H.R. Yananlı sayfa 104-107.)
Ayrıca, tasavvufçuların, Rabıta, Nefes gibi iddiaları, Taç, hırka,
sarık gibi zaman zaman özel kıyafetleri vardır. Rabıta müridin
kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını
zihninde canlandırması demektir. (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik,
Ekin yayınları 1996, Ferid Aydın Sayfa 13.) ; Nefes ise : Şeyhlerin
soluklarıyla oluşturduklarını iddia ettikleri feyizdir. Bu ve bu
gibi iddia ve merasimler, müridleri kendilerine bağlamak onları
meşgul etmek için sofuların uydurdukları oyun türünden şeyler olup,
İslam diniyle hiçbir ilgisi olmayan aynı zamanda boş hayalvari
şeylerdir. Örneğin: Kudüm çalıp sema yapmanın veya tef çalıp bir
takım hareketler yapmanın hiçbir islâmi esası iddia edilemez. Kaldı
ki bu gibi şeyler, sofuların, her şey Allah’tır deyip İlâh’lık iddia
etmelerinin ve iyi ile kötü diye bir şey yoktur, ikisi de aynıdır
demeleri yanında sıradan iddia ve olaylardır. Bütün tasavvufun kökü
de, temeli de, her şeyiyle “Vahdet-i Vücûd” dedikleri her şey
Allah’tır iddiası ile, iyi ve kötü diye bir şey yoktur, ikisi de
birdir zihniyeti üzerine kurulmuştur. bu hususlarla ilgili sözleri,
kendilerinin sıkıştıklarında veya bazılarının onları savunmak için
söyledikleri gibi, bir dil sürçmesinden veya sarhoşluk halinde
söyledikleri sözler değildir, hiç kimse hata olarak söylediklerini
oturup öğreti şeklinde kitaplara yazmaz, fakat onlar bunu
yapmışlardır ve bu onların hayat görüşüdür. Bunun böyle olduğuyla
ilgili olarak, kitaplardan somut örnekler vermeden önce, şunu
belirtmeliyim ki, Kuran’ın, öğrettiği İslam öğretisi, bunların bu
iddialarının tam tersidir. Şöyle ki, Kuran’dan mealen:
- Muhakkak ben, (evet) ben Allah’ım; benden başka ilâh yoktur.
(Yalnız) bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl. 20/14
- Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: “Benden başka
ilâh yoktur, bana ibadet edin!” diye vahyetmiş olmayalım. 21/25
- Yoksa Allah’tan başka veliler mi edindiler? Halbuki asıl veli
(dost) Allah’tır. O, ölüleri diriltir; O, her şeye kadirdir. 42/9
- Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a
aittir. İşte Rabb’im Allah budur. O’na dayandım, O’na yöneldim.
42/10
- Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden çiftler,
hayvanlardan çiftler yaratmıştır. Bu (düzen içi)nde sizi üretiyor.
Zâtına benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir. 42/11
- Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şâhitlik etti. Melekler
ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilâh olmadığına adâletle şâhitlik
ettiler. (O). Azizdir, hakimdir. 3/18
- De ki : O Allah birdir. 112/1
- Allah Sameddir (her şeyden müstağni, her şey O’na muhtaçtır).
112/2
-Doğurmamıştır; doğmamıştır. 112/3
- Hiç kimse (ve hiçbir şey) O’na denk değildir. 112/4
- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir
değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81
- Bir şeyin olmasını istediği zaman, O’nun işi ona “ol” demekten
ibarettir; o da hemen olur. 36/82
- (Böyle iken tuttular, Allah’ın) kullarından kendisine bir parça
(cüz) tasarladılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür. 43/15
Ve bu şekilde, Kuran’dan daha birçok örnekler verilebilir. Görüldüğü
gibi, Allah’tan başka, ilâh yoktur. Kainat, Allah tarafından yoktan
var edilmiştir ve Allah isterse yoktan bu kainata benzer sonsuz
kainatlar yaratabilir. Yaratması da kendisinden bir parça şeklinde
olmadığı gibi, bir emirden, yani “Ol” emrinden ibarettir, istediği
şey hemen olur. Hal bu ki, Vahdet-i Vücûtçuların iddia ettikleri,
Allah ve kainat bütünlüğü sabit olup, artma kabul etmez. Fakat,
Kuran öğretisine göre, Allah ve Kainat ayrı, ayrı olup, kainattaki
hiçbir şey Allah’a benzemediği gibi, kainattaki hiçbir şey
ilâh’lıktan bir paya sahip değildir. Ayrıca sabit olmayıp, Allah onu
çoğalta bilir ve mislini yaratabilir, zira Allah, her şeye gücü
yetendir. Allah’a “cüz” yani kainattan parça yakıştıranlar.
Kuran’daki Allah’ı tevhid öğretisini reddetmiş kimselerdirler.
İyi ve kötü diye bir şey olmadığını, ikisinin aynı şey olduğu
yolundaki iddialarının da, Kuran’ın İslâm öğretisiyle bağdaşır bir
yanı olmadığı gibi, bu iddiaları Kuran’a ters düşen iddialardır. Bu
konuda Kuran’dan mealen:
- De ki : Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün
çokluğu (neden bu kadar çok diye) tuhafına gitse de (bu böyledir).
Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.
5/100
- Körle gören bir olmaz. İnanan ve iyi işler yapanlarla kötülük
yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! 40/58
Evet, görüldüğü gibi hiçbir zaman iyi ile kötü, temiz ile ile pis
bir olmaz.bu konuda Kuran’dan başka örnekler vermek mümkündür. İyi
ve Kütünün bir olduğu yolunda ki iddiaları, İslâm dinine mal etmeye
çalışmak Kuran öğretisine açıktan açığa yapılmış bir saldırıdır.
Böyle bir iddianın İslâm dininde asla yeri yoktur. Ayrıca, Kuran
öğretisine göre gerçek olarak hakikatler mevcuttur, hakikatler
kişilerin kanaatlerine göre değişmezler, kişilerce hakikatlere
aykırı olarak ileri sürülen inanç ve kanaatler, gerçeklerden sapmak
suretiyle, hakikatlerin inkar edilmesidir. Böyle bir davranış
hakikatlerin olmadığı manasını ifade etmez, sadece iddia edenlerin
fikirsel sapıklığını gösterir. Bundan dolayı, sofistlerin en önde
gelen önderlerinden Protagoras’ın, “Hakikatlerin ölçüsü kişidir,
hakikatler kişilere göre değişir” sözünü ve bunu temel hareket
noktası kabul eden “Sofist” lerin iddiaların, Kuran ölçüsüne göre
kabul etmek mümkün değildir. Bu konuda, Kuran’dan mealen:
- Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli
olmuştur. Kim tağût’u inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o,
kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.
2/256
Görüldüğü gibi, iyilik ve kötülük bir birinden ayrı şeylerdir.
Allah’ın iyidir dediği hep iyidir, kötüdür dediği hep kötüdür. Zira,
Allah’ın sünnetinde değişme olmaz. Bu konuda Kuran’dan mealen :
- Allah’ın, öteden beri süregelen sünnetidir bu: Allah’ın sünnetinde
bir değişme bulamazsın. 48/23
Ve, Allah’ın dediği muhakkak ki doğrudur. Bu konuda Kuran’dan
mealen:
- Gerçek, Rabb’inden gelendir, sakın şüphelenenlerden olma. 2/147
SOFİSTLERİN KURAN’A VE ÖZELLİKLE ALLAH’IN BİRLİĞİNE KARŞI YAPTIKLARI
FAALİYETLER:
Kuran’ın, Allah’ın birliği yani tevhidi öğretisine göre, Allah ve
Kainat bir birlerinden ayrıdırlar, tamamıyla yaratık olan kainatta,
hiçbir şekilde ve hiçbir şeyde İlâh’lıktan bir pay yoktur.
Kainattaki her şey, Allah’ın yaratığı ve mülküdür, kainattaki hiçbir
şeyin, Allah’ın zatına benzerliği olmadığı gibi, hiçbir şekilde
Allah’la birleşmez, Allah’ın zatı da hiçbir şekilde kainatla
birleşmemiştir. Tüm kainat hiç yoktan, Allah tarafından sonradan
yaratılmıştır. Allah ise, yaratılmadığı gibi, başlangıçsız olarak
hep var idi, doğmamış ve doğurmamıştır. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Kainattaki her şey ona muhtaçtır. Her şeye gücü yetendir. Hiçbir
şeyin gücü ona yetmez. Allah, merhametli olup, kimseye zulmetmez.
Rahmetiyle, dünya’da ve ahirette nimetlerle rızıklandırır. Ceza
verdikleri ise cezayı hak edenlerdir. Allah, sözünden dönmediği
gibi, ancak gerçeği söyler. Kainatı yaratım demesi, gerçeğin ta
kendisidir, dolayısıyla kainat bir hayal veya evham olarak mevcut
değil, gerçek olarak vardır. Kainatın gerçek olarak var olması,
Allah’ın var ve bir olmasına aykırı değildir. Zira, Allah,
Allah’tır, kainat bir yaratık olarak kainattır ve mahiyet olarak bir
birlerinden tamamen ayrıdırlar.
Kainatta ki herhangi bir şeyde, her ne suretle olursa olsun,
İlâh’lık vehmetmek veya İlâh’lıktan pay vermek, Kuran öğretisine
göre “Şirk” yani o şeyi Allah’a ortak koşmadır. Sofistlerin
“Vahdet’i Vücûd” nazariyesi şirkin ta kendisidir. Sofistlerin
dışında yaygın olarak dünyada, Allah’a şirk koşanlar mevcuttur.
Bunların kullandıkları şirk sözleriyle, sofistlerin kullandıkları
şirk sözleri çoğu yerde bir birine benzer veya aynıdır. Fakat
bunlarla sofistler arasında bazı farklılıklar da mevcuttur. Öyle ki,
sofistlerin dışında olup ta şirk koşanlar, bu sözlerini bir inanç
olarak ortaya koyarlar ve kendilerine ait bir grup oluştururlar.
Sofistler ise, her inancın içerisinde, işlerine geldiği zaman o
inancın kural ve kavramlarını işlerine geldiği gibi değiştirir meye
çabalayıp, gizli olarak yer alırlar. Zira, sofist bir avcıdır. O,
inanmadığı halde insanların önem verdikleri inanç değerlerini
kullanmak suretiyle menfaat teminine girişir, çünkü onun inancına
göre kesin bir hakikat yoktur. Onun için tek hedef bu dünyada
sağlayabileceği azami maddi menfaat ve makam hırsıdır.
“Vahdet-i Vücûd” inancı insan oğlunun iddia ettiği en kapsamlı şirk
çeşididir ve kökü çek eskilere dayandığı gibi, bir çok meşhur kimse
tarafından da ileri sürülmüştür, sofistlerin bu konudaki sözlerine
yer vermeden önce, konunun tarihi seyir içerisindeki gelişimine
kısaca değinerek, İslam dinindeki Tevhid inancıyla arasındaki farkı
belirtmekte fayda vardır. Zira bu iki inanç tamamen bir birlerine
zıttır.
Bu bölümde, kendileri “sofist” olmamalarına rağmen, kainatın varlığı
ve İlâh konusunda sofistler gibi düşünen, tarihi süreç içindeki
meşhur kimselerden örnekler vererek, inançta kim hangi taraftadır
hususunun belirtilmesinde konunun anlaşılması açısından gerek
vardır. Böylece kısmet olsa üçlü bir durumla karşılaşmış olacağız.
a- Kur’an ayetlerinde konuyla ilgili hususlar.
b- Tarihi süreç içinde ki, meşhur müşriklerin şirk sözleri,
c- Sofuların değer bir ifadeyle şeyhlerin bu konudaki sözleri.
Konuyla ilgili olmak üzere somut belgeler ortaya konacağından,
okuyucu kim hangi söze tabidir açıkça görme imkanı elde edecektir.
Sofular Kuran’a mı tabiler, yoksa sözleri müşriklerin sözleriyle
birebir çakışmakta mıdır, görelim:
Milattan önce 6.yy’da yaşamış olan Parmenides ve Heraklıt’e göre:
İTALYALI PARMENİDES (İ.Ö.540-480): Bu şahsa göre, kainat olarak
gördüğümüz her şey bir evham olarak mevcut olup, aslında yoktur.
Zannın kendisine tutunduğu asıl olmayan var mahvolursa geriye kalan
“varlık mevcuttur” der. Bunun dediği, Kainat yoktur, var olan yalnız
Allah’tır diyenlerin sözüne özdeştir. Bu iddiasıyla, gözünün önünde
duran kainatın var olma gerçeğini inkar etmiş oldu. Ona şu şekilde
sormak gerekir, kainat yoksa, kainatın bir parçası olan kendiside
yoktur, o zaman yok olan var olanı nasıl bildi?
Kitaplarda yer alan söylevleri şu şekildedir:
“Parmenidesin özlü felsefi açıklaması “varlık mevcuttur”
mealindedir. Bu açıklaması elbette biçimsel bir açıklama gibi kulağa
gelmektedir, ama burada bundan daha çoğu demek istenmiştir. Varlık
kavramı altında diğer çelişik var olan, yani nesneler hiçliğin içine
gömüldüğünde kalan kastedilmektedir. Zannın kendisine tutunduğu asıl
olmayan var olan mahvolursa asıl olan olarak devem eden şey demek
istemiştir. Biricik ve birlik gösteren, gerçek realitedir demek
istenen.
Şimdi artık Parmenides tek başına gerçeğin içinde olan varlığı
belirtmeğe yönelmektedir. O onun belirteçlerini açıklığa
kavuşturmaktadır. Ona, sırf tek tek parçalara bölünmüş olan insan
dahil değildir, o tersine bir olandır, onun içinde her şey her şeye
bağımlıdır. Bunun dışında ona şunlarda dahildir: O karşıtlık ve
çatışma tanımaz, bütünlük, bölünmemezlik kendi kendisiyle eşitlik
onun özelliklerindendir. Bunun dışında ona o fanilikle ve sürekli
hareketle belirgin değildir, tersine hareketsizlik ve edebiyet ona
özgüdür.
Elbette bu felsefi nokta-i nazarın büyük çaptaki tek yanlılığı uzun
bir sürede kendini idame edemeyecektir. Bir zorlu darbe ile bertaraf
edilen ve saf varlık uğruna hiçliğin uçurumuna atılan somut realite
yeniden hakkını talep edecektir. Dünya kaybı felsefenin son sözü
olamaz. Bu nokta Parmedines’in büyük çağdaşı Heraklitle ortaya
çıkmıştır.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993,
Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 29-30. )
Görüldüğü gibi, Parmenides kainatın varlığını inkar etti, bu sözü
sofuların, Allah’tan başka hiçbir şey yoktur sözleriyle çakışır.
Parmenides’le aynı zamanlarda Anadolu’da yaşamış olan Ephesos’lu
Herekleitos veya kısaca
Heraklid.
HERAKLİT (i.ö. 540- 480). Bu şahısta, Parmenides’in tam aksine
Kainat’la, İlâh’ı bir saydı ve her şey İlâh’tır dedi. Böylece,
söylemiş olduğu bu sözle sofuların “Vahdet-i Vücûd” nazariyesi özdeş
olmuş olmaktadır. Şöyle demektedir:
“Soğuk ısınır, sıcak soğur. Nemli olan kurur, kuru olan nemlenir ve
işte derin anlamlı formüllendiriş şudur: Ölümsüz olanlar ölümlüdür,
ölümlüler ölümsüzdür; onlar birbirlerinin ölümünü yaşarlar ve
birbirlerinin hayatlarını ölürler.
Her şey birdir. Her şeyden bir olmaktadır ve birden her şey
oluşmaktadır. Böylece Heraklit sonunda bütün değişmelerin içinde
görülür hale gelen bir olan üzerine şunları belirtmektedir:
“Değişerek o aynı kalmaktadır. O canlı olarak gelişen (açılan) ve
tekrar kendini içine alan birliktir. Bu sıfatla o uçurumlaşan
dünyada ki derin realitedir. (Felsefenin Arka Merdiveni, İz
Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat
Umran, sayfa 33-34. )
Kuran öğretisinde, Allah ve Kainat gerçek olarak vardır ve
birbirlerinden ayrıdırlar; Allah’ın inkar edilmesi söz konusu
olmadığı gibi Kainatın inkar edilmesi de söz konusu değildir. Aksi
takdirde, hem Allah’ın varlığıyla ilgili ayetler, hem de Kainatın
varlığıyla ilgili ayetler inkar edilmiş olacaktır. Parmenides’in
kainatı inkar edip, hiç olarak sayması ile Heraklit’in, har şey
Allah’tır deyip kainatı İlâh’laştırması, bugün olduğu gibi, tarih
içerisinde birçok kimse tarafından benimsenmiş ve bir inanç olarak
sürdürüle gelmiştir. Sofistler bu inancı yaygın olarak kullandıkları
gibi, sofist olmayan birçok kimse ki, bunların içinde filozoflarda
dahil olmak üzere inançlarına temel yapmışlardır.Hatta, kendilerini
İslâm’ın çok büyük alimleri olarak tanıtan Sofular, bu hususları
İslâm’ın asıl hakikatleri, hatta Ruh’u olarak insanlara takdim
etmişlerdir. Hal bu ki bu kabil inanç ve iddiaların İslâm
dininde hiç yeri yoktur.Kuran’a ters düşen şeylerdir. Bu konuda
Kuran’dan mealen: