ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 15

- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81

- Bir şeyin olmasını istediği zaman, O’nun işi ona “ol” demekten ibarettir; o da hemen olur. 36/82

- (Tuttular) cinleri Allah’a ortak yaptılar. Halbuki onları O yaratmıştır. Câhilce O’na oğullar ve kızlar icâd ettiler. Oysa O, onların vakfettiklerinden münezzehtir ve çok yücedir. 6/100

- (O) gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun nasıl çocuğu olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur, her şeyi O yaratmıştır ve O, her şeyi bilendir. 6/101

- (Allah), gökleri ve yeri hak ile (yerinde ve gerçek olarak) yarattı (O), onların ortak koştuklarından yücedir. 16/3

- Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları hak ile yarattık, o saat de mutlaka gelecektir! Onun için şimdi sen güzel bir hoşgörü ile muâmele et. 15/85

- (Böyle iken tuttular, Allah’ın) kullarından kendisine bir parça (cüz) tasarladılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür. 43/15

Görüldüğü gibi, Kainat gerçek olarak vardır ve Kainatta İlâh’lık vasfı da yoktur. Aksini iddia edenler, cehenneme girdiklerinde onun ne kadar gerçek olduğunu görerek hiç şüpheleri kalmayacaktır ve cehennem de ki, irin ve zakkum gibi iğrenç şeylerle azap gördüklerinde, cehennemin İlâh’lıktan pay almadığı konusunda da hiç tereddütleri kalmayacaktır. Kuran’dan mealen:

- Ardından da cehennem (onu gözetlemektedir. Orada o, ) irin suyundan sulanır! 14/16

- O gün cehennem ateşine (şöyle) kakılırlar : 52/13

- “İşte yalanlayıp durduğunuz cehennem budur!” 52/14

- “(Nasıl) bu mu büyü, yoksa siz görmüyorsunuz?” 52/15

Parmenides’le, Heraklit’in çizgisinde söz söyleyip, sofist olmayan bazı meşhur kimselerden kısaca örnekler verecek olursam:

ARİSTO (M.Ö. 384-322 ): “Aristo’nun Tanrısı diğer Yunani anlayışlar gibi ezeli olan maddeye şekil kazandıran bir yapıcı (san’i), bir mimardır. V.Aster’in ifadesiyle “Tanrı kendisi gibi ezelden beri hazır olan malzemeye sadece bir form vermiştir.” Böyle bir Tanrının önceden bazı şeyleri tespit ve takdir etmesi de bahis konusu olamayacağı aşikardır.”
“Öte yandan Aristo 55 sabit kürre ve birtakım manevi varlıklar (Les entelligences) kabul ediyor, yıldızlara, gezegenlere ilâhi varlıklar gözüyle bakıyor. Onlara ruh ve canlılık atfediyor. İlâhların ikametgâhları olan göğün ilâhi cisimler olan yıldızlarla dolu olduğunu söylüyor. Bu ilâhi varlıkların ilk muharrik gibi hareketsiz, değişmez ve ebedi olduğunu kabul ediyor; İlk Muharrik’e verdiği bir takım vasıfları bunlara da izafe ediyor; onları yaratılmamış müstakil varlıklar olarak gösterip adeta ilâhlaştırıyor.”
“Görülüyor ki Aristo Gök varlıkları arasında bir hiyerarşi kurmaya çalışmasına ve “bazen” Tanrı’yı bir olarak kabul etmesine rağmen, (Yunan mitolojisindeki) Tanrıların birden fazla yıldız ve kürelere ilâhi sıfatları yüklemesi ve farklı bir sürü muharrik kabulüyle çok Tanrıcı bir anlayıştan kurtulamamıştır.” (Aristo Metafiziği ile Gazzâli Metafiziğinin karşılaştırılması. M.E.G.S.B. Devlet Kitapları 1986 Baskısı Sayfa 111-115 Yazan. Doç. Dr. Süleyman Hayri BOLAY. )
(Aristo’ya göre ) “Dünyadaki bütün sarf edilen gayretler yetkinleşmeye yöneliktir. Buna göre son hedef en yetkin olan nedir? Aristoteles şöyle cevap veriyor: Tanrılık, demek ki realitenin o ana niteliği gerçekleştirmeye ve yetkinliğe yönelik sürekli itiş ondan doğmakta ve onda temellendirilmektedir. Tabiattan olan her şey, içinde tanrısal olan bir şey taşır.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 75. )

Görüldüğü gibi, Aristo tabiatı İlâh’laştırmaktadır. “Vahdet-i Vücûd” anlayışı.

ZENON (Kıbrıs M.Ö. 336-264) : Stoa felsefesinin kurucusudur. Bu felsefeye tabi olanlara Revakiler de denir. Başlıca taraftarları Chyrisppe, Epikte ve Marc-Aurele’dir.
Stoacılığın kurucusu aslen Kıbrıslı olup bir deniz kazasından sora Atina’daki Kiniklere katılan Zenon’dur. Zenon derslerini sütunlu bir yolda verirdi. “Stoacı” terimi Yunanca sütunlu yol anlamına gelen stoa sözcüğünden türemiştir.
“Herakleitos (Heraklit) gibi Stoacılar da tüm insanların ortak bir dünya mantığının ya da “logos”un bir parçası olduğunu savunuyorlardı. Her bir insan minyatür bir dünya; “makro kozmos”un “mikro kozmos”, “büyük evrenin küçük evren” olarak yansımasıydı”. (Sofi’nin Dünyası, Pan Yayıncılık 1994 Justein Gaarder, çeviren, Gülay Kutal, sayfa 149).
“Varlık-metafizik-anlayışında Zenon materyalist bir tekçilik geliştirmiştir. Ana-Varlık (ark he) tektir ve maddi niteliktedir; devindiren yönü - aiton - ile evrene düzen kazandıran ussal ilkedir. “Doğa” ya da “Tanrı” da denilebilecek olan ana varlığın özü ateş’tir, Evren bu ana-ateş’in dönümlü olarak yansımasından oluşmuştur ve böyle oluşup gidecektir. Ana-ateş bütün varlıklarda bir “soluk” olarak bulunur. Ama her varlık çeşidinde başka başka varlıklara bölünmüş olarak görünür: İnsan da us, hayvanda can, bitkide yetişme, cisimde güç olarak. Bu temel-varlığın - Tanrının - bütün varlıklarda bulunduğu, kendini gösterdiği anlayışı - panteizm - Stoa felsefesinin başlıca bir özelliğidir.” ( Felsefenin Evrimi, M.E.B. Devlet Kitapları - 1979, Prof. Macit Gökberk, sayfa 19-20. )
Stoiklere göre: “Güçlü ve tanrısal ilke, tüm reel alanda canlı olarak mevcuttur. Tanrı dünyaya müdahale etmiştir. O, onun rûhudur, o dünyanın yaratıcısıdır ve her şeyin babasıdır, hatta denebilir ki, tüm yeryüzü ve bütün gök Tanrının varlığıdır. Tanrı pis sularda, bağırsak solucanlarında ve bütün mücrimlerde bile içkindir; Stoikçe düşünülen tabiatın kendisi tanrısaldır. Kleanthes Tanrıya ilişkin olarak şöyle der: “Biz senin soyundanız”. (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 86-87 ).
Zenon ve taraftarlarının “Panteist” yani “Vahdet-i Vücûd” çu oldukları açıktır.

PLOTİN (M.S. 203-270) : “Plotin’e göre “bir” den şu üç varlık sudur eder; a) Akıl ve zekâ (Bu varlık zaman ve mekan üstüdür), b) Ruh (Akıldan sudûr eder, bu da ferdi varlıkların ruhu olmayıp âlemin ruhudur. c) Madde (Bu da ruhdan sudûr eder, madde ve madde âlemi sırf yokluktur. Vasıtasız ve belirsiz bir şeydir.) Piramidin zirvesindeki en yüksek noktaya; “Bir’e tecrübe ve akıl yoluyla değil, mistik bir vecd yoluyla ulaşılır.
Alem, O’ndan (Allah’tan) fışkırır, akar ve ruh tekrar ona dönmeyi arzular.” (Felsefi Doktrinler sözlüğü, Akçağ Yayınları 1987, Prof. Dr. S. Hayri BOLAY sayfa 305 ).
Plotincilere göre, (bunların meşhur adı Yeni Eflâtunculuktur. ) : “Varlığın - her birinin kendine özgü yapısı ve yasası olan - aşamalardan kurulmuş olduğu tasarlanır: En başta salt tinsel nitelikte olan Tanrılık - “Bir” vardır; bunun altında, sırasıyla, Tin, Ruh ve Madde yer alırlar. Bunların hepsi Bir’in - Tanrılığın - türümleridir, ışımalarıdır. Tanrılığın ışıması da kaynaktan uzaklaştıkça sönükleşir ve madde’de tam bir karanlığa varır. Beden yönü ile insan madde’nin bu karanlığına batmıştır. Onun için ruha düşen ödev, ışığın kaynağına doğru yükselmektir. Pek az kimsenin pek az eriştiği “esrime” - vecid - halinde insan Tanrıya kadar yükselip onunla “bir olabilir”. Yeni Platonculuk (Eflâtunculuk) tüm- tanrıcılığın (Vahdet-i Vücûd) un başlıca bir çığırıdır, bütün mistisizmlerin (gizemcilerin) de ana kaynağıdır. ( Felsefenin Evrimi, M.E.B. Devlet Kitapları - 1979, Prof. Macit Gökberk, sayfa 27. )
Plotincilere göre, “Dünya en doğrusu tanrının içinden doğrudan doğruya doğmaktadır ve aynı zamanda onda içkindir. O Bir’in içinden dışarıya akmaktadır, ama bu onun içinde onunla birleşmiş olarak kalmaktadır. Kökünden, kendini ondan ayırmadan ortaya çıkmaktadır. Bir, çoğun içinde aynı zamanda mevcuttur ve keza ondan ayrılmıştır; ama Tanrı bizzat kendi içinde neden kalmıyor? O esas itibariyle ne sebeple dünya halinde gelişme gösteriyor? Besbelli: o bunu felsefe ile uğraşan kişinin dünyayı reel olarak yaşaması için yapmaktadır... Bu Plotin’in Bir’in açılımı fikrinin kökenidir.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 96-97. )

Plotin’de, Vahdet-i Vücûd düşüncesi yanında, Devir Nazariyesi, Seyri Süluk ve Fenafillah düşüncesi de vardır, bunlar Sofuların en çok kullandıkları aldatma yöntemlerinin ana araçlarındandır.

MEİSTER ECKHART (tahmini 1260-1327) : Kadınlar arasından Filozof çıkması çok ender bir olaydır. Bunun bir istisnası da bayan “Eckhart’tır”. Meister unvanı Paris'te üstlenmiş olduğu öğretim göreviyle ilgili olarak 1308’de almış olduğu Magister (Felsefe doktoru) payesinden gelmektedir.
“Meister Eckhard, insanın tüm gerçeği öz olarak içinde taşıdığı” iddiasındadır. “Eckhard daima yeni tâbirlerle insanın bu anlatılamaz olan en içini açıklamaya çalışmaktadır. O onu “”rûhun reisi”, “rûhun ışığı”, “akıllılık”, “rûhun içindeki kalecik”, “rûhun kıvılcımcığı” diye adlandırmaktadır, ama bütün bu belirlemeler demek istenileni tam anlamıyla isabetle dile getirememektedir.” Eckhart bu konuda ne düşündüğüyle ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmaktadır.
“Rûhun içinde Tanrı’ya akraba olan bir şey vardır; o içinde tanrısal mizacın tasavvurunu taşımaktadır; evet, hatta denebilir ki Tanrı rûhun dibinde gizlendiğinden, rûhun kendisi tanrısal türdendir.”
“Bu sebeple rûhun dibi onda rûhun kökünde Tanrı’yı tanıyabileceği yerdir. “Rûhun kıvılcımcığı” tanrısal ışığı kavrar, ama bu Tanrı’yı kavramak ancak va ancak uzlet deneyinde mümkün olabilir. Tanrının tâ dibine ulaşmak isteyen kimse, kendi rûhunun dibine ulaşmak zorundadır. Bununla birlikte böyle tam uzlete erişen bir kişi tanrısallığın yakınına varır, hata Tanrıya katıksız bir birleşmeye kavuşur. Tanrı burada dipteki rûhun içine girer.”
“Burada Tanrının dibi benim dibimdir ve benim dibim Tanrının dibidir. Tanrı ve ben ikimiz biriz.”
“Eckhart şöyle diyebilmektedir: Tanrı beni kendi olarak doğurur ve kendini de ben olarak doğurur ve beni onun özü ve doğası olarak doğurur. Bütün nesneler, bizzat Tanrının kendisidirler.”
Bu sözleriyle Vahdet-i Vücûd’çuluk yapan Eckhart burada da durmayarak, Tanrıyı’da aşmak gerektiğini söylemektedir, şöyle ki:
“Hatta en sınırı kavramak isteyen düşünce, Tanrı kavramını da aşmak zorundadır, çünkü Tanrı her şeyin üzerinde süzülerek uçan bir varlık ve her şeyin üstünden esen bir hiçliktir. İnsanın bırakabileceği en yüksek ve en yakın şey Tanrıyı, Tanrıdan dolayı bırakmasıdır.”
“Eckhart’ın ölümünden sonra papa, içinde Meister Eckhart’ın yirmi sekiz cümlesinin dine aykırı ve en azından son derece yanlış anlaşılmaya müsait bulunduğu için mahkûm edildiği bir emirname çıkardı.” (Alıntılar, Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 133-141‘e. )
Eckhart, bu düşünceleriyle sofistlerin zihniyetini açık bir şekilde sergilemektedir.

SPINOZA (1632 - 1677) : Tipik bir Vahdet-i Vücûd’çu olan Spinoza 1632’de bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Din adamı olarak yetişen Spinoza Amsterdam’daki Yahudi Cemaatinin bir üyesiydi. Fakat düşüncelerinden dolayı, Yahudi Cemaatinden çıkarıldı.
Allah’a şirk koşan bir çok kimseler, kendilerince değerli saydıkları şahıs ve nesneleri, Allah’a ortak koşmaktadırlar. Vahdet-i Vücûd’çular ise, değerli olsun olmazsın her şeyi Allah’a ortak koşmaktadırlar, Öyle ki her şey Allah’tır demekle Haşa O’ndan, pislikleri bile İlâh kabul etmektedirler. Bunun için, İslam dinine göre müşrik kabul edilen kimselerin dahi tepkisini çekebilmektedirler. Göbek adı Baruck olan Spınoza’da yoğun tepki çekenlerden biridir. Aforoz edilmek suretiyle mensup olduğu cemaatin dışına atıldı ve lânetlendi. Yahudilerin onu cemaatlerinden atmalarının bir nedeni de, “daha büyür büyümez Yurd kentinin Yahudi cemaatiyle acımasız tartışmalara girişir. Buna yol açan olay onun İncil geleneği üzerine eleştirel yönde açıklamalarıdır. Tevrat ona çelişkilerle ve tutarsızlıklarla dolu görünür ve onun bütün bölümlerinde sadece gerçeği içerdiğini kabûl etmek istemez kabûl edemez.
Bilir misin Spinoza’nın inançta bu kadar batmasına ve Vahdet-i Vücûd’çu olmasına neden olan şey neydi? Bize göre Kuran saf hakikattir. İncil ve Tevrat ise asılları Kuran gibi saf hakikatler olmasına rağmen, bize göre; zaman sürecinde insanlar tarafından değiştirilmekle saflıklarını kaybeden , buna rağmen yanlışları; doğru olmayanları içermelerine rağmen bazı gerçek hakikatleri de içeren kitaplardırlar. Spinoza İncil ve Tevrat’tan uzaklaştığında gerçek ve saf hakikati arayacağı yerde, felsefi bir düşünce yoluyla hakikati bulabileceğini zannetti. Böylece çok daha büyük bir batacağın içine; içinde hiç ışık bulunmayan saf karanlığın içine gömüldü. Zira dünyanın bütün filozofları ne sofistleri bir araya gelseler, Allah tarafından bildirilmiş bir Vahiy olmadan gaybın bilinmesi konusunda veya kendi ifadeleriyle metafizik konusunda ne bir hakikat bulabilirler nede gerçek olan bir söz söyleyebilirler. İnsanların ellerinde bu dünyada gayb hakkında bilgi verebilecek İlâhi vahiyden başka bir imkân mevcut değildir. Spinoza’nın en başta gelen kitaplarından biri “Geometrik Yöntemle Geliştirilmiş Etik” adını alır. Kendi dünyasında, kendisiyle birlikte, geometri ve madde vardı, bunlarla evrensel haki katın tamamını anlayacağını zannetti, fakat hakikati bulacağı yerde, bulduğu şey kendini ve elinde bulunan maddi vasıtalar ile tüm kainatı İlâh saymaktan ibaret oldu. Böylece onun küfrü, kendisi gibi küfreden Vahdet-i Vücûd’çuların küfrü ile çakışmış oldu. Hallacı Mansurun “Enel Hak” demesi gibi, Spinoza’da “Ban varım, ben oyum” demişti. Onun felsefi düşüncesine bir örnek verecek olursam :
“Dünya mevcuttur ve insan da mevcuttur, diye düşünülebilir. Bunu Spinoza da inkâr etmemektedir, ama o şöyle soruyor : Fakat asıl anlamda Tanrı varsa, dünya ve insan nedir? Buna şöyle cevap veriyor : “Dünya, Tanrının bizzat var oluşundan farklı bir tarz değildir ve Tanrının düşündüğünden ayrı bir tarz değildir insan”. Eğer bir nesne mevcuttur dersek, bu takdirde tutarsız bir söz sarf etmiş oluruz. Aslında şöyle demeliyiz : Bu nesnenin bana göründüğü tarzda Tanrı’da bana görünüyor, çünkü Tanrı her şeyin içindeki her şeydir, o tüm reel olanın içindedir, nesnelerde ve insanda mevcuttur, ya da daha doğru bir ifadeyle : Tüm reel olan Tanrının içinde içkindir. Mevcut olan her şey Tanrı’dadır.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 191. )
Yahudiler Spinoza’yı aforoz ettiler, fakat kendilerine Müslüman diyen bir çok kimse, Hallacı Mansur’a, Muhittin’i Arabi’ye ve onlar gibilerine Müslüman önderler diyerek büyük övgüler yapmaktadırlar. Hal bu ki bu kimseler, açık açık Allah biziz demektedirler, peki İslam dinine göre bu küfür ve şirk değilse o zaman size göre küfür ve şirk nedir, yani bir kimse buna rağmen ne söylese kafir ve müşrik olur?

LEIBNIZ (1646 - 1716 ) : Leibniz’e göre, “bütün realiteyi organizmaya olan benzetişimi (karine) içinde düşünmek gerekir; çünkü ölü olan, canlı olandan hareket edilerek kavranılmalıdır, ama ölü tabiattaki güç noktaları organizmalarda bulunanların aynı türündendir. En ufak bütün birimler bütün monadlar canlıdır. Birliğin Grekçe karşılığı “Monad” dır ) . Buna göre evrende ıssız olan doğurgan olmayan, ölü bir şey yoktur.”
“Her monadın başlangıç tan beri kendi içinde karışık bir tarzda diğer bütün monatların tasavvurunu ve böylece tüm realiteyi içerdiği varsayımını ortaya atmaktadır. Onların içinde tüm dünya mevcuttur. Monad evrenin canlı, ebediyen devam eden bir aynasıdır. Bir mikrokosmos (ufak evrendir) hatta her şeyi kuşattığına göre bir ufak tanrılıktır. Monad geleceğe gebedir, geçmişle yükümlüdür.”
“Leibniz için Tanrı, aynı zamanda bütün monatların kökenidir. Onlar onun içinden “sürekli bir çıkışla şimşek gibi ortaya çıkarlar.” Leibniz şundan emindir : Tanrı mümkün olan dünyaların çok sayısı içinden elden geldiğince en iyi olanı seçmiştir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 204 - 207 den alıntılar ).

Bu duruma göre Leibniz’in “Monad” dediği ve bununla tüm evren cevherini kastettiği şeylerin, yoktan değil de Allah’tan kopmak suretiyle geldiğini, dolayısıyla Evrenin İlâh olduğunu iddia etmekte ve Allah’ın bu dünya’dan daha mükemmel bir dünya yaratamayacağını iddia etmektedir. Bu da Allah’ın sınır çizmektir, öne sürdüğü felsefesi böyle düşünmesini gerektiriyordu, zira monatların gücü ona göre sınırlıdır. Monadların, monadı olan İlâh inancının sınırlı olması telakkisi, monad inancının bir gerçeğiydi. Zira onun İlâh inancında, İlâh sadece monad’dan ibarettir. Böylece Leibniz’in Vahdet-i Vücûd’çu olduğu açıktır.

FICTE (1762 - 1814 ) : Fiche, kainatın varlığını inkar etmenin yanı sıra, Allah’la birleşmeye, yani “Fenafillah’a” inanan bir filozoftu. Bu konuda Fichte şöyle diyordu:

“Ölümsüz olanla birleşmeye ve kaynaşmaya ilişkin içgüdü bütün ölümlü varlığın en iç köküdür. Ebedi olan bizi durup dinlenmeksizin (kesintisizce) kuşatıyor ve kendisini bize sunuyor, biz onu yakalamaktan başka bir şey yapmamalıyız”.
“Ben’in yanında bağımsız olarak mevcut olan bir dünya (numen) mevcuttur, diyemeyiz. Bize dünya olarak görünen şey bizi kuşatan nesnelerin toplamı gerçekte mevcut değildir. O, insanın kendi içinden dışarıya yansıttığı bir tasavvurdur.”
“Ben hiçbir yerde bir kalıcı varlığı ve kendi varlığımı bile tanımıyorum”. Hiçbir varlık yoktur. Ben, kendim, denilebilir ki kendim yokum ve hiçbir şey bilmiyorum var olan tasavvurlardır.”
“Sadece Tanrı vardır, onun dışında hiçbir şey yoktur”.
“Tanrıda yaşamak demek, onun içinde hür olmak demektir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 265 -276’dan alıntılar. )

Görüldüğü gibi, Fiche, Permanides’in, kainatın yokluğu konusunda ki sözlerini tekrarlayıp, ayrıca Fenafillah iddiasında bulunmaktadır. Bu düşüncelere sahip olan başka bazı batılı meşhur filozoflardan bir çok örnekler verilebilir, örneğin: Hegel’in; Schopenhaker’in; Heıddegger’in bu gibi düşünceleri vardır.

Bu seferde, sofist olmadıkları halde Vahdet-i Vücûd’çuluğa inanan bazı doğulu meşhurlardan örnekler verecek olursam durum şudur:

MUHAMMED İKBAL (1876 - 1938 ) : Doğum yeri, Pencap mıntıkasında bulunan Sialkot şehridir. İkbal, Sofuların Vahdet-i Vücûd ve diğer öğretilerini kendisine benimsemiş, onların anlattığı konuları savunan şiirle yazmıştır. Kendisine mürşid olarak “Mevlâna”yı benimsemiştir. Bütün yazılarına ve şöhretine rağmen kendisi “sofu” değil, bir Murid konumundadır, İkbal şöyle demektedir:

“594-Ey sen, ki gönlüm yaşıyor - yaşamak ne demek biliyor musun? İkiliği temaşa ederken biri gören aşk! Câvitname. M. İkbal Kültür Bakanlığı Yayınları, çeviren, A. Schimmel 1989 sayfa 203 ).
“1790- Hak, bütün esrarıyla görünüyor - benim gözümle kendini müşahade ediyor! ( Câvitname, sayfa 417).

Yukarıdaki beyitlerde görüldüğü gibi, M. İkbal bir Vahdet-i Vücûd’çudur. Câvitname kitabında bol bol tasavvufi ıstılahlar kullanıyor, Hallacı Mansur’u ve Hallacı Mansur’un davasını savunuyor. Cenneti küçümsüyor, Ademe, Firavuna ve İblise İlâh diyor.

Cenneti Küçümsemesi :
“1098- Niçin müminlerin yerinden uzaksın ? Yani : Neden cennetten mahcursun?
Hallac :
1099- İyi ve kötüyü bilen hür adamın ruhu cennete sığmaz!
1100- Mollanın cenneti şarap ve huri ve gilmandır; hürlerin cenneti ise, daima yürüyüştür.
1101- Mollanın cenneti yemek, uyku, şarkıdır; âşıkın cenneti ise, varlığı müşahade etmektir.” ( Câvitname, sayfa 291).
Ademe İlâh demesi ile İblisi Övmesi :
“6- Semanın ehlinden İblis gibi muvahhid yoktur.
9- Ve (Allah) ona buyurdu ki : << Secde et >> Dedi ki:
<< Lâ gayri >> Ona buyurdu ki : << Ya sana lânet edersem? >> Dedi ki:
<< Lâ gayri! >>
10- Benim isyanım senin için takdistir,
ve benim aklım sende tahvis
Adem senden başka değildir
Arada İblis kimdir?

İblise İlâh demesi :

“ Musa (İblise) dedi ki : << Onu hâlâ zikrediyor musun ? Ey Musa, Dedi Ki : Ey Musa, zikir zikredilir mi hiç ?
Ben zikrediyorum, o da zikrediyor; onun zikri benim zikrimdir, benim zikrim onun zikridir. ( Câvitname, sayfa 323).

Firavunun İlâhlığını kabul etmesi :

“20- İblis ve Firavun ile fütuvette ( yiğitlikle münazara etmem. İblis dedi ki : << Secde etseydim fütüvvet vasfı benden düşerdi. >> Firavun dedi ki : << Onun resulüne inansaydım fütüvvet mertebesinden düşerdim. >>
21- Ben dedim : << Dâvamdan ve sözümden dönseydim fütüvvetin döşeğinden düşerdim. >>
22- İblis dedi ki : << Ben Adem’den iyiyim, kimsenin ondan başkasını görmediği zaman >> , Ve Firavun dedi ki : << Ben sizin için benden başka bir ilâh bilmedim ( Sûre 28 Ayet 38 ), kavmımdan hak ve bâtılı tefrik ve temyiz eden kimse bulunmadığı zaman. >>
23- Ben dedim ki : << Eğer onu tanımazsanız Onun eserlerini tanıyın, ve ben o eserim, ve Enel - Hakk, çünkü Hak olmaktan hiçbir zaman çıkmadım. >>
24- Ve sahip ve üstadım İblis ve Firavun’dur ve İblis ateşle tehdit edildi ve davasından dönmedi ;
Firavun denizde boğuldu ve davasından dönmedi ve tereddütte katiyyen durmadı. ( Câvitname, sayfa 325).

Söylediği bu küfür sözlerle yetinmiyor. Firavunun davasından dönmediğini iddia ediyor. Hal bu ki, Firavun boğulacağı anda davasından dönüp iman ediyor fakat Allah onun bu imanını kabul etmiyor. Şöyle ki, Kuran’dan mealen:

- Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince (Fir’avn) dedi ki: “Ben İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de müslümanlardanım! dedi. 10/90

- “Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin“. 10/91

- “Bugün senin (canından ayırdığımız ) bedenini, (denizin dibinden ) kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden gafildir.” 10/92

SEYYİD KUTUB (1906 - 1966 ) : Seyyid Kutub 1906 yılında Mısır’ın Asyot kasabasında dünyaya geldi. Sünni bir yazar olan Seyyid Kutub’un İslâm dini adına yazdığı çeşitli eserleri vardır. Örneğin: 1965 yılında neşrettiği “Yoldaki İşaretler” kitabı ve en meşhur eseri, bir Kuran tefsiri olarak yazmış olduğu “Fizilâl-il Kuran” (Kuran’ın Gölgesinde ) isimli eseridir. Bu eserinde, İnsanda bulunan rûh’un, Allah’ın rûh’unun bir parçası olduğunu, dolayısıyla insanın bedenen olmazsa bile rûh’en Allah’la aynı olduğunu iddia etmektedir. Şöyle ki:

15 Hicr sûresinin 28 -29 . Ayetlerini anlatırken şu ifadelerde bulunuyor, mealen:

“28 - Hani Rabbin meleklere demişti ki : “Kuru bir çamurdan şekillenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım”. 15/28

“29 - Onu yapıp rûhumdan üflediğimde siz derhal onun için secdeye kapanın.” 15/29


İZAHATI : “İnsan aklı diyor ki, bâki olan bir rûh fâni olan bedene nasıl karışıyor, ezeli olan sonradan meydana gelene nasıl giriyor ?”
Aklın anlamaması nedeni konusunda şöyle diyor;
“Zira akıl sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılan bir varlık ise ezelden var olan şey hakkında hüküm verme yetkisine sahip olamaz. Ezelden olan şeyler hakkında hüküm veremeyeceği gibi akıl o ezeli olan şeyin karıştığı şey hakkında da hüküm veremez. Daha işe başlamadan önce aklın bu kaziyeyi veya bedihi hükmü - sonradan yaratılanı ezeli olan şey hakkında hüküm verecek vasıtalara sahip olamayacağı, hiçbir şekilde bu konuya müdahale edemeyeceği kaziyesini kabul etmesi aklın kendi faaliyet alanı dışında boş yere çalıştırılıp mahvedilmesini önlemek için kâfidir. Belli ve güvenilir sahaların dışında koşmasını önlemek için yeterlidir.”
“ Bu konuya Kur’an’ın Gölgesindeki âdetimize aykırı olarak mevzuu genişlettim. Gayb âlemiyle ilgili böyle bir mevzu için temel kaideleri koymak istedim.” diyor. (Fizılâl-il - Kur’an, Prof. Seyyid Kutub, Mütercimler İ. Hakkı ŞENGÜLER, M. Emin SARAÇ, Bekir KARLIAĞA, Hikmet Yayınları Cilt 9 sayfa 121 - 122 ).

Bu anlayışa göre, her insanda Allah’ın rûhundan bir parça var demektir ki, bu da rûh olarak insanı İlâh kabul etmekten başka bir şey değildir. Hal bu ki ne insan da rûh olarak olarak veya kainatın tamamında hiçbir şekilde İlâhlıktan bir pay yada özellik yoktur; hiçbir şey İlâhlıktan bir parça taşımamaktadır. Aksine bir şey iddia etmek veya inanmak o şeyi İlâhlaştırmak demektir ki, bu da İslâm dinine göre şirktir.
Allah, Rûh’un mülkiyet yönünden önemini belirtmek için Mülkiyet olarak benim olan şey manasında “rûhumdan” sözleriyle ifade etmektedir. Her şey onun olmasına rağmen bu özel ifade rûhun önemi yönündendir. Yoksa Allah’ın zatına ait bir parça veya hassa olması yönünden değildir. Zira Allah, Kuran’da başka bir yerde rûh’un bir emrinden ibaret olduğunu, dolayısıyla onun da yaratık olduğunu belirtmektedir. Zira tüm kainat Allah’ın “Ol” emriyle meydana gelmiştir. Rûhun da bu hususta kainattan ayrı herhangi bir özelliği yoktur. “Allah, kendisinden bir parçanın var olduğu ve bunun insanlarda veya herhangi bir şeyde bulunmasından ve kullar gibi parçalardan oluşmaktan münezzehtir. Yücedir.” Kuran’dan mealen :

- Sana rûhtan soruyorlar. De ki : “Rûh Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.” 17/85

Görüldüğü gibi, rûh Allah’ın bir parçası değil, “Ol” emrinden ibaret bir yaratığıdır. Allah’ın rûhumdan sözcüğüyle ifadelendirdiği olay, zat yönünden değil mülkiyet yönündendir, örneğin: önem verdiğimiz bir mücevher için, mücevherimizden dediğimiz gibi.
Prof Dr. Hüseyin ATAY, Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Prof. Dr Beyza BİLGİN, Prof. Dr. Rami AYAS, Dr. Arif GÜNEŞ, Dr. Hasan ELİK’in grup Çalışması şeklinde yayınlamış oldukları “İSLÂM GERÇEĞİ” adlı kitapta “VAHDET-İ VÜCÛD” iddiası.

Yukarıda adı geçen kitapta ekip olarak iddia ettiklerine göre, İnsan Allah’tan kopmuş bir parça olup, İnsanın iddialı koptuğu bu bütüne yani Allah’a tekrar birleşme olmalıdır. Dinin de asıl amacı; bu birleşmeyi sağlamak için yol göstermekten ibarettir, dolayısıyla, Allah rızası ve Cennet iddi al açısından önemsenecek bir olay değildir, olacaksan, Allah’la birleş sende İlâh ol, iddi alin bu olmalıdır demektedirler.
Bu iddiayı kitapta şöyle ifade etmektedirler.

“İnsanın kendisinden koptuğu bütün olan yaratıcı kudret, yani Allah, insanın, bu sıkıntısını bildiği için insanı o büyük arzu ve hasretle bir başına bırakmamış. “bütüne varış yolculuğu”nda ona yardımcı olmak lütfünü göstermiştir. Bu lütuf insana peygamberler aracılığı ile tutulan ışıktır. Din, bu ışığın bir hayat biçimine dönüştüğü andaki adıdır. Bu demektir ki din, koptuğu bütünle kucaklaşması anlamındaki tekamülünü daha rahat tamamlaması için Mutlak Varlığın insana gösterdiği bir. “yol” dur. (İslâm Gerçeği, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No: 197 Yıl 1995 Ankara 5. Baskı Sayfa 98 )
Görüldüğü gibi, insan yoktan değil de, Allah’tan kopmak suretiyle meydana geldiği açıkça ifade edilmiştir, dinde bu olayı bir lehim işinden ibarettir, bu ise Kuran’a uygun bir görüş değildir.

SULTAN III MURAD ( 1546 - 1595 ) : Babası ikinci Selim, annesi Nurbanu Sultan’dır. Manisa’da doğmuştur. On ikinci Osmanlı sultanı ve yetmiş yedinci İslâm Halifesi unvanlıdır. “Muradi” mahlasıyla şiirler yazmıştır. İslâm Halifesi unvanı altında söylemiş olduğu tasavvufi sözlerinden örnekler verecek olursam şöyle demektedir:

“Fenafillah : Gönül fenafillah’ta baştan başa lezzetle dolmuştur. Gönül ikilikten geçip birlik yoluna girdiğinden her şey zatım ve sıfatımdır, demiştir. Fenafillahta secde eden ve secde edilen artık birdir. O eşsiz cemali görmek isteyen bütün cisim ve canını onun yolunda feda etmelidir.” ( Sultan III Murad, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 873, birinci baskı 1988, Yazan H. Ahmed KIRKKILIÇ, SAYFA 35 ).
Burada, fenafillah yoluyla insanın Allah’la bütünleşip İlâh’laşa bileceğini iddia etmektedir. “Fenafillahta secde eden ve secde edilen artık birdir“. demesi bunun açık ifadesidir.

Cennet olayına karşı çıkması :
“Zahidin kalbinde cennet, aşığınkinde ise Cenab-ı Hakk’a meyil vardır. Nunlardan ilki nar (ateş), ikincisi nur içindedir.” (Sultan III Murad, sayfa 33).

Tasavvufçular genelde Cennet ve Cennet isteğini küçümseyip, Biz Allah’ı seviyoruz demektedirler. İslam dininde cenneti red veya Küçümseme küfür olduğu gibi, aslında tasavvufçuların Allah’ı seviyoruz iddiaları gerçek manada bir Allah sevgisi değildir, onlar bunu derken kendilerini kastetmektedirler, zira kendilerinin İlâh olduklarına kanidirler, Hal bu ki, müminler en fazla ve gerçek manada Allah’ı severler, fakat bu sevgileri, cenneti istemelerine ve sevmelerine mani değildir. Zira cenneti istemek, Kuran’da Allah’ın emridir. Bu bakımdan cenneti küçümsemek Allah’ın emrettiğini red edip küçümsemektir, bu ise küfürdür. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutarlar, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azâbı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allah’ın azâbının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi ! 2/165

- Allah inanan erkeklere ve inanan kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler va’detmiştir. Allah’ın (onlardan) râzı olması hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur. 9/72

- Her can, ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. 29/57

- (O zaman), iman edip iyi işler yapanları, cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz Orada ebedi kalırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir. 29/58

- (Cennet konusunda) İşte bu, büyük kurtuluş ve mutluluktur. 37/60

- Çalışanlar böylesi bir kurtuluş için çalışsın. 37/61

Görüldüğü gibi, cenneti red etmenin veya küçümsemenin, İslâm dininde yeri yoktur.

Kâbe’yi Hac etmeye karşı çıkması :

“Ey Halilüm Kabe kasdın eyleyip çekme elem
Gel tavâf eyle beni kim Kâbe-i ulya menem”.
( Sultan III Murad, sayfa 22).

“Ey dostum, Kâbe'yi tavaf arzusuyla elem çekme, gel beni tavaf et, zira yüksek Kâbe benim.” diyor. Kendisine İslâm halifesi diyen böyle derse tabasının hali nasıl bir şeydir?
Tasavvuf, Osmanlılarda bir devlet kurumuydu, nasıl ki, kadılar, hocalar tayin edilip maaşa bağlanıyorlarsa, Resmi Takke ve Zaviyelere de maaşlı “post - nişin” denen şeyhler tayin ediliyorlardı. Bu işlerle ilgili olarak “Meclis-i Meşayih” denen bir kurum oluşturulmuştu. Tekke ve Zaviyeler parasal olarak destekleniyordu. Örneğin, kendilerine vakıflar tahsis ediliyor, müritlerine de vergi muafiyeti sağlanıyordu. Böylece, Osmanlılar, halktan bir çok kimsenin Batınilik düşüncesi içerisinde, doğru yoldan uzaklaşıp hayallere dalmasına sebep oldular. Yaptıkları şey kendilerine döndü ve denebilir ki, Osmanlıların dünya milletleri içerisindeki mücadelesinde geri kalıp yıkılmasına etken olan, en başlıca sebeplerden bir tanesi, yapılanmasına işlemiş olan tasavvuf akımlarıdır. Halk, hem dünyaları, hem de ahiretleri için çalışacaklarına. Dünya’da ilgilenmeleri gereken, fen bilimlerinden uzaklaşarak, maddi gücü küçümsediler, tembelliği zahitlik zan ederek, dünyalarını ihmal ettiler. Allah’ı konusunda ise, Kuran’la ilgisi olmayan ve Kuran’a aykırı olan batıni hayallere dalarak, kendilerinin de Allah’ın bir parçası olduklarını, dolayısıyla, İlâh olduklarını iddia ettiler. Bu hayaller içerisinde genelde dini mükellefiyeti boş verdiler, hayallerini şarap ve rakıyla v.s desteklediler. Öyle ya, İlâh olduklarına inanan kimselerin ibadet etmesine ne gerek var, eh günahları varsa da kendi kendilerini affederler; ne sorun var. Bu ise hem dünyaları, hem de ahiretleri için bir yıkımdı. Bu konuda, Mehmed Akif Ersoy şöyle diyor:

“Sürdüler Türk’e << tasavvuf >> diye olgun şırayı;
Muttasıl şimdi << hakikat >> kusuyor Sıdkı Dayı !
Bu cihan boş, yalnız bir rakı hak, bir de şarab;
Kıble : tezgâh başı, meyhaneci oğlan : mihrab;
Git o <<Divan>> mı, ne karnağrısıdır, aç da onu,
Kokla bir kerre, kokar mis gibi <<Sandıkburnu!>>
Beni söyletme neler var daha !
“Sandıkburnu : Yeni kapıda tarihi meyhanelerin olduğu yer.” ( Mehmet Akif Ersoy, SAFAHAT, Akpınar Yayınları 1987, sayfa, 443. )

Hal bu ki, Kuran’da şöyle bildirilmiştir, mealen :

- İlâhınız bir tek ilâh dır, Ondan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahimdir. 2/163

- Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de adâletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur; Aziz’dir, Hakim’dir. 3/18

- De ki : “Şâhitlik bakımından hangi şey daha büyüktür ?” De ki : “Benimle sizin aranızda Allah şâhittir. Bu Kuran bana vahyolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyor musunuz ?”, “Ben şâhitlik etmem !” de. “O, ancak tek bir ilâhtır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” de. 6/19

- ( Böyle iken tuttular Allah’ın ) kullarından, kendisine parça tasarladılar. İnsan, gerçekten (haddini bilmeyen) apaçık bir nankördür. 43/15

- “Allah’ın sana verdiği (bu servet) içinde içinde âhiret yurdunu ara, dünyâdan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse sende öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.” 28/77

CAFERİ MEZHEBİ, DİĞER ADIYLA ŞİA-İ İMÂMİYYE’DE DURUM :

Caferilerin inanç esaslarında tasavvufa yer olmamakla beraber, tasavvufi sözleri kullanıp, tasavvufçuları övmeleri ilginç bir durum arz eder.
İnanç esaslarına göre :

“Ehlibeyt imamları, bünyeleşmeye başladığı andan itibaren tasavvufu kabûl etmemişlerdir. İmam Ca’fer’üs - Sâdık’ın (A.M.), ilk sûfi adıyla anılan Ebû - Hâşim-i Kûfi hakkında, << Gerçekte de inancı bozuktu; tasavvuf denen kötü inançları toplamış bir yol icadetti; bu mezhebe birçok kötü inançlı kişiler uydular ve bâtıl inançlarına bu yolu kalkan edindiler >> buyurduğunu, Onbirinci İmâm Hasan’ül- Askeri (A.M.) rivâyet eder (Sefinet’ül Bıhâr; Necef-i Eşref- 1355 H. Taşbasması; II, S.57 ). Gene İmâm Ca’fer’üs - Sâdık’ın (A.M.), Ebû Hâşim’in çağdaşı Süfyân-ı Sevri’nin, diğer sûfilerin ve tasavvufun aleyhinde bulunmuştur. (Sefinet’ül Bıhâr; Necef-i Eşref- 1355 H. Taşbasması; II, S.56 ). << Onlar bizim düşmânlarımızdır; kim onlara meylederse o da onlardandır; onlarla hasredilir. Bir bölük toplum belirir ki onlar, bizi sevdiklerini iddiâ ederler; fakat sûfilere de meyilleri vardır; kendilerini onlara benzetirler, onların anıldıkları gibi anılırlar; onların sözlerini yorumlarlar. Bilin ki onlar bizden değildirler; biz onlardan uzağız, onlârı inkâr eden, reddeden kişiyse, Resûlullâh’ın huzûrunda, düşmânlarıyla savaşmış gibidir >> buyurmuştur; Sekizinci 

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 16