2. Kitap Bölüm 15
- Gökleri ve yeri yaratan, onların
benzerlerini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadirdir! O, çok
bilen yaratıcıdır. 36/81
- Bir şeyin olmasını istediği zaman, O’nun işi ona “ol” demekten
ibarettir; o da hemen olur. 36/82
- (Tuttular) cinleri Allah’a ortak yaptılar. Halbuki onları O
yaratmıştır. Câhilce O’na oğullar ve kızlar icâd ettiler. Oysa O,
onların vakfettiklerinden münezzehtir ve çok yücedir. 6/100
- (O) gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun nasıl çocuğu
olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur, her şeyi O yaratmıştır ve O,
her şeyi bilendir. 6/101
- (Allah), gökleri ve yeri hak ile (yerinde ve gerçek olarak)
yarattı (O), onların ortak koştuklarından yücedir. 16/3
- Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları hak ile yarattık,
o saat de mutlaka gelecektir! Onun için şimdi sen güzel bir hoşgörü
ile muâmele et. 15/85
- (Böyle iken tuttular, Allah’ın) kullarından kendisine bir parça
(cüz) tasarladılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür. 43/15
Görüldüğü gibi, Kainat gerçek olarak vardır ve Kainatta İlâh’lık
vasfı da yoktur. Aksini iddia edenler, cehenneme girdiklerinde onun
ne kadar gerçek olduğunu görerek hiç şüpheleri kalmayacaktır ve
cehennem de ki, irin ve zakkum gibi iğrenç şeylerle azap
gördüklerinde, cehennemin İlâh’lıktan pay almadığı konusunda da hiç
tereddütleri kalmayacaktır. Kuran’dan mealen:
- Ardından da cehennem (onu gözetlemektedir. Orada o, ) irin
suyundan sulanır! 14/16
- O gün cehennem ateşine (şöyle) kakılırlar
: 52/13
- “İşte yalanlayıp durduğunuz cehennem budur!” 52/14
- “(Nasıl) bu mu büyü, yoksa siz görmüyorsunuz?” 52/15
Parmenides’le, Heraklit’in çizgisinde söz söyleyip, sofist olmayan
bazı meşhur kimselerden kısaca örnekler verecek olursam:
ARİSTO (M.Ö. 384-322 ): “Aristo’nun Tanrısı diğer Yunani
anlayışlar gibi ezeli olan maddeye şekil kazandıran bir yapıcı
(san’i), bir mimardır. V.Aster’in ifadesiyle “Tanrı kendisi gibi
ezelden beri hazır olan malzemeye sadece bir form vermiştir.” Böyle
bir Tanrının önceden bazı şeyleri tespit ve takdir etmesi de bahis
konusu olamayacağı aşikardır.”
“Öte yandan Aristo 55 sabit kürre ve birtakım manevi varlıklar (Les
entelligences) kabul ediyor, yıldızlara, gezegenlere ilâhi varlıklar
gözüyle bakıyor. Onlara ruh ve canlılık atfediyor. İlâhların
ikametgâhları olan göğün ilâhi cisimler olan yıldızlarla dolu
olduğunu söylüyor. Bu ilâhi varlıkların ilk muharrik gibi
hareketsiz, değişmez ve ebedi olduğunu kabul ediyor; İlk Muharrik’e
verdiği bir takım vasıfları bunlara da izafe ediyor; onları
yaratılmamış müstakil varlıklar olarak gösterip adeta
ilâhlaştırıyor.”
“Görülüyor ki Aristo Gök varlıkları arasında bir hiyerarşi kurmaya
çalışmasına ve “bazen” Tanrı’yı bir olarak kabul etmesine rağmen,
(Yunan mitolojisindeki) Tanrıların birden fazla yıldız ve kürelere
ilâhi sıfatları yüklemesi ve farklı bir sürü muharrik kabulüyle çok
Tanrıcı bir anlayıştan kurtulamamıştır.” (Aristo Metafiziği ile
Gazzâli Metafiziğinin karşılaştırılması. M.E.G.S.B. Devlet Kitapları
1986 Baskısı Sayfa 111-115 Yazan. Doç. Dr. Süleyman Hayri BOLAY. )
(Aristo’ya göre ) “Dünyadaki bütün sarf edilen gayretler
yetkinleşmeye yöneliktir. Buna göre son hedef en yetkin olan nedir?
Aristoteles şöyle cevap veriyor: Tanrılık, demek ki realitenin o ana
niteliği gerçekleştirmeye ve yetkinliğe yönelik sürekli itiş ondan
doğmakta ve onda temellendirilmektedir. Tabiattan olan her şey,
içinde tanrısal olan bir şey taşır.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz
Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat
Umran, sayfa 75. )
Görüldüğü gibi, Aristo tabiatı İlâh’laştırmaktadır. “Vahdet-i Vücûd”
anlayışı.
ZENON (Kıbrıs M.Ö. 336-264) : Stoa felsefesinin kurucusudur.
Bu felsefeye tabi olanlara Revakiler de denir. Başlıca taraftarları
Chyrisppe, Epikte ve Marc-Aurele’dir.
Stoacılığın kurucusu aslen Kıbrıslı olup bir deniz kazasından sora
Atina’daki Kiniklere katılan Zenon’dur. Zenon derslerini sütunlu bir
yolda verirdi. “Stoacı” terimi Yunanca sütunlu yol anlamına gelen
stoa sözcüğünden türemiştir.
“Herakleitos (Heraklit) gibi Stoacılar da tüm insanların ortak bir
dünya mantığının ya da “logos”un bir parçası olduğunu
savunuyorlardı. Her bir insan minyatür bir dünya; “makro kozmos”un
“mikro kozmos”, “büyük evrenin küçük evren” olarak yansımasıydı”.
(Sofi’nin Dünyası, Pan Yayıncılık 1994 Justein Gaarder, çeviren,
Gülay Kutal, sayfa 149).
“Varlık-metafizik-anlayışında Zenon materyalist bir tekçilik
geliştirmiştir. Ana-Varlık (ark he) tektir ve maddi niteliktedir;
devindiren yönü - aiton - ile evrene düzen kazandıran ussal ilkedir.
“Doğa” ya da “Tanrı” da denilebilecek olan ana varlığın özü
ateş’tir, Evren bu ana-ateş’in dönümlü olarak yansımasından
oluşmuştur ve böyle oluşup gidecektir. Ana-ateş bütün varlıklarda
bir “soluk” olarak bulunur. Ama her varlık çeşidinde başka başka
varlıklara bölünmüş olarak görünür: İnsan da us, hayvanda can,
bitkide yetişme, cisimde güç olarak. Bu temel-varlığın - Tanrının -
bütün varlıklarda bulunduğu, kendini gösterdiği anlayışı - panteizm
- Stoa felsefesinin başlıca bir özelliğidir.” ( Felsefenin Evrimi,
M.E.B. Devlet Kitapları - 1979, Prof. Macit Gökberk, sayfa 19-20. )
Stoiklere göre: “Güçlü ve tanrısal ilke, tüm reel alanda canlı
olarak mevcuttur. Tanrı dünyaya müdahale etmiştir. O, onun rûhudur,
o dünyanın yaratıcısıdır ve her şeyin babasıdır, hatta denebilir ki,
tüm yeryüzü ve bütün gök Tanrının varlığıdır. Tanrı pis sularda,
bağırsak solucanlarında ve bütün mücrimlerde bile içkindir; Stoikçe
düşünülen tabiatın kendisi tanrısaldır. Kleanthes Tanrıya ilişkin
olarak şöyle der: “Biz senin soyundanız”. (Felsefenin Arka
Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel,
çeviren, Sedat Umran, sayfa 86-87 ).
Zenon ve taraftarlarının “Panteist” yani “Vahdet-i Vücûd” çu
oldukları açıktır.
PLOTİN (M.S. 203-270) : “Plotin’e göre “bir” den şu üç varlık
sudur eder; a) Akıl ve zekâ (Bu varlık zaman ve mekan üstüdür), b)
Ruh (Akıldan sudûr eder, bu da ferdi varlıkların ruhu olmayıp âlemin
ruhudur. c) Madde (Bu da ruhdan sudûr eder, madde ve madde âlemi
sırf yokluktur. Vasıtasız ve belirsiz bir şeydir.) Piramidin
zirvesindeki en yüksek noktaya; “Bir’e tecrübe ve akıl yoluyla
değil, mistik bir vecd yoluyla ulaşılır.
Alem, O’ndan (Allah’tan) fışkırır, akar ve ruh tekrar ona dönmeyi
arzular.” (Felsefi Doktrinler sözlüğü, Akçağ Yayınları 1987, Prof.
Dr. S. Hayri BOLAY sayfa 305 ).
Plotincilere göre, (bunların meşhur adı Yeni Eflâtunculuktur. ) :
“Varlığın - her birinin kendine özgü yapısı ve yasası olan -
aşamalardan kurulmuş olduğu tasarlanır: En başta salt tinsel
nitelikte olan Tanrılık - “Bir” vardır; bunun altında, sırasıyla,
Tin, Ruh ve Madde yer alırlar. Bunların hepsi Bir’in - Tanrılığın -
türümleridir, ışımalarıdır. Tanrılığın ışıması da kaynaktan
uzaklaştıkça sönükleşir ve madde’de tam bir karanlığa varır. Beden
yönü ile insan madde’nin bu karanlığına batmıştır. Onun için ruha
düşen ödev, ışığın kaynağına doğru yükselmektir. Pek az kimsenin pek
az eriştiği “esrime” - vecid - halinde insan Tanrıya kadar yükselip
onunla “bir olabilir”. Yeni Platonculuk (Eflâtunculuk) tüm-
tanrıcılığın (Vahdet-i Vücûd) un başlıca bir çığırıdır, bütün
mistisizmlerin (gizemcilerin) de ana kaynağıdır. ( Felsefenin
Evrimi, M.E.B. Devlet Kitapları - 1979, Prof. Macit Gökberk, sayfa
27. )
Plotincilere göre, “Dünya en doğrusu tanrının içinden doğrudan
doğruya doğmaktadır ve aynı zamanda onda içkindir. O Bir’in içinden
dışarıya akmaktadır, ama bu onun içinde onunla birleşmiş olarak
kalmaktadır. Kökünden, kendini ondan ayırmadan ortaya çıkmaktadır.
Bir, çoğun içinde aynı zamanda mevcuttur ve keza ondan ayrılmıştır;
ama Tanrı bizzat kendi içinde neden kalmıyor? O esas itibariyle ne
sebeple dünya halinde gelişme gösteriyor? Besbelli: o bunu felsefe
ile uğraşan kişinin dünyayı reel olarak yaşaması için yapmaktadır...
Bu Plotin’in Bir’in açılımı fikrinin kökenidir.” (Felsefenin Arka
Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel,
çeviren, Sedat Umran, sayfa 96-97. )
Plotin’de, Vahdet-i Vücûd düşüncesi yanında, Devir Nazariyesi, Seyri
Süluk ve Fenafillah düşüncesi de vardır, bunlar Sofuların en çok
kullandıkları aldatma yöntemlerinin ana araçlarındandır.
MEİSTER ECKHART (tahmini 1260-1327) : Kadınlar arasından
Filozof çıkması çok ender bir olaydır. Bunun bir istisnası da bayan
“Eckhart’tır”. Meister unvanı Paris'te üstlenmiş olduğu öğretim
göreviyle ilgili olarak 1308’de almış olduğu Magister (Felsefe
doktoru) payesinden gelmektedir.
“Meister Eckhard, insanın tüm gerçeği öz olarak içinde taşıdığı”
iddiasındadır. “Eckhard daima yeni tâbirlerle insanın bu anlatılamaz
olan en içini açıklamaya çalışmaktadır. O onu “”rûhun reisi”, “rûhun
ışığı”, “akıllılık”, “rûhun içindeki kalecik”, “rûhun kıvılcımcığı”
diye adlandırmaktadır, ama bütün bu belirlemeler demek istenileni
tam anlamıyla isabetle dile getirememektedir.” Eckhart bu konuda ne
düşündüğüyle ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmaktadır.
“Rûhun içinde Tanrı’ya akraba olan bir şey vardır; o içinde tanrısal
mizacın tasavvurunu taşımaktadır; evet, hatta denebilir ki Tanrı
rûhun dibinde gizlendiğinden, rûhun kendisi tanrısal türdendir.”
“Bu sebeple rûhun dibi onda rûhun kökünde Tanrı’yı tanıyabileceği
yerdir. “Rûhun kıvılcımcığı” tanrısal ışığı kavrar, ama bu Tanrı’yı
kavramak ancak va ancak uzlet deneyinde mümkün olabilir. Tanrının tâ
dibine ulaşmak isteyen kimse, kendi rûhunun dibine ulaşmak
zorundadır. Bununla birlikte böyle tam uzlete erişen bir kişi
tanrısallığın yakınına varır, hata Tanrıya katıksız bir birleşmeye
kavuşur. Tanrı burada dipteki rûhun içine girer.”
“Burada Tanrının dibi benim dibimdir ve benim dibim Tanrının
dibidir. Tanrı ve ben ikimiz biriz.”
“Eckhart şöyle diyebilmektedir: Tanrı beni kendi olarak doğurur ve
kendini de ben olarak doğurur ve beni onun özü ve doğası olarak
doğurur. Bütün nesneler, bizzat Tanrının kendisidirler.”
Bu sözleriyle Vahdet-i Vücûd’çuluk yapan Eckhart burada da
durmayarak, Tanrıyı’da aşmak gerektiğini söylemektedir, şöyle ki:
“Hatta en sınırı kavramak isteyen düşünce, Tanrı kavramını da aşmak
zorundadır, çünkü Tanrı her şeyin üzerinde süzülerek uçan bir varlık
ve her şeyin üstünden esen bir hiçliktir. İnsanın bırakabileceği en
yüksek ve en yakın şey Tanrıyı, Tanrıdan dolayı bırakmasıdır.”
“Eckhart’ın ölümünden sonra papa, içinde Meister Eckhart’ın yirmi
sekiz cümlesinin dine aykırı ve en azından son derece yanlış
anlaşılmaya müsait bulunduğu için mahkûm edildiği bir emirname
çıkardı.” (Alıntılar, Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık
İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa
133-141‘e. )
Eckhart, bu düşünceleriyle sofistlerin zihniyetini açık bir şekilde
sergilemektedir.
SPINOZA (1632 - 1677) : Tipik bir Vahdet-i Vücûd’çu olan
Spinoza 1632’de bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Din
adamı olarak yetişen Spinoza Amsterdam’daki Yahudi Cemaatinin bir
üyesiydi. Fakat düşüncelerinden dolayı, Yahudi Cemaatinden
çıkarıldı.
Allah’a şirk koşan bir çok kimseler, kendilerince değerli saydıkları
şahıs ve nesneleri, Allah’a ortak koşmaktadırlar. Vahdet-i
Vücûd’çular ise, değerli olsun olmazsın her şeyi Allah’a ortak
koşmaktadırlar, Öyle ki her şey Allah’tır demekle Haşa O’ndan,
pislikleri bile İlâh kabul etmektedirler. Bunun için, İslam dinine
göre müşrik kabul edilen kimselerin dahi tepkisini
çekebilmektedirler. Göbek adı Baruck olan Spınoza’da yoğun tepki
çekenlerden biridir. Aforoz edilmek suretiyle mensup olduğu cemaatin
dışına atıldı ve lânetlendi. Yahudilerin onu cemaatlerinden
atmalarının bir nedeni de, “daha büyür büyümez Yurd kentinin Yahudi
cemaatiyle acımasız tartışmalara girişir. Buna yol açan olay onun
İncil geleneği üzerine eleştirel yönde açıklamalarıdır. Tevrat ona
çelişkilerle ve tutarsızlıklarla dolu görünür ve onun bütün
bölümlerinde sadece gerçeği içerdiğini kabûl etmek istemez kabûl
edemez.
Bilir misin Spinoza’nın inançta bu kadar batmasına ve Vahdet-i
Vücûd’çu olmasına neden olan şey neydi? Bize göre Kuran saf
hakikattir. İncil ve Tevrat ise asılları Kuran gibi saf hakikatler
olmasına rağmen, bize göre; zaman sürecinde insanlar tarafından
değiştirilmekle saflıklarını kaybeden , buna rağmen yanlışları;
doğru olmayanları içermelerine rağmen bazı gerçek hakikatleri de
içeren kitaplardırlar. Spinoza İncil ve Tevrat’tan uzaklaştığında
gerçek ve saf hakikati arayacağı yerde, felsefi bir düşünce yoluyla
hakikati bulabileceğini zannetti. Böylece çok daha büyük bir
batacağın içine; içinde hiç ışık bulunmayan saf karanlığın içine
gömüldü. Zira dünyanın bütün filozofları ne sofistleri bir araya
gelseler, Allah tarafından bildirilmiş bir Vahiy olmadan gaybın
bilinmesi konusunda veya kendi ifadeleriyle metafizik konusunda ne
bir hakikat bulabilirler nede gerçek olan bir söz söyleyebilirler.
İnsanların ellerinde bu dünyada gayb hakkında bilgi verebilecek
İlâhi vahiyden başka bir imkân mevcut değildir. Spinoza’nın en başta
gelen kitaplarından biri “Geometrik Yöntemle Geliştirilmiş Etik”
adını alır. Kendi dünyasında, kendisiyle birlikte, geometri ve madde
vardı, bunlarla evrensel haki katın tamamını anlayacağını zannetti,
fakat hakikati bulacağı yerde, bulduğu şey kendini ve elinde bulunan
maddi vasıtalar ile tüm kainatı İlâh saymaktan ibaret oldu. Böylece
onun küfrü, kendisi gibi küfreden Vahdet-i Vücûd’çuların küfrü ile
çakışmış oldu. Hallacı Mansurun “Enel Hak” demesi gibi, Spinoza’da
“Ban varım, ben oyum” demişti. Onun felsefi düşüncesine bir örnek
verecek olursam :
“Dünya mevcuttur ve insan da mevcuttur, diye düşünülebilir. Bunu
Spinoza da inkâr etmemektedir, ama o şöyle soruyor : Fakat asıl
anlamda Tanrı varsa, dünya ve insan nedir? Buna şöyle cevap veriyor
: “Dünya, Tanrının bizzat var oluşundan farklı bir tarz değildir ve
Tanrının düşündüğünden ayrı bir tarz değildir insan”. Eğer bir nesne
mevcuttur dersek, bu takdirde tutarsız bir söz sarf etmiş oluruz.
Aslında şöyle demeliyiz : Bu nesnenin bana göründüğü tarzda Tanrı’da
bana görünüyor, çünkü Tanrı her şeyin içindeki her şeydir, o tüm
reel olanın içindedir, nesnelerde ve insanda mevcuttur, ya da daha
doğru bir ifadeyle : Tüm reel olan Tanrının içinde içkindir. Mevcut
olan her şey Tanrı’dadır.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz
Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat
Umran, sayfa 191. )
Yahudiler Spinoza’yı aforoz ettiler, fakat kendilerine Müslüman
diyen bir çok kimse, Hallacı Mansur’a, Muhittin’i Arabi’ye ve onlar
gibilerine Müslüman önderler diyerek büyük övgüler yapmaktadırlar.
Hal bu ki bu kimseler, açık açık Allah biziz demektedirler, peki
İslam dinine göre bu küfür ve şirk değilse o zaman size göre küfür
ve şirk nedir, yani bir kimse buna rağmen ne söylese kafir ve müşrik
olur?
LEIBNIZ (1646 - 1716 ) : Leibniz’e göre, “bütün realiteyi
organizmaya olan benzetişimi (karine) içinde düşünmek gerekir; çünkü
ölü olan, canlı olandan hareket edilerek kavranılmalıdır, ama ölü
tabiattaki güç noktaları organizmalarda bulunanların aynı
türündendir. En ufak bütün birimler bütün monadlar canlıdır.
Birliğin Grekçe karşılığı “Monad” dır ) . Buna göre evrende ıssız
olan doğurgan olmayan, ölü bir şey yoktur.”
“Her monadın başlangıç tan beri kendi içinde karışık bir tarzda
diğer bütün monatların tasavvurunu ve böylece tüm realiteyi içerdiği
varsayımını ortaya atmaktadır. Onların içinde tüm dünya mevcuttur.
Monad evrenin canlı, ebediyen devam eden bir aynasıdır. Bir
mikrokosmos (ufak evrendir) hatta her şeyi kuşattığına göre bir ufak
tanrılıktır. Monad geleceğe gebedir, geçmişle yükümlüdür.”
“Leibniz için Tanrı, aynı zamanda bütün monatların kökenidir. Onlar
onun içinden “sürekli bir çıkışla şimşek gibi ortaya çıkarlar.”
Leibniz şundan emindir : Tanrı mümkün olan dünyaların çok sayısı
içinden elden geldiğince en iyi olanı seçmiştir.” ( Felsefenin Arka
Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan Wilhelm Weischedel,
çeviren, Sedat Umran, sayfa 204 - 207 den alıntılar ).
Bu duruma göre Leibniz’in “Monad” dediği ve bununla tüm evren
cevherini kastettiği şeylerin, yoktan değil de Allah’tan kopmak
suretiyle geldiğini, dolayısıyla Evrenin İlâh olduğunu iddia etmekte
ve Allah’ın bu dünya’dan daha mükemmel bir dünya yaratamayacağını
iddia etmektedir. Bu da Allah’ın sınır çizmektir, öne sürdüğü
felsefesi böyle düşünmesini gerektiriyordu, zira monatların gücü ona
göre sınırlıdır. Monadların, monadı olan İlâh inancının sınırlı
olması telakkisi, monad inancının bir gerçeğiydi. Zira onun İlâh
inancında, İlâh sadece monad’dan ibarettir. Böylece Leibniz’in
Vahdet-i Vücûd’çu olduğu açıktır.
FICTE (1762 - 1814 ) : Fiche, kainatın varlığını inkar
etmenin yanı sıra, Allah’la birleşmeye, yani “Fenafillah’a”
inanan bir filozoftu. Bu konuda Fichte şöyle diyordu:
“Ölümsüz olanla birleşmeye ve kaynaşmaya ilişkin içgüdü bütün ölümlü
varlığın en iç köküdür. Ebedi olan bizi durup dinlenmeksizin
(kesintisizce) kuşatıyor ve kendisini bize sunuyor, biz onu
yakalamaktan başka bir şey yapmamalıyız”.
“Ben’in yanında bağımsız olarak mevcut olan bir dünya (numen)
mevcuttur, diyemeyiz. Bize dünya olarak görünen şey bizi kuşatan
nesnelerin toplamı gerçekte mevcut değildir. O, insanın kendi
içinden dışarıya yansıttığı bir tasavvurdur.”
“Ben hiçbir yerde bir kalıcı varlığı ve kendi varlığımı bile
tanımıyorum”. Hiçbir varlık yoktur. Ben, kendim, denilebilir ki
kendim yokum ve hiçbir şey bilmiyorum var olan tasavvurlardır.”
“Sadece Tanrı vardır, onun dışında hiçbir şey yoktur”.
“Tanrıda yaşamak demek, onun içinde hür olmak demektir.” (
Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık İstanbul 1993, Yazan
Wilhelm Weischedel, çeviren, Sedat Umran, sayfa 265 -276’dan
alıntılar. )
Görüldüğü gibi, Fiche, Permanides’in, kainatın yokluğu konusunda ki
sözlerini tekrarlayıp, ayrıca Fenafillah iddiasında bulunmaktadır.
Bu düşüncelere sahip olan başka bazı batılı meşhur filozoflardan bir
çok örnekler verilebilir, örneğin: Hegel’in; Schopenhaker’in;
Heıddegger’in bu gibi düşünceleri vardır.
Bu seferde, sofist olmadıkları halde Vahdet-i Vücûd’çuluğa inanan
bazı doğulu meşhurlardan örnekler verecek olursam durum şudur:
MUHAMMED İKBAL (1876 - 1938 ) : Doğum yeri, Pencap
mıntıkasında bulunan Sialkot şehridir. İkbal, Sofuların Vahdet-i
Vücûd ve diğer öğretilerini kendisine benimsemiş, onların anlattığı
konuları savunan şiirle yazmıştır. Kendisine mürşid olarak
“Mevlâna”yı benimsemiştir. Bütün yazılarına ve şöhretine rağmen
kendisi “sofu” değil, bir Murid konumundadır, İkbal şöyle
demektedir:
“594-Ey sen, ki gönlüm yaşıyor - yaşamak ne demek biliyor musun?
İkiliği temaşa ederken biri gören aşk! Câvitname. M. İkbal Kültür
Bakanlığı Yayınları, çeviren, A. Schimmel 1989 sayfa 203 ).
“1790- Hak, bütün esrarıyla görünüyor - benim gözümle kendini
müşahade ediyor! ( Câvitname, sayfa 417).
Yukarıdaki beyitlerde görüldüğü gibi, M. İkbal bir Vahdet-i
Vücûd’çudur. Câvitname kitabında bol bol tasavvufi ıstılahlar
kullanıyor, Hallacı Mansur’u ve Hallacı Mansur’un davasını
savunuyor. Cenneti küçümsüyor, Ademe, Firavuna ve İblise İlâh diyor.
Cenneti Küçümsemesi :
“1098- Niçin müminlerin yerinden uzaksın ? Yani : Neden cennetten
mahcursun?
Hallac :
1099- İyi ve kötüyü bilen hür adamın ruhu cennete sığmaz!
1100- Mollanın cenneti şarap ve huri ve gilmandır; hürlerin cenneti
ise, daima yürüyüştür.
1101- Mollanın cenneti yemek, uyku, şarkıdır; âşıkın cenneti ise,
varlığı müşahade etmektir.” ( Câvitname, sayfa 291).
Ademe İlâh demesi ile İblisi Övmesi :
“6- Semanın ehlinden İblis gibi muvahhid yoktur.
9- Ve (Allah) ona buyurdu ki : << Secde et >> Dedi ki:
<< Lâ gayri >> Ona buyurdu ki : << Ya sana lânet edersem? >> Dedi
ki:
<< Lâ gayri! >>
10- Benim isyanım senin için takdistir,
ve benim aklım sende tahvis
Adem senden başka değildir
Arada İblis kimdir?
İblise İlâh demesi :
“ Musa (İblise) dedi ki : << Onu hâlâ zikrediyor musun ? Ey Musa,
Dedi Ki : Ey Musa, zikir zikredilir mi hiç ?
Ben zikrediyorum, o da zikrediyor; onun zikri benim zikrimdir, benim
zikrim onun zikridir. ( Câvitname, sayfa 323).
Firavunun İlâhlığını kabul etmesi :
“20- İblis ve Firavun ile fütuvette ( yiğitlikle münazara etmem.
İblis dedi ki : << Secde etseydim fütüvvet vasfı benden düşerdi. >>
Firavun dedi ki : << Onun resulüne inansaydım fütüvvet mertebesinden
düşerdim. >>
21- Ben dedim : << Dâvamdan ve sözümden dönseydim fütüvvetin
döşeğinden düşerdim. >>
22- İblis dedi ki : << Ben Adem’den iyiyim, kimsenin ondan başkasını
görmediği zaman >> , Ve Firavun dedi ki : << Ben sizin için benden
başka bir ilâh bilmedim ( Sûre 28 Ayet 38 ), kavmımdan hak ve bâtılı
tefrik ve temyiz eden kimse bulunmadığı zaman. >>
23- Ben dedim ki : << Eğer onu tanımazsanız Onun eserlerini tanıyın,
ve ben o eserim, ve Enel - Hakk, çünkü Hak olmaktan hiçbir zaman
çıkmadım. >>
24- Ve sahip ve üstadım İblis ve Firavun’dur ve İblis ateşle tehdit
edildi ve davasından dönmedi ;
Firavun denizde boğuldu ve davasından dönmedi ve tereddütte katiyyen
durmadı. ( Câvitname, sayfa 325).
Söylediği bu küfür sözlerle yetinmiyor. Firavunun davasından
dönmediğini iddia ediyor. Hal bu ki, Firavun boğulacağı anda
davasından dönüp iman ediyor fakat Allah onun bu imanını kabul
etmiyor. Şöyle ki, Kuran’dan mealen:
- Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik.
Firavun ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların
arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince (Fir’avn)
dedi ki: “Ben İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh
olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de müslümanlardanım! dedi.
10/90
- “Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve
bozgunculardan olmuş idin“. 10/91
- “Bugün senin (canından ayırdığımız ) bedenini, (denizin dibinden )
kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere
ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden gafildir.”
10/92
SEYYİD KUTUB (1906 - 1966 ) : Seyyid Kutub 1906 yılında
Mısır’ın Asyot kasabasında dünyaya geldi. Sünni bir yazar olan
Seyyid Kutub’un İslâm dini adına yazdığı çeşitli eserleri vardır.
Örneğin: 1965 yılında neşrettiği “Yoldaki İşaretler” kitabı ve en
meşhur eseri, bir Kuran tefsiri olarak yazmış olduğu “Fizilâl-il
Kuran” (Kuran’ın Gölgesinde ) isimli eseridir. Bu eserinde, İnsanda
bulunan rûh’un, Allah’ın rûh’unun bir parçası olduğunu, dolayısıyla
insanın bedenen olmazsa bile rûh’en Allah’la aynı olduğunu iddia
etmektedir. Şöyle ki:
15 Hicr sûresinin 28 -29 . Ayetlerini anlatırken şu ifadelerde
bulunuyor, mealen:
“28 - Hani Rabbin meleklere demişti ki : “Kuru bir çamurdan
şekillenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım”. 15/28
“29 - Onu yapıp rûhumdan üflediğimde siz derhal onun için secdeye
kapanın.” 15/29
İZAHATI : “İnsan aklı diyor ki, bâki olan bir rûh fâni olan
bedene nasıl karışıyor, ezeli olan sonradan meydana gelene nasıl
giriyor ?”
Aklın anlamaması nedeni konusunda şöyle diyor;
“Zira akıl sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılan bir varlık ise
ezelden var olan şey hakkında hüküm verme yetkisine sahip olamaz.
Ezelden olan şeyler hakkında hüküm veremeyeceği gibi akıl o ezeli
olan şeyin karıştığı şey hakkında da hüküm veremez. Daha işe
başlamadan önce aklın bu kaziyeyi veya bedihi hükmü - sonradan
yaratılanı ezeli olan şey hakkında hüküm verecek vasıtalara sahip
olamayacağı, hiçbir şekilde bu konuya müdahale edemeyeceği
kaziyesini kabul etmesi aklın kendi faaliyet alanı dışında boş yere
çalıştırılıp mahvedilmesini önlemek için kâfidir. Belli ve güvenilir
sahaların dışında koşmasını önlemek için yeterlidir.”
“ Bu konuya Kur’an’ın Gölgesindeki âdetimize aykırı olarak mevzuu
genişlettim. Gayb âlemiyle ilgili böyle bir mevzu için temel
kaideleri koymak istedim.” diyor. (Fizılâl-il - Kur’an, Prof. Seyyid
Kutub, Mütercimler İ. Hakkı ŞENGÜLER, M. Emin SARAÇ, Bekir KARLIAĞA,
Hikmet Yayınları Cilt 9 sayfa 121 - 122 ).
Bu anlayışa göre, her insanda Allah’ın rûhundan bir parça var
demektir ki, bu da rûh olarak insanı İlâh kabul etmekten başka bir
şey değildir. Hal bu ki ne insan da rûh olarak olarak veya kainatın
tamamında hiçbir şekilde İlâhlıktan bir pay yada özellik yoktur;
hiçbir şey İlâhlıktan bir parça taşımamaktadır. Aksine bir şey iddia
etmek veya inanmak o şeyi İlâhlaştırmak demektir ki, bu da İslâm
dinine göre şirktir.
Allah, Rûh’un mülkiyet yönünden önemini belirtmek için Mülkiyet
olarak benim olan şey manasında “rûhumdan” sözleriyle ifade
etmektedir. Her şey onun olmasına rağmen bu özel ifade rûhun önemi
yönündendir. Yoksa Allah’ın zatına ait bir parça veya hassa olması
yönünden değildir. Zira Allah, Kuran’da başka bir yerde rûh’un bir
emrinden ibaret olduğunu, dolayısıyla onun da yaratık olduğunu
belirtmektedir. Zira tüm kainat Allah’ın “Ol” emriyle meydana
gelmiştir. Rûhun da bu hususta kainattan ayrı herhangi bir özelliği
yoktur. “Allah, kendisinden bir parçanın var olduğu ve bunun
insanlarda veya herhangi bir şeyde bulunmasından ve kullar gibi
parçalardan oluşmaktan münezzehtir. Yücedir.” Kuran’dan mealen :
- Sana rûhtan soruyorlar. De ki : “Rûh
Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”
17/85
Görüldüğü gibi, rûh Allah’ın bir parçası değil, “Ol” emrinden ibaret
bir yaratığıdır. Allah’ın rûhumdan sözcüğüyle ifadelendirdiği olay,
zat yönünden değil mülkiyet yönündendir, örneğin: önem verdiğimiz
bir mücevher için, mücevherimizden dediğimiz gibi.
Prof Dr. Hüseyin ATAY, Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Prof. Dr Beyza
BİLGİN, Prof. Dr. Rami AYAS, Dr. Arif GÜNEŞ, Dr. Hasan ELİK’in grup
Çalışması şeklinde yayınlamış oldukları “İSLÂM GERÇEĞİ” adlı kitapta
“VAHDET-İ VÜCÛD” iddiası.
Yukarıda adı geçen kitapta ekip olarak iddia ettiklerine göre, İnsan
Allah’tan kopmuş bir parça olup, İnsanın iddialı koptuğu bu bütüne
yani Allah’a tekrar birleşme olmalıdır. Dinin de asıl amacı; bu
birleşmeyi sağlamak için yol göstermekten ibarettir, dolayısıyla,
Allah rızası ve Cennet iddi al açısından önemsenecek bir olay
değildir, olacaksan, Allah’la birleş sende İlâh ol, iddi alin bu
olmalıdır demektedirler.
Bu iddiayı kitapta şöyle ifade etmektedirler.
“İnsanın kendisinden koptuğu bütün olan yaratıcı kudret, yani Allah,
insanın, bu sıkıntısını bildiği için insanı o büyük arzu ve hasretle
bir başına bırakmamış. “bütüne varış yolculuğu”nda ona yardımcı
olmak lütfünü göstermiştir. Bu lütuf insana peygamberler aracılığı
ile tutulan ışıktır. Din, bu ışığın bir hayat biçimine dönüştüğü
andaki adıdır. Bu demektir ki din, koptuğu bütünle kucaklaşması
anlamındaki tekamülünü daha rahat tamamlaması için Mutlak Varlığın
insana gösterdiği bir. “yol” dur. (İslâm Gerçeği, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No: 197 Yıl 1995 Ankara 5.
Baskı Sayfa 98 )
Görüldüğü gibi, insan yoktan değil de, Allah’tan kopmak suretiyle
meydana geldiği açıkça ifade edilmiştir, dinde bu olayı bir lehim
işinden ibarettir, bu ise Kuran’a uygun bir görüş değildir.
SULTAN III MURAD ( 1546 - 1595 ) : Babası ikinci Selim,
annesi Nurbanu Sultan’dır. Manisa’da doğmuştur. On ikinci Osmanlı
sultanı ve yetmiş yedinci İslâm Halifesi unvanlıdır. “Muradi”
mahlasıyla şiirler yazmıştır. İslâm Halifesi unvanı altında söylemiş
olduğu tasavvufi sözlerinden örnekler verecek olursam şöyle
demektedir:
“Fenafillah : Gönül fenafillah’ta baştan başa lezzetle dolmuştur.
Gönül ikilikten geçip birlik yoluna girdiğinden her şey zatım ve
sıfatımdır, demiştir. Fenafillahta secde eden ve secde edilen artık
birdir. O eşsiz cemali görmek isteyen bütün cisim ve canını onun
yolunda feda etmelidir.” ( Sultan III Murad, Kültür ve Turizm
Bakanlığı Yayınları 873, birinci baskı 1988, Yazan H. Ahmed
KIRKKILIÇ, SAYFA 35 ).
Burada, fenafillah yoluyla insanın Allah’la bütünleşip İlâh’laşa
bileceğini iddia etmektedir. “Fenafillahta secde eden ve secde
edilen artık birdir“. demesi bunun açık ifadesidir.
Cennet olayına karşı çıkması :
“Zahidin kalbinde cennet, aşığınkinde ise Cenab-ı Hakk’a meyil
vardır. Nunlardan ilki nar (ateş), ikincisi nur içindedir.” (Sultan
III Murad, sayfa 33).
Tasavvufçular genelde Cennet ve Cennet isteğini küçümseyip, Biz
Allah’ı seviyoruz demektedirler. İslam dininde cenneti red veya
Küçümseme küfür olduğu gibi, aslında tasavvufçuların Allah’ı
seviyoruz iddiaları gerçek manada bir Allah sevgisi değildir, onlar
bunu derken kendilerini kastetmektedirler, zira kendilerinin İlâh
olduklarına kanidirler, Hal bu ki, müminler en fazla ve gerçek
manada Allah’ı severler, fakat bu sevgileri, cenneti istemelerine ve
sevmelerine mani değildir. Zira cenneti istemek, Kuran’da Allah’ın
emridir. Bu bakımdan cenneti küçümsemek Allah’ın emrettiğini red
edip küçümsemektir, bu ise küfürdür. Bu konuda Kuran’dan mealen :
- İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler
tutarlar, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en
çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azâbı gördükleri zaman bütün
kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allah’ın azâbının çetin olduğunu
anlayacaklarını keşke bilselerdi ! 2/165
- Allah inanan erkeklere ve inanan kadınlara, altlarından ırmaklar
akan, içinde ebedi kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde güzel
meskenler va’detmiştir. Allah’ın (onlardan) râzı olması hepsinden
büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur. 9/72
- Her can, ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. 29/57
- (O zaman), iman edip iyi işler yapanları,
cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz Orada
ebedi kalırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir. 29/58
- (Cennet konusunda) İşte bu, büyük kurtuluş ve mutluluktur. 37/60
- Çalışanlar böylesi bir kurtuluş için çalışsın. 37/61
Görüldüğü gibi, cenneti red etmenin veya küçümsemenin, İslâm dininde
yeri yoktur.
Kâbe’yi Hac etmeye karşı çıkması :
“Ey Halilüm Kabe kasdın eyleyip çekme elem
Gel tavâf eyle beni kim Kâbe-i ulya menem”.
( Sultan III Murad, sayfa 22).
“Ey dostum, Kâbe'yi tavaf arzusuyla elem çekme, gel beni tavaf et,
zira yüksek Kâbe benim.” diyor. Kendisine İslâm halifesi diyen böyle
derse tabasının hali nasıl bir şeydir?
Tasavvuf, Osmanlılarda bir devlet kurumuydu, nasıl ki, kadılar,
hocalar tayin edilip maaşa bağlanıyorlarsa, Resmi Takke ve
Zaviyelere de maaşlı “post - nişin” denen şeyhler tayin
ediliyorlardı. Bu işlerle ilgili olarak “Meclis-i Meşayih” denen bir
kurum oluşturulmuştu. Tekke ve Zaviyeler parasal olarak
destekleniyordu. Örneğin, kendilerine vakıflar tahsis ediliyor,
müritlerine de vergi muafiyeti sağlanıyordu. Böylece, Osmanlılar,
halktan bir çok kimsenin Batınilik düşüncesi içerisinde, doğru
yoldan uzaklaşıp hayallere dalmasına sebep oldular. Yaptıkları şey
kendilerine döndü ve denebilir ki, Osmanlıların dünya milletleri
içerisindeki mücadelesinde geri kalıp yıkılmasına etken olan, en
başlıca sebeplerden bir tanesi, yapılanmasına işlemiş olan tasavvuf
akımlarıdır. Halk, hem dünyaları, hem de ahiretleri için
çalışacaklarına. Dünya’da ilgilenmeleri gereken, fen bilimlerinden
uzaklaşarak, maddi gücü küçümsediler, tembelliği zahitlik zan
ederek, dünyalarını ihmal ettiler. Allah’ı konusunda ise, Kuran’la
ilgisi olmayan ve Kuran’a aykırı olan batıni hayallere dalarak,
kendilerinin de Allah’ın bir parçası olduklarını, dolayısıyla, İlâh
olduklarını iddia ettiler. Bu hayaller içerisinde genelde dini
mükellefiyeti boş verdiler, hayallerini şarap ve rakıyla v.s
desteklediler. Öyle ya, İlâh olduklarına inanan kimselerin ibadet
etmesine ne gerek var, eh günahları varsa da kendi kendilerini
affederler; ne sorun var. Bu ise hem dünyaları, hem de ahiretleri
için bir yıkımdı. Bu konuda, Mehmed Akif Ersoy şöyle diyor:
“Sürdüler Türk’e << tasavvuf >> diye olgun şırayı;
Muttasıl şimdi << hakikat >> kusuyor Sıdkı Dayı !
Bu cihan boş, yalnız bir rakı hak, bir de şarab;
Kıble : tezgâh başı, meyhaneci oğlan : mihrab;
Git o <<Divan>> mı, ne karnağrısıdır, aç da onu,
Kokla bir kerre, kokar mis gibi <<Sandıkburnu!>>
Beni söyletme neler var daha !
“Sandıkburnu : Yeni kapıda tarihi meyhanelerin olduğu yer.” ( Mehmet
Akif Ersoy, SAFAHAT, Akpınar Yayınları 1987, sayfa, 443. )
Hal bu ki, Kuran’da şöyle bildirilmiştir, mealen :
- İlâhınız bir tek ilâh dır, Ondan başka
ilâh yoktur. O, rahmândır, rahimdir. 2/163
- Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti. Melekler
ve ilim sahipleri de adâletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilâh
yoktur; Aziz’dir, Hakim’dir. 3/18
- De ki : “Şâhitlik bakımından hangi şey daha büyüktür ?” De ki :
“Benimle sizin aranızda Allah şâhittir. Bu Kuran bana vahyolundu ki,
onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Allah
ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyor musunuz ?”, “Ben
şâhitlik etmem !” de. “O, ancak tek bir ilâhtır, ben sizin ortak
koştuğunuz şeylerden uzağım.” de. 6/19
- ( Böyle iken tuttular Allah’ın ) kullarından, kendisine parça
tasarladılar. İnsan, gerçekten (haddini bilmeyen) apaçık bir
nankördür. 43/15
- “Allah’ın sana verdiği (bu servet) içinde içinde âhiret yurdunu
ara, dünyâdan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse
sende öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü
Allah bozguncuları sevmez.” 28/77
CAFERİ MEZHEBİ, DİĞER ADIYLA ŞİA-İ İMÂMİYYE’DE DURUM :
Caferilerin inanç esaslarında tasavvufa yer olmamakla beraber,
tasavvufi sözleri kullanıp, tasavvufçuları övmeleri ilginç bir durum
arz eder.
İnanç esaslarına göre :
“Ehlibeyt imamları, bünyeleşmeye başladığı andan itibaren tasavvufu
kabûl etmemişlerdir. İmam Ca’fer’üs - Sâdık’ın (A.M.), ilk sûfi
adıyla anılan Ebû - Hâşim-i Kûfi hakkında, << Gerçekte de inancı
bozuktu; tasavvuf denen kötü inançları toplamış bir yol icadetti; bu
mezhebe birçok kötü inançlı kişiler uydular ve bâtıl inançlarına bu
yolu kalkan edindiler >> buyurduğunu, Onbirinci İmâm Hasan’ül-
Askeri (A.M.) rivâyet eder (Sefinet’ül Bıhâr; Necef-i Eşref- 1355 H.
Taşbasması; II, S.57 ). Gene İmâm Ca’fer’üs - Sâdık’ın (A.M.), Ebû
Hâşim’in çağdaşı Süfyân-ı Sevri’nin, diğer sûfilerin ve tasavvufun
aleyhinde bulunmuştur. (Sefinet’ül Bıhâr; Necef-i Eşref- 1355 H.
Taşbasması; II, S.56 ). << Onlar bizim düşmânlarımızdır; kim onlara
meylederse o da onlardandır; onlarla hasredilir. Bir bölük toplum
belirir ki onlar, bizi sevdiklerini iddiâ ederler; fakat sûfilere de
meyilleri vardır; kendilerini onlara benzetirler, onların
anıldıkları gibi anılırlar; onların sözlerini yorumlarlar. Bilin ki
onlar bizden değildirler; biz onlardan uzağız, onlârı inkâr eden,
reddeden kişiyse, Resûlullâh’ın huzûrunda, düşmânlarıyla savaşmış
gibidir >> buyurmuştur; Sekizinci