2. Kitap Bölüm 16
İmâm Aliyy’ür - Rızâ (A.M.), << Kimin yanında sûfiler anılır da
onları, diliyle, gönlüyle inkâr etmezse, bizden değildir o kişi;
ink3ar edense, Resûlullâh’ın safında savaşmış gibidir >> demiştir.
Yukarda adı geçen eser; S.57). Onuncu İmâm Aliyy’ül - Hadi (A.M.),
onları, şeytanın halifeleri saymış, hayvanları avlamak için
zâhidlikte bulunduklarını söylemiştir.” ( Tarih Boyunca İslâm
Mezhepleri ve Şiilik, Abdulbâkıy Gölpınarlı. Der Yayınları 2. Basım
- 1987 sayfa 144. )
Caferilerin, tasavvuf ve tasavvufçulara bakışları bu şekildedir.
Buna rağmen, bu duruma uymayan, kendi aralarında da intibak
sağlayamadıkları fiili uygulamaları vardır. Şöyle ki:
“Muteal Hikmet ve İsfahan Okulu :
İmâmiyye Şi’âsı’ndaki tasavvufi hareketlerin en önemlilerinden
biri de Şi’i düşünürlerin İsfahan’da geliştirdikleri Muteal Hikmet
Felsefesi’dir. Bu felsefe, tasavvufun keşfini, felsefenin mantık ve
akli kıyâsını ve kelâmın istidlâlini esas alıyor; Gazâli,
Sühreverdi, Halebi ve İbn Arabi gibi Sunni mutasavvıflara; İbn Sinâ
gibi filozoflara, Fahreddin Râzi ve Nasuriddin Tûsi gibi Sünni veya
Şi’i kelamcılara dayanıyordu. Temel görüşleri Vahdet-i Vücûd idi.
Bununla beraber bazıları felsefeye ağırlık veriyordu.
İlk defa Şi’i kelâm âlimi Nasiruddin Tûsi (ö. 672/1273). Evsâfu’l -
Eşref isimli eserinde tasavvufi görüşlere geniş yer verdi. Seyyid
Haydar Amûli (ö. 794/1392), tasavvufu, özellikle İbn Arabi’nin
görüşlerini İmâmiyye Şi’asına soktu ve Şi’iliğin tasavvufi bir
yorumunu yaptı. İbn Türke (ö. 836/1432) bu yolda onu takip etti.
Fakat İsfahan hikmet okulunun esas kurucusu Bahauddin Amili (ö.
1030/1622) oldu. Mir Dâmad (ö. 1041/1631) ve Fihdiriski (Ö.
1050/1640) bu harekete önemli katkıda bulundular. Okul, ünlü filozof
Molla Sadrâ (ö. 1050/1640) ve onun Muhsin-i Feyz ve Feyyâz
adlarındaki iki öğrencisi ve dâmadı ile en yüksek saviyesine ulaştı.
M. Taki Meclisi (ö. 1070/1659) bu harekete katıldı. XIX. Asırda bile
bu okula bağlı kalan Ahund Molla Ali Nûri (ö. 1246/1830), Molla Hâdi
Sebzivâri (ö. 1289/1878) ve Aka Muhammed Zunûzi (ö. 1307/1889) gibi
âlimler yetiştirdi. Hatta M. Hüseyn Tabâtabâi Muteal Hikmet’in
medreselerin ders programına konulmasını temin etti. 1979 İran İslâm
İslâm Devrimi’nin lideri Humeyni 1963’ten önce bir ara bu dersleri
verdi.
Muteal hikmet okulu bir yandan felsefi düşüncenin Ca’feriler
arasında yayılmasını sağlarken, diğer yandan tasavvufi düşüncenin,
özellikle ibn Arabi’nin bu çerçevelerde tanınmasını ve kısmen
benimsenmesini, Nimetuullâhiyye ve Zehebiyye gibi Şi’i tarikatlarına
medreseden gelen muhalefetin az çok yumuşamasını temin etmiştir.
Bununla beraber tasavvufi hareket, temelde Şi’i mezhebiyle
çeliştiğinden özellikle Zeydiye ve İmamiyye Şi’ası ona devamlı ve
kararlı bir şekilde karşı çıkmıştır.” (Milletlerarası Tarihte ve
Günümüzde Şiilik Sempozyumu, 13-15 Şubat 1993, İlmi neşriyat ve Dış
Ticaret A.Ş. - İstanbul 1994, Kitabı Hazırlayan, İslâmi İlimler
Araştırma Vakfı, Alıntı Doç. Dr . Süleyman ULUDAĞ sayfa 212-213. )
“Tefsirden bahsedilirken, öğleden önce bir takım tefsirlerden
bahsedildi ve bir de “Numûne Tefsiri”nden bahsedildi. Yani bir
anlamda bu sempozyumun gayesi, tabii bir tevhidi hedeflemiyor şu
anda, ama zaman zaman da noktalar arıyoruz. Vahdet için öyle
görülüyor ki tasavvufla Şi’â arasında bir vahdet aranacaksa bu da
İbn Arabi’dir ve Fusûsu’l-Hikem’dir. Yani Tasavvufi açıdan Şi’â ile
Sünni arasında bir ortak kitap aranıyorsa, biraz tuhaf gelebilir
size ama, bu Fusûsu’l-Hikem’dir. Ve nitekim Hümeyni’nin de
kitaplarından biri Fusûsu’l-Hikem’e yaptığı tâlikattır.” (Yukarda
bahsi geçen Sempozyum, Müzakereci : Doç. Dr. Mustafa KARA’nın
konuşmasından alıntı, sayfa 213. )
“Tasavvufun İran’daki bugünkü durumu tebliğimde yeteri kadar
belirtilmiş, bugün İran’da Ni’metullahiyye, Gonâbâdiyye ve Zehebiyye
gibi tarikatların faaliyet gösterdikleri, bu tarikatlara bağlı olan
İranlı Şi’ilerin sayısının yarım milyon civarında olduğu; Tahran,
Tebriz, Şiraz, İsfahan ve Horosan bölgesinde söz konusu tarikat
mensuplarına ait tekkelerin ve zaviyelerin bulunduğu belirtilmiştir.
Ancak 1979 İran İslâm İnkılâbından sonra tarikat faaliyetlerine iyi
gözle bakılmamıştır. Bunun bir sebebi; inkılâb öncesinde tarikat
mensuplarının ve İrfânilerin geniş ölçüde Şâh tarafını tutmuş
olmalarıdır. Öteden beri İran’daki Usûlilerin geniş çapta
tasavvuftan rahatsızlık duymaları, bu hareketi Şi’ilik için bir
tehlike olarak, İslâm açısından da bir sapma olarak görmeleri
tasavvuf ve tarikat ehlinin İran’da faaliyet göstermelerini
zorlaştırdığından, özellikle Ni’metullûhhiyye Tarikatı mensupları
faaliyetlerini daha çok Avrupa ve Amerika’da sürdürmek cihetine
yönelmişlerdir. Bugün İngiltere’de M. Cevâd Nurbahş yönetiminde
tasavvuf içerikli İngilizce-Farsça bir dergi yayınlanmaktadır.
Bununla birlikte bu tarikatlara ait bir çok eser bugün İran’da da
yayınlanmaktadır.
İran İslâm İnkılâbının lideri Humeyni’nin İbn Arabi’nin Fusûsuna
talik yazması, tasavvufi neş’es içeren içeren rubâileri bulunması,
eski S.S.C.B. Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’a yazdığı mektupta O’na
İbn Arabi’nin, Sühreverdi’nin, Maktûl’un eserlerini okumasını
tavsiye etmesi sadece İrfâniyye denilen tasavvuf felsefesi
bağlamında bir anlam ifade eder ve buna dahi Usûl-i Ulemanın fazla
bir tahammülü yoktur......................
İbni Arabi’nin Şiâ ile Sünnilik arasında bir birleşme noktası
olabileceği görüşü dar anlamda doğrudur.Bugün çok az Şi’i âlimi İbn
Arabi’yi kabul eder. Geriye kalan büyük çoğunluk ise - tıpkı selef
hareketi gibi - O’nun bir kâfir ve zındık olduğunu açıkça ve her
fırsatta söyler. Bunun için İbn Arabi, O’nun zındık olduğuna inanan
Şi’ilerle Sunniler arasında birleştirici bir köprü olamaz. Aslında
böyle bir köprü varsa İbn Arabi’den çok İran’ın Şi’ileşmesinden
evvel bu topraklarda yaşamış olan ve eserlerinin çoğunu Farsça
vermiş olan Senâi, Attar, Mevlânâ ve Câmi gibi İranlı eski
mutasavvıflardır. Bugün en tutucu Şi’i din âlimleri bile İran
kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelen tasavvufi Fars
edebiyatını yok saymıyor, ona sırt çeviremiyor...... ”(Yukarda bahsi
geçen Sempozyum, Müzakereci : Doç. Dr. Süleyman ULUDAĞ’ın
konuşmasından alıntılar, sayfa 214-215 )
Kuran’ın birleştirici olabileceğinden, tek bir kelimeyle dahi
bahsedilmemesi ilginç değil mi?
İran’daki durum bu şekildedir. Bunun yanında buraya kadar Tasavvuf
ve sofizim konusunda yazdıklarımla, özellikle sofist olmadıkları
halde, Vahdet-i Vücûd nazariyesini kabul eden bazı meşhur
kimselerden örnekler vermeye çalıştım.
Sofistlerin veya başka bir ifadeyle sofuların en belirgin
özelliklerinden biri icraatlarını bir tarikat şeklinde ve Şeyh,
Murid ilişkisi içerisinde yürütmeleridir. Şimdi bu gibi kimselerin
söylevlerinden örnekler vermeye çalışacağım, şöyle ki :
TARİKAT ÖNDERİ SOFULARA ATFEDİLEN ÖZELLİKLER
“ Müslümanımsı mistiklerce evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki
inanışlardan bazıları şunlardır.
1- Bunlar masum, günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal
birer kişiliğe sahiptirler.
2- Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler.
3- Duaları makbûldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine getirir.
4- Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler.
5- İslam ordularının ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer
sağlarlar.
6- En uzak mesafeleri en kısa bir zamanda kat ederler.” V.b.
(Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Yazan Ferid Aydın, Ekin
Yayınları, kasım 1996 baskısı, sayfa 286- 287 ).
İnsan-ı kâmil yani şeyhin bu alemde istediği gibi tasarrufta
bulunabileceğini söylemeleri.
“İnsan-ı kâmil de bu âlemde İlâhi isimler aracılığıyla dilediğince
tasarrufta bulunur.” (Muhyiddin İbn el-arabi, Nakş El-Füsus Şerhi,
İsmail Ankaravi, Ribat Yayınları, hazırlayan İlhan Kutluer 1981 Ocak
baskısı, sayfa 14).
Bayazidi Bestami’nin bazı söylevlerinden seçmeler :
“Allah’a andolsun ki benim bayrağım Muhammed (S.A.V)’in bayrağından
daha büyüktür! Benim bayrağım nurdur. Altında bütün insanlar ve
cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor.” ( Bayazidi Bestami ve
İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978
baskısı, sayfa 263 ).
“Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatlarımın bir
benzeri yeryüzünde bilinir!” (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa,sayfa
265 ).
“Musa Peygamber, Allah’ı görmek istedi. Ben ise Allah’ı görmeyi
değil, Allah beni görmeyi irade buyurdu!” (Yukarıda adı geçen kitap,
sayfa 320 ).
Şeyh Abdulkâdir Geylani’nin bazı söylevlerinden
seçmeler :
Şeyh Muhyiddin Abdulkâdir Geylani’ye ait olduğu kabul edilen
Füyûzât-ı Rabbâniyye adlı eser, Kadirilerden Seyyid Muhammed Said’in
oğlu Seyyid İsmail tarafından kaleme alınmış olup, müellif, “Gavs-i
A’zam’a ait zikir, fikir, vird ve manzumelere, duâ ve niyazlara olan
ehl-i tarikatın ihtiyacını ve bu hususta kendisine birçok defalar
baş vurulduğunu, böyle bir eserin hazırlanması için kendisini teşvik
edenlerin istek ve ısrarlarının kesilmediğini söyler ve buna
bilhassa dikkati çekmek ister.” ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh
Abdulkâdir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, önsözden, Bedir Yayınevi
1975 ).
Bu eser Kadiri tarikat inde kabul görmüş olması dolayısıyla, pirleri
konusunda tarikat zihniyetini belirtmesi açısından önemlidir. Eserde
şu ifadeler yer almaktadır;
“Benim emrim, Allah’ın emridir; eğer ol! dersem oluverir.”
“Hepsi de Allah’ın emriyledir, ama sen benim kudretime hükmet!”
“Benim kabrim Beytullah’dır, gelen onu ziyaret eder.”
“Ona seğirtir de izzet ve Rıfat ile yüce makama erişir.”
“Benim ocağımı tavaf et yedi defa, emânıma sığın!
Her yıl beni ziyâret için meşguliyetten sıyrıl!”
“Bana doğru haccedip gelin, evim kurulu bir kâbe.
Beytin sâhibi yanımdadır, koruluğu haremimdir.”
“Her KUTUB tavaf eder Beytullah’ı yedi defa.
Ben ise Beyt’in kendisiyim çadırımı tavaf ediciyim.”
(Alıntılar, Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren
Celâl Yıldırım, sayfalar, 57-67-68-69. Bedir Yayınevi 1975 ).
Yukarda ki iddialarda, Allah gibi “Ol” emrine sahip olduğu
söylenmekte. Kâbe’nin tavaf edilmesine alternatif olarak, evinin
tavaf edilmesi istenmekte. Namaz kılmaması konusunda da şöyle
denmektedir.
“Bana dediler ki: “Ey filan! Namazı terk ettin.”
Bilmezler ki ben Mekke’de namaz kılarım...”
( Füyûzât-ı Rabbâniyye, sayfa 73. )
Peygamberlerden üstün olduğunun söylenmesi:
“Mûsa Rabbine münacaat ederken beraberinde idim,
Mûsâ’nın ASA’sı benim asamdan medet gördü.”
“Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda onunla beraberdim,
Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifa buldu.” (
Füyûzât-ı Rabbâniyye, sayfa 74. )
Ve bunun gibi birçok sözleri var veya ona mal edilmektedir.
<< NOT: Şunu özellikle belirteyim
ki, falan sözü falan şahıs söylemiştir derken, hiçbir zaman, hiçbir
yazım da o şahsın kişiliğini kastetmemekteyim, zira; Peygambere
iftira edenler o şahsa da iftira etmiş olabilirler, ben sadece
geçerli kaynaklarda o şahsa mal edilen sözü belge olarak
kullanmaktayım, yoksa o sözü, belgede yer alan şahıs bizzat söylemiş
olabileceği gibi, söylememişte olabilir. Ben şahısları değil, tarihi
süreçte yapılan ve hala yapılmakta olan; Kuran karşıtı öğretileri
ortaya koyup, Kuran ölçüsüne göre eleştirmeyi hedeflemekteyim.>>
Şeyh Ahmed’el - Rüfai içinse :
Peygamberin türbesine gittiğini, peygamberin mezardan elini
çıkardığını ve Ahmed’el - Rüfai’nin onu öptüğünü anlattıkları çok
meşhur bir rivayetleri var. Ayrıca şöyle diyorlar :
“Meselâ : Vaıza, ya da derse başladığı zaman, yakındakiler,
konuşmalarını nasıl duyuyorsa.. Uzaktakiler de, aynı şekilde işitir
ve duyarlardı..
Hatta sağırlar bile, onun konuşmalarını, diğerleri gibi duyarlardı.
(Onları Âlemi, Ahmed’el Rüfai, çeviren Abdulkâdir Akçiçek, Bahar
yayınları, Beşinci baskı sayfa 41) .
Mevlânâ Celâleddinin sözlerinden örnekler :
Peygamber olduğunu ilân etmesi,
“Bu kitap Mesnevi kitabıdır, mesnevi, hakikate ulaşma ve yakin
sırlarını açma hususunda din asıllarının, asıllarının asıllarıdır.
Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık
bürhanıdır...”
“Mesnevi Âlemlerin Rabb’inden inmedir: Bâtıl ne önünden gelebilir,
ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir.”
( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları,
İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Önsözden).
Aklınca, Kur’an’a nazire yapıyor, zira Kuran’da şöyle denmiştir.
Mealen:
- Kendilerine zikir (Kuran) geldiğinde onu
inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o,
eşsiz bir kitaptır. 41/41
- Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi çok
övülen Allah’tan indirilmiştir. 41/42
Bu naziresinin yanında bir de şöyle diyor:
“Biguşâdent hazine heme hil’at pûşid
Mustafa bâz biyâmed heme imân ârid.”
Yani:
“Hazineyi açtılar, hepiniz elbiseler giyin,
Mustafa gene geldi, hepiniz iman edin.”
der. (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü
Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 203.)
Bununla da yetinmeyerek, peygamberden üstün olduğunu şu sözlerle ifade
ediyor :
“İmrûz menem Ahmed ni Ahmed-i pârine
İmrûz merem anka ni murgak-i baçine”
...............................
(Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 203).
Yani :
“Bugün Ahmed benim :
Ama dünkü Ahmed değil.
Bugün anka benim :
Ama yemle beslenen kuşcağız değil”
Ve devamla, Allah olduğunu söylüyor.
“Enelhak kadehiyle
bir yudumcuk içen sızdı
Tanrılık şarabından
Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım,
ben, sultanların aradığı sultan.”
“Ben hacetler kıblesiyim.
Gönlün kıblesiyim ben.
Ben Cuma mescidi değilim,
insanlık mescidiyim ben.”
................................
“Gönlü sâf sûfiyim ben;
benim tekkem âlem,
medresem dünya benim.
Değilim abalı sûfilerden.”
“İster münacaat eri ol sen,
meyhane rindi istersen;
bundan sanki ne çıkar ?
Yok Cumartesiymiş, yok Cumaymış,
Bence ne fark var ?
(Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 292).
Başka bir söylevinde :
“Tekmil medreseler minareler bir gün yıkılmayacaksa,
iman küfür olmayacaksa bir gün,
küfür bir gün imanın yerine geçmeyecekse,
işte o zaman halimiz tamam :
Artık bir daha ne kalenderliğin yolu yordamı bulunur,
ne de dünyamıza layık bir adam.”
(Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 297).
Ve bunlar gibi birçok sözleri olan Mevlâna, hatta şöyle diyor :
“Mansûr, şimdi olsaydı o, beni dâra çekerdi.” (Yukarıda. adı geçen
eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 226).
Deyip, İlâh’lık iddiasında Hallac’ı Mansur’u aştığını söylemesine
rağmen, Sofizm zihniyeti icabı, sözlerinde çifte standart olarak
kullanmak için birde şöyle diyor :
“Men bende-i Kuran’em eğer can dârem
Men hâk-i reh-i Muhammedd-i muhtârem
Ger nakl kuned in kes ez goftârem
Bizârem ezû vu zon suhan bizârem”
Manası:
“Hayatta oldukça Kuran’a kulum, seçilmiş Muhammed’in yoluna
toprağım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz nakil ve rivayet
ederse ondan da bizârım, o sözden de.” (Yukarıda adı geçen eser.
Mevlânâ Celâleddin, sayfa 204).
Bu tür çelişkili sözler, sofizm mesleğinin ya da mantığının bir
icabıdır, zira hiçbir inanca bağlı olmayan sofular, hiçbir hakikati
gözetmeden işlerine geldiği gibi konuşur ve kural icat ederler.
Örneğin: İslam tasavvufu adı altında icat etmiş oldukları, Rabıta;
Sema; Çile çekmek; gibi kuralların İslâm diniyle hiçbir ilgisi
yoktur. Kendileri de bunun böyle olduğunu bilmelerine rağmen,
müridlerini, kutsal bir iş yaptıklarına inandırıp kendilerine
bağlamak için bunları yapmaktadırlar. İcat etmiş oldukları bu gibi
şeylerden başka, giyimle ve özel sembollerle ilgili icatları da
vardır. Örneğin : Taç ve Hırka, Çer ağ, tuğ seçenekleri ile çeşitli
renklerle bağlı oldukları tarikatı sembolize ederler, bunlar
ciddiyeti olmayan ve konu edilemeyecek kadar basit fakat muridler
üzerinde etkili olabilen şeylerdir. Bir futbol takımının
taraftarları üzerinde etkili olan forma ve renkleri gibi, murislerde
bu gibi şeylere bağlılık gösterirler. Fakat bu hususlar, sema ve
rabıta gibi tarikatların temel esaslarından olmadığı için
gerektiğinde uygulamama yoluna da giderler. Bundan dolayı, bu gibi
hususlardan çok, sofuların, İslam’da ki “Tevhid” inancına ve diğer
İslâmi değerlere karşı yaptıkları saldırıları tanıtmaya çalışacağım.
Şöyle ki :
SOFULARIN VAHDET-İ VÜCÛD İDDİALARI VE BUNA İLİŞKİN SÖZLERİ :
Daha öncede belirttiğim gibi, Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar
için kainatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre
kainatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine
benzerlikleri yoktur, ve bütün kainat Allah tarafından yoktan var
edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kainattaki hiç bir
şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır.
Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir. Kainatı
yok saymakta, Allah’ın Kuran’da yaratmayla ilgili bildirdiği bütün
ayetleri inkardır bu da küfrün ta kendisidir. Allah’ın kainatı
yaratmış olması gerçek bir olay olup, bu durum Allah’ın tek İlâh
olmasına aykırı değildir.
“Örneğin: Nakşibendilerin kendisinden saygı ve övgü ile söz
ettikleri, Abdülkerim el-Ciyli, El-insan’ul - Kâmil, adlı kitabında
aynen şunları kaydetmektedir:
“Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü,
Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi)
olduğuna göre-ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler - öyleyse
Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir. (Yani onların da ta kendisidir.)
Tabiatıyla O’nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak rab (yani kesin
genel anlamdaki ) ilâh O’dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah’ın bizzat
kendisi oldukları için varlıklarının kaçınılmaz gereği olarak O’na
tapmış oldular.”
“Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerim el Ciyli aslında
daha ilk cümlede şunu demek istiyor:”
“Kafirler, (yani Kur’an’a göre Allah’ı inkâr edenler, ya da O’na
ortak koşanlar), Allah’ın (Haşa!) ta kendisi oldukları için öz
varlıklarını inkâr edemeyeceklerinden, (sonuç olarak) O’nu da
dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.”
(Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit
Aydın, sayfa 107).
Görüldüğü gibi, Sofulara göre kafirler bile (Haşa!) bizzat Allah’ın
kendisidirler. Ve bu sözleri bir dil sürçmesi veya eleştirilere
karşı kendilerini savunma ihtiyacı hissettiklerinde söyledikleri
gibi sarhoşlukla ortaya atılmış iddialar olmayıp, kabul etmiş
oldukları Vahdet-i Vücûd inancının gereğidir. Ve bunu örneklendirmek
suretiyle sıklıkla açık açık söylemekten de çekinmezler., örneğin :
“(Allah Teâlâ’nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir Vücûdun
parçalarıdır, şeklinde özetlenebilen “Vahdet-i Vücûd” inancının
üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular. “Köpek
ve domuz da ilâhımızdır.” diyecek kadar daha da ileri gitmek
sûretiyle bu bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve
onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.” (Tarikatta Râbıta ve
Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 352).
Şeyh Galib’ten bir şiir :
“Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin
Tenlerde vü canlarda nihan hep sen imişsin
Senden bu cihân içre nişan ister idim ben
Ahir şunu bildim ki cihan hep sen imişsin.”
(Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 29. Kitabevi 1990).
Abdülkadir Geylâni’den :
“Hakla hak (Allah’la, Allah ) olmak makamına eresin ki, buna
mahfiyat ve fena hâli derler, büyük bir mertebedir. Allah hepimize
nasip etsin...”
“Sen artık eşsiz bir cevher hâline gelmişsin..
Tekle tek, birle bir olmuşsun... Gizlinin gizlisi, sırrın sırrı
oldun; yetmez mi ?..” (Fütûh’ül - Gayb. Bahar Yayınları 1983,
Yedinci Baskı, çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 17 - 37 den
alıntılar.)
Sadreddin-i Kunevi’den
“Mutlak Hakkı müşahade edersiniz.. Ama orada ve açıktan :.”
“Sonra... Bundan şu hakikati idrâk etmiş olursunuz ki : Sufli ve
ulvi mertebelerde, müşahade edilen varlık, ulvi mertebelerde
müşahade edilen varlığın aynıdır.”
“Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak vücududur..”
“Düşün : Ondan gayrı tek varlık yoktur.. Abadandan öte karye
yoktur.”
“Hâsılı : Her şey onda ve o olur..”
“O, her bilginin aynıdır... Her sanılanın aynıdır...Her anlaşılanın aynıdır...”
“Ve O: Her itikad sahibinin ve itikad edilen şeyin aynıdır...)
“Zira, her şeyde vücud birdir...”
(Hadis-i Erbain, Tasavvuf, Rahmet Yayınları - 1970, Sadreddin-i
Kunevi, Çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 26 - 36 - 69 - 72 den
alıntılar.)
Muhyiddin ibn el- Arabi’den :
“Apaçık görünen şeylerle Tanrıya varılamadığı için peygamberler
Hakkın temsilcileridir.”
“Hayır yanlış söyledim; temsil edenle temsil edileni iki sanırsın
güzel değil çirkin bir zan olur bu.”
“Surete taptıkça iki görünür sana, suretten kurtulanın gözünde bir
olur.”
“Mutlak Varlık fiil köküne benzetilirse âlem bütünüyle masdardan
türemiş kipler, zamanlar ve isimlerdir.”
“Türemiş örnekler zinciri nasıl fiil kökünden uzak olmazsa baktığın
her şey de Hakk’tır.” (Nakş El - Füsus Şerhi, Ribat Yayınları 1981,
Muhyiddin ibn el-arabi, şerheden, İsmail Ankaravi, Hazırlayan İlhan
Kutluer, sayfa, 12 - 14 - 15 den alıntılar).
“...Rabb’imi Rabb’imin gözüyle gördüm :
Rabb’im (!) dedim, dedi ki, sensin...”
“... varlık’da ancak Bir vardır : Su’yun rengi kab’ının rengidir...”
“... Varlık’da ancak Allah vardır...”
(Ebû Yezid el-Bistami hakkında aktardığı rivayetlerden) :
“... Ebû Yezid el-Bistami’nin zamanında, adamın biriyle
karşılaşanlar ona dedi ki :
- Ebû Yezid’i (hiç) gördün mü ? O da :
- Ben (rûyada) Allah-ı gördüm ve O, Ebû Yezid’i görmekten beni
müstağni kıldı dedi. Adam da ona dedi ki:
- Şayet Ebû Yezid’i bir defa görseydin, bu senin için Allah’ı bin
defa görmekten daha iyi olurdu.”
“<<... Ben Allah’ım ( = Ene’ Allâh.. ) >>“
“... Ebû Yezid el - Bistami, bir kâri (okuyan) tarafından (Kuran
85/12’ deki) << Muhakkak Rabbinin kıskıvrak tutup yakalayışı (batş)
pek çetindir.>> (âyetinin) okunduğunu işitince :”
“ - Benim kıskıvrak yakalayışım (bundan) daha çetindir diyordu.
(çünkü) onun hâli, Allah için konuşanların hâliydi...” ( El -
Futâhat El - Mekkiye, Kültür Bakanlığı - 1184. B.1990, Muhyiddin
İbn’ül Arabi, Çevr. Prof. Dr. Nihat Keklik, sayfa, 97, 225, 226,
227, 405. Den. )
Muhyiddin İbn el-arabinin diğer bazı meşhur sözleri de şunlardır :
“ -Sübhâne min ezheru’l - eşyâi ve hüve aynühâ”
(İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları 1985 Mehmed Ali Ayni,
sadeleştiren H.R. Yananlı Sayfa 21).
Manası: Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, eşyadan en parlak
şekilde görünür ve O, O’nun aynıdır.
“ - İnne vücudu’l - hâdisati’l - mahlukat hüve aynı vücudu’l -
hâlik”
(Yukr. Adı geçen eser, s.21)
Manası : Şüphesiz yaratıkların sonradan olma varlığı. Yaratıcının
varlığının aynıdır. Yaratıcının Vücuduyla, yaratıkların vücudu
arasında fark yoktur.
“ - İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.”
(Yukr. Adı geçen eser, s.21)
Manası : Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad
sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; Hiçbir dine veya inanca bağlı
olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı
yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.
“El - abdü rabbin ver - rabbü abdün / Ya leyte şiiri mine’l -
mükellef...”
(Yukr. Adı geçen eser, s.21)
Manası : Kul Allah’tır, Allah’ta kuldur. / Ya mükellef olan kimdir ?
Yani mükellef diye bir şey yoktur, dolayısıyla din diye bir şey
yoktur.
- Ene’l - furkan ve’s - seb’ül - mesâni / Ve ruhu’r - ruh la ruhu’l
- evâni.
(Yukr. Adı geçen eser, s.21)
Manası : Furkan yani Kur’an benim ve Kur’an-da bahsi geçen yedi çift
benim. ( bununla Fatiha sûresini kastediyor), ve ruhun ruhuyyum,
kalıpların ruhu değil, diyor.
Muhyiddin-i Arabi’nin bütün bu ve bunlar gibi sözleri, Kuran’a göre
açık bir şekilde şirk ve küfür olan sözlerdir. Öyle ki, bu gibi
sözler. Firavun’un şirk ve küfür olan sözlerini dahi aşmaktadır.
Zira, Firavun, kendisinin Allah olduğunu iddia etmişti, Muhyiddin-i
Arabi ise her şeye Allah demektedir. Bütün Vahdet-i Vücûd’çuların
durumu bundan farklı değildir. Tasavvufun kökü temeli budur dense
noksan olur, zira tamamı odur.
Bayezid-i Bestami’nün Sözlerinden :
“Kendimi (noksanlıklardan) tenzih ederim, şanım ne de yücedir !”
“Eşyanın ta kendisi olduğu halde eşyayı izhâr eden Allah’ı tenzih ve
tesbih ederim.”
“Doğrusu sonradan meydana gelen mahlûkatın vücudu, Yaradanın
vücudunun aynıdır.”
“Kul Rab’dir; Rab de kuldur. Keşke bilseydim mükellef olan kimdir ?”
“Bayezid-i Bestemi (K.S.) Hazretlerine sorulmuş :
- Hakk’ı bilmenin manası nedir ?
Cevap vermiş :
<< Hiçbir Hak yok, mutlaka ben oyum! >> “
( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir
Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 18- 239 dan, alıntılar ).
Mevlana’dan :
“Rûh yeki dân u ten keste aded sedhezâr
Hemçü ki bâdâmhâ der sıfat-ı revani
Çend lügat der cihan cumlei mani yeki
Ab yeki kest çün hâbiyeha bişkeni”
Şunu iddia ediyor
“Canı bir bil, bedendir sayıda yüz binlerce görünen; hani bademler
gibi, hepsinde aynı yağ var. Dünyada nice diller var; anlam
bakımından hepsi de bir; kırdın mı, su, bir olur-gider” “derken de
gelen-giden bütün bedenlerdeki canların birliğini, bir tek can, bir
tek varlık bulunduğunu söylemekte, bedenleri, tek canın, görünüşte
ki çokluğu olarak belirtmekte, âdetâ bir can-beden, ruh-ten,
anlam-madde birliği yapmaktadır.” (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb
Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa
182.)
“Bir işin yapılmasını söylediği zaman Şeyh Muhammed Hâdim, İnşaallah
deyince Mevlânâ bağırıyor. A aptal, ya söyleyen kim ? (39.b) Fakat
bu Tanrılığı kendisine hasretmiyor. Onca herkes O’dur ve insan
insanlığını anlayınca O, olur.” (Mevlânâ Celâleddin, Abdulbâki
Gölpınarlı, sayfa 196.)
“Sabah oldu, ey sabahın penehı Tanrı ! (Ben özür serdedemiyorum),
bize hizmet eden Husâmeddin’den sen özür dile!”
“Akl-Küll’ün ve canın özür diliyeni sensin;
canların canı, mercanın parıltısı sensin.”
“Sabahın nuru parladı, bize de bu sabah çağında senin Mansur
şarabını içmekteyiz.” ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna,
M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1.
Sayfa 144 Bent 1807-8-9. ).
Mevlâna bu sözleriyle, ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur gibi sabaha
kadar Vahdet-i Vücûd’çuluk yaptığını söylemekte bununla da (haşa)
“sen Husameddin’den özür dile” demek suretiyle Allah’a minnet
etmektedir.
“Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkek te kadında söze ve
vasfa sığmaz ruh!
Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan
kalkınca kalan yalnız sensin.
Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i
vücuda getirdin.
Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler,
sonun da sevgiliye mustağrak olurlar. ( Şark İslâm Klasikleri,
Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 143 Bent 1785-1786-1788. ).
Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oymak için,
kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş.
Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını,
oynananın sadece karşı rakipler olmadığından , ciddiyeti olmayan bir
oyun olduğunu söylemekte, dolayısıyla da Sofizmin bu husustaki temel
düşüncesini vurgulamaya çalışıyor. Hatta mesnevinin 2467-2468.
Beyitlerinde Firavun’a, Musa demekle, Musa ile Firavunun aynı şahıs
olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söylüyor.
Şöyle ki:
“Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsa, öbür Mûsa ile savaşa
düştü.
Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsa ile Firavun’un karıştığı âleme
erişirsin.” ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 198 Bent 2467-2468. ).
Hatta oynanan bu oyunda taraf tutulmak istenirse, Firavunun
tarafının tutulması gerektiğini zira haksız olanın Musâ olduğunu
söylüyor. Şöyle ki :
“Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey
sâf kişi! Firavun’un Musâ’dan nefretini, sen Musâ’dan bil!” (
Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 199 Bent 2481. ).
Sofizm zihniyeti dikkate alındığında, Mevlânâ’nın ne demek istediği
ve Kuran’dan ne kadar uzak olduğu net olarak anlaşılır. Öbür
Sofistlerin durumu da Mevlânâ’dan farklı değildir.
Yunus Emre’den :
“Dutulmadı Yûnus canı geçtdi tamudan uçmağı
Yola düşüp dosta gider ol aslına uyukmağa”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989,
Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)
Yunus Emre bu sözleriyle Cennet ve Cehennemle ilgilenmediğini, aslı
olduğuna inandığı Allah’ta batmak yani fenafillah olduğunu söylüyor.
Zira ona göre hem kendisinin hem de herkesin aslı Allah’tır. Allah
olduğuna inanan bir kimsenin cennet ve cehennem umurunda olmaz, onda
böylece diğer sofistler gibi bu inancını dile getirmiş oluyor. Bir
kimse Kuran’a dolayısıyla İslam Dinine inanmaya bilir, kendisine ait
inançları da olabilir, fakat bunları İslami değerleri küçümsemek
suretiyle dile getirmesi hiç hoş değildir.
Kendisinin ve herkesin İlah olduğu konusunda şöyle diyor.
“Yûsus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan
Gelsün berü dosta giden hûr u kusûr burak nedür”
“Ol bi - nişandur cihandan ne diyelim dölümüz andan
Ol âlem-i deyyân zat her zât içinde zât olur.”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989,
Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 25-35 den.)
Bu sözleriyle, dünya ve ahiretin Allah’la dolu olduğunu yani
Allah’tan ibaret olduğunu, bu yapı içerisinde, cennetteki hûriler,
köşkler ve burakların anlamsız birer hiç olduğunu söylüyor.
Bu sözlerinin Kuran’a göre yanlış olduğunu söylemek isteyenlere,
İlim diye söylenen sözlerle Kuran’ın manasız bir gözbağı olduğunu,
asıl kitabın Aşk kitabı olduğunu, dolayısıyla Kuran’ın onu
ilgilendirmediğini ifade ediyor. Şöyle ki :
“İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur
Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25. )
Bu gibi sözleriyle ne demek istediğini anlamak için kendisinden
nişan (işaret) isteyenlerin. Hallâc-ı Mansur zihniyetini ölçü
almalarını şu beyitleriyle söylüyor:
“Bunda beli diyen kişi andâ tamâm olur işi.
Bizden nişân isteyene ol Hallâc-ı Mansûr nedür.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 37. )
“Sen seni bırak dost yüzine sensüz bak
Mansur’layın “ene’l - Hak” dahı sebükbar gerek.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 73. )
“Bin yıl toprakda yatursam ben komayam “ene’l - Hakk’ı”
Ne vakt gerek olurısa ışk nefesin urıgelem”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 101. )
“Yunus’a kadeh sunan “ene’l - Hak” demin uran
Bir cur’a sundu bana içdüm ayılamazam”.
(Yunus Emre Divânı, sayfa 103. )
“Bizim meclis mestlerinin demleri “ene’l - Hak” olur
Bin Hallâc-ı Mansur gibi en kemine divanesi.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 226. )
Diyor ki : “Bizim meclislerimizin her an konusu Allah olduğumuzu
söylemektir, bizim zayıfımız bu konuda bin Hallâc-ı Mansur gibidir.”
Hani, Mevlânâ bütün kainatta meydana gelen olayların aslında,
Allah’ın kendi kendisiyle huzur tavlası oynamasından ibaret olduğunu
söylemişti. İş böyle olunca, emr edende emr edilende, iman edenle,
iman etmeyen, iyi ile kötü hepsi bir olmuş olurlar. Sofizmin bu
zihniyetine inanan ve kendisini Allah sanan Yunus Emre bu inancını
şu sözlerle anlatmaya çalışıyor.
“Tangrı kadim kul kadim ayrulmadum bir adım
Gör kul kim Tangrı kimdür anla iy sâhip-Kabûl
“Bize birlik sarâyın toğru beşâret ayın
Geç ikilik fikrinden kağıl benliği yâ kul.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 81. )
“Nemrûd adın İbrahim’e ben bağ u bostan eyledim