2. Kitap Bölüm 17
Küfür yüzinden toğuban gine odu yakan benem.”
“Ol Hallâc-ı Mansur’ıla söyleridüm “ene’l-Hakk’ı”
Benem gine onun boynuna dar uryanın dakan benem.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 102. )
“Cercis olup basıldum Mansur oldum asıldum.
Hallâc panbuğu gibi bunda atılup geldüm.”
“Zekeryâ oldum kaçdum irdüm ağaca geçdüm.
Kanum dört yana saçıp depem deldirüp geldim”
“Yolumuz Sübhânıdı peygamberler cânıdı
Yûnus hod pinhânıdı Sûret değşirüp geldüm.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 107. )
“Gah hâlis gâh muhlis olam us Fûrkan’ıla
Gâh Rahmânu’r-rahim yâ Hayyu yâ Mennan olam.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 113. )
Anlattığı şeyler, İlâh’lıkta halden hale geçerek tam bir huzur
tavlası oynamak, iddiasındadır.
Ve bunlar gibi daha bir çok sözler. Bu sözleri yalnız Yunus Emre
söylemiyor, örneğin Abdulkadir Geylani’nin de tarikatça
kendisine ait olduğu kabul edilmiş benzer sözler var.
“İbrahim ateşe atılınca onunla beraber idim.
Ateş ancak benim duam ile soğuyup yakmaz oldu.
İsmâil’e bedel getirilen koç ile beraber idim.
Koçlar ancak benim gönül cömertliğimle indi.
Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda anunla beraber dim.
Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifâ buldu !
Yüceye çıkarken İdris ile beraber idim, Onu Firdevs’e en güzel
CENNETİME oturttum !
Musâ Rabbine munacaat ederken beraberinde idim,
Musâ’nın asa’sı benim asamdan meded gördü !”
( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl
Yıldırım, sayfa 74. Bedir Yayınevi 1975 ).
Ve bunun gibi daha başka sözler.
Sofistlerin en ısrarlı söyledikleri şeylerden bir tanesi birer
Hallac-ı Mansur örneği olduklarını söylemeleridir. Onlarca “Enel
Hak” yani ben Allah’ım diyen Hallac-ı Mansur vazgeçilmez bir
semboldür.
Hallac-ı Mansur mantığıyla sözler söylediler, yazılar yazdılar;
şiirler söyleyip onlara kafiyeler dizdiler. Bütün bunlara biri çıkıp
ta samimi olarak dil sürçmesidir sarhoşluktur diyemez, zira söylenen
bu sözler böyle bir müdafaa kalıbına sığmaz, binlerce küfür söz
iddia ettikleri gibi olsaydı kitaplara geçirilip belgelenmezdi.
Onları bu şekilde müdafaa edenler; kendileri de ya sofist’tir, yada
sofistlere zihnen av olmuş meczup mürittir. Zira bütün bunlar
sofizim sisteminden başka bir şey değildir. Bilerek ve isteyerek
kaleme alınmışlardır.
Yunusun, Allah’lık iddiasıyla kaleme alınmış aşağıdaki menzum
sözlerine aklı başında olup ta, kim kasıtsız ve amaçsızdır diyebilir
“Ol kadir-i kün feyekûn lutf idici Rahman benem
Kısmedin rızkını viren cümlelere sultân benem
Nutfeden âdem yaratan yumurtadan kuş düreden
Kudret dilüni söyleyen zikr eyleyen sübyan benem
Kimini zâhid eyleyen kimini fâsık eyleyen
Ayıblarını örtüci ol delil ü bürhân benem
Bir kulına atlar virüs avrat u mal çiftler virüs
Hem yok birinün bir pulı Rahim ü Rahmân benem
Benem ebed benem beka ol Kadir-i Hay-mutlak’a
Hızır olan yarın sakka anı kılan gurân benem
Dört dürlü nesneden hâsıl bilün benemüşde delil
Odıla su toprag u yil; bünyad kılan Yezdân benem
Ete deri sünük çatan ten perdelerini dutan
Kudret işim çokdur benüm hem zâhir ü ayân benem
Hem bâtınam hem zahirem hem evvelem hem âhıram
Hem ben ol’am hem ol ben’em hem ol kerim ü han benem
Yoktur arada tercümân andacı iş bana ayân
Oldur bana viren lizân ol denize ummân benem
Bu yiri gök’ yaradan bu arş,u kursi; durduran
Bin bir adı vardur Yûnus ol sâhib-i Kur’an, benem.”
(Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet
Kırkkılıç, sayfa 184-185 ).
Bir söz ve bir şiir :
“Vahdet-i Vücûd nazariyesinde “Lâ ilâhe illallah” lafzı “Lâ -
mevcûde illallah. Allah’tan başka varlık yoktur” şeklinde ifade
edilir. Buna göre her şey onun çeşitli şekillerde tecellisidir,
hatta daha ileri bir söyleyişle ondan bir cüzdür.”
“O mâşuk ile âşık oldı bir zât
Mahf oldı vücûd-ı nefy isbât
Her katre muhit-i âzam oldı
Her zerre Mesih-i Meryem oldı
Mescûd ile sâc id oldı vâhid
Mescûd-ı hakiki oldı sâc id
Gayr oldu helâk-ü ‘vech’ kaldı
Bahr oldu şu kim bahre daldı
Ref’ oldı hicâb-ı mâ-sivâ’llah
El kudretü vel - bekaü li’llâh
Sırr-ı ezel oldı âşkârâ
Arif nice eylesün müdârâ
Külli yer ve gök Hak oldı mutlak
Söyler def ü çeng ü ney “Ene’l - Hak”
Seyyid Nesimi
(Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet
Kırkkılıç, sayfa 210 ).
Nesimi, şiirde Vahdet-i Vücûd’çuluk yaparak her şeyin “Ene’l - Hak”
dediğini söylemektedir. Örneğin : Secde edenle, secde edilenin,
sevenle, sevilenin bir olduğunu. Yer ve gök’ün mutlak olarak Hak
yani Allah olduklarını, def, çeng, ney’in de Ene’l - Hak
söylediklerini söylemektedir.
Sadrettin-i Kunevi’den, bir hadisi tefsiri :
“Şimdi işin sonuna geliyoruz...
Bütün bu işlerden sonra.. Olacakları ondan duymaya çalışacağız.
Yüce Allah, bize şu manayı anlatmak istiyor
- .. Ve sen baki kalırsın.. Ama, sensiz olarak..
Ve.. Sen, ben olursun.
Sonra.. Ben, sen olurum.. Sen dahi bensin..
Hasılı : Her şey onda ve O olur..”
(Hadis-i Erbain, Tasavvuf Sadreddin-i Kunevi Rahmet Yayınları - 1970
Baskısı sayfalar 35-36 )
Niyazi-i Mısri’den :
Halveti terikatinin Mısriyye kolunun kurucusu olan Niyaz-i Mısri
1105 tarihinde Limni adasında ölmüştür. Onun beğendiği önder
Hallac-ı Mansur’dur.
“Esselâ dâr-ı Enel - Hak’da bugün Mansur olup
Can u başından geçen serdâr’ı aşka esselâ.”
(Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa
23. )
Bu şiirde Hallac-ı Mansur gibi ilâhlık iddia edip, bu yolda canını
vermeyi göze alanlara övgü ve yardım çağrısında bulunuyor.
Vahdet-i Vücûd iddiasıyla ilgili, diğer sözlerinden örnekler
verebiliriz, Şöyle ki :
“Hak yüzü insan yüzünden görünür
Zât-ı Rahman şeklin insân eylemiş.”
(Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa
111. )
“İsteyü git âlemi
Ademde bul âdemi
Sırr-ı nefahtü demi
Nefsidürür kâmilin”
( Yukarda adı geçen eser, sayfa 127 )
Daha önceki sofistlerden verdiğim örnekler gibi, Mevlana’nın Allah
kendi kendisiyle huzur tavlası oynuyor iddiasını, Niyazi Mısri şu
sözlerle ifade ediyor :
“Ân-ı dâimdir hakikat güneşi
Ol ânım ben gitmezem ben gelmezem
Meryem içre ben doğurdum bir gulam
Hem bugün de bir gülüm kim solmazam
Ben doğurdum atasız hem İsa’yı hem
İttisalim var ana ayrılmazam
Sanma kim Mehdi benim Mehdi odur
Adı Yahya’dır anın yanılmazam
Vasıtasız esmâ-i hüsnâ cümleten
Bu sözü isbata âciz kalmazam
Sır ile bana içimden söylenir
Mısriyâ ben doğmazam ben ölmezem.”
( Yukarda adı geçen eser, sayfa 167 ).
Hacı Reşid Paşa’nın, Tasavvuf isimli kitabından :
“Eyle iska-ı izâfat hüviyet birdir
Nazar-ı ehl-i hakikatte hakikat birdir
Vahdet asârıdır eşyadaki renk-i kesret
Hakşinasana göre vahdet ve kesret birdir.”
Hacı Reşid Paşa, Tasavvuf, Tarikatler Silsilesi ve İslâm Ahlak-ı,
Salâh Bilici Kitabevi 1965, sayfa 60).
Daha öncede belirttiğim gibi, sofistlerin Allah’ı seviyoruz sözüyle
kastettikleri, aslında kendilerini sevmeleridir. Zira, onlara göre,
Allah ile kendileri birdirler ve İbadet ile sevgiyi özellikle
kendilerine tahsis ederler. Bu manada olmak üzere İbnu’l-Fâraz’ın,
“Nazmu’s - Sülûk” diye isimlendirdiği kasidesinden şu örneği
verebiliriz :
“Makamda kıldığım namazlar onadır
Ve şahit oluyorum ki o da bana namaz kılıyor.her ikimiz de namaz
kılan’bir’iz;
Secde etmekle kendi hakikatı. Her secdede ‘bir’ olarak
Bana namaz kılan, benden başkası değil.
Her sevdede namazım da, benden başkasına değil
Ben O’yum, O da ben;
Ayrılık yok aramızda. Aksine zâtım, zâtımı sevdi.
Benden bana elçi olarak gönderildim.
Zâtım, âyetlerimle bana delâlet etti.
( İbn Teymiyye Külliyatı C.2, Tevhid Yayınları 1987, sayfa 356. )
Görüldüğü gibi,sevmesi ve ibadeti kendi kendisinedir.
Sofistlerin Vahdet-i Vücûd iddiasıyla ilgili olarak, daha birçok
örnekler vermek mümkündür. Örnekleri çoğaltmak verdiğim örneklerin
benzer bir tekrarından ibaret olacağı için, konuyu daha da
örneklendirmeğe gerek yoktur. Fakat şu anlaşılmalıdır ki,
Sofistlerin en temel iddiaları ve tasavvufun yapı olarak tamamı
Vahdet-i Vücûd iddiasıdır. Ve bu iddia Kuran’ın öğrettiği Allah’ı
tevhid etme, yani Tek bir ilâh olarak kabul etme anlayışına tamamen
zıt bir iddiadır.
TASAVVUFÇULARIN KERAMET İDDİALARI
Sofuların müridlerini iyice kendilerine bağlamak ve yeni muridler
elde etmek için kullanmış oldukları yöntemlerin başında gelenlerden
biride, uydurmuş oldukları kıssalar ve kendilerine atfetmiş
oldukları olağanüstü hallerdir. Böylece İlâh’lık iddialarını ispat
açısından desteklemek için, Allah’a ait olan, duaları kabul etme,
rızkı arttırma, hastalıkları iyileştirme, gayb bilgilerini
sahiplenme, gibi hususlarda ve menfi olarak ta istediklerine ceza
olarak bela verme gibi diğer bazı hususlar konusunda yetkili
olduklarını vurgulamak için bu rivayetleri uydurmaktadırlar.
Müridiler yapmış oldukları toplantı, sohbet ve ayinlerde, İslami bir
sohbet yerine çok sayıda olan bu rivayetleri okurlar ve bunlarla bir
hayal alemine dalarlar.
Çok sayıda olan sofilerin keramet iddialarının alındıkları
kaynaklarda çok çeşitlidir. Örneğin: Bu konuda Abdulbâki Gölpınarlı
şöyle demektedir:
“Bütün sûfi biyografileri, Melamiler de dahil olmak üzere
kerâmetlerle doludur... Bunlarda Şamanizm'in, Budizm'in, Mazdeizm'in,
Uygur Manihaizm'in, Yahudilik ve Hıristiyanlığın ve bunlardan meydana
gelmiş olan geleneklerin tesirleri ap - açık görünür. Meselâ
Şamanizm de, yahut Budizim'de mevcut olağanüstü bir şey, zaman
bakımından araları hiçte yakın olmayan, hatta meşrep bakımından da
birbirlerine aykırı bulunan birçok sûfilere atfedilmiştir ve bu
suretle kerâmetlerde bir ayniyet meydana gelmiştir.” (Mevlânâ
Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım.
Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 228.)
Sofilerin iddialarıyla, buna bağlı olarak yapmış oldukları sofizim
hareketlerinin, Kuran’da bahsi geçen peygamberlerin yapmış oldukları
mucizelerle karşılaştırılmaması gerekir. İslam dinide mucizeler,
ancak Allah tarafından ve O’nun rızasıyla meydana gelen, sihir
içermeyen, İslam dinine daveti amaçlayan ve yapılan davetle
çelişmeyen gerçek olaylardır, bundan dolayı hiçbir peygamber
mucizeleri kendi şahsına mal etmez, mucize gösterdiğinde herkes gibi
Allah’ın sadece bir kulu olduğunu ve olayın kendi gücünden
kaynaklanmadığını belirtir. Sofistler ise aksi iddialardadırlar.
Özellikle kutup iddiasında olanları kainatın bütün olaylarıyla kendi
tasarrufu altında olduğunu iddia ederek, bu olaylarda Allah’ın pasif
olduğunu, aktif bir İlâh olarak kendisinin her şeyi yönetim altına
aldığını vurgular. İnandırıcı olabilmek içinde, bir eliyle Allah’ın
kudret hazinelerine uzanıp devraldığını, diğer eliyle de istediğine
istediği kadar bundan verdiğini hem keramet kamuflajıyla hem de
fiziksel hareket gösterisiyle zihinlere yerleştirmeyi hedefler,
Mevlevilerde olduğu gibi. Sofuların keramet diye iddia ettikleri
şeyler ise, göz boyamacılığı diğer bir ifadeyle sihir içeren ve
kendi içlerinde çelişkili, akla mantığa uyma kaygısı olmayan,
insanları kandırmaya yönelik söz ve hareketlerdir. Kendileri
yapabildiği gibi, hiçbir İslâmi iddiası olmayan diğer bazı insanlar
da onların yaptıklarını bir gösteri şeklinde bilmekte ve
uydurdukları sözleri uydurabilmektedirler. Örneğin : Rufailerin
yapmış oldukları, yılanlarla oynak şiş saplamak gibi gösterileri,
hiçbir İslâmi iddia taşımayan, uzak doğu milletlerinden bazı
kimseler ve topluluklar aynen yapabilmekte ve bunlar televizyonlarda
gösterilmektedir. Sofuların rivayetlerinden birkaç örnek verirsem,
şöyle ki :
“Hace (K.S.) hazretleri bir gün, etrafında kalabalık bir derviş
cemaatı olduğu halde hamama teşrif buyurdular. Dervişlerin bâzısı
yüzlerini, mübarek şerefli ayaklarına sürerlerdi. Fakat bir derviş
de karşılarında oturmuş idi. Dellâkların biride su getirip mübarek
ayaklarına dökmek ümidinde iken önce gelip oturan dervişin ayağını
öptü. Sonra suyu Hâce (K.S.) hazretlerinin mübarek ayaklarına düktü.
Dervişi bundan dolayı bir utangaçlık kapladığını irfan nûru ile
mülâhaza buyuran Hace (K.S.) hazretleri onun utangaçlığını def’etmek
için << Bu muhtaç dellâk niyaz niyaz cihetiyle geldi. Siz çünkü
bizden büyük bulundunuz. Sizi niyaz kapısının vasıtası yaptı >>
buyurdular. Gerçekten büyüklerin huzuruna girildiğinde etraf ve
maiyetindekilerin elleri ve etekleri öpülür. ( Makamât-ı
Nakşibendiyye, Buhara Yayınları 1983, Yazan, Salâhuddin b-Mübarek
el-Buhari Terc. Süleymen izzi “teşrifati” sayfa 212-213).
“Bir derviş Gadyud adlı mahalde Hazret-i Hâce (K.S.) ve orada
bulunan Şeyh Şâdi hazretlerinin sohbetleri ile şereflenmişlerdi.
Şeyh Şadi o dervişe nice nice nasihatlarda bulundu. Bu cümleden
olmak üzere << Hazret-i Hace (K.S.)’nin bulundukları mahalle ayak
uzatmaktan çekinmek gerekir >> buyurdular. Rasgele o, dervişin
Kasr’ı Ârifan’a gitmesi gerekti. Yolda hava sıcak olduğundan bir
ağacın gölgesinde biraz uykuya dalar. Ayağını bir böcek sokar.
Tekrar diğer bir ağaç gölgesinde uyuklar. Yine ayağını yakarlar.
Zikri geçen nasihat hâtırına gelir. Görülür ki, meğer iki defa
uyukladığında da ayağını Kasr-ı Ârifan’a doğru uzatmış imiş. Tevbe
ve istiğfar edip ömrünün sonuna kadar ayaklarını Kasr’ı Ârifan’a
doğru uzatmazlar. ( Makamât-ı Nakşibendiyye, Buhara Yayınları, sayfa
213.)
Birinci rivayette ayak öpmekten bahsetmeleri, kendi icat ettikleri
bir saygı anlayışıdır, İslam dininde bu tür bir saygı anlayışı
yoktur, hareketin mantığı da karşısındakini küçümsemeye yöneliktir.
İkinci rivayette yine ayak konu edilerek, kasrı arifan dedikleri
yöne doğru ayak uzatılmasını bir saygısızlık olarak
tanımlamışlardır, İslam dininde bu şekilde bir saygı veya
saygısızlık ölçüsü de yoktur, insan uzuvları tabii davranışlar
içinde çeşitli yöne dönebilir, Allah bu gibi şeylerden dolayı bizi
sorumlu tutmamıştır. Kaldı ki söyledikleri samimiyetten ve
uygulamadan uzak şeylerdir. Kasr köşk demektir, şeyhleri birinci
kattayken üst katlara veya dama çıkmıyorlar mı, çıkmaları halinde ne
olur, mürid kasrı arifana doğru giderken yüzü oraya dönük yol alır,
kasri arifandan dönüş yaparken sırtı oraya dönük yol alır, ister
istemez ayak tabanları da oraya odaklanır, bunu nasıl yorumluyorlar,
yoksa o durumda yengeçler gibi yan yan mı yürüyorlar. Bu gibi
sözlerin ciddiyeti yoktur. Bu tür uydurma pek çoktur rivayetleri
mevcuttur, ufak bir dikkatle uydurma ve saçma oldukları görülebilir,
örneğin :
“Derviş Mehmed adında bir kimse Hazret-i Hâce (K.S.) ile bahar
zamanı kırda oturmuşlar sohbet etmekte idiler. Ansızın hâtırlarına
kavun arzusu düştü. O mahalle yakın bir akarsu var idi. Hazret-i
Hâce (K.S.) o dervişe hitap buyurup << Şimdi o akarsuyun kenarına
varıp arzuladığın kavunu al getir ! >> diye işaret buyurdular. O
derviş Hazret-i Hâce (K.S.)’nin emri gereğince akarsuyun kenarına
doğru yönelir. Görür ki, güzel bir kavun-ki o diyarlarda << Baba
Şeyhi kavunu >> demekle mârufdur henüz bostanından kopmuş duruyordu.
Alıp Hazret-i Hâce (K.S.)’ye getirir. Bundan sonra Hazret-i Hâce
(K.S.)’nin bu apaçık kerametleri içinde yer edip ömrünün sonuna
kadar onun müridi ve mutekidi oldu.” ( Makamât-ı Nakşibendiyye,
Buhara Yayınları, sayfa 216-217.)
Bu rivayeti uyduran şahıs, bahse konu kavunun adını, şeyh çağrışımlı
olması için “Baba Şeyhi kavunu” olarak uydurmayı da ihmal etmemiş.
Ayrıca bu şekilde yiyecek ve mal temin edebildikleri iddia edilen
şeyhlerin müridlerden yeter demeden mal almaları ilginçtir, mademki
istedikleri malları keramet olarak elde edebiliyorlar o zaman
müridlerin mallarıyla alıp veremedikleri nedir. Bununla ilgili bir
rivayet şöyledir :
“Bazı meşâyihe sordular :
- Bu dünyayı kötülersiniz. Lakin verenlerin verdiklerini, << yeter
>> demeksizin alırsınız.
Cevap verdiler ki :
- Cehennemden alır cennete sarf ederiz.”
(Müsekkin - Nüfus, Arslan Yayınları 1991, Eşrefoğlu Rumi sayfa 95. )
Bu şekilde göstermiş oldukları mal düşkünlüğü bir tarafa, Malı veren
müridleri, alan kendileri bu duruma göre cehennem yakıştırmasını
kime, cennet yakıştırmasını kime yaptıkları ilginçtir, zira ben bu
örnekle malı kastettiklerine pek ihtimal veremiyorum, malın hayır
işlerine sarf edilmesi için kendi dışlarında binlerce yol vardır, o
zaman bütün bu yolları cehennemle tavsif etmeleri,
şahsileştirmelerinden daha berbat bir manzara arz eder.
Muhyiddin İbn’ül Arabi’den naklettikleri bazı rivayetlerse Şöyledir
:
“İbn’ül - arabinin kızı Zeyneb’in süt çocuğu iken düzgün bir lisanla
konuşması olayı. Bizzat İbn’ül - arabi şöyle anlatıyor.
<<... Süt emzirilen bir kızımla (böyle bir hâdise) bana da tesâdüf
etti :
(Henüz) bir yaşından küçük idi ki ona :
- Yavrucağım deyince başını döndürdü : Eşiyle cinsel birleşme yapıp
ta inzal olmayan adam hakkında ne dersin. Ona yıkanmak vacip olur
dedi. (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri.
Prof Dr. Nihat Keklik Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 125 ).
Aklı sıra, İsa Peygambere nazire yapıyor.
Muhyiddin İbn’ül Arabi’den nakledilen ve Kitabı Futûhât da yer alan
başka bir rivayette, güya babası ölmezden onbeş gün önce ölüm gününü
bildirmiş ve dediğine göre aynen tahakkuk etmiştir. Fakat nasıl
tahakkuk etmiş? Şöyle anlatıyor :
“<<.. Bu hali, rahmetli babam’da dahi gördüm. Zira onu, yüzünde
canlı (insan)ların sûreti (şeklinde) olmasından (dolayı), şüphe ile
defnettik. Onda ölülerin damarlarının (nabzının) durması ve nefes
kesilmesi yoktu. Ölmezden on beş gün önce öleceğini bana haber
vermiş ve Çarşamba günü öleceğini söylemiş. Nitekim böyle oldu :
ölüm günü gelince, şiddetli bir şekilde hastalanmıştı. Bir şeye
dayanmaksızın doğruldu ve dedi ki :
- Oğlum, bugün (artık) göç ve (Cenab-ı Hakk ile ) karşılaşma olacak.
Men de :
- Allah bu sefer’inde ( = yolculuk’unda) sana selâmet versin ve
mülâkatında seni mübârek kılsın dedim. Bu söz ile ferahladı ve :
- Oğlum, Allah benden (yana) sana iyilik mükâfatı versin. Senden
işittiğim ve bilmediğim, belki de bir kısmını (daha önce) inkâr
ettiğim (söz) işte budur dedi.
Sonra her iki yanında (? Yanağında) bedeninin rengine uymayan bir
parıltı zâhir oldu : İnci gibi parıldayan bir nur... İşte pederi
kaplayan bu parıltı, yüzüne doğru yayıldı ve bütün bedenini istilâ
etti. Onun elini öptüm, vedalaştım ve huzurundan ayrıldım.
- Ben Câmi-i Kebir’e gidiyorum. Ölüm haberin gelinceye kadar
(oradayım) dedim.
- Git ve benim yanıma bir kimsenin girmesini bırakma dedi. Sonra
kendi karısı’nı ve kızları’nı (etrafına) topladı. Öğle (vakti)
olunca ölüm haberi bana geldi. Kendisine gittim ve bakanları :
- Ölü mü? Yoksa diri mi? (diye) şüphede bırakan bir halde buldum.
İşte böyle bir halde onu defnettik.
Babamın büyük bir meşhed’i (şahadeti) vardı. ... Bu makamın
sahiplerinin hâyatı ve ölümü (birbirine) müsâvidir...>> (El -
Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr.
Nihat Keklik Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 128-129 ).
Yukarıdaki rivayette, babasının ölümünden onbeş gün önce ölüm
zamanını tam olarak bildiğini iddia etmiş, fakat hızını alamayarak
babasını diri diri gömdüğünü de söylemiş, zira dünyada, aklı başında
olan hiç kimse, nabzı atan ve nefes alıp veren bir kimseye ölü
diyemez, bu halde onu alıp ölü diye mezara gömemez. Ayrıca,
babasının on beş gün önceden ölüm zamanını bilip söylediği iddiası
da Kur’an’a uygun değildir, Kûran'dan mealen:
- Şüphesiz kıyamet ilmi, Allah’ın katındadır. O, yağmuru indirendir,
rahimlerde olan şeyi bilendir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını
bilmez. Hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah, her
şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. 31/34
Yine “Futûhatta” anlattığı başka bir rivayette eceli gelen birinin
yerine, eceli henüz gelmemiş başka birinin ruhunun ölüm meleğine
verilebileceğini, böylece eceli gelmiş olanın ölümden
kurtulabileceğini iddia etmiştir. Şöyle ki :
“<<...şeyhlerimizden birine, insanların yararlandığı sultan
kızlarının birinden söz (haber) ettiler : O kızın bu şeyhe itikâdı
vardı. Huzûruna gelsin diye ona (haber) iletti. Şeyh de (kalkıp)
gitti. (Kadının) kocası olan melik, onun yanındaydı. Sultan saygı
olarak ayağa kalktı. Sonra şeyh can çekişmekteki kadına baktı ve :
- Ölmeden önce, yakalayın onu dedi.
- Neyle? dediler.
- Diyetiyle (dedi) : Ödeyin onu!
Böylece kadının diyeti, tam olarak şeyhe getirildi ve (kadındaki)
can çekişme ile (kocasındaki ve babasındaki) hüzün durdu. (Kadın)
gözlerini açtı ve Şeyh’e selâm verdi. Şeyh de ona :
- Sen hiç üzülme dedi : Ancak burada bir incelik var ki o da : Ölüm
çözülünce sefil (yani eli boş) olarak geri mümkün değildir. Ona
muhakkak bir (başka) eser (yani can) lâzımdır. Biz seni (gerçi)
ölümün elinden aldık. Halbu ki o, kendi hakkını bizden (yine de)
istiyor : Ancak, alınmış bir rûh ile geri döner. Seni, sen yaşadığın
zaman ahâli senden faydalanmıştır. Sen yüksek değerlisin. Biz de
senin fidyeni, bizim indimizde, bu ölüden daha yücesiyle (öderiz :
Şöyle ki) bence bütün kız (evlât)lardan daha sevgili bir kızım var
benim. (İşte) senin diyetin olarak ölümü ona vereceğim. Sonra şeyh
Azrail’e dönerek dedi ki :
- Rabb’ine geri götürmek üzere sana bir rûh lazımdır. (sana
vereceğim), kızım(ın rûhu)dur. Ona (olan) sevgimi biliyorsun. Bu
rûha bedel olarak onun rûhunu al.
Sonra şeyh, kalkıp kızına gitti. Hiçbir râhatsızlığı olamayan kızına
(şöyle) dedi :
- Sevgili kızım bana rûhunu ver. Çünkü sen (insanlara) fayda
(konusun)da Emir’ül-müminin’in kızı Zeyneb’in yerini tutamazsın.
Kız dedi ki :
- Babacığım senin hükmündeyim. Ruhumu sana (elbette) veririm.
Şeyh de ölüme (yani Azrâil’e) :
- Al onu dedi.
Böylece (kızcağız) o anda vefât etti...>>
İşte son derece hazin olmakla berâber bu hikayede işlenen motif,
şâyan-ı dikkattir. Halkın ve umûmun menfaatı için, kendince en
sevgili varlıklardan ferağat edebilmek, gerçekte islâm ahlâkı’nın
gâyesini teşkil eder. Diğergamlık mânasına gelen <<altruisme>> in
bundan daha gözel numûnesi acabâ tasavvur edilebilir mi? (El -
Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr.
Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 151-152 ).
Bu rivayette Kuran’a aykırıdır. Şöyle ki, mealen :
- Allah, süresi geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah,
yaptıklarınızı haber alandır. 63/11
Ayrıca bu rivayetin insan fedakarlığının numunesi olarak gösterilmiş
olması kabul edilebilir bir durum değildir, abuk sabuk laflarla
rivayet övülmeye çalışılıyor, peki o zaman fidye olarak şeyhin
aldığı maddi menfaati nereye sığdırıyorlar. Böyle bir durumu değil
bir Müslüman, biraz vicdanı olan hiç kimse kabul edemez.
Muhyiddin İbn’ül Arabi’nin, insanların bilmediğini, bildiğini ve
böylece üstünlüğünü kanıtlamak için, hayalinde icat ettiği
yaratıkları gerçekmiş gibi anlattığı rivayet örnekleri :
“İşte bu fantezi’lerden bir tanesi de : İspanya’da ( = Endülüs’te)
yaşadığını iddiâ ettiği bir <<acayip hayvan>> dır. Kendi ifadesine
göre, bu garip yaratık sâdece İspanya’daki Sevilla (=İşbiliyye)
dolaylarında bulunurmuş. En ziyade hayretimizi gerektiren şey ise :
Bu hayvanın baş kısımları yenildiği zaman, insanın astronomi
bilgisi’ne ve orta kısımları (yani gövdesi) yenilince botanik
ilmi’ne ve nihâyet kuyruk kısmı yenilince de, yer altındaki su’ları
keşf etmek bilgisine erermiş. Bütün bunlar da kitap okumaksızın
meydana gelirmiş. İşte bu gariplikleri bizzat İbn’ülarabi şöylece
anlatıyor :
<<... Bu hayvanın üst kısmı yenildiğinde bunu yiyene bilhassa İlm’i
nücûm (astronomi) verilir; ortası yenilince (insana), ilm-i nebât
(0botanik) verilir; arkası ile kuyruk kısmı da yenilince, (ona da)
arz’daki kayıp (yani gizlenmiş) suların bilgisi (=hidroloji) verilir
ki o, içinde su bulunmayan bir araziye gittiğinde, kaç kulaç
derinlikte su bulunduğunu bilir.
Bu hayvan canlıdır : ne büyük ne de küçüktür. Ancak Endülüsün’ün
batısındaki işbiliye civarında bulunur.
Bir gün Emir’ül - müminin’in kâtibi arkadaşımız Abdullah ibn Abdûn
orada bulunmuş ve onun başını ve kuyruğunu bir vuruşta, bıçakla
ikiye kesmiş, üç parçaya taksim etmiş. Kendileri de üç kardeş idi.
Böylece Abdullâh (İbn Abdûn) onun üst (kısmı)nı yemiş ve yıldızlara
hükm etmek ilminde, kitap okumaksızın veyâ bir önder ona
öğretmeksizin âyet (delil, büyük âlim) olmuştu. Kardeşi Abdülmecid
(ibn Abdûn) ise, onun orta’sını (gövdesini) yemiş ve bitkiler
(nebâtât) ilmi ile onun husûsiyetleri ve terkiplerinde kitap
okumaksızın yâhut çalışmaksızın bir âyet (büyük âlim) olmuştu. Bunu
bana, onun dindar (hanifi) oğlu, Konya’da haber verdi.
Üçüncü kardeş ise, kuyruk bölümü olan son parçayı yemiş ve toprağın
içinden suları çıkarmakta, âyet (= büyük bilgin) olmuştu...>> “ (El
- Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr.
Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 139-140 ).
Ne kolay iş, çalışma çabalama hayali hayvanları ye de alim ol diyor,
durum buysa, bu kadar saçmalamak için kendisi ne yemiş olabilir.
Başka bir rivayette :
“Irak ile Mekke Arasında Bulunan Garip Yaratık”
“İbn’ül - arabinin Futûhat’da anlattığı fanteziler arasında en
ziyâde dikkatimizi çeken fıkra da şudur : Kendisi bize, Mekke ile
Irâk arasında bulunup ta ismi açık olarak söylenmeyen bir bölgede,
<<konuşan bir hayvan>> ın bulunduğunu haber veriyor. İddiâ ettiğine
göre bu hayvanın konuşması işitilir ve ne dediği anlaşılırmış.
Üstelik, onun etini yiyen bir bir kimseye Allah, istikbalde olacak
şeylerin bilgisini verirmiş. Âdeta bir kadın şeklinde olan ve hatta
Arapça konuşun bu hayvanı, o bölgenin tanınmış bir Arap kabilesi her
yıl belli bir günde avlamaya çıkarmış. İşte bu garip hadiseyi İbn’ül
- arabi, çok teferruâtlı bir şekilde anlatırken diyor ki :
“Bu hayvan, Irak ile Mekke arasındaki (bir) arâzide bulunur. Fakat
binicilerin yolundan dışarıda (kalan) büyük bir in içindedir. Bu
hayvanın şekli, Arapça konuşan bir kadının şekli (gibi)dir. (El -
Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr.
Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 140-141 ).
Gaybın bilinmesi konusunda ortaya attığı büyük bir yalanla
yetinmiyor. Arapları yamyamlıkla itham ediyor. Öyle ki; aynen kadın
gibi olup, Arapça konuşan yaratık gerçek kadın değilse nedir ?
Başka bir rivayette :
“... Mahmûl (mechûl) abdâl’dan biri olan arkadaşımız Mûsâ el-sedrâni
bize haber verip dedi ki :
- Kaf Dağı’na ulaştığım zaman -ki bu : azametli bir dağdır; Allah
onunla dünya’yı kuşatmıştır; bu dağı da büyük bir yılanla
kuşatmıştır. Yılan bu dağı kuşatmak üzere, bir daire çizdikten
sonra, Allah onun başını kuyruğuna bitiştirmiştir. - Mûsâ (el-
Sedrâni) der ki : Bunun yaratılışından ürktüm...” (El - Futûhât El -
Mekkiyye, sayfa 142-143).
Muhyiddin’i Arabi daha bunlar gibi ipe sapa gelmez şeyleri birer
gerçekmiş gibi anlatmaktadır. Buna rağmen bu şahıs tasavvufçular
arasında “Şeyhûl Ekber” yane “En Büyük Şeyh” unvanıyla anıldığı
gibi, İslam dini adına ortaya çıkmış bazı meşhur kimseler tarafından
da övülerek halka kabul ettirilmeye çalışılmıştır.
Muhyiddin-i Arabinin, İhlâs sûresinin yalnız kendisi için özel
olarak indiğini ve kendisinin bizzat bu süreden ibaret olduğunu
söylemesi ve dolayısıyla vasıf olarak doğrudan doğruya Allah
olduğunu iddia etmesi :
“... Bu (ihlâs) sûre(si), bana Haleb’te tecelli etti.
Bana denildi ki :
- Bu sûreyi gördüğün zaman, ne bir insan ne de bir canlı onun
ışıklarını göremez.
(İşte) bu sûre için ve bu sûreden, bana doğru büyük bir temâyül
gördüm. (sûre) bana bundan önce girdiğim bu ev (!) gibi temsil
edilmişti. Sonra denildi ki :
- Bu (sûre) sana, diğer müslümanla hâricinde hâlis (yani mahsus)tur.
Bunlar bana söylenince işâreti anladım ve bu işâretin zâti (yani
bana mahsûs) olduğunu ve benim sûretimin gayrisi değil fakat aynisi
olduğunu anladım. ... Ve:
- İşte ben, buyum dedim. ...” (El - Futûhât El - Mekkiyye, sayfa
55-56).
Kuran’ın 112. Sûresi olan, İhlâs Sûresi, Allah’ın zatı ile ilgili
bir sûredir. Ayrıca, ne Kuran ne de Kuran’ın hiçbir sûresi tek bir
şahsa özel olarak inmemiştir. Kuran bütünüyle tüm insanları ve
Cin’leri hidayete çağıran bir kitaptır.
Muhyiddin İbn’ül Arabinin işte ben buyum dediği ve Allah’ın zatıyla
ilgili olan İhlâs sûresinde şöyle denmiştir. Kur’an’dan mealen :
- Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla
- De ki : O Allah birdir. 112/1
- Allah sameddir (her şey varlığını ve bakasını O’na borçludur. Her
şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin
başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur). 112/2
- Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. 112/3
- Hiçbir şey O’na denk değildir. 112/4
İhlâs sûresindeki sözler dikkate alındığında, İbn’ül- arabinin,
İslâm’dan ne kadar uzak bir sapma içinde olduğu kolayca anlaşılır.
Kuran’ı sofist ideolojisinin bir oyuncağı sanmıştı. Şu bir gerçek ki
çoğu kimseler gibi o da Kur’an’ın ne demek olduğunu ve neyle karşı
karşıya olduğunu göremiyordu. O Kur’an ki Allah sözüdür, ona savaş
açıp karşı gelenler Allah’a savaş açıp karşı gelmiş olanlardan
başkası değildirler, bunun ne demek olduğunu bir bilselerdi.
Kuran’dan mealen :
- Biz bu Kûr’ân’ı bir dağ üzerine indirseydik, onun, Allah
korkusundan baş eğip parça parça olduğunu görürdün. Biz bu
misalleri, insanlara, belki düşünürler diye veriyoruz. 59/21
Kuran’da bahsedilen cennet nimetlerini gölgelemek amacıyla tahdis
ettiği ve meçhul bir Sufiye atfettiği “arz’ül - hakika” diye bir
yerden bahsetmesi :
“Hakikat Dünyası (arz-ü - hakika) adı verildiği halde, muhakkak bir
Hayâl Dünyasından ibaret olan bu âlemde, gûyâ kırmızı altın’dan bir
gölge mevcutmuş. Oradaki ağaçlar ve onların meyveleri, hep altın’dan
imiş.
Bu meyvelerin güzelliği, râyihası ve lezzeti hiç kimse tarafından
tarif ve tavsif edilemezmiş (fakat orası Cennet denilen şey
değilmiş). Hatta Cennet’in meyveleri bile, onların yanında kusurlu
kalırmış. Bu meyvelerin üstünde, tasavvur ve tahayyül edilemeyecek
kadar güze ve süslü nakışlar varmış. [Fut. 1-142 (1-6)]
Bu meyveler o kadar büyükmüş ki, bunlardan bir tânesi gök ile yer
arasına konursa, insan gökyüzünü görmekten mahrum kalırmış. Fakat
bunca büyüklüğüne rağmen bir insan yine de onu kendi eliyle
tutabilir, kavrayabilirmiş. Çünkü meyve, hava’dan daha lâtif ve
hafif imiş. [Fut. 1-142 (6-9)]
... Bu büyük arz’daki arz’lar ( = bölgeler)’den her birine, şâyet
gökyüzü konulsa, ona nisbetle tıpkı bir çöl (üzerin)deki halka gibi
kalırdı... [Fut. 1-142 (18)]
“Hele oradaki güzel kadınlar : İşte onlar Cennet’deki hûri’lerden
daha güzelmiş. Onlarla sevişmenin lezzeti ise, hiçbir şeye
benzemezmiş. [Fut. 1-142 (24-25)]
Hareket ve akma konusunda oranın suları, havadan daha lâtif
idi...İçmek istediğiniz zaman, onda hiçbir içecekte bulamadığınız
lezzeti bulursunuz. [Fut. 1-142 (31-32)]
(ve anlatımı bu gibi şeylerle sürüyor)
(El - Futûhât El - Mekkiyye, sayfa 66-67).
Sofist, İlâh’lık iddia etmişken birde Cennetini kuruverdi hem de
Allah’ın Cennetinden daha güzel olduğunu iddia ederek.
İbn-i Arabinin söylediği veya tasavvuf öğretisinde ona aid olduğu
kabul edilen daha bir çok ipe sapa gelmez rivayet örneği yazmak
mümkündür fakat onun hakkında ki gerçekleri görmek isteyenler için
bence bu kadar örnek yeterlidir.
Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik isimli kitapta yer alan bazı
rivayet örnekleri :
“Evliya menkıbeleri olarak bu konuda şimdiye kadar yazılmış olan
hikayeler, mitoloji tarihinde benzerine az rastlanan cinstendir.
Allah Teâlâ’ya ve O’nun son elçisi Hz. Muhammed Mustafa - Sallellâhu
aleyhi ve sellem - Hazretlerine, içtenlikle iman etme şerefine nail
olmuş ve Yüce Kur’ân’ın hakikatlarına vâkıf bulunmuş her mü’minin,
tüylerini ürpertebilecek bu sinsice düzenlenmiş hikayelerin, İslâm’ı
yıkmaya yönelik ne büyük tehlikelerle yüklü olduklarına dikkatleri
çekmek amacıyla bunlardan bazı parçalar sunmakta yarar vardır.
Nakşibendi Tarikatı’nın kurucusu Bahaûddin Nakşibend hakkında
yazılanlar :
<< Annesi şöyle anlatmıştır : “Oğlum Bahâeddin dört yaşında iken,
evimizde yavrulayacak bir inek vardı. Doğumuna bir müddet daha olan
o ineği göstererek, öyle anlıyorum ki bu inek beyaz başlı bir buzağı
doğuracaktır dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı
doğurdu.” >>
<< Behaeddin Buhâri hazretleri bir defasında Şeyh Seyfeddin adlı bir
zâtın ırmak kenarında bulunan kabri başında kalabalık bir cemâatle
sohbet ediyordu. O cemâatte bulunanlardan bir kısmı Behaeddin Buhâri
hazretlerinin tasavvuftaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz
evliyâ zâtların hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada
evliy3anın meşhurlarından olan Şeyh Seyfeddin ile Şeyh Hasan Bulgâri
arasında geçen kerâmetler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki :
“Eskiden velilerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acabâ bu zamanda
da onlar gibi tasarruf ehli var mı dır?” Bunun üzerine Behaeddin
Buhâri hazretleri buyurdu ki : “ zamanda öyle zâtlar vardır ki şu
ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar.” Bu sözler
Behaeddin Buhâri hazretlerinin mübarek ağzından çıkar çıkmaz
önlerinde akmakta olan ırmak ters akmaya başladı...>>
<< “Yine nakşi rûhanilerinden Ubeydullâh-ı Ahrâr hakkında yazılanlar
:
<< Ubeydullâh-ı Ahrâr hazretleri doğduğunda, kırk gün annesini
emmemiştir. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır
>>
<< Mevlânâ - zâde Nizameddin anlatır : Kış zamanıydı. Günlerin en
kısa olduğu bir mevsimde Ubeydullâh-ı Ahrâr hazretleriyle bir köyden
bir köye gidiyorduk. İkindi namazını yolda kıldık. Güneş solmaya
başlamış ve ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Menzilimiz gâyet uzaktı ve
bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimâli
yoktu. Etrafta ise barınacak hiçbir yer yoktu. Her taraf bozkır.
Kendi kendime düşünmeye başladım : “Menzil ırak, vakit akşam, yol
korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; hâlimiz ne olacak?”
Ubeydullâh-ı Ahrâr hazretleri atını hızla sürüp gidiyor ve hiçbir
telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu düşünceler geçince başlarını
bana döndüler ve, “Yoksa korkuyor musun?” diye sordular. Sikût
ettim. “Atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan
menzilimize ulaşırız.” buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol
almaya başladık. Bir hayli yol aldıktan sonra, dikkat ettim ki,
güneş sanki yerinde duruyordu. Ufka yakın bir noktada ve göğe
çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi,
birden bire zifiri karanlıklar içinde kaldık,”