2. Kitap Bölüm 18
“Nakşibendilerin, İmâm-ı Rabbâni diye adlandırdıkları Serhend’li
Ahmed Farûki hakkında yazılanlar :”
<< Hızır ve İlyas aleyhisselâmın ruhaniyeti ile görüşüp konuştu. Ona
hayatları ve ölümleri hakkında bilgi verdiler. İmâm-ı Rabbâni
hazretleri bu husûsu “Mektubât’ın birinci cild, 282’nci mektubunda
bildirilmiştir.>>
<< Bir gün İmâm-ı Rabbâni hazretleri murâkabe halkasında bir
kırıklık ve amellerdeki kusurları görme halinde iken; “Seni kıyâmete
kadar vâsıtalı veya vâsıtasız seni tevessül, vesile edenleri, senin
yolunda gidenleri ve sana muhabbet edenleri mağfiret eyledim,
nidâsını duydu. Ve; “Bunu her kese söyle” diye kendilerine
emrettiler. Nitekim Madde’ ve Me’âd risâlelerinde bunu
bildirmişlerdir...>>
<< İmâm-ı Rabbâni hazretleri : “Cenâze namazında bulunduğun herkes
mağfiret olunmuştur.” müjdesi ilham olundu. >>
<< İmâm-ı Rabbâni hazretleri buyurdu ki : “Erkeklerden ve
kadınlardan vâsıtalı ve vâsıtasız olarak bizim yolumuza girmiş
olanları ve girecekleri bana gösterdiler. İsimlerini, soylarını,
doğum zamanlarını ve memleketlerini bize bildirdiler. İstersem
hepsini tek tek sayabilirim. Hepsini bana bağışladılar. >>
<< Kıymetli talebelerinden Seyyid Cemâl, sahrada arslanla
karşılaştı. Kaçacak yer yoktu. İmama sığınıp imdat diledi. İmam
elinde baston ile göründü ve o kükremiş olan arslana şiddetle vurdu.
Arslan kaçtı, talebe kurtuldu.>>
(Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996 Ferit Aydın
sayfalar, 294 - 295 - 296 - 197. )
TASAVVUFÇULARIN PEYGAMBERLERE MÜMİNLERE VE İSLAM DİNİNE
YAPTIKLARI SALDIRILARDAN ÖRNEKLER
Sofistlerin kullandıkları metotlarından biride, kendi yollarını
yürütebilmek ve insanları doğru yolda gidenlerin yollarından
alıkoymak ve dolayısıyla kendilerine bağlamak için Peygamberleri ve
Müminleri kötülemektir. Böylece kendilerinin ve gittikleri yolun iyi
olduğunu insanlara yutturmayı amaçlamaktadırlar. Ayrıca bu
tuzaklarını tuttura bilmek için kullandıkları diğer bir metotta
“Sağlam akla ve Sağlam duyularla bunların açık ve net olarak
yaptıkları öğrenme ve tespitlere karşı çıkmaktır.” Bundan dolayı
“Batıniliği” şiddetle savunurlar. Onların batın anlayışına göre
örneğin; minare dense, muhakkak bunu kuyu olarak anlamak lazımdır.
Birisine bunu yutturdular mı artık ona kabul ettiremeyecekleri
hiçbir şey kalmaz. Öyle ki, İslam Dininde Allah bir mi deniyor,
sofist buna karşılık her şeyin Allah olduğunu kabul ettirmeye
çalışır ve etiket olarak kendisinin Allah olduğunu hemen iddiasının
üzerine yapıştırır. İslam dinide Cennet güzelliğiyle mi övülüyor,
sofist bunun iyi bir şey olmadığını, ahmakları kandırmak için
kurulmuş bir tuzak olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İslam dininde
cehennem kötü bir yer olarak mı bildiriliyor, sofist onun iyi bir
şey olduğunu içindekilerin ondan çıkmak istemediklerini kabul
ettirmeye çalışır. Şöyle ki :
Yunus Emre’nin cennet için söylediklerinden :
“Âşık mı direm ben ona Tanrının uçmağın seve
Uçmak hod bir tuzak durur eblehler canın tutmağa”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989,
Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)
KELİMELER :
Uçmağı, uçmak: Cennet
Hod : Esasen, zâti; bizzat.
Ebleh : Pek akılsız, ahmak, bön.
Böylece Yunus Emre, şöyle demektedir.
“Allah’ın Cennetini sevenler aşık değildirler.
Cennet, özellikle ahmakların canını tutmak için kurulmuş bir
tuzaktır.”
Ona göre doğrusu şöyle olmalıdır.
“Dutulmadı Yûnus canı geçti tamudan uçmağı
Yola düşüp dosta gider ol aslına uyakmağa.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 1.)
KELİMELER :
Uyakmak : Gurup etmek, batmak
Tamu :Cehennem.
Yani şöyle demektedir.
“Yunusun canı tutulmadı, cehennemden, cennetten geçti.
Yola düşüp dostu ve aslı olan Allah’la birleşmeğe gider.”
Bir kimsenin, cenneti red edip kendisini Allah’ın bir parçası olarak
görmesi ve aslının Allah olduğunu söylemesi. İslâm’a göre minarenin
kuyu olarak tarif edilmesinden çok daha ters bir durumdur. Ve Yunus
Emre bu iddialarında ısrarlıdır. Şöyle ki :
“Yûnus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan,
Gelsün berü dosta giden hûr u kusur burak nedür.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)
Yani diyor ki; Dünya ve Ahiret, Allah doludu. Allah’la birleşmek
isteyenler beri gelsin, cennet hurileri, cenet köşkleri ve buraklar
ehemmiyetsiz şeylerdir.
Onun bu görüşünde yanlış olduğuna dair Kur’an’dan delil mi getirmek
istiyorsun, sofistin buna cevabı hazırdır. Şöyle der :
“İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur.
Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)
Yani diyor ki: İlim gerçek bir göz perdesidir, hakikatleri görmeyi
engeller, dünya ahret hesabıdır. Gerçek kitap aşk kitabıdır. Senin
okuduğun bu sayfalar, yani Kuran sayfaları da neyin nesi oluyor. Her
ne kadar, söz olarak cennet, cehennem söz ediyor ise de, söz etmesi
bunların varlığını kabul ettiğinden değildir; sadece İslami
değerleri eleştirmek içindir, yoksa sofiler böyle şeyleri var olarak
kabul etmezler.
Aynı ağızla M. İkbal şöyle diyor :
“Dünyanın halkı ile rindâne konuştu : Hûri ve cennete put ve put
hane dedi.” ( Cavitnâme, Kültür Bakanlığı Yayınları , sayfa 129. )
“Niçin müminlerin yerinden uzaksın ? Yani : Neden cennetten
mahcursun ?
Hallac :
İyi ve kötüyü bilen hür adamın ruhu cennete sığmaz !
Mollanın Cenneti şarap ve huri ve gilmandır; hürlerin cenneti ise,
daimi yürüyüştür.
Mollanın cenneti yemek, uyku, şarkıdır; âşıkın cenneti ise, varlığı
müşahade etmektir.
( Cavitnâme, Kültür Bakanlığı Yayınları , sayfa 129. )
Ayrıca, dinsiz olmayı aslanlık, dindarlığı ise öküzlük olarak kabul
ederek şöyle diyor.
“Hayat için âyin, din ve âdet nedir? Bir an aslanlık, yüz sene
öküzlükten iyidir !” ( Cavitnâme, Kültür Bakanlığı Yayınları , sayfa
407. )
Sofistlerin en ileri gelenlerinden olan Abdulkadir Geylâni ise şöyle
diyor :
“ << Ayaklarına takılanları bırak... Dünyayı ve âhireti terket.
Bunları isteme... >> “
Emri verilir. Daha sonra :
Bir baştan öbür başa bilcümle izafi mevhum varlıklardan uzaklaş,
hepsini bırak. Yersiz varlıkları yok bil; tevhid nuruna dal ve onda
güzelleş.
Daha bunlar gibi birçok emirler.
Artık şirk terkedilmiş irade, Hakka bağlanmış ve o; tam bir edep ve
terbiye içinde ilâhi huzura kavuşmuştur. Gönlü boş.. Başı öne eğik,
ne sağında olan âhirete, ne de sola geçen dünyaya bakar...”
(Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları 1983. Sayfa 152-153 Abdulkadir
Geylani, çeviren Abdulkadir Akçiçek. )
Dünyanın helal nimetlerini ve cenneti istemeyi şirk olarak kabul
etmektedir. Halbuki dünyanın helal nimetlerini boşlayan, onurunu ve
izzetini de boşlamış olmaktadır, zira dünyanın helal nimetleri
olmazsa bunları korumak ve ayakta tutmak için elinde bir vasıta
kalmaz. Ona göre tevhid ise şudur :
“Sen artık bu hallerden sonra seçkin olursun; belki daha üstün.
Varlığın Hak (Allah) varlığına karışır; iraden kalmaz.”
(Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları 1983. Sayfa 60 Abdulkadir Geylani,
çeviren Abdulkadir Akçiçek. )
Bu konuda Ahmed el-Rüfai’nin bazı sözlerinden :
“Marifet, Hakkın gayrını yok bilmektir.”
“Kalbi Allah’a bağlı olan, dünyaya bakmaz. Âhireti de bilmez.”
(Onların Âlemi, Bahar Yayınları 4. Baskı, Ahmed el-Rüfai, sayfa 50,
çeviren, Abdulkadir Akçiçek. )
“Her iki âlemi de içinden at. Onları isteyenlere bırak. Sen
âlemlerin Rabbı ile ol.” (Onların Âlemi, Ahmed el-Rüfai, sayfa 140).
Niyazi-i Mısri’den :
“Dünya ile urbayı ko
Ulâ ile uhrayı ko
Var olan kuru sevdayı ko
Matlub yeter Subhan sana”
(Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 16).
Yani diyor ki, Ahireti, geçmişi geleceği bırak, bunlar aslı olmayan
boş isteklerdir. Sen yalnız Allah’ı iste, bu istekten kastı,
Allah’la, Allah olmaktır.! Halbu ki, bilmiyor ki, dünyasını
sıfırlayan onurunu da sıfırlamıştır. Onuru olmayanlardan, haşa,
“Allah olmak” bir tarafa, Allah dostu da olmaz.
Allah olmayı istemektedir, daha önce verdiğim örneklerden şöyle
dediği hatırlanmalıdır:
“Hak yüzü insan yüzünden görünür
Zât-ı Rahman şeklin insân eylemiş.”
(Niyazi-i Mısri divanı, sayfa 111.)
Cenneti bu kadar kötüleyen sofu’lar, cehennemi övmekten geri
durmazlar, öyle ki : Mevlana için cehennem bir ceza yeri değil,
ârızi kötülükleri temizleyen , insana hiçbir zarar vermeden
olgunlaşma kazandıran bir yerdir; Ateşi ise kırmızı şarap gibidir.
Mevlana bu konuda şöyle demektedir:
“Cehennem ateşi, ancak kabuğu yakar. Ateşin içle hiçbir işi
yoktur.
Ateşi içe yayılım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir,
yakmak için değil.
Tanrı, hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş
zamanda da böyledir, gelecek zamanda da.
Lâtif iç, hattâ kabuklar bile onun tarafından yarlıganırken artık
nasıl olur da içi yakar ? Uzaktır ondan bu.
Hattâ inayet eder de bu inayeti yüzünden başına vurursa bile ona
iştah verir, o kırmızı şarabı içirir.” (Şark İslâm Klasikleri,
Mesnevi, Cilt VI Mevlâna M.E.G.S.B. Yayını. 1988 Çeviren, Veled
İzbudak sayfa 311 - 312, beyitler 3928-3929-3930-3931-3932.)
Şeyhül Ekber dedikleri Muhyiddin-i Arabi ise bu konuda şöyle
demektedir:
“... Şâyet (Allah, cehennemdekileri) cennet’e çıkarırsa, onlar
muhakkak ki (bundan) azap duyarlar ve cennet’e girmek onlara zarar
verir. Tıpkı, gül kokularının domuzlan böceklerine zarar vermesi
gibi...” (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa
168. )
Böylece sofular diğer konularda olduğu gibi, cennet ve cehennem
konusunda, gerçeği tersine çevirmeye çalışmışlardır. Böyle yapmaları
“Sofizm” mesleğinin ana kuralıdır. Denilebilir ki, İslâm dininde
kötülenen her şeyi sofular övmüş, övülenleri ise kötülemişlerdir.
Öyle ki, sofistlerin saldırısından melekler dahi kurtulamamıştır;
Şöyle ki:
“Azrâil ne kişi durur kasd idebile cânuma
Ben onun kasdını gine kendiye zindan eyleyem.”
“Ya Cebreil kim ola hükm ide benüm âhuma,
Yüzbin Cebreil gibiyi bir demde perrân eyleyem.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 94.)
Diyor ki, “Azrâil kim oluyor benim canımı alacak, ben onun kasdını
kendisine zindan ederim.”
“Cebrail kim oluyor benim sözüme hükm etsin, benim sözüme karşı
vahiy getirsin, yüz bin Cebraili bir anda uçururum, yok ederim.”
iddiasında bulunuyor.
Fakihleri kötülemek amacıyla Muhyiddin-i Arabi şöyle demektedir:
“... fakihler, evliyânın Firavun’ları ve Tanrının iyi kullarının
Deccallarıdır... (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül
Arabi, sayfa 11. )
Batıni olmayanları kötülemesi :
“... Ehl-i zâhir’in akılları şüphesiz vardır fakat onlar düşünceli (ûlül
- elbab) değildirler...” (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin
İbn’ül Arabi, sayfa 17. )
Batıni olmayanlarla fakihleri kötüledi, bununla yetinmeyerek
zındıkları övmesi :
“... Bu tâifenin efendisi Cüneyd dedi ki :
- Zındık olduğuna bin tane sıddik ( = tam iman sahibi kimse) şahâdet
etmedikçe, hiç kimse hakikat derecelerine ulaşamaz......” (El -
Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 236. )
Bu iddiaya göre, bir kimsenin hakikat derecelerine ulaşması için,
bin Müminle inanç konusunda ters düşmesi ve onların onu bir zındık
olarak kabul etmeleri gerekirmiş. Başka bir ifadeyle, kim
müminlerin, inandıklarının tam tersine inanırsa o kimse hakikati
bulan bir evliya imiş.
Abdulhakim Arvasi’nin şu sözü de ilginçtir :
“Kendinde olmak küfür,
Kendinden geçmek iman...”
(Rabıta-i Şerife büyük doğu yayınları 3. Baskı Esseyyid Abdulhakim
Arvasi, Sadeleştiren Necip Fazıl Kısakürek, sayfa 66. )
Arvasinin bu sözüne göre akıllı düşünmek küfür, akılsız ve
düşüncesiz olmak, kendinde olmamak İman imiş!
Yunus Emre’nin bazı sözlerinden örnekler :
“Adem yaratılmadın can kalıba girmedin
Şeytan la’net almadın arşıdı seyran bana”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 7.)
Bu sözlerle, Allah olduğunu vurgulamak istiyor, bu sözünün Kuran’a
aykırı olduğunun söylenmesine karşın, Şöyle demektedir :
“Şeriat ehli ırak iremez bu menzile,
Ben kuş dilin bil üren Süleyman söyler bana”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 7.)
“Dost yüznü görecek şirk yağmalandı
Anunçün kapuda kaldı şeriat”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 11.)
Bu sözleriyle, Kuran’a ihtiyacı olmadığını, şeriatın dışlanması
gereken bir öğreti olduğunu, buna karşılık şirk’in yağma edercesine
kapış, kapış alınması gereken bir meta olduğunu söylemektedir.
Kendisinin İslam dışında hakikati bulduğunu, onun için İslam
şeriatını kabul etmediğini ve buna ihtiyacı olmadığını şu sözlerle
söylüyor :
“Şeriat oğlanları nice yol ide bize
Hakikat deryâsında bahrı oldum yüzerem”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 93.)
Farzlar ve ibadetler konusunda ise şöyle diyor :
“Oruç namaz gusl hac hicabdur aşıklara
Âşık ondan münezzeh hâlis heves içinde”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 164.)
“Oruç namâz zekât hac cürüm’ü cinayet durur
Fakir bundan azadur hâss-ı havâs içinde”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 94.)
(Yunus Emre Divânı, sayfa 165.)
Dediğine göre, Oruç, namaz, gûsl, hac, zekat, gittiği yolda onu
cürüm ve cinayet derecesinde engelleyecek bir perdeymiş, hal bu ki
kendisi, hasların hası içinde bundan kurtulmuş, azad olmuştur
inancındadır.
Sofistlerin bu şekilde düşünmelerinin nedeni, hakikat diye bir şey
kabul etmemeleri, iyi ile kötünün ak ile karanın, doğru ile yanlışın
onların gözünde aynı ve bir olmasından dolayıdır. Örneğin : Mevlana,
kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken,
kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği
gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona
göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da
birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul
etmemekle de, bütün dinler ve bütün şeriatların aynı olduğunu yani
herhangi bir gerçeği temsil etmediklerini söylemektedir. Daha öncede
belirttiğim gibi, bu düşünce Sofizmin temel inancını temsil
etmektedir.
Bu konuda Mevlana görüşünü şöyle belirtmektedir :
“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden
öyle geçtim (onlar, beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şeyde
bulaşmadı )”
“Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün
dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.”
(Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt I Mevlâna, sayfa 280 - ,
beyitler 3503-3504.)
Yine aynı manada olmak üzere, Abdulbâki Gölpınarlı’nın Mevlana
hakkındaki bazı tesbitleri şu şekildedir :
“Onca küfür ve iman birer keyfiyetten ibarettir, halbuki (onca)
hakıykatı makamına keyfiyet sığmaz (seçme Rubâiler, s.10, rubâi XXXV.)
Bu âlem, müslümanlıktan da dışarıdır, kafirlikten de, Orda ne
Müslümanlığın işi vardır, ne kâfirliğin (aynı eser, S.9 rubâi XXX.)”
“Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik töreni düzene giremez.
İman küfür, küfür de iman olmadıkça Tanrının hiçbir kulu, hakkiyle
Müslüman olamaz (S.23 rubâi LXXXIX)”
“Mevlânâ, nihayet halka haram olan şarabın Kalenderlere helâl
olduğunu söyler ve derki :”
“Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip
dadanmasınlar diye nehyedilmiştir. Yoksa şarab, çeng, güzel sevmek
ve semâ, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram.” (seçme
Rubâiler, S, 43 rubâi CLXXII.) ( Bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın
Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 198 - 199 - 200. İnkılâb
Kitabevi 1985 baskısı.)
Şarap ve şarab gibi pislikler dinimiz icabı bize haramdır. Aşağılık
sözünü kendisine iade ederiz.
Bu konuda Niyazi-i Mısri şöyle demektedir.
“Mescid ü meyhaneyi fark eylemem zâhidâ
Göründüm ise ne var ha ile dâl içinde”
(Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam kitabevi 1976. Sayfa
226.)
Sofistlerin, hiçbir hakikat yok iddiasının kapsamına, Nübüvvetin
inkârı ile İlâh’lığın inkarıda girmiştir. Muhyiddin-i Arabi’nin Sehl
ibn Abdullah el-Tüsteri’den rivayet edip söylediğine göre bir sır
vardır ki, bu açığa çıkarsa ne Rububiyet kalır ne de Nübûvvet,
ikiside iptal olurmuş. Şöyle ki :
“... Sehl ibn Abdullah el-Tüsteri diyor ki :
- Rûbubiyet için bir sır vardır ki bu zâhir olsa, rubûbiyet bâtıl
olurdu... “
“Sehl ibn Abdullah el-Tüsteri der ki :
- Rûbubiyet için bir sır vardır ki, şâyet zâhir olsa, nübüvvet bâtıl
olurdu... “ (El - Futûhat El - Mekkiyye, Muhyiddin-i Arabi, syfa
237. )
Böylece ilâhlığın inkârına çalışma konusunda Sofularla
materyalistler bir noktada birleşmiş olmaktadırlar. Zira kainatta
Rubûbiyeti (İlâh’lığı) iptal edebilecek bir sır mevcutsa,
Rubûbiyetin iptali konusunda bu sırrın açığa çıkmasıyla, çıkmaması
arasında fark yoktur. Bunların yaptıkları, bile bile gerçekleri
inkardır, zira bir insan için Allah’ın var olduğuna inanma, İslam
dinine veya başka bir dine inanıp inanmamayla ilgili bir olay
değildir, Allah’ın var olduğu konusu, bir dine inancı olsun veya
olmasın insanın doğuştan fıtratında getirdiği bir şeydir, örneğin
bütün kainattaki yaratıklar bir araya gelse, bir insana bir
bilgisayarın, bir makinenin v.s.nin kendi kendine oluştuğunu kabul
ettiremez, aksini söylese de mantığı bunu red eder, aynı şekilde
kainatın yaratıcısız meydana geldiğini kabul etmez, kendisini
zorlasa dahi ancak kainata ilâh deme durumuna düşer, öyle dese dahi
bu kendisini tatmin eden bir olay olarak benliğine yerleşmez,
mantığı ona kainatı yaratabilmek için, kainat üstü bir yaratıcının
gerekliliğini söyler. İnsan, Allah’ın var olduğu bilgisini doğarken
yanında getirir bu bilgi çalışıp elde ettiği bir bilgi değildir, bir
şuur halidir. Nasıl ki, doğarken, bir göze, bir kalbe sahipse, bu
anlayış kabiliyetine sahip olarak doğar. Bundan dolayı istese de bir
yaratıcısının olduğunu inkar edemez, ancak gerçeğin üzerini örterek,
küfretmiş olur.
Bu konu da, Kuran’dan mealen :
- Rabb’in, Âdem oğullarından, onların
bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendi nefisleri üzerine
şâhit tutarak : “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim ?” (demişti). “Evet
(buna) şâhidiz !” dediler. Kıyâmet günü “Biz bundan habersizdik !”
demeyesiniz. 7/172
- Yâhut : “(Ne yapalım) daha önce babalarımız (Allah’a) ortak koştu,
biz de onlardan sonra gelen bir nesil old(uğumuz için öyle yapt)tık.
(Gerçekleri) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mi
ediyorsun?” demeyesiniz diye (Allah’ın, sizin Rabb’iniz olduğu
hakkında sizleri şâhit tutmuştu). 7/173
Görüldüğü gibi, insan, Allah’ın varlığından ve birliğinden gafil
değildir ve Esas itibarıyla muvahhittir, Allah’ın Rabb’i olduğunu ve
bir olduğunu itiraf etmişti. Buna rağmen, dünya hayatında, her insan
bu sözünde durarak itirafta bulunmuyor. Allah’ın varlığını bilmekle
beraber, dünya hayatında bir olarak tanımayıp, O’na ortaklar
koşuyor.
Bu konuda Kuran’dan mealen :
- Eğer onlara : “Gökleri ve yeri kim
yarattı, güneşi ve ayı kim (sizin yararınıza çalışmak için) buyun
eğdirdi?” desen “Allah” derler. O halde nasıl olup da (tevhid
inancından) döndürülüyorlar? 29/61
- Eğer onlara, “Kendilerini kim yarattı?” diye sorsan elbette :
“Allah” derler. O halde nasıl olup da (tevhid inancından)
döndürülüyorlar? 43/87
Evet nasıl oluyor da, buna rağmen insanlardan bir çoğu tevhid
inancından sapıyorlar veya saptırıla biliyorlar. Bunun nedeni
ellerinde bir bilgi olmamasına rağmen, şirk koşarken “zan” ile
hareket etmeleridir. Örneğin : Bir gök cismine veya uzayın tamamına
veya kendi nefislerine İlâh’lık veriyorlar, neden böyle yaptıkları
araştırılırsa ellerinde bu şirkleri için bir bilgi veya bir kanıt
olmadığı, sadece zanlarına kapılarak hareket ettikleri görülür.
Kuran’dan mealen :
- İyi bil ki, göklerde ve yerde kim varsa
hepsi Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar dahi, gerçekte
koştukları ortaklara uymuyorlar, onlar sâdece zanna uyuyorlar,
(hayallerine kapılıyorlar) ve onlar sâdece saçmalıyorlar. 10/66
Görüldüğü gibi, İslam’a göre Allah’ın varlığını inkâr mümkün
değildir. Sofist’in, Rûbubiyet iptal olabilir demesi İslam’a aykırı
olduğu gibi, hayat gerçeklerine de uymamaktadır.
Tasavvufçu sofistlerin; en ileri gelen önderlerinden biri, belki de
en önem verdikleri şahıs Muhyiddin-i Arabi’dir. Hicri 560 - 638
tarihleri arasında yaşamıştır. Doğum yeri Endülüs’ün Mursiye
kasabası, ölüm yeri Şam’dır. Asıl adı Ebûbekir Muhyiddin Muhammed
bin Ali’dir. Tasavvufçular kendilerine baş tacı olarak gördükleri bu
şahsa, Şeyh-i Ekber, Sultan ül-ârifin, Hâtem ül-evliya, kutb-u Hüman
gibi taktıkları birçok mânevi vasıflarla kendilerince övdükleri İbni
Arabi‘nin, kendisi de Hatem-ül evliya olduğunu özellikle iddia
etmiştir. İki meşhur eseri “El-Futûhat El-Mekkiye” ve “Fusûs ül-Hikem”
adlı kitaplardır. Ondan bahsederken daha çok “El-Futûhat El-Mekkiye”
isimli kitabından örnekler verdim. Tasavvuf ehli Sofistlerin
Kuran’dan ne kadar uzak ve Kuran’a ne kadar karşı olduklarının iyice
anlaşılması için bu defa “Fusûs ül-Hikem” isimli kitaptan örnekler
verecek olursam; şöyle ki :
“I. FAS, Âdem kelimesindeki ilâhi hikmet :”
“O ezeli olan insan (şekliyle) hâdis, zuhur ve neşeti bakımından
ebedi ve daimdir.”
“Âdem hem hak, hem de Halk’tır.” (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim
Bakanlığı1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman,
Fas. 1 den alıntılar.)
1. Fas’taki iddialara göre, insan ezeli yani başlangıcı olmayan,
ebedi yani sonu olmayan ve aynı zamanda “Hak” yani Allah’ın
kendisidir, bu gibi ifadeler ise Kuran’a uymayan iddialardır; şöyle
ki, Kur’an’dan mealen :
- Kendi kendilerine, Allah’ın gökleri, yeri
ve ikisinin arasında bulunanları, gerçek olarak ve belirli bir süre
de yarattığını düşünmezler mi? Doğrusu insanların çoğu, Rablerine
kavuşacaklarını inkâr ederler. 30/8
- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları (boş yere değil),
ancak gerçek ile ve belirli bir süre de yarattık. İnkâr edenler,
uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler. 46/3
Görüldüğü gibi, Kuran’a göre, Gökler, yer ve ikisi arasında ki her
şey dolayısıyla insanda dahil olmak üzere ne varsa Allah tarafından
belli bir sürede yaratılmıştır. Süre belli olunca, bu sürede
yaratılan hiçbir şey ezeli yani başlangıçsız olamaz; zira
başlangıçsız olsaydı onun için belirli zaman içerisinde yaratılış
söz konusu olmayacaktı. Diğer bir hususta, Kuran’a göre ebedi olmak
insanın kendisine ait bir vasıf değildir. Allah’ın onu yok
etmemesiyle ilgili bir husustur, zira, Allah dışındaki her şey vasıf
olarak yok olucudur; Kuran’dan mealen :
- Allah’la beraber başka bir ilâha
yalvarma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her
şey yok olucudur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. 28/88
Ancak, Allah zatıyla ezeli ve ebedidir. O’nun dışında hiçbir şey bu
iki özelliği taşımaz. Şöyle ki, Kuran’dan mealen :
- O (Allah) ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi
bilendir. 57/3
Muhyiddin-i Arabi “Üçüncü Fas’ta” Allah’ın noksan sıfatlardan tenzih
edilmesine karşı çıkıyor, kendisine gerekçe olarak ta Kuran’daki
bazı ayetlere keyfi batıni manalar vererek delil getirmeye
çalışıyor. Bundan da amacı Vahdet-i Vücûd görüşünü kabul ettirmeye
çalışmaktır. Bu çerçevede olmak üzere Nuh kavmini örnek göstererek,
aslında bunların putlara tapmakta haklı olduklarını, her şeyin Allah
olduğu hesabıyla putlarında Allah olduğunu savunmakta, Nuh
peygamberi haksızlık ve hilekarlıkla suçlamaktadır.
İşte sofist mantığı böyledir, bir taraftan Kuran’a dayandığı
intibaını vererek, ayetlere yanlış ve ters manalar vermekte, diğer
taraftan Kuran’da öğretilen en temel gerçeklere karşı çıkmak
suretiyle, Peygamberi suçlayıp, putperestleri savunmaktadır. Böyle
davranmakta da hiçbir sakınca görmez zira onun inancında zaten
hakikat diye bir şey yoktur. Bundan dolayı bir sözün Kuran ayeti
olması veya bir putperest tarafından söylenmiş bir söz olması
arasında, hakikatin izahı yönünde Sofist için bir fark yoktur.
Sofist için tek amaç yapacağı av ve bu avdan sağlayacağı dünyevi
hasıladır. Bu hasıla maddi olabileceği gibi, övgü gibi nefsani moral
içerikli de olabilir.
FAS III’de şöyle demektedir :
“III Fas, Nuh kelimesindeki Subbuhhi Hikmetin özü :”
“Bil ki hakikat erbabı nazarında Allah’ı Tenzih onu Tahdit ve Takyit
etmektir. Hakkı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebi noksan
kimsedir.”
“Şu hale göre mutlak tenzih yoluna sapan kimse farkında değildir ve
zanneder ki doğru yolu tutmuştur. Hal bu ki o yolunu kaybetmiştir.
Çünkü Hak için mahlukların hepsinde Zuhur yani belirme vardır. Her
bir anlayışta Bâtın olan da yine O’dur. Şu halde Hakk’ın âlemin
suretinden zahir olan şeye nisbeti bedeni idare eden ruhen surete
nispeti gibidir.”
“Hakk’ı tenzih etmeyip teşbih eden kimsede böyledir. (ikisi arasını
birleştirmek lazımdır diyor.) Sen Hakk’ın sureti ve Hak da senin
ruhun olduğu cihetle sen Hak için cismani bir suret gibisin. O da
senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir.Şu hale
göre de öğen de, öğülen de ancak O’dur.”
“O halde tenzih edersen onu bağlamış olursun, teşbih edersen onu
mahdut kılmış olursun.”
“Eğer her iki emri birleştirir, yani teşbih ve tenzih arasını cem
edersen doğru yolu bulr. İlâhi bilgide İmam ve Seyyidlerden
olursun.”
“Bu hale göre sen Hak değilsin, belki sen O’sun ve sen onu aynı
şeyde Mutlam ve Mukayyet olarak görürsün.
“Allah kendi zâtı hakkında ‘Leyse kemislihi şey’in dedi. Nefsini
tenzih etti; O işitici ve görücüdür’ dedi kendisini teşbih etti.”
“İşte Nuh peygamberde kavmine bu iki davet arasını birleştirseydi
elbette bu davete uyarlardı.”
“Nuh, kavminin halinden bahisle dedi ki, onlar davete uymak
hususunda üzerlerine vâcip olan şeyi bildikleri için benim davetime
karşı kulaklarını tıkadılar. Şu ifadeden Tanrı ârifleri Nûh’un kendi
kavmini zemmederken (kötülerken) onları öğdüğünü anladılar ve Nuh’un
bu davetinde
2. KİTAP BÖLÜM 19