Fürkan yani ayrılık olduğu için ona yaklaşmadıklarını
bildiler.”
“O halde Nuh kavmini hile ile davet ettiği için kavmi de hile
ile icabet gösterdiler.”
“Nuh’un kavmi yaptıkları hile ile (birbirlerine) İlâhe’nizi terk
etmeyiniz; Vedd’ı, Suva’ı, Yegus’u, Yauk’u ve Nesr’i
bırakmayınız dediler. Çünki onlar bu putları terk ettikleri
vakit onlardan vazgeçtikleri nisbette Hak’dan câhil oldular.
Çünkü Hakk’ın her bir Mâbud’da (putta) bir veçhi (yüzü) vardır.
Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez...Böyle olunca her Mâbud’da
(putta) Allah’tan başkasına ibadet olunmadı. Olgun ve ergin bir
kul der ki, sizin İlâhınız ancak tek bir İlâhtır. Şu hale göre O
nerede belirirse ona kulluk edin. Takva ehlini müjdele, çünkü
onlar İlâh dediler. Tabiaat demediler. Nuh kavmi, aralarında bir
çoklarını dalâlete düşürdüler, yani tek olan ilâh’ın çeşitli
yönlerini ve nisbetlerini saymak hususunda halkı şaşırttılar.”
“Kül (’tabiat’ her şey) Allah için ve Allah ile ve belki ancak
Allah ise de.”
“Sen yere gümüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.”
(Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992
yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. III den alıntılar.)
Muhyiddi-ni Arabi’ni bu iddialarını Kur’an’la karşılaştırırsak,
Kur’an’dan ne kadar uzak ve karşı olduğunu görürüz, şöyle ki:
Allah konusun da, “Bil ki hakikat erbabı nazarında Allah’ı
Tenzih, onu Tahdit ve Takyid etmektir. Hakk’ı tenzih eden kimse
ya câhildir, ya edebi noksan kimsedir.” demesi çok sapık bir
iddiadır. Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmek, Kuran’da
“Sübhan” kelimesiyle ifade edilmektedir, bu kelimenin manası;
Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksikliklerden tenzih etmek,
yani bu tür noksanlıkların Allah’ta olamayacağını ifade
etmektir. Örneğin; Allah’ın zülüm etmeyeceğini,
hastalanmayacağını, ölmeyeceğini, uyumayacağını, unutmayacağını
v.s. Gibi hususları kapsayan bir sözdür. Muhyiddi-i Arabi’nin bu
gibi hususları, Allah’ın zatı için kabul etmeyenleri, câhillik
ve edep noksanlığıyla itham etmesi, ancak kendisine yakışan bir
husustur. Aynı zamanda karşı çıktığı bir Kuran öğretisidir.
Kuran’dan mealen :
- O, öyle Allah’tır ki kendisinden
başka hiçbir İlâh yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten
münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip
koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi
olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden
münezzehtir. 59/23
Görüldüğü gibi, Allah!ı, Allah’a yakışmayacak tenzih etmek,
Kuran’ın öğretisidir ve doğru olan da budur. Muhyiddi-i
Arabi’nin, Kuran’a karşı çıktığı açıktır.
Ayrıca, Muhyiddi-i Arabi’nin Vahdet-i Vücûd görüşünü savunmak
için. “Hak için mahlukların hepsinde Zuhur yani belirme vardır.”
- “öğen de, öğülen de ancak O’dur.” - “sen O’sun” - “Hakk’ın her
bir Mâbud’da (putta) bir veçhi (yüzü) vardır. Onu bilen bilir,
bilmeyen bilmez...Böyle olunca her Mâbud’da (putta) Allah’tan
başkasına ibadet olunmadı.” - “Sen yere gömüldüğün vakit O’nun
içindesin, O senin zarfındır.” gibi ifadelerle putlara ilâhlık
atfetmekte ve aslında putlara tapanların Allah’a taptıklarını
iddia etmektedir. Bu ise daha önce de belirttiğim gibi, Kuran’ın
tevhid yani Allah’ı tekbir İlâh kabul etme öğretisine ters bir
anlayıştır.
Ayrıca, Muhyiddi-i Arabi’nin, “Allah kendi zâtı hakkında ‘Leyse
kemislihi şey’in dedi. Nefsini tenzih etti; O işitici ve
görücüdür’ dedi kendisini teşbih etti.” demesi, Muhkem olan ve
42 şûra 11 ayetinde belirtilen “Allah’ın mislinin olmaması” yani
eşi benzeri dengi olmaması hususuyla, benzerlik bakımından
müteşabih olan, Allah’ın işitici ve görücü olma hususunu
kullarınkiyle bir sayarak sanki yaratıkların görme ve
işitmesiyle, Allah’ın, görme ve işitmesini aynı şeymiş gibi
muhkemleştirerek. Allah’la kullar arasında eşitlik kurmaya
çalışıyor, böylece yaratıklarda Allah gibidir iddiasında
bulunuyor. Hal bu ki, Allah’ın görme ve işitmesi kainata
hakkıyla vakıf olması, hiçbir şeyin hiçbir özelliğiyle ondan
gizlenememesi demektir, haliyle bu kapsama görme ve işitme de
girmiş olur fakat bu kulların görme ve işitmelerinden ayrıdır.
Allah’ın görme ve İşitmesiyle, kulların görme ve işitmesi hiçbir
surette bir birlerine misil olamaz, misil olarak düşünmek
kulları Allah’a ortak koşmak demektir. Bundan dolayı özellikle,
Allah’ın zatı konusundaki muhkem ayetleri esas almadan,
kesinlikle müteşabih ayetlere mana verilmemelidir. Aksi bir
davranış, Kuran’a uygun olmuş olmaz. (Ek bilgi olarak başta
işlemiş olduğum Vehhabiler konusuna bakılabilir.)
Muhyiddi-i Arabi’nin, dolayısıyla sofistlerin şaşırtmalı,
aslında aptalca mantıklarına dikkat etmek lazımdır.Örneğin;
şöyle derler. Allah var mı, var. Yaratıklar var mı, var. Bunu
dedikten sonra da. Var olma özelliğini esas alarak Allah’la
yaratıkları bir sayar. Birisi çıkıp ta bunlardan birine,
domuzlar var mı, var. Sen varmısın, varsın. O zaman sende
domuzsun derse kabul etmez hemen red eder. Bunlar ise kainatla
birlikte, kainatta bulunan her çeşit pisliği ilâh saymakta
mahzur görmezler. “Sen yere gömüldüğün vakit O’nun içindesin, O
senin zarfındır.” Sözleri, Kuran’a göre açıkça, Allah’a şirk
koşmadır. Zaten kendiside bunu inkar etmeyerek, Nûh peygamberi
suçlamakta ve putperestleri savunmaktadır. o putperestler ki,
Allah onlara gazap ederek, Tufanla dünya hayatından yok etmişti;
ve Kuran’da onlar için şöyle denmiştir, mealen :
- Andolsun Nûh’u da kavmine gönderdik:
“Ey kavmim, dedi, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka
İlâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizi büyük bir günün azâbın(ın
inmesin)den korkuyorum.” 7/59
- Kavminden ileri gelen bir cemaat dedi ki: şüphe yok biz seni
apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz. 7/60
- Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben
âlemlerin Rab'bi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. 7/61
- Size Rabbimin vahyettiklerini -dinine ait hükümleri- tebliğ
ediyorum ve size öğüt veriyorum ve ben Allah Teâlâ'dan sizin
bilmediklerinizi biliyorum. 7/62
- Yoksa size Rab'biniz tarafından sizden olan bir zat
vâsıtasıyle -sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve
rahmete erebilmeniz için- bir zikrin gelmesine mi şaştınız? 7/63
- Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber
gemide olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanı da suda
boğduk. Çünkü onlar bir kör kavim olmuşlardı. 7/64
Müşrikleri övüp, peygamberleri suçlayıp, kötülemek yalnız
Muhyiddi-i Arabi’ye has bir durum değildir, bu zihniyet her şeye
Allah diyen sofuların temel özelliğidir. Örneğin; bu hususta
Mevlana şöyle diyebilmektedir :
“Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır;
ey saf kişi! Firavun’un, Musa’dan nefretini, sen, Mûsa’dan bil!
( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları,
İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 199).
Bu sözleriyle, Mevlâna Musa peygamberi suçlayıp Firavun’u
haklı görmektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi sofist hiçbir değere inanmayan ve
hiçbir şeyi hakikat olarak kabul etmeyen bir avcıdır. Avlamış
olduğu mürid ise psikolojik konum olarak olaylara biraz daha
farklı yaklaşım içerisinde olup, kendisine hakikat olarak kabul
ettirilen şeylerde, hakikat imişler gibi inanıp bağlanma
durumundadır. Böylece tasavvuf inancı içerisinde, sofu ile mürid
ilişkisi, başka bir ifadeyle, avcı av ilişkisi ortaya
çıkmaktadır. Bu konum içerisinde muridin sofiye uyum derecesine
göre kaçınılmaz olarak sofiye bir takım soruları olacaktır. Veya
mürid olmamalarına rağmen, tasavvuf dışındaki bazı kimselerin,
tasavvuf inancındaki öğretilerle ilgili olarak bazı soruları
olacaktır. Bu soruların en belirginleri İslam etiketi altında
faaliyet sürdüren sofulara sorulan şu sorulardır :
1- Madem ki, Vahdet-i Vücûd nazariyesine bağlı olarak her şey
Allah’tır diyorsunuz, o zaman varlık içerisinde mevcut olan
pisliklerin, örneğin, laşe, domuz, şarap gibi akla gelen tüm
pisliklerin durumu nedir? Çünkü kaçınılmaz olarak bunlarda
varlığın birer parçasıdırlar.
2- Madem ki, iyi ve kötü diye bir şey tasavvuf dolayısıyla
sofizim inancında yoktur. O zaman İslam dininde neden bir kısım
kimselerin yaptıkları övülmekte ve Cennet’e layık görülmekte
olup, diğer bir kısım kimselerin yaptıkları kötülenmekte ve
Cehenneme layık görülmektedirler?
Bu iki soruya sofistlerin en önde gelen önderlerinden Muhyiddi-i
Arabi, Fusûs ül- Hikem isimli kitabında şu şekilde cevap
vermektedir:
“IV Fass : İdris kelimesinde ki Kudsi Hikmet’in özü.”
“- Hakikat budur ki Hâlik, Mahlûktur ve yine Hakikat budur ki
Mahlûk, Halik’tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır
belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan
varlıklardır.”
“Eğer biri çıkarda da, bütün güzel ve çirkin şeylere hangi
nazarla bakalım? Pislik ve lâşeyi gördüğümüz vakit onlara Tanrı
mı diyelim? Yolunda bir sual soracak olursa biz deriz ki Allah
bunlardan bir şey olmaktan ve yücedir. Bizim sözümüz pisliği
pislik, lâşeyi lâşe olarak görmeyen kimseyedir. Belki hitabımız
kalp gözü açık olup kör olmayanlaradır. (Fusûs ül-Hikem, Milli
Eğitim Bakanlığı 13/XI/1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev.
Nuri Gencosman, Fas. IV.)
Bu cevabın Kuran’a uymadığı gibi çelişkilide olduğu açıktır, hem
her şeyi Allah olarak kabul edecek, hem de ortamı idare yollu
olduğu açık olan istisnai bakış öne sürecek bu İslam’a göre
kabulü mümkün olmayan boş bir iddiadır, zaten kendiside bu sözü
neye göre söylediğini izah edemediğinden, kalp gözü açık olanlar
gibisinden bir takım sözlerle geçiştirmeye ve İslami inanca göre
uygun olmayan iddialarını kabul edenleri aklınca açık kalpli
olmakla taltif ediyor.
Cehennem konusundaki sözleri de ibret verici olduğu gibi,
hedeflediği kimselerinde ne kadar Kuran’dan uzak ve Kuran’ı
anlamamış kimseler olduklarının bir göstergesi durumundadır.
Aynı zamanda Kuran’a aykırı olarak söylemiş olduğu diğer
sözlerde bu kitlenin durumunu belirlemeye yeterlidir. Zira,
Kuran’ın İslam dini öğretisine iman etmiş bir kimse bu sözleri
kabul edemez, iddia ettiği sözleri bu konuda şöyledir :
“VII Fass : İsmail kelimesindeki ali hikmetin Aslı.”
“Şiir
- Hakk’ın yalnız va’dinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza
tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur.
-Küfür ve isyan ehli cehenneme girseler de, orada kendileri için
zevk ve lezzet vardır. O da onlar için bir cennettir.
- Ancak onların cennetleri Huld cennetlerinin nimetlerine
benzemez, ikisi de birdir amma aralarında tecelli farkı vardır.
- Onların cennetlerinin tatlılığından dolayı azap denir. Bu azap
sözü onda gizli olan lezzet için bir kabuk gibidir. Kabuk özü
koruyan bir şeydir. (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962
baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. VII .)
(Mütercim “Arap dilinde Azap, Azp kökünden gelir, Azp tatlı ve
şirin demektir şeklinde bir izahta bulunmaktadır. Azap
kelimesiyle Azp kelimesi aynı manaya gelen kelimeler değildir.
Böyle bir izahın Arap luğatı açısından ciddiye alınacak bir
önemi yoktur. Cehennem azabı Kur’an’da kendisinden zevk
alınmayan müthiş bir acı olarak belirtilmiştir.
“- Hakk’ın yalnız va’dinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza
tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur.” demesi,
(aslında sofist bir yönden de alay ediyor) bu konuda Kuran’dan
mealen :
- Sakın, Allah’ı peygamberlerine
verdiği sözden cayar sanma! Çünkü Allah daima üstündür, intikam
alandır! 14/47
- Allah Kuluna kâfi değil midir?. Ve seni ondan başkalarıyla
korkutuyorlar. Ve Allah kimi sapıklığa düşürürse artık onun için
bir hidayet rehberi yoktur. 39/36
- Ve kime ki, Allah hidayet ederse artık onun için bir sapıtıcı
yoktur. Allah, her şeye galip, intikam sahibi değil midir? 39/37
Görüldüğü gibi, Allah intikam alıcıdır ve verdiği hiçbir sözden
dönmez, Kuran’dan mealen :
- Ey Rabbimiz!. Şüphe yok ki insanları
kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin,
şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez. 3/9
Kuran’ın bütün haber verdikleri meydana gelen ve gelecek olan
kesin gerçeklerdir. O bir şaka değildir, Kuran’dan mealen :
- Dönüşü olan göğe andolsun. 86/11
- Yarılan yere andolsun ki, 86/12
- O (Kuran) elbette (hak ile bâtılı) ayırt edici bir sözdür.
86/13
- O, şaka değildir. 86/14
- Onlar (onu iptal etmek için) bir tuzak kuruyorlar. 86/15
- Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum. 86/16
- Hele sen o kafirlere mühlet ver,
biraz bırak onları (başlarına gelecek olanları görecekler. )
86/17
Sofistin, Cehennem için tatlı, lezzetli ve Cennet gibi hoştur
demesine gelince. Bu konuda Kuran’dan mealen :
- Yâ şimdi Rab'binden bir açık delil
üzerine olan kimse, kendisine kötü âmeli güzel görünen ve
hevalarının ardına düşmüş kimseler gibi olur mu? 47/14
- Takva sahipleri için vâ'd olunan
cennetin sıfatı, onun içinde bozulmamış sudan ırmaklar ve tadı
değişmemiş sütten ırmaklar ve içenler için lezîz, şaraptan
ırmaklar ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır ve onlar için orada
her türlü meyvelerden vardır ve Rab'lerinden yarlıganma da
vardır. -Artık böyle zâtlar- âteşte ebedîyen kalan ve pek kaynar
sudan içirilip de bağırsakları parçalanan kimseler gibi midir?
47/15
- Ve Rab'lerini inkâr etmiş olanlar için cehennem azabı vardır.
Ve ne kötü gidilecek yerdir o! 67/6
- Oraya atıldıkları zaman, kaynar haldeki uğultusunu işitirler.
67/ 7
- Neredeyse öfkeden çatlayacak olur. Bir topluluğun oraya her
atılışında, oranın bekçileri onlara “size bir uyarıcı gelmedi
mi? diye sorarlar. 67/8
- Dediler : “Evet, bize uyarıcı geldi
ama biz yalanladık ve : ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak
büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” 67/9
- Ve dediler ki : “Eğer biz ( onların sözlerini) dinleseydik,
yâhut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında
bulunmazdık!” 67/10
- Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah’ın
rahmetinden) uzak olsunlar, o alevli cehennem ehli. 67/11
- Fakat görmeden Rablerinden korkanlar
var ya, işte onlar için bağış(lama) ve büyük mükâfat vardır.
67/12
Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla
- Bir isteyen, başlarına gelecek azâbı istedi. 70/1
- Kâfirlerin; ki onu savacak yoktur. 70/2
- ( O azâb) yükselme derecelerinin sâhibi Allah’tandır. 70/3
- Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde
O’na yükselir. 70/4
- Şimdi sen güzelce sabret. 70/5
- Onlar onu uzak görüyor(lar). 70/6
- Biz ise onu yakın görüyoruz. 70/7
- O gün gök, erimiş bakır gibi olur.
70/8
- Dağlar (atılmış) renkli yün gibi olur. 70/9
- Dost dostun hâlini sormaz. 70/10
- Birbirlerine gösterilirler
(fakat herkes kendi derdine düştüğünden başkasıyla ilgilenmez).
Suçlu ister ki o günün azabından (kurtulmak için) fidye versin
oğullarını, 70/11
- Karısını ve kardeşini, 70/12
- Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm âilesini, 70/13
- Ve yer yüzünde bulunanların
hepsini (versin) de tek kendisini kurtarsın. 70/14
- Eğer yeryüzünde bulunanların tümü, ve onun bir misli daha
zulmedenlerin olsaydı, kıyâmet günü o kötü azâbdan (kurtulmak
için) onu mutlaka fidye verirlerdi. (çünkü) hiç hesâb
etmedikleri şeyler, Allah’tan karşılarına çıkmıştır. 39/47
- Kazandıkları (yaptıkları) kötülükleri onlara görünmüştür ve
alay ede geldikleri şey onları kuşatmıştır. 39/48
Görüldüğü gibi cehennem hiçte sofistin iddia ettiği gibi bir
eğlence ve mutluluk yurdu değildir. Ve Allah mutlaka sözünde
duran ve mutlaka öç alandır. Azap sözü verdiklerini mutlaka
azaplandıracaktır. Bunun aksini söylemek Kuran’daki gerçekleri
inkar etmek ve onlarla alay etmektir. Kuran, Allah sözü olup
alay edilmekten uzak olduğu gibi, O asla bir şaka değildir.
Cehennem, cennet gibi hoştur demesinin aksine Muhyiddin-i Arabi
10’nuncu fasta, bu sefer cehennem azabını gerçek acı veren bir
azab olarak kabul etmesine rağmen bu azabın ortadan kalkacağını
ve azabın ortadan kalkmasının verdiği rahatlıkla cehennem
ehlinin zevk içinde olacağını söyleyerek evvelki iddiasını
sulandırma ve kavram kargaşasına girişiyor.
Şöyle demektedir :
“X Fass : - Cehennemliklerin durumu-”
“Zevk ve nimet, ya çektikleri azabın ortadan kalkmasıyla olur ki
bu suretle o azaptan kurtulmaktan duydukları rahat onlar için
bir zevk sayılır. Yahut cennet ehli olanların nimet ve sıfatları
gibi onlara ayrıca bir nimet verilir.” (Fusûs ül-Hikem, Milli
Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri
Gencosman, Fas. X .)
Bu iddiasının da Kur’an’a uymadığı konusunda, Kur’an’dan mealen
:
- Suçlular, cehennem azâbında ebedi
kalacaklardır. 43/74
- Kendilerinden (azâp) hiç
hafifletilmeyecektir. Onlar azâb içinde ümitsizdirler! 43/75
- Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler.
43/76
- (Cehennem muhâfızına) : “Ey
Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! (bizi yok etsin) diye
seslenirler. (Mâlik) : “Siz kalacaksınız (hiçbir sûrette buradan
kurtuluş yok).” dedi. 47/77
- Ateştekiler, cehennem
bekçilerine dediler ki : (ne olur) Rabb’inize duâ edin de hiç
değilse bir gün, bizden azabı biraz hafifletsin. 40/49
- (Bekçiler: ) Size peygamberleriniz açık açık deliller
getirmediler mi? derler. Onlar da : Getirdiler, cevabını
verirler. (Bekçiler ise) : O halde kendiniz yalvarın, derler.
Halbuki kafirlerin yalvarması boşunadır. 40/50
- Çünkü onlar bir hesap (görüleceğini) ummuyorlardı. 78/27
- Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. 78/28
- Biz ise her şeyi bir kitapta
sayıp yazmışızdır. 78/29
- (Şimdi) tadın (yaptıklarınızın
tadın)ı artık size azâptan başka bir şey arttırmayacağız! 78/30
Görüldüğü gibi iddiası Kur’an’a uymamaktadır, sofistlerin
iddiaları ve zihniyetleri temelde bu şekildedir her ne kadar
birçok örnek daha vermek mümkünse de sadece tekrar olacağından,
anlamak isteyen kimseler için bu başlıkta yukarıdaki örnekler
yeterlidir kanaatindeyim.
SOFUNUN SANATINI İCRA EDERKEN HANGİ DAVRANIŞLARA GİRDİĞİ
KONUSUNDA
Sofunun halkla kurduğu ilişkilerde sanatını icra ederken hangi
davranışlara girdiğini tanıtmaya da. ihtiyaç vardır. Vahdet-i
Vücûd inancına dayanan tasavvufun temel özellikleri yukarıda
anlattığım hususlardır, bu temel özellikler üzerine inşa edilmiş
ek yapılar ve dallandırmalar çok çeşitli ise de bunlar öze tesir
etmeyen hatta bu düşünce sistemini anlamak için ayıklanması
gereken fazlalıklardır. Bu kalıplar içerisinde her sofu
kendisine göre bir meşrep ortaya koymuş ve uygulamalarını
kendisine göre özelleştirmiştir. Bu konularla ilgili olarak,
Abdülbâki Gölpınarlı şöyle demektedir :
“Bilhassa İbn-i Arabi’den sonra onun yolunu tutarak onun gibi
terim icadına tutulan sûfiler, bu inancı, ellerinden geldiği
kadar anlaşılması güç ve hele hayali masalları bol,
müntesiplerinin her sözü isabet, her işi keramet bir hale
getirmişler, bu inançlara, inanılmayacak dallar, budaklar
eklemişlerdir.”
“Varlık Birliği (Vahdet-i Vücût) inancı, bir içkidir, içki nasıl
içenin karakterini belirtir, meyillerini ortaya koyar,
isteklerini dile getirirse Varlık Birliği inancı da bu inancı
benimseyenin karakterini belirtir, meyillerini ortaya koyar,
isteklerini dile getirir ve sûfinin şahsiyeti bur da işe
karışır.
Öyle sûfi vardır ki hayata, hayattaki zevklere pek bağlıdır. Bu
neşeye sahip olunca bütün suçları, yapılmaması emredilen şeyleri
hiçe sayar ve zaten de inancı dolayısıyla bunlar onca hiçtir
artık ve bütün buyruklar, âlemin düzenini temin içindir;
kendisini zevke atar, bu kayıtlardan üstün olduğuna inanır.
Öyle sûfi vardır ki kâinatı, Tanrı bilgisinde sabit olan bilgi
sûretlerinin tecellisi olarak kabul etmekle işe girişir, bütün
âlemi bizzat Tanrı olarak tanımakla işi sona vardırır. Onca
Mutlak Varlık Kayıtlara bürünmüş, âlem sûretinde zuhur etmiştir.
Âlemin iç yüzü, mânası, Tanrıdır. Fakat yüceliği olgunluğu,
kuvvet ve kudreti tek sözle Tanrılığı bu kesafet âlemindedir.
Âlem, âdeta suyun donup buz oluşuna benzer, Allah da buz haline
gelen sudur. Âlemle Tanrı arasındaki fark bundan ibarettir. Bu
bakımdan kâmil insana uymak, Tanrıya uymaktır. Gerçek kıble odur
ancak. Âlemde neye tapılırsa tapılsın ve kim sevilirse sevilsin,
tapan ve tapılan, seven ve sevilen Tanrıdır.
Öyle sûfi vardır ki her şeyi Tanrı tecellisi görür,
İsâlaşır, sağ yanağına vurana sol yanağını çevirir. Kendisine
zulmedene lütufla muamelede bulunur. Hiçbir şeye itiraz etmez,
her şeyi hoş görür. Onun işi, ancak tecellileri seyredip
mücadelelerle alay etmektir.
Öyle sûfi vardır ki felsefeyi tamamıyla reddeder,
hayali bir idealizmle hayalât âlemine dalar. Göklere çıkar,
melekût âlemini anlatır, geçmişlerle yüz-yüze gelir, geleceğin
tarihini yazar, kerametler gösterdiğine inanır ve inandırır.
Yeryüzünü bilmez, gökleri arşınlar. Ayağının dibindeki kuyuyu
görmez, gökyüzündeki filân yıldızda gezdiğini söyler, oralardaki
şaşılacak şeyleri anlatır.
Öyle sûfi vardır ki felsefeyi reddettiğini sanır, fakat
onun, tasavvufu yoğuran birçok esaslarını aynen alır. Yahut
felsefeyi reddetmez, bir felsefi mezhebi benimser, tasavvufu
onunla uzlaştırır, sûfi bir filozof olur, mülhitlikle tanınır,
yalnız şeriatçılar tarafından değil, tarikatçılar tarafından da
kınanır.
Öyle sûfi vardır ki bütün bunları, ya adam-akıllı,
yahut yarım-yamalak bilir, fakat ne olur-ne olmaz diye bir türlü
şeriat kayıtlarından kurtulamaz. Hattâ o kayıtlara biraz da
tarikat türlerini katarak katmerli bir yobaz kesilir. Yahut da
Varlık Birliğini, görülüp geçilmesi gereken bir hayal sayar, o
inancı güdenleri küçümser, onda ısrar edenleri kâfir sayar.
Öyle sûfi vardır ki kendisini zamanın sahibi, vaktin
peygamberi görür, Bu inancını, anlaşılır bir halde açıklar.
Mehdiliğini ortaya atar, dünyayı, gerçek dünya, zamanı, âhir
zaman, zuhuru, bütün çıplaklığıyla Tanrı zuhuru yapmaya,
âhiretle dünyayı birleştirmeye, adaleti yaymaya kalkışır.
Mâdemki Tanrı, dilediğini insân-i kâmille yapar, değil mi ki
kendisi zamanın sahibidir ve dileği olacaktır, şu halde
gizlenmeye lüzum yoktur. Ortaya atılır, ya can verir, yahut
zamanında, saltanatını görür.
Öyleleri de vardır ki bütün zıtları bir potaya koyup
eritir. Ne küfürle mukayyettir, ne imanla. Ne dine bağlanmıştır,
ne de mezhebe. Fakat uzlaştırıcı bir tabiatla zâhiri de korur.
İşlerini ve sözlerini inceleyen, hakkında tam bir kesin hükme
varacakken bu hükme büsbütün aykırı başka bir işine, başka bir
sözüne rastlar. Gene de her işi yerindedir, her sözü, kime
söylüyorsa onun hâline ve derecesine uygundur. Zıtları
birleştirmekle Tanrılığını gösterir, kullukla efendiliğini izhar
eder. Fakat renksizlik âlemini yurt edinmiştir, şekilsizlik
şeklini benimsemiştir. Aktığı yerin rengini alır, geçtiği arkın
şeklini gösterir. Yatağını da kendi kazar, geçidini de kendi
yapar.
Görülüyor ki tasavvuf birdir, fakat mümessillerindeki
telâkkilerde şahsiyeti yoğuran tarihi - İçtimai ve iktisadi
şartların, ferdi yetiştiren zamanın ve ferdin mensub olduğu
topluluğun büyük rolleri olduğu gibi topluluğa hız veren,
inancından ve topluluktan aldığı güçle hamleler yapıp, o inancı
ve topluluğu başka şekle sokan şahsiyetin de büyük rolü vardır.
Sûfiler, bu önemli özelliği ihmal etmemişler, sûfideki karaktere
ve bu karakterin tezahürüne <<meşrep>> demişler, bazı büyük
sûfiler arasındaki aykırılığı bununla izah etmişlerdir ki
tamamıyla doğrudur.
Bundan dolayı her büyük sûfinin tasavvufunu, bir yönden değil,
bir çok yönden ve meşrep bakımından incelemek gerekir. Yoksa
esası bir olan tasavvufu benimseyen herhangi bir sûfinin
yaşayışı ve yaptığı iş, incelenirken tek taraflı ve yalnız inanç
bakımından yapılan inceleme ve sûfinin şahsiyetini ihmal, insanı
pek yanlış son-uçlara götürür, yahud da hiçbir son-uça götürmez,
yazılan yazılar, su üstüne yazılmış olur.” (Mevlânâ Celâleddin,
İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki
Gölpınarlı, sayfa 166 - 167.)
Bir sofiste bakarken yukarıdaki tablo meşrebi konusunda teşhis
yapmakta faydalıdır.
YUKARIDA BAHSİ GEÇEN KONULARLA İLGİLİ BAZI SOMUT ÖRNEKLERİ
SIRALAYACAK OLURSAM, ŞÖYLE Kİ:
1- Sofunun sevgi iddiasında bulunurken aslında kendini sevdiğini
şu ifadelerden anlaya biliriz.
“Makamda kıldığım namazlar onadır.
Ve şahit oluyorum ki o da bana namaz kılıyor.
Her ikimiz de namaz kılan ‘bir’iz;
Secde etmekte kendi hakikati. Her secdede ‘bir’ olarak.
Bana namaz kılan, benden başkası değil.
Her secdede namazım da, benden başkasına değil.
Ben O’yum, O da ben;
Ayrılık yok aramızda. Aksine zâtım, zâtımı sevdi.
Benden bana elçi olarak gönderildim.
Zâtım, âyetlerimle bana delâlet etti.”
(İbn - Teymiyye Külliyatı, Tevhid Yayınları Cilt 2 sayfa 356.
1987 baskısı. )
Yukarıda ki sözler İbnu’l - Fârız’ın <<Nazmu’s - Sülûk>> diye
isimlendirdiği kasideden alınmıştır. Bu sözlerinde ilâh olduğunu
iddia eden ibnu’l - Fârız “Aksine zatım, zâtımı sevdi demekle
de, sevdiğinin aslında bizzat kendi şahsından başkası olmadığını
açık olarak ifade etmektedir.
2- Sofunun din tanımaması, her türlü kayıttan uzak olması ve mal
sevgisiyle ilgili olarak :
“Bâzı meşâyihe sordular :
- Bu dünyayı kötülersiniz. Lakin verenlerin verdiklerini
<<yeter>> demeksizin alırsınız.
Cevap verdiler ki :
- Cehennemden alır cennete sarf ederiz.”
(Müsekkin - Nüfus, Arslan yayınları 1991 baskısı, sayfa 95 Yazan
Eşrefoğlu Rumi. )
Her ne kadar bu gibi sözlerle murislerden mal alıp fakirlere
dağıtıkların intibaını vermek istiyorlarsa da, mal veren
murislerini cehenneme, malı harcayan kendilerini cennete
benzetmeleri, gerçek düşüncelerini ortaya koyar. Zira
düşünceleri hiçbir zaman İslami saha içinde değildir, şöyle ki :
“Müslümanlığın kâfirliğin dışında bir ova.
Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider.
Anlayan var mı usulca başını kor.
Ne Müslümanlığa yer var, ne kafirliğe yer.”
(Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü
Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 298.)
İnançlarını ortaya koymak için, “Ne Müslümanlığa yer var, ne
kafirliğe yer.” diyerek ortaya koymaktadırlar. Bu sofizmin temel
mantığıdır. Aynı manada olmak üzere, Yunus Emre şöyle
demektedir:
“Din ü millet sorarısan aşıklara din ne hâcet
Âşık kişi harâb olur âşık bilmez din diyânet.
Âşıkların gönli gözi maşuk diye gitmiş olur
Ayruk sûredde ne kalur kim kılıser zühd ü tâat”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B.
1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 12.)
Yunus Emre bu beyitlerde, kendisi için bir dine ihtiyaç
olmadığını. “Ayruk sûredde ne kalur kim kılıser zühd ü tâat”
ifadesiyle kendisinin Allah’tan başkası olmadığını, bundan
dolayı zahitlik etmesinin ve ibadet etmesinin bir manası
olamayacağını ifade etmekte ve bu gibi şeyleri red etmektedir.
3- Sofuların Muridlerine vermiş oldukları bir takım İslâm dışı
güvence örnekleri :
“Ben hakikaten varlığın kutuplarının kutbuyum.
Diğer bütün kutuplar üzerinde izzet ve saygıdeğerliğim vardır.
Bütün tehlike ve korkunç hallerde bize tevessül et,
Varlık ve eşya içinde himmetimle senin imdadına koşarım.
Ben müridim için korktuğu şeylere karşı koruyucuyum,
Onu her türlü şer ve fitneden muhafaza ederim.
Muridim ister doğuda, ister batıda olsun,
Hangi beldede bulunursa bulunsun onun yardımına uzanırım.
(Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi 1995 baskısı, sayfa 59 ,
Abdulkadir Geylani )
İslam dininde, dua ancak Allah’a yapılır. Allah dışında dua
yoluyla bir kimseden bir şey istenmesi, o kimseyi ilâh kabul
etmek demektir. Hele bir insanın, ölüp gitmiş bir insandan dua
yoluyla bir şey istemesi aynı zamanda boş bir rezalettir.
Kuran’dan mealen :
- (Rabbımız!) Ancak sana ibadet eder ve
ancak senden medet isteriz. 1/4
Kafirlerin, Allah dışında bir takım kimselere duâ edip
yalvarmaları muhakkak boşunadır. Bu konuda Kuran’dan mealen :
- Hak olan duâ, yalnız O’na (Allah’a)
yapılır. O’ndan başkasına duâ edenlere (yalvarıp yakaranlara),
onlar hiçbir şekilde cevap veremezler. Bu, ağzına gelmesi için
suya avuç açan kimse gibidir ki, su, ona aslâ gitmez. İşte
kâfirlerin duâsı da, böyle boşunadır. 13/14
- De ki : “Allah’tan başka
yalvardığınız ortaklarınızdan haber verin; yer yüzünden neyi
yaratıklarını bana gösterin”. Yoksa onların, göklerin
yaratılışında ortaklıkları mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik
de, o kitaptan bir delilleri mi var? Hayır, o zâlimler,
birbirlerini aldatmaktan başka bir va’dde bulunmuyorlar. 35/40
Bu konuda en çok vaadte bulunanların başında sofular gelir,
Neler Va’d etmiyorlar ki, örneğin :
“Ey müridim aramızda ahdi koruyucu ol!
Olayların meydana döküleceği gün ben de terazi başında hazır
olayım!..
Eğer terazi cimrilik yapacak olsa, Allah’a and olsun ki o,
İnayetimin ta kendisiyle, hakikat lütfuyla (cömertliğe) nail
olacak! (Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi 1995 baskısı, sayfa
74 - 75 , Abdulkadir Geylani )
Bur da, Ahiretteki hesap terazisinden bahsederek, terazinin
kendi hakimiyetinde olduğunu ileri sürüyor, ve bu güvenceyle,
Ahirette hesaba çekileceğine ihtimal veren ve aynı zamanda Kuran
konusunda cahil kimseleri avlamaya çalışıyor.
Bir müridi ölmekten mi korkuyor, bu konuda ona güvence vermek
sofu için sıradan işlerdendir. Örneğin :
“(Veli diye tanımladığı kimseler konusunda) Yer onların
hürmetine durur.. Sema onların duasıyla açılır... Ölüm, onların
kararıyla olur... Bu salahiyeti onlara Mevlâ vermiştir.”
Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları, Abdülkadir Geylani S.46).
Hal bu ki ecel konusunda Kuran’da şöyle denmiştir, mealen :
- Allah, süresi geldiği zaman
hiçbir canı ertelemez. Allah, yaptıklarınızı haber alandır.
63/11
Görüldüğü gibi, sofistin iddiası Kuran’a aykırıdır ve
sofistlerin bu gibi daha birçok boş vaatleri vardır.
4- Sofuların İslâm’a bağlı muttakiler olarak gözükmesi :
Sofuların kendilerine mürid sağlamak ve bazen de sıkıştıklarında
durumu kurtarmak amacıyla, kendilerini Kuran’a bağlı birer
muttaki olarak ortaya koymaları :
NİYAZ-İ MISRİ’NİN KUR’AN’I ÖVMESİ
“Kemal-i devlet istersen oku âyat-ı Kur’an-ı
Ki her harfin içinde var Niyazi bin dürr-i yektâ”
(Dürr-i yekta = Biricik eşsiz inci )
Şeriatı övmesi :
“Sakın canâ sakın onlara uyup
Deme sen de n’olasıdır şeriat
Şeriatsız hakikat oldu ilhad
Hakikat nur ziyasıdır şeriat
Ziya olmaz ise nuru da yok bil
Hakikatle kıyasıdır şeriat
Cihana bir veli hiç gelmez illâ
Elinde anın asâsıdır şeriat.
....
Cemi-i enbiya vü evliyanın
Niyazi rehnümasıdır şeriat”
(Rehnüma = Yol gösterici, kılavuz. )
Peygamberi övmesi
“Doğdu ol sadr-ı risalet bastı ferş üzre kadem
Saldı ol nur-ı nübüvvet pertevin fevka’l - ümem.
Çalınıp tab-ı beşaret geldi şah-ı enbiya
Gulgule doldu cihana kondu ol sâhip alem.
Nur-ı vechinden alındı encüm ü şems ü kamer
Bahr-ı ilminden bilindi hikmet-i levh u kalem.
(Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitapevi, sayfa 20-31-158. )
MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN’İN KUR’AN’I VE
PEYGAMBERİ ÖVEREK BAĞLILIĞINI BİLDİRMESİ:
“Men bende-i Kur’ân’em eğer can darem
Men hâk-i reh-i Muhammed-i muhtârem
Ger nakl kuned cuz in kes ez goftârem
Bizârem ezû vu zon suhen bizarem.”
Manası : Hayatta oldukça Kur’an’a kulum, seçilmiş Muhammed’in
yoluna toprağım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz nakil
ve rivayet ederse ondan da bizârım, o sözünden de. (Mevlânâ
Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım.
Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 204.)
Muhyiddin-i Arabi’den bazı sözler :
“Kur’ân, isnâd edilecek en kuvvetli delil’dir...”
“Ben Hz. Peygamberden daha güzel bir öğretici görmedim...” (El -
Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr.
Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 26-87. )
Yunus Emre’den namaz kılmaya teşvik :
“San’atün Yiğreği çün namaz imiş hoş pişe
Namaz kılan kişide olmaz yavuz endişe
Tanlacak turı gelgil elini suya urgıl
Üç kez salâvat virgül andan bakıl güneşe
Allah buyruğun dutgıl namâzun kılıp gitgil
Namâmazın kılmayınca zinhâr varmagıl işe
Evünde helâlüne beş vakit namâz öğretil
2. KİTAP BÖLÜM 20