ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

          2. Kitap Bölüm 19

Fürkan yani ayrılık olduğu için ona yaklaşmadıklarını bildiler.”
“O halde Nuh kavmini hile ile davet ettiği için kavmi de hile ile icabet gösterdiler.”
“Nuh’un kavmi yaptıkları hile ile (birbirlerine) İlâhe’nizi terk etmeyiniz; Vedd’ı, Suva’ı, Yegus’u, Yauk’u ve Nesr’i bırakmayınız dediler. Çünki onlar bu putları terk ettikleri vakit onlardan vazgeçtikleri nisbette Hak’dan câhil oldular. Çünkü Hakk’ın her bir Mâbud’da (putta) bir veçhi (yüzü) vardır. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez...Böyle olunca her Mâbud’da (putta) Allah’tan başkasına ibadet olunmadı. Olgun ve ergin bir kul der ki, sizin İlâhınız ancak tek bir İlâhtır. Şu hale göre O nerede belirirse ona kulluk edin. Takva ehlini müjdele, çünkü onlar İlâh dediler. Tabiaat demediler. Nuh kavmi, aralarında bir çoklarını dalâlete düşürdüler, yani tek olan ilâh’ın çeşitli yönlerini ve nisbetlerini saymak hususunda halkı şaşırttılar.”
“Kül (’tabiat’ her şey) Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah ise de.”
“Sen yere gümüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.” (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. III den alıntılar.)

Muhyiddi-ni Arabi’ni bu iddialarını Kur’an’la karşılaştırırsak, Kur’an’dan ne kadar uzak ve karşı olduğunu görürüz, şöyle ki:
Allah konusun da, “Bil ki hakikat erbabı nazarında Allah’ı Tenzih, onu Tahdit ve Takyid etmektir. Hakk’ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebi noksan kimsedir.” demesi çok sapık bir iddiadır. Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmek, Kuran’da “Sübhan” kelimesiyle ifade edilmektedir, bu kelimenin manası; Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksikliklerden tenzih etmek, yani bu tür noksanlıkların Allah’ta olamayacağını ifade etmektir. Örneğin; Allah’ın zülüm etmeyeceğini, hastalanmayacağını, ölmeyeceğini, uyumayacağını, unutmayacağını v.s. Gibi hususları kapsayan bir sözdür. Muhyiddi-i Arabi’nin bu gibi hususları, Allah’ın zatı için kabul etmeyenleri, câhillik ve edep noksanlığıyla itham etmesi, ancak kendisine yakışan bir husustur. Aynı zamanda karşı çıktığı bir Kuran öğretisidir. Kuran’dan mealen :

- O, öyle Allah’tır ki kendisinden başka hiçbir İlâh yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. 59/23

Görüldüğü gibi, Allah!ı, Allah’a yakışmayacak tenzih etmek, Kuran’ın öğretisidir ve doğru olan da budur. Muhyiddi-i Arabi’nin, Kuran’a karşı çıktığı açıktır.
Ayrıca, Muhyiddi-i Arabi’nin Vahdet-i Vücûd görüşünü savunmak için. “Hak için mahlukların hepsinde Zuhur yani belirme vardır.” - “öğen de, öğülen de ancak O’dur.” - “sen O’sun” - “Hakk’ın her bir Mâbud’da (putta) bir veçhi (yüzü) vardır. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez...Böyle olunca her Mâbud’da (putta) Allah’tan başkasına ibadet olunmadı.” - “Sen yere gömüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.” gibi ifadelerle putlara ilâhlık atfetmekte ve aslında putlara tapanların Allah’a taptıklarını iddia etmektedir. Bu ise daha önce de belirttiğim gibi, Kuran’ın tevhid yani Allah’ı tekbir İlâh kabul etme öğretisine ters bir anlayıştır.
Ayrıca, Muhyiddi-i Arabi’nin, “Allah kendi zâtı hakkında ‘Leyse kemislihi şey’in dedi. Nefsini tenzih etti; O işitici ve görücüdür’ dedi kendisini teşbih etti.” demesi, Muhkem olan ve 42 şûra 11 ayetinde belirtilen “Allah’ın mislinin olmaması” yani eşi benzeri dengi olmaması hususuyla, benzerlik bakımından müteşabih olan, Allah’ın işitici ve görücü olma hususunu kullarınkiyle bir sayarak sanki yaratıkların görme ve işitmesiyle, Allah’ın, görme ve işitmesini aynı şeymiş gibi muhkemleştirerek. Allah’la kullar arasında eşitlik kurmaya çalışıyor, böylece yaratıklarda Allah gibidir iddiasında bulunuyor. Hal bu ki, Allah’ın görme ve işitmesi kainata hakkıyla vakıf olması, hiçbir şeyin hiçbir özelliğiyle ondan gizlenememesi demektir, haliyle bu kapsama görme ve işitme de girmiş olur fakat bu kulların görme ve işitmelerinden ayrıdır. Allah’ın görme ve İşitmesiyle, kulların görme ve işitmesi hiçbir surette bir birlerine misil olamaz, misil olarak düşünmek kulları Allah’a ortak koşmak demektir. Bundan dolayı özellikle, Allah’ın zatı konusundaki muhkem ayetleri esas almadan, kesinlikle müteşabih ayetlere mana verilmemelidir. Aksi bir davranış, Kuran’a uygun olmuş olmaz. (Ek bilgi olarak başta işlemiş olduğum Vehhabiler konusuna bakılabilir.)
Muhyiddi-i Arabi’nin, dolayısıyla sofistlerin şaşırtmalı, aslında aptalca mantıklarına dikkat etmek lazımdır.Örneğin; şöyle derler. Allah var mı, var. Yaratıklar var mı, var. Bunu dedikten sonra da. Var olma özelliğini esas alarak Allah’la yaratıkları bir sayar. Birisi çıkıp ta bunlardan birine, domuzlar var mı, var. Sen varmısın, varsın. O zaman sende domuzsun derse kabul etmez hemen red eder. Bunlar ise kainatla birlikte, kainatta bulunan her çeşit pisliği ilâh saymakta mahzur görmezler. “Sen yere gömüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.” Sözleri, Kuran’a göre açıkça, Allah’a şirk koşmadır. Zaten kendiside bunu inkar etmeyerek, Nûh peygamberi suçlamakta ve putperestleri savunmaktadır. o putperestler ki, Allah onlara gazap ederek, Tufanla dünya hayatından yok etmişti; ve Kuran’da onlar için şöyle denmiştir, mealen :

- Andolsun Nûh’u da kavmine gönderdik: “Ey kavmim, dedi, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka İlâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizi büyük bir günün azâbın(ın inmesin)den korkuyorum.” 7/59

- Kavminden ileri gelen bir cemaat dedi ki: şüphe yok biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz. 7/60

- Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rab'bi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. 7/61

- Size Rabbimin vahyettiklerini -dinine ait hükümleri- tebliğ ediyorum ve size öğüt veriyorum ve ben Allah Teâlâ'dan sizin bilmediklerinizi biliyorum. 7/62

- Yoksa size Rab'biniz tarafından sizden olan bir zat vâsıtasıyle -sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve rahmete erebilmeniz için- bir zikrin gelmesine mi şaştınız? 7/63

- Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanı da suda boğduk. Çünkü onlar bir kör kavim olmuşlardı. 7/64

Müşrikleri övüp, peygamberleri suçlayıp, kötülemek yalnız Muhyiddi-i Arabi’ye has bir durum değildir, bu zihniyet her şeye Allah diyen sofuların temel özelliğidir. Örneğin; bu hususta Mevlana şöyle diyebilmektedir :

“Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey saf kişi! Firavun’un, Musa’dan nefretini, sen, Mûsa’dan bil! ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 199).

Bu sözleriyle, Mevlâna Musa peygamberi suçlayıp Firavun’u haklı görmektedir.

Daha önce de belirttiğim gibi sofist hiçbir değere inanmayan ve hiçbir şeyi hakikat olarak kabul etmeyen bir avcıdır. Avlamış olduğu mürid ise psikolojik konum olarak olaylara biraz daha farklı yaklaşım içerisinde olup, kendisine hakikat olarak kabul ettirilen şeylerde, hakikat imişler gibi inanıp bağlanma durumundadır. Böylece tasavvuf inancı içerisinde, sofu ile mürid ilişkisi, başka bir ifadeyle, avcı av ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Bu konum içerisinde muridin sofiye uyum derecesine göre kaçınılmaz olarak sofiye bir takım soruları olacaktır. Veya mürid olmamalarına rağmen, tasavvuf dışındaki bazı kimselerin, tasavvuf inancındaki öğretilerle ilgili olarak bazı soruları olacaktır. Bu soruların en belirginleri İslam etiketi altında faaliyet sürdüren sofulara sorulan şu sorulardır :

1- Madem ki, Vahdet-i Vücûd nazariyesine bağlı olarak her şey Allah’tır diyorsunuz, o zaman varlık içerisinde mevcut olan pisliklerin, örneğin, laşe, domuz, şarap gibi akla gelen tüm pisliklerin durumu nedir? Çünkü kaçınılmaz olarak bunlarda varlığın birer parçasıdırlar.
2- Madem ki, iyi ve kötü diye bir şey tasavvuf dolayısıyla sofizim inancında yoktur. O zaman İslam dininde neden bir kısım kimselerin yaptıkları övülmekte ve Cennet’e layık görülmekte olup, diğer bir kısım kimselerin yaptıkları kötülenmekte ve Cehenneme layık görülmektedirler?

Bu iki soruya sofistlerin en önde gelen önderlerinden Muhyiddi-i Arabi, Fusûs ül- Hikem isimli kitabında şu şekilde cevap vermektedir:

“IV Fass : İdris kelimesinde ki Kudsi Hikmet’in özü.”
“- Hakikat budur ki Hâlik, Mahlûktur ve yine Hakikat budur ki Mahlûk, Halik’tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıklardır.”
“Eğer biri çıkarda da, bütün güzel ve çirkin şeylere hangi nazarla bakalım? Pislik ve lâşeyi gördüğümüz vakit onlara Tanrı mı diyelim? Yolunda bir sual soracak olursa biz deriz ki Allah bunlardan bir şey olmaktan ve yücedir. Bizim sözümüz pisliği pislik, lâşeyi lâşe olarak görmeyen kimseyedir. Belki hitabımız kalp gözü açık olup kör olmayanlaradır. (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 13/XI/1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. IV.)

Bu cevabın Kuran’a uymadığı gibi çelişkilide olduğu açıktır, hem her şeyi Allah olarak kabul edecek, hem de ortamı idare yollu olduğu açık olan istisnai bakış öne sürecek bu İslam’a göre kabulü mümkün olmayan boş bir iddiadır, zaten kendiside bu sözü neye göre söylediğini izah edemediğinden, kalp gözü açık olanlar gibisinden bir takım sözlerle geçiştirmeye ve İslami inanca göre uygun olmayan iddialarını kabul edenleri aklınca açık kalpli olmakla taltif ediyor.

Cehennem konusundaki sözleri de ibret verici olduğu gibi, hedeflediği kimselerinde ne kadar Kuran’dan uzak ve Kuran’ı anlamamış kimseler olduklarının bir göstergesi durumundadır. Aynı zamanda Kuran’a aykırı olarak söylemiş olduğu diğer sözlerde bu kitlenin durumunu belirlemeye yeterlidir. Zira, Kuran’ın İslam dini öğretisine iman etmiş bir kimse bu sözleri kabul edemez, iddia ettiği sözleri bu konuda şöyledir :

“VII Fass : İsmail kelimesindeki ali hikmetin Aslı.”
“Şiir
- Hakk’ın yalnız va’dinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur.
-Küfür ve isyan ehli cehenneme girseler de, orada kendileri için zevk ve lezzet vardır. O da onlar için bir cennettir.
- Ancak onların cennetleri Huld cennetlerinin nimetlerine benzemez, ikisi de birdir amma aralarında tecelli farkı vardır.
- Onların cennetlerinin tatlılığından dolayı azap denir. Bu azap sözü onda gizli olan lezzet için bir kabuk gibidir. Kabuk özü koruyan bir şeydir. (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. VII .)
(Mütercim “Arap dilinde Azap, Azp kökünden gelir, Azp tatlı ve şirin demektir şeklinde bir izahta bulunmaktadır. Azap kelimesiyle Azp kelimesi aynı manaya gelen kelimeler değildir. Böyle bir izahın Arap luğatı açısından ciddiye alınacak bir önemi yoktur. Cehennem azabı Kur’an’da kendisinden zevk alınmayan müthiş bir acı olarak belirtilmiştir.
“- Hakk’ın yalnız va’dinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur.” demesi, (aslında sofist bir yönden de alay ediyor) bu konuda Kuran’dan mealen :

- Sakın, Allah’ı peygamberlerine verdiği sözden cayar sanma! Çünkü Allah daima üstündür, intikam alandır! 14/47

- Allah Kuluna kâfi değil midir?. Ve seni ondan başkalarıyla korkutuyorlar. Ve Allah kimi sapıklığa düşürürse artık onun için bir hidayet rehberi yoktur. 39/36

- Ve kime ki, Allah hidayet ederse artık onun için bir sapıtıcı yoktur. Allah, her şeye galip, intikam sahibi değil midir? 39/37

Görüldüğü gibi, Allah intikam alıcıdır ve verdiği hiçbir sözden dönmez, Kuran’dan mealen :

- Ey Rabbimiz!. Şüphe yok ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin, şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez. 3/9

Kuran’ın bütün haber verdikleri meydana gelen ve gelecek olan kesin gerçeklerdir. O bir şaka değildir, Kuran’dan mealen :

- Dönüşü olan göğe andolsun. 86/11

- Yarılan yere andolsun ki, 86/12

- O (Kuran) elbette (hak ile bâtılı) ayırt edici bir sözdür. 86/13

- O, şaka değildir. 86/14

- Onlar (onu iptal etmek için) bir tuzak kuruyorlar. 86/15

- Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum. 86/16

- Hele sen o kafirlere mühlet ver, biraz bırak onları (başlarına gelecek olanları görecekler. ) 86/17

Sofistin, Cehennem için tatlı, lezzetli ve Cennet gibi hoştur demesine gelince. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- Yâ şimdi Rab'binden bir açık delil üzerine olan kimse, kendisine kötü âmeli güzel görünen ve hevalarının ardına düşmüş kimseler gibi olur mu? 47/14

- Takva sahipleri için vâ'd olunan cennetin sıfatı, onun içinde bozulmamış sudan ırmaklar ve tadı değişmemiş sütten ırmaklar ve içenler için lezîz, şaraptan ırmaklar ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır ve onlar için orada her türlü meyvelerden vardır ve Rab'lerinden yarlıganma da vardır. -Artık böyle zâtlar- âteşte ebedîyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip de bağırsakları parçalanan kimseler gibi midir? 47/15

- Ve Rab'lerini inkâr etmiş olanlar için cehennem azabı vardır. Ve ne kötü gidilecek yerdir o! 67/6

- Oraya atıldıkları zaman, kaynar haldeki uğultusunu işitirler. 67/ 7

- Neredeyse öfkeden çatlayacak olur. Bir topluluğun oraya her atılışında, oranın bekçileri onlara “size bir uyarıcı gelmedi mi? diye sorarlar. 67/8

- Dediler : “Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve : ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” 67/9

- Ve dediler ki : “Eğer biz ( onların sözlerini) dinleseydik, yâhut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!” 67/10

- Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah’ın rahmetinden) uzak olsunlar, o alevli cehennem ehli. 67/11

- Fakat görmeden Rablerinden korkanlar var ya, işte onlar için bağış(lama) ve büyük mükâfat vardır. 67/12

Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla

- Bir isteyen, başlarına gelecek azâbı istedi. 70/1

- Kâfirlerin; ki onu savacak yoktur. 70/2

- ( O azâb) yükselme derecelerinin sâhibi Allah’tandır. 70/3

- Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O’na yükselir. 70/4

- Şimdi sen güzelce sabret. 70/5

- Onlar onu uzak görüyor(lar). 70/6

- Biz ise onu yakın görüyoruz. 70/7

- O gün gök, erimiş bakır gibi olur. 70/8

- Dağlar (atılmış) renkli yün gibi olur. 70/9

- Dost dostun hâlini sormaz. 70/10

 - Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdine düştüğünden başkasıyla ilgilenmez). Suçlu ister ki o günün azabından (kurtulmak için) fidye versin oğullarını, 70/11

- Karısını ve kardeşini, 70/12

- Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm âilesini, 70/13

 - Ve yer yüzünde bulunanların hepsini (versin) de tek kendisini kurtarsın. 70/14

- Eğer yeryüzünde bulunanların tümü, ve onun bir misli daha zulmedenlerin olsaydı, kıyâmet günü o kötü azâbdan (kurtulmak için) onu mutlaka fidye verirlerdi. (çünkü) hiç hesâb etmedikleri şeyler, Allah’tan karşılarına çıkmıştır. 39/47

- Kazandıkları (yaptıkları) kötülükleri onlara görünmüştür ve alay ede geldikleri şey onları kuşatmıştır. 39/48

Görüldüğü gibi cehennem hiçte sofistin iddia ettiği gibi bir eğlence ve mutluluk yurdu değildir. Ve Allah mutlaka sözünde duran ve mutlaka öç alandır. Azap sözü verdiklerini mutlaka azaplandıracaktır. Bunun aksini söylemek Kuran’daki gerçekleri inkar etmek ve onlarla alay etmektir. Kuran, Allah sözü olup alay edilmekten uzak olduğu gibi, O asla bir şaka değildir.
Cehennem, cennet gibi hoştur demesinin aksine Muhyiddin-i Arabi 10’nuncu fasta, bu sefer cehennem azabını gerçek acı veren bir azab olarak kabul etmesine rağmen bu azabın ortadan kalkacağını ve azabın ortadan kalkmasının verdiği rahatlıkla cehennem ehlinin zevk içinde olacağını söyleyerek evvelki iddiasını sulandırma ve kavram kargaşasına girişiyor.

Şöyle demektedir :

“X Fass : - Cehennemliklerin durumu-”
“Zevk ve nimet, ya çektikleri azabın ortadan kalkmasıyla olur ki bu suretle o azaptan kurtulmaktan duydukları rahat onlar için bir zevk sayılır. Yahut cennet ehli olanların nimet ve sıfatları gibi onlara ayrıca bir nimet verilir.” (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. X .)

Bu iddiasının da Kur’an’a uymadığı konusunda, Kur’an’dan mealen :

- Suçlular, cehennem azâbında ebedi kalacaklardır. 43/74

 - Kendilerinden (azâp) hiç hafifletilmeyecektir. Onlar azâb içinde ümitsizdirler! 43/75

- Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler. 43/76

 - (Cehennem muhâfızına) : “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! (bizi yok etsin) diye seslenirler. (Mâlik) : “Siz kalacaksınız (hiçbir sûrette buradan kurtuluş yok).” dedi. 47/77

 - Ateştekiler, cehennem bekçilerine dediler ki : (ne olur) Rabb’inize duâ edin de hiç değilse bir gün, bizden azabı biraz hafifletsin. 40/49

- (Bekçiler: ) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da : Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise) : O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kafirlerin yalvarması boşunadır. 40/50

- Çünkü onlar bir hesap (görüleceğini) ummuyorlardı. 78/27

- Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. 78/28

 - Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. 78/29

- (Şimdi) tadın (yaptıklarınızın tadın)ı artık size azâptan başka bir şey arttırmayacağız! 78/30

Görüldüğü gibi iddiası Kur’an’a uymamaktadır, sofistlerin iddiaları ve zihniyetleri temelde bu şekildedir her ne kadar birçok örnek daha vermek mümkünse de sadece tekrar olacağından, anlamak isteyen kimseler için bu başlıkta yukarıdaki örnekler yeterlidir kanaatindeyim.

SOFUNUN SANATINI İCRA EDERKEN HANGİ DAVRANIŞLARA GİRDİĞİ KONUSUNDA

Sofunun halkla kurduğu ilişkilerde sanatını icra ederken hangi davranışlara girdiğini tanıtmaya da. ihtiyaç vardır. Vahdet-i Vücûd inancına dayanan tasavvufun temel özellikleri yukarıda anlattığım hususlardır, bu temel özellikler üzerine inşa edilmiş ek yapılar ve dallandırmalar çok çeşitli ise de bunlar öze tesir etmeyen hatta bu düşünce sistemini anlamak için ayıklanması gereken fazlalıklardır. Bu kalıplar içerisinde her sofu kendisine göre bir meşrep ortaya koymuş ve uygulamalarını kendisine göre özelleştirmiştir. Bu konularla ilgili olarak, Abdülbâki Gölpınarlı şöyle demektedir :

“Bilhassa İbn-i Arabi’den sonra onun yolunu tutarak onun gibi terim icadına tutulan sûfiler, bu inancı, ellerinden geldiği kadar anlaşılması güç ve hele hayali masalları bol, müntesiplerinin her sözü isabet, her işi keramet bir hale getirmişler, bu inançlara, inanılmayacak dallar, budaklar eklemişlerdir.”
“Varlık Birliği (Vahdet-i Vücût) inancı, bir içkidir, içki nasıl içenin karakterini belirtir, meyillerini ortaya koyar, isteklerini dile getirirse Varlık Birliği inancı da bu inancı benimseyenin karakterini belirtir, meyillerini ortaya koyar, isteklerini dile getirir ve sûfinin şahsiyeti bur da işe karışır.
Öyle sûfi vardır ki hayata, hayattaki zevklere pek bağlıdır. Bu neşeye sahip olunca bütün suçları, yapılmaması emredilen şeyleri hiçe sayar ve zaten de inancı dolayısıyla bunlar onca hiçtir artık ve bütün buyruklar, âlemin düzenini temin içindir; kendisini zevke atar, bu kayıtlardan üstün olduğuna inanır.
Öyle sûfi vardır ki kâinatı, Tanrı bilgisinde sabit olan bilgi sûretlerinin tecellisi olarak kabul etmekle işe girişir, bütün âlemi bizzat Tanrı olarak tanımakla işi sona vardırır. Onca Mutlak Varlık Kayıtlara bürünmüş, âlem sûretinde zuhur etmiştir. Âlemin iç yüzü, mânası, Tanrıdır. Fakat yüceliği olgunluğu, kuvvet ve kudreti tek sözle Tanrılığı bu kesafet âlemindedir. Âlem, âdeta suyun donup buz oluşuna benzer, Allah da buz haline gelen sudur. Âlemle Tanrı arasındaki fark bundan ibarettir. Bu bakımdan kâmil insana uymak, Tanrıya uymaktır. Gerçek kıble odur ancak. Âlemde neye tapılırsa tapılsın ve kim sevilirse sevilsin, tapan ve tapılan, seven ve sevilen Tanrıdır.

 Öyle sûfi vardır ki her şeyi Tanrı tecellisi görür, İsâlaşır, sağ yanağına vurana sol yanağını çevirir. Kendisine zulmedene lütufla muamelede bulunur. Hiçbir şeye itiraz etmez, her şeyi hoş görür. Onun işi, ancak tecellileri seyredip mücadelelerle alay etmektir.

 Öyle sûfi vardır ki felsefeyi tamamıyla reddeder, hayali bir idealizmle hayalât âlemine dalar. Göklere çıkar, melekût âlemini anlatır, geçmişlerle yüz-yüze gelir, geleceğin tarihini yazar, kerametler gösterdiğine inanır ve inandırır. Yeryüzünü bilmez, gökleri arşınlar. Ayağının dibindeki kuyuyu görmez, gökyüzündeki filân yıldızda gezdiğini söyler, oralardaki şaşılacak şeyleri anlatır.

 Öyle sûfi vardır ki felsefeyi reddettiğini sanır, fakat onun, tasavvufu yoğuran birçok esaslarını aynen alır. Yahut felsefeyi reddetmez, bir felsefi mezhebi benimser, tasavvufu onunla uzlaştırır, sûfi bir filozof olur, mülhitlikle tanınır, yalnız şeriatçılar tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanır.

 Öyle sûfi vardır ki bütün bunları, ya adam-akıllı, yahut yarım-yamalak bilir, fakat ne olur-ne olmaz diye bir türlü şeriat kayıtlarından kurtulamaz. Hattâ o kayıtlara biraz da tarikat türlerini katarak katmerli bir yobaz kesilir. Yahut da Varlık Birliğini, görülüp geçilmesi gereken bir hayal sayar, o inancı güdenleri küçümser, onda ısrar edenleri kâfir sayar.

 Öyle sûfi vardır ki kendisini zamanın sahibi, vaktin peygamberi görür, Bu inancını, anlaşılır bir halde açıklar. Mehdiliğini ortaya atar, dünyayı, gerçek dünya, zamanı, âhir zaman, zuhuru, bütün çıplaklığıyla Tanrı zuhuru yapmaya, âhiretle dünyayı birleştirmeye, adaleti yaymaya kalkışır. Mâdemki Tanrı, dilediğini insân-i kâmille yapar, değil mi ki kendisi zamanın sahibidir ve dileği olacaktır, şu halde gizlenmeye lüzum yoktur. Ortaya atılır, ya can verir, yahut zamanında, saltanatını görür.

 Öyleleri de vardır ki bütün zıtları bir potaya koyup eritir. Ne küfürle mukayyettir, ne imanla. Ne dine bağlanmıştır, ne de mezhebe. Fakat uzlaştırıcı bir tabiatla zâhiri de korur. İşlerini ve sözlerini inceleyen, hakkında tam bir kesin hükme varacakken bu hükme büsbütün aykırı başka bir işine, başka bir sözüne rastlar. Gene de her işi yerindedir, her sözü, kime söylüyorsa onun hâline ve derecesine uygundur. Zıtları birleştirmekle Tanrılığını gösterir, kullukla efendiliğini izhar eder. Fakat renksizlik âlemini yurt edinmiştir, şekilsizlik şeklini benimsemiştir. Aktığı yerin rengini alır, geçtiği arkın şeklini gösterir. Yatağını da kendi kazar, geçidini de kendi yapar.

 Görülüyor ki tasavvuf birdir, fakat mümessillerindeki telâkkilerde şahsiyeti yoğuran tarihi - İçtimai ve iktisadi şartların, ferdi yetiştiren zamanın ve ferdin mensub olduğu topluluğun büyük rolleri olduğu gibi topluluğa hız veren, inancından ve topluluktan aldığı güçle hamleler yapıp, o inancı ve topluluğu başka şekle sokan şahsiyetin de büyük rolü vardır. Sûfiler, bu önemli özelliği ihmal etmemişler, sûfideki karaktere ve bu karakterin tezahürüne <<meşrep>> demişler, bazı büyük sûfiler arasındaki aykırılığı bununla izah etmişlerdir ki tamamıyla doğrudur.


Bundan dolayı her büyük sûfinin tasavvufunu, bir yönden değil, bir çok yönden ve meşrep bakımından incelemek gerekir. Yoksa esası bir olan tasavvufu benimseyen herhangi bir sûfinin yaşayışı ve yaptığı iş, incelenirken tek taraflı ve yalnız inanç bakımından yapılan inceleme ve sûfinin şahsiyetini ihmal, insanı pek yanlış son-uçlara götürür, yahud da hiçbir son-uça götürmez, yazılan yazılar, su üstüne yazılmış olur.” (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 166 - 167.)
Bir sofiste bakarken yukarıdaki tablo meşrebi konusunda teşhis yapmakta faydalıdır.

YUKARIDA BAHSİ GEÇEN KONULARLA İLGİLİ BAZI SOMUT ÖRNEKLERİ SIRALAYACAK OLURSAM, ŞÖYLE Kİ:

1- Sofunun sevgi iddiasında bulunurken aslında kendini sevdiğini şu ifadelerden anlaya biliriz.
“Makamda kıldığım namazlar onadır.
Ve şahit oluyorum ki o da bana namaz kılıyor.
Her ikimiz de namaz kılan ‘bir’iz;
Secde etmekte kendi hakikati. Her secdede ‘bir’ olarak.
Bana namaz kılan, benden başkası değil.
Her secdede namazım da, benden başkasına değil.
Ben O’yum, O da ben;
Ayrılık yok aramızda. Aksine zâtım, zâtımı sevdi.
Benden bana elçi olarak gönderildim.
Zâtım, âyetlerimle bana delâlet etti.”
(İbn - Teymiyye Külliyatı, Tevhid Yayınları Cilt 2 sayfa 356. 1987 baskısı. )

Yukarıda ki sözler İbnu’l - Fârız’ın <<Nazmu’s - Sülûk>> diye isimlendirdiği kasideden alınmıştır. Bu sözlerinde ilâh olduğunu iddia eden ibnu’l - Fârız “Aksine zatım, zâtımı sevdi demekle de, sevdiğinin aslında bizzat kendi şahsından başkası olmadığını açık olarak ifade etmektedir.

2- Sofunun din tanımaması, her türlü kayıttan uzak olması ve mal sevgisiyle ilgili olarak :
“Bâzı meşâyihe sordular :
- Bu dünyayı kötülersiniz. Lakin verenlerin verdiklerini <<yeter>> demeksizin alırsınız.
Cevap verdiler ki :
- Cehennemden alır cennete sarf ederiz.”
(Müsekkin - Nüfus, Arslan yayınları 1991 baskısı, sayfa 95 Yazan Eşrefoğlu Rumi. )

Her ne kadar bu gibi sözlerle murislerden mal alıp fakirlere dağıtıkların intibaını vermek istiyorlarsa da, mal veren murislerini cehenneme, malı harcayan kendilerini cennete benzetmeleri, gerçek düşüncelerini ortaya koyar. Zira düşünceleri hiçbir zaman İslami saha içinde değildir, şöyle ki :
“Müslümanlığın kâfirliğin dışında bir ova.
Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider.
Anlayan var mı usulca başını kor.
Ne Müslümanlığa yer var, ne kafirliğe yer.”
(Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 298.)

İnançlarını ortaya koymak için, “Ne Müslümanlığa yer var, ne kafirliğe yer.” diyerek ortaya koymaktadırlar. Bu sofizmin temel mantığıdır. Aynı manada olmak üzere, Yunus Emre şöyle demektedir:
“Din ü millet sorarısan aşıklara din ne hâcet
Âşık kişi harâb olur âşık bilmez din diyânet.
Âşıkların gönli gözi maşuk diye gitmiş olur
Ayruk sûredde ne kalur kim kılıser zühd ü tâat”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 12.)

Yunus Emre bu beyitlerde, kendisi için bir dine ihtiyaç olmadığını. “Ayruk sûredde ne kalur kim kılıser zühd ü tâat” ifadesiyle kendisinin Allah’tan başkası olmadığını, bundan dolayı zahitlik etmesinin ve ibadet etmesinin bir manası olamayacağını ifade etmekte ve bu gibi şeyleri red etmektedir.

3- Sofuların Muridlerine vermiş oldukları bir takım İslâm dışı güvence örnekleri :

“Ben hakikaten varlığın kutuplarının kutbuyum.
Diğer bütün kutuplar üzerinde izzet ve saygıdeğerliğim vardır.
Bütün tehlike ve korkunç hallerde bize tevessül et,
Varlık ve eşya içinde himmetimle senin imdadına koşarım.
Ben müridim için korktuğu şeylere karşı koruyucuyum,
Onu her türlü şer ve fitneden muhafaza ederim.
Muridim ister doğuda, ister batıda olsun,
Hangi beldede bulunursa bulunsun onun yardımına uzanırım. (Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi 1995 baskısı, sayfa 59 , Abdulkadir Geylani )

İslam dininde, dua ancak Allah’a yapılır. Allah dışında dua yoluyla bir kimseden bir şey istenmesi, o kimseyi ilâh kabul etmek demektir. Hele bir insanın, ölüp gitmiş bir insandan dua yoluyla bir şey istemesi aynı zamanda boş bir rezalettir. Kuran’dan mealen :

- (Rabbımız!) Ancak sana ibadet eder ve ancak senden medet isteriz. 1/4

Kafirlerin, Allah dışında bir takım kimselere duâ edip yalvarmaları muhakkak boşunadır. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- Hak olan duâ, yalnız O’na (Allah’a) yapılır. O’ndan başkasına duâ edenlere (yalvarıp yakaranlara), onlar hiçbir şekilde cevap veremezler. Bu, ağzına gelmesi için suya avuç açan kimse gibidir ki, su, ona aslâ gitmez. İşte kâfirlerin duâsı da, böyle boşunadır. 13/14

- De ki : “Allah’tan başka yalvardığınız ortaklarınızdan haber verin; yer yüzünden neyi yaratıklarını bana gösterin”. Yoksa onların, göklerin yaratılışında ortaklıkları mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik de, o kitaptan bir delilleri mi var? Hayır, o zâlimler, birbirlerini aldatmaktan başka bir va’dde bulunmuyorlar. 35/40

Bu konuda en çok vaadte bulunanların başında sofular gelir, Neler Va’d etmiyorlar ki, örneğin :

“Ey müridim aramızda ahdi koruyucu ol!
Olayların meydana döküleceği gün ben de terazi başında hazır olayım!..
Eğer terazi cimrilik yapacak olsa, Allah’a and olsun ki o,
İnayetimin ta kendisiyle, hakikat lütfuyla (cömertliğe) nail olacak! (Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi 1995 baskısı, sayfa 74 - 75 , Abdulkadir Geylani )
Bur da, Ahiretteki hesap terazisinden bahsederek, terazinin kendi hakimiyetinde olduğunu ileri sürüyor, ve bu güvenceyle, Ahirette hesaba çekileceğine ihtimal veren ve aynı zamanda Kuran konusunda cahil kimseleri avlamaya çalışıyor.
Bir müridi ölmekten mi korkuyor, bu konuda ona güvence vermek sofu için sıradan işlerdendir. Örneğin :

“(Veli diye tanımladığı kimseler konusunda) Yer onların hürmetine durur.. Sema onların duasıyla açılır... Ölüm, onların kararıyla olur... Bu salahiyeti onlara Mevlâ vermiştir.” Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları, Abdülkadir Geylani S.46).
Hal bu ki ecel konusunda Kuran’da şöyle denmiştir, mealen :

 - Allah, süresi geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah, yaptıklarınızı haber alandır. 63/11

Görüldüğü gibi, sofistin iddiası Kuran’a aykırıdır ve sofistlerin bu gibi daha birçok boş vaatleri vardır.

4- Sofuların İslâm’a bağlı muttakiler olarak gözükmesi :

Sofuların kendilerine mürid sağlamak ve bazen de sıkıştıklarında durumu kurtarmak amacıyla, kendilerini Kuran’a bağlı birer muttaki olarak ortaya koymaları :

NİYAZ-İ MISRİ’NİN KUR’AN’I ÖVMESİ
“Kemal-i devlet istersen oku âyat-ı Kur’an-ı
Ki her harfin içinde var Niyazi bin dürr-i yektâ”
(Dürr-i yekta = Biricik eşsiz inci )

Şeriatı övmesi :

“Sakın canâ sakın onlara uyup
Deme sen de n’olasıdır şeriat
Şeriatsız hakikat oldu ilhad
Hakikat nur ziyasıdır şeriat
Ziya olmaz ise nuru da yok bil
Hakikatle kıyasıdır şeriat
Cihana bir veli hiç gelmez illâ
Elinde anın asâsıdır şeriat.
....
Cemi-i enbiya vü evliyanın
Niyazi rehnümasıdır şeriat”
(Rehnüma = Yol gösterici, kılavuz. )

Peygamberi övmesi

“Doğdu ol sadr-ı risalet bastı ferş üzre kadem
Saldı ol nur-ı nübüvvet pertevin fevka’l - ümem.

Çalınıp tab-ı beşaret geldi şah-ı enbiya
Gulgule doldu cihana kondu ol sâhip alem.

Nur-ı vechinden alındı encüm ü şems ü kamer
Bahr-ı ilminden bilindi hikmet-i levh u kalem.
(Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitapevi, sayfa 20-31-158. )

MEVLÂN CELÂLEDDİN’İN KUR’AN’I VE
PEYGAMBERİ ÖVEREK BAĞLILIĞINI BİLDİRMESİ:

“Men bende-i Kur’ân’em eğer can darem
Men hâk-i reh-i Muhammed-i muhtârem
Ger nakl kuned cuz in kes ez goftârem
Bizârem ezû vu zon suhen bizarem.”
Manası : Hayatta oldukça Kur’an’a kulum, seçilmiş Muhammed’in yoluna toprağım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz nakil ve rivayet ederse ondan da bizârım, o sözünden de. (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 204.)

Muhyiddin-i Arabi’den bazı sözler :

“Kur’ân, isnâd edilecek en kuvvetli delil’dir...”
“Ben Hz. Peygamberden daha güzel bir öğretici görmedim...” (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 26-87. )

Yunus Emre’den namaz kılmaya teşvik :

“San’atün Yiğreği çün namaz imiş hoş pişe
Namaz kılan kişide olmaz yavuz endişe

Tanlacak turı gelgil elini suya urgıl
Üç kez salâvat virgül andan bakıl güneşe
Allah buyruğun dutgıl namâzun kılıp gitgil
Namâmazın kılmayınca zinhâr varmagıl işe
Evünde helâlüne beş vakit namâz öğretil

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 20