ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 2

müteşabih olmakla beraber. Bir günlük, bin yıllık ve elli bin yıllık zaman tarifleri, zaman söz konusu olduğunda, zaman açısından müteşabih değil müh kemdir. Bunun nasıl olduğunu burada anlatmak biraz uzun sürer ve Vehhabiler konusu dışına çıkılmasına neden olur, kısmet olursa daha ilgili başka bir konu içerisinde anlatmaya çalışacağım.

Diğer önemli bir hususta, Allah’ın kullar tarafından görülüp görülemeyeceği husussudur. Kur’an öğretisine göre, ne dünyada nede ahirette Allah’ın zatını görmek mümkün değildir. Bu konuda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Gözler O’nu görmez (idrak edemez); O güzleri görür (idrak eder); O lâtif (gözle görülmez), her şeyi haber alandır. 6/103

6 Enâm 103 Sûresinde belirtildiğine göre, gözler Allah’ı göremez, bu muhkem bir ayet olup, süreklilik ifade etmektedir. Yani, hem Dünyayı hem de Ahireti kapsamaktadır. Aksi iddiada bulunanlar ise, bu konuyla ilgili olarak müteşabih olan 75 El-Kıyâmet 23 ayetini muhkemleştirip doğru yoldan sapmaktadırlar. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Hayır, siz çabuk (geçen dünyây)ı seviyorsunuz da, 75/20

- Ahireti bırakıyorsunuz. 75/21

- Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar, 75/22

- Rabb’ine bakar. 75/23

75 Kıyâmet 23 te geçen bakmaktan maksat, müteşabih olup, Rabb’in rahmetini beklemek manasındadır. Zira, 3 Âl-i

İmran 77 de, Allah, rahmet etmeyecek olduğu kimseler için, müteşabih olarak onları inzar etmeyeceği, yani bakmayacağı ifadesini kullanmıştır. Durum böyle olunca, Allah’ı inzar edenler. O’nu gerçek manada görenler değil, Rahmetini bekleyenler olmuş olur. Allah’ın inzar etmemesi, yani rahmet etmemesiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar var ya, işte onların ahiret te bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmaz. Onlar için acı bir azap vardır. 3/77

Böylece, Allah’ı görememenin muhkem, bakmanın ise müteşabih olduğu ve manasının yani tevilinin, Allah’ın rahmetini beklemek olduğu kolayca anlaşılabilir.

Asırlardır, en çok tartışılan ve merak edilen konulardan biride, Allah’ın insanlar tarafından görülüp görülemeyeceği olayıdır. Bir kimse bize kıymetli bir hediye gönderse ve kim olduğunu bilmesek, hem kim olduğunu öğrenmek, hem de görmek isteriz. Yahut ta çok kıymetli bir eser görsek, hem eseri yapanı, hem de sahibini öğrenmek ve görmek isteriz. Allah bütün kainatın yaratıcısı ve sahibidir. Kainatın bir parçası olarak bizi de yaratmış ve sayamayacağımız kadar çok nimetlerle bizi niyetlendirmiştir. Allah’ı, müminler olarak çok büyük bir sevgiyle sever ve merak ederiz. Fakat bu merakımızın, O’nu tanımayı isteme arzumuzun, O’nun razı olduğu sınırlar içerisinde kalması ve bu konuda haddi aşmamamız gerekir. Çok değerli ve büyük şahsiyet olan Musa Peygamber bir zamanlar, Allah’ı görmek istemiş ve bu isteğini Allah’tan talep etmişti, fakat Allah bunun mümkün olamadığını kendisine bildirmişti. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelip de Rabbi onunla konuşunca <<Rabbim! Bana (Kendini) göster; seni göreyim!>> dedi. (Rabbi): Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!>> buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi. Musa yıldırım çarpmış gibi yere düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim. 7/143

Kur’an’dan diğer bir örnek, mealen:

- Allah bir beşerle (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle, yâhut perde arkasından konuşur; yâhut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahye der. O, yücedir, hakimdir. 42/51

Bu ayetleri dikkate aldığımızda, göz görmesiyle Allah’ı görmemizin mümkün olmadığını anlamış oluruz. Gözün yaptığı görev, sahip olduğu özelliklerine göre bilgi ileterek baktığımız şeyleri bize bildirmesidir. Gözün bu özelliği araya girmeden herhangi bir şey hakkında bilgi edine bilirsek edindiğimiz bilgi kadar onu tanımış ve hakkında bilgi edinmiş oluruz. Bu durum göz görmesinin yerini alabilecek bir husustur, zira netice itibariyle durum aynı olmuş olmaktadır. Böylece göz görmesi söz konusu olmadan, Allah razı olduğu miktarda bir bilgiyle zatını cennet ehline tanıtacaktır. Bu durum göz görmesini aratmayacak bir husus olacaktır, zira cennet ehlinin hiçbir dileği ret edilmeyeceği gibi, onların dünyasında üzüntü ve hasrete de yer yoktur. Böylece biz, hem dünyada, hem de ahirette, Allah’ı kendi zatı hakkında bize bildirmiş olduğu bilgiler miktarınca bilebiliriz. Allah’tan gelmiş bir bilgi olmadan, hiç kimse Allah’ın zatı konusunda söz söylememelidir. Ahirette bilgiyle dahi olsa, Allah’ın zatını kuşatmak, tamamen onu kavramak mümkün değildir. Bu hususlarda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- O gün (mahşere) çağırana uyarlar (hiç kimsenin) ondan sapma (imkânı) yoktur. Rahmân için sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin. 20/108

- O gün Rahmân’ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâati fayda vermez. 20/109

- Onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O’nu kuşatamazlar (ne O’nun zâtını kavrayabilirler, ne de bildiklerini ihâta edebilirler) 20/110

Görüldüğü gibi, bilgiyle dahi Allah’ı kuşatmak mümkün değildir. Kendi zatı hakkında bize ne kadar bilgi vermişse. O’nu ancak o kadar tanıyabiliriz. Bunun ötesinde, O’nun zatı hakkında konuşmamız mümkün değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini; günâhı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi harâm etmiştir.” 7/33

- Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin;çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. 2/168

- O size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah
hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder. 2/169


Diğer bir hususta, Allah’ın Arş’a istiva etmesi konusudur. Bu hususta Vehhabiler şöyle demektedirler:

Bir adam İmam Malik’e (r.a.) gelerek:
“Rahman arşa istiva etti.” ayetindeki istivanın keyfiyeti nasıldır?” diye sordu. İmam Malik (r.a.): “İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.” cevabını verdi.
İstivanın keyfiyetini sadece Allah’u Teala bildiği için bu konuda soru sormak doğru değildir. Allah Azze ve Celle Kur’an’ın yedi yerinde istiva sıfatını zikrederek kendisini övmüştür. Bu sıfatı bilip kabul etmek vacip, inkar etmek ise küfürdür. Allah’ın (c.c.) sıfatını kendisinden başkasının bilmesi mümkün olmadığından, istivanın keyfiyetini ve nasıl olduğunu Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez.” (Kaynak: Tevhid, Yazan. Abdurrahman Abdu’l-Halık, Cilt 4 Sayfa12-13 Tevhid Yayınları. )

Bu ifadeleriyle şunu demek istemektedirler, her ne kadar nasıl olduğunu bilmez sekte, Allah Arş’ın üzerine kurulmuştur, diğer bir ifadeyle, Allah Arş’ın (tahtın) üzerine oturmuştur.

Böylece, her ne kadar, izah edemeyiz deseler dahi, gerçek manada, Allah’a oturma isnat etmişlerdir. “İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.” demeleri bunu ifade etmek içindir. Allah’la ilgili olarak istiva kelimesi Kur’an’ın yedi yerinde değil, dokuz yerinde geçmektedir. Yedi tanesi Arş’a istiva, iki tanesi Göğe istivadır. Arş’la ilgili olanlar 7/54, 10/3, 13/2, 20/5, 25/59, 32//4, 57/4 ayetleri. Gökle ilgili olanlar ise 2/29 ve 41/11 ayetleridir. Anlaşılan odur ki, gökle ilgili olanlardan bahsetmek işlerine gelmemektedir. Bu konuda Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- O ki, yeryüzünde ne varsa sizin için yarattı; sonra göğe doğru istiva ederek, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir. 2/29

- Sonra duman hâlinde bulunan göğe doğru istiva ederek, ona ve arza: “İsteyerek veyâ istemeyerek gelin,” dedi. “İsteyerek geldik.” dediler. 41/11

Yukarıda yazılı ayet meallerinden anlaşılacağı üzere. İstivadan maksat, istiva edilen şey üzerine hakimiyet kurup, onu ve ona bağlı şeyleri yönlendirme olayıdır. Yani burada ki olay, istivadan kastedilen şeyin gerçek manada oturma olmayıp, hakimiyet, düzenleme ve emir olayı olduğunu açıkça belirtir. Şimdi bunu dikkate alarak, Allah’ın Arş’a istiva etmesiyle ilgili ayetlerden örnekler verecek olursam, mealen:

- Şüphesiz ki, Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirmiş durumda yaratan Allah’tır. Biliniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir! 7/54


- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. 57/4

Şimdi, Allah’ın Arş’a istiva etmesiyle, her nerede olursak olalım, Allah’ın bizimle birlikte olduğu ifadelerini birlikte düşünürsek, olayın bir mekan tutma olayı olmayıp, hakimiyet olayı olduğu kolayca anlaşılır. Zira biz bir yaratık olarak mekan tarafından kuşatılmış durumdayız, Allah’ın bizimle beraber olması, bu duruma göre hakimiyet kurması dışında düşünülemez, aksi takdirde, haşa ondan, Allah’ında birliktelikten dolayı mekan tarafından kuşatılmış olduğu söz konusu olmuş olur, bu ise Allah için düşünülemeyecek bir husustur. Mekan tarafından kuşatılmak veya çerçevelenmek noksanlıktır, Allah, noksanlıklardan münezzehtir. Arş içinde aynı durum söz konusudur, her neşe kilde düşünülürse düşünülsün, gerçek manada Arş üzerine oturmak, oturulan istinat noktaları tarafından sınırlanmak demektir. Bu durum da aynı şekilde noksanlık olup, Allah hakkında düşünülemeyecek bir husustur. Hiçbir mekan, hiçbir yönden ve hiçbir şekilde Allah’ı kuşatamadığı gibi, Allah’ın hiçbir mekana ihtiyacı yoktur. Mekanlar da Allah’ın yaratıklarıdırlar ve yaratılmalarının başlangıcı olup, sonradan yaratılmışlardır, Allah, hiçbir mekanın olmadığı, yani hiçbir mekanın yaratılmadığında da aynı Allah’tır.

3 - İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse imansızdır. Demeleri

Bir kimsenin, ahirette cehennem azabından kurtulması, yani hiç azap görmemesi ve cennete gire bilmesi için, İslam Dinine göre gerekli şart iman etmesi ve salih (iyi) ameller işlemesine bağlıdır. İman, inanç yani tasdik etmektir. Amel ise yapmaktır. Bu iki olay her ne kadar değişik iki olay olsalar da, dini açıdan kurtuluş olayına baktığımızda, bu olayın tamamlayıcı unsurlarıdırlar, öyle ki, herhangi bir tanesinin olmaması veya yeterli olmaması, diğer ininde yok sayılma nedenidir. Şöyle ki, dini açıdan kurtuluşu bir kasa gibi düşünelim, ve bu kasanın açılması iki ayrı anahtara ihtiyaç göstermiş olsun, bu anahtarlardan biri iman ve diğeri de amel olmuş olsun, işte kasanın açılması nasıl ki bu anahtarlardan biriyle mümkün değilse ve iki anahtarla açılmasına ihtiyaç varsa, işte, dini açıdan kurtuluş için imanla amel arasında bu şekilde yakın ilişki vardır. Diğer bir ifade ile, bir kimse çok hayırlar işlese ve imanı yoksa, bu işlemiş olduğu hayırlardan ona fayda gelmez, veya imanı olmasına rağmen, hayır kazanmamışsa, iman etmiş olmasının ona faydası olmaz. Bu konuda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Evet kim bir günah kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar ateş (cehennem) halkıdır. Orada ebedi kalacaklardır. 2/81

- İnanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/82

Bir kimse imanlı olup ta bir kısım sevaplar ve günahlar işlemiş ise, günahının kendisini kuşatıp kuşatmadığına ölçü olarak, günah ve sevabından hangisinin daha fazla olduğuna bağlıdır. Ahirette, amelleri tartılır. Günahı fazlaysa terazisi hafif basar, bu durumda o kimse ebedi cehennemliktir. Bu duruma göre iman etmiş olması ona fayda vermez, cehennemde suçunun cezasını çekip çıkması diye bir şey yoktur, suçunun cezası cehennemde ebedi kalmasından ibarettir. Terazisi hafif değil de, ağır basarsa o kimse ebedi cennette kalacaktır, bununda sevaplarının karşılığını tüketip cennetten çıkması olayı yoktur. Cehennemde azap görmenin günahları tüketmemesi gibi, Cennette nimetlenmenin de sevapları tüketme olayı yoktur, ikisinden herhangi birine giren bir daha ebediyen oradan çıkmaz. Her iki yönde amellerin faklılığı oradaki dereceleri etkileyen bir durumdur, şöyle ki günahı daha fazla olana cehennemde daha şiddetli azap derecesi, sevabı daha çok olana cennette daha yüksek nimetlenme derecesi vardır. Sonsuz olarak, cennet cennet olarak, cehennem cehennem olarak kalacaktır. Ne cennetin nimetleri yok olur veya azalır, ne de cehennemin azabı yok olur veya azalır.

Kuran’dan mealen:

- Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.
23/101


- Artık kimlerin (sevap) tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. 23/102

- Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedi cehennemdedirler. 23/103

- Kimin tartıları ağır gelirse. 101/6

- O, memnûn edici bir hayat içindedir, 101/7

- Kimin tartıları hafif gelirse. 101/8


Onun anası (gideceği yer) hâviye (uçurum)dur.
101/9
- O uçurumun ne olduğunu bilir misin? 101/10

- (O), kızgın bir ateştir. 101/11

İman ve Amelin iki ayrı husus olmalarına rağmen, İslam dini açısından bir bütün oluşturduklarına ve birbirinin varlığına delil olduklarına dair, Kuran’dan mealen:

- Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Resûlüne iman ettiler, sonra şüphe etmediler; ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte (İman iddiasında) doğru olanlar onlardır. 49/15

- Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman (o âyetler, onların) imanlarını arttırır ve (onlar) Rab’lerine tevekkül ederler. 8/2

- Namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızktan (Allah rızası için yoksullara) verirler. 8/3

- İşte gerçek müminler onlardır. Onlara Rab’lerinin katında dereceler, bağışlanma ve tükenmez rızk var. 8/4

Yukarıda mealini yazmış olduğum ayetlerin meallerinde, İmanla amelin bir bütün oluşturdukları açıktır. Şu var ki, müminlerinde bazen günahları olabilir, onun için aşırı gidilmemişse hemen tekfir etmemek lazımdır. Kuran’dan mealen:

- Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile, yaptıklarında ısrar etmezler. 3/135

- İşte onların mükafatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir! 3/136

Demek oluyor ki, bir günah işleyen kimse, hemen tövbe edip günahta ısrar etmezse vasıf olarak yine mümindir. Diğer bazı kimseler vardır ki, büyük günahlara ve edepsizliklere hiç yanaşmazlar, fakat bazı ufak tefek kusurları vardır. Onlar da yine vasıf olarak mümindirler. Kuran’dan mealen:

- Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha iyi bilir: Gerek arzdan (yerden) inşa ettiği, gerek annelerinizin karınlarında bulunduğunuz zaman biçim verdiği sırada (sizin her halinizi bilir), artık kendinizi (övüp) temize çıkarmayın. Çünkü O, korunanı daha iyi bilir. 53/32


- Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız. 4/31

İmanlı olmasına rağmen, sevap kazanmamış olanların durumuna gelince. Bu konuda, Kuran’dan mealen:

- Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden iman etmemiş ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz! 6/158

Yukarıda belirtilen durumlar tahakkuk edince ki, bu durumlar bir şahıs için imtihan süresinin kapandığı, başka bir ifadeyle öleceği zaman demektir. Ve bu safhada, o ana kadar kim iman etmemişse o anda iman etmesi veya daha önce iman etmiş olmasına rağmen imanında bir hayır (sevap) kazanmamışsa, daha önce iman etmiş olmasının ona faydası yoktur. Bu da, iyi ameller olmazsa, iman edilmiş olmanın fayda sağlamadığının kesin kanıtıdır. Yahut ta evvelce belirttiğim gibi, sevapları olasına rağmen, geçerli iman yoksa, işlenmiş olan sevaplar o şahıs için yok sayılmakta ve ona faydası olmamaktadır.
İslam dinine göre, kurtuluş için kesin olarak akıldan çıkarılmaması ve yerine getirilmesi gereken durum, farklı şeyler olmalarına rağmen, İman edip, Salih amel işlemenin birlikte yerine getirilmesidir, bu husus İslam dinine göre olmazsa olmaz şarttır. Ben bu hususu, bir kapıyı açmak için gerekli olan iki ayrı anahtara benzetiyorum. Kur’an’dan mealen:

- İnanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/82

İmanın artması olayı, bilgilenme ile ilgili bir olaydır. Kur’an kendisinin Allah kelamı (sözü) olduğunu ispatlayan ve Müminlerin imanını ayet delilleriyle güçlendiren bir kitaptır.
Bundan dolayı ayetlerin okunması müminler için bir iman artma olayıdır. Zira İman konusundaki delilleri bildikleri ayetlerin artmasıyla artığından imanları artmış olmaktadır. Diğer taraftan delilleri boş verip unutmak da aksi netice verir.
Vehhabilerin: “İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse imansızdır”. Demeleri, İmanla, amelleri bir birine karıştırmaları açısından yanlıştır. İman ve Amel iki ayrı husustur, öyle olmasaydı mümin olmamasına rağmen iyi ameller işleyen kimseleri, aynı zamanda mümin saymak gerekecekti, değil mi ki; “Amel imandan bir cüzdür.” demektedirler. Cüz bir bütünün parçası demektir, İslam dininde bir parça iyi amel; aynı zamanda bir parça imandır mantığı yoktur. Ancak, iman ve salih amel bir birlerinin varlığıyla ilgili göstergedirler. Örneğin, büyük günahlar işleyenlerin mümin olmadıklarına hükmedilir. Zira o günahları işlemek, müminlerin vasfı olmadığı gibi, müminlerin yapacağı bir işte değildir.
Örneğin: bir kimse namaz kılmıyorsa, Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürüyorsa, zina ediyorsa, faiz yeyiyorsa mümin değildir, zira bu gibi şeylerle iman bir arada bulunmaz, imanlı olmak bunları yapmaya engeldir. Rahman’a kul olanların vasıflarıyla ilgili olarak, Kuran’dan mealen:

- Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne isrâf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları), bu ikisi arasında dengeli olur. 25/67

- Ve onlar ki Allah ile berâber başka ilaha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa günâhı(nın cezâsını) bulur. 25/68

- Ve onlar ki kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. 25/73

- Muhakkak müminler felâh bulmuştur. 23/1

- Onlar, namazlarında huşua riayet ederler. 23/2

- Onlar namazlarını gereği üzere devamlı kılarlar. 23/9

Faiz yasağıyla ilgili olarak, Kuran’da mümin olup, olmanın şartı olarak, faiz alınıp alınmaması ölçü olarak konmuştur, buna göre mümin olanlar, faizin yasaklanmasıyla faizden geri kalanı, yani almadıklarını terk edecekler, aksi takdirde faiz alanların mümin olmadıkları bildirilmiştir. Kuran’dan mealen:

- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçek müminlerseniz, faiz hesabından kalanı terk edin (almayın). 2/278

4- “Tasavvuf bid’attır; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür.” demeleri.

Bana göre de, tasavvuf şirkin, küfrün ta kendisidir. Bunlar yani tasavvufçu olduklarını söyleyen kimseler, İslam dininden çok uzak ve inançları Kur’an’la bağdaşmayan kimselerdirler. Buna rağmen asırlardır halktan bir çok kimseyi İslam adına kendilerine bağlayarak saptırmışlardır. Bunların tasavvuf inancının temelinde “Vahdeti Vücut” nazariyesi vardır, bu ise, insan oğlunun saptığı en kapsamlı şirk çeşididir. Tasavvuf konusunu bir başlık altında yazdığımdan, şimdilik bu kadarla iktifa ediyorum. Bu kitapta ki, Tasavvuf konusuna bakıldığında bu konuda çok geniş bilgi bulmak mümkündür.

5- “Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret etmek, küfürdür, delalettir“. demeleri.
Kabirler (mezarlar) üzerine bina yapmanın şirk olduğu yolundaki iddiaları Kur’an’a uymamaktadır. Buna örnek olarak ashabı “Kehf’in” durumunu göstere biliriz. Kur’an’dan mealen:

- (Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa yine) böylece onları (bazı insanlara) buldurduk ki, Allah’ın (öldükten sonra diriltme) vadinin gerçek olduğunu ve kıyametin mutlaka geleceğini bilsinler. (Bunlar), o sırada kendi aralarında onların durumlarını tartışıyorlardı: “Oların üstüne bir bina yapın!” dediler. Rab’leri onları daha iyi bilir. Onların işine galip gelenler (onların durumlarını iyi bilenler veya onların işini başarıya ulaştırıp tevhidi yerleştirenler): “Mutlaka onların üstüne bir mescid yapacağız,” dediler. 18/21

Hal böyle olunca, kabirleri ziyaret etmenin ve üzerlerine mescid yapmanın mahzuru yoktur. Örneğin: Halen Peygamberimizin mezarı mescid içerisinde olup, ziyaret edilmektedir. İslam dinine göre, konu olan mezarın şekli; nereye yapıldığı; ziyaret edilip edilmemesi değildir, yasak olarak konu olan; yapılan ziyaretin İslam dinine uygun olmamasıdır. Eğer, yapılan ziyaret ile kabirdeki kimseler ilahlaştırılmıyorsa, onların kul oldukları hususu dikkate alınarak ziyaret yapılıyorsa bu şirk olan bir ziyaret değildir. Bu konuda şöyle bir örnek vermemiz mümkündür; güneşe bakan iki kişi düşünelim, birisi güneşi ilahlaştırmış ve ona tapmaktadır, bu kimsenin ibadet kastıyla güneşe bakması veya güneşi ilah olarak kabul etmesi şirktir ve böyle bir kişi müşriktir. Diğer kişi güneşi, sadece tabii bir güzellik olarak görmekte ve onu ilâhlaştırmamaktadır, böyle bir kimsenin güneşe bakması, hatta tefekkür etmesi sevaptır ve böyle bir kişi bu hareketiyle şirk işlemiş olmaz. Demek ki konu olan güneşe bakılması değil, ne zihniyetle bakıldığıdır. Peygamberimiz geldiğinde, müşrikler Kabe’nin içini putlarla doldurmuşlardı, peygamberimiz, Allah’ın emriyle tevhidi yaydı ve içine putlar kondu diye Kabe’yi yıkmayı hedeflemedi, putlardan temizledi. Şirkin önlenmesi yolu, Tevhidin yayılmasıdır, istismar ediliyor diye iyi şeyleri yok etmeye çalışmak değildir.
Türbe yapılmaması konusunda ısrarlı olanların iddiası, eğer ki türbe yapılırsa zamanla türbelerdekilerin İlahlaştırılacağı iddiasıdır. Bu şekilde bir davranış ve yasaklamayla şirkin önüne geçilemez. Nasıl ki, ilahlaştırılmasın diye güneşi ortadan kaldırmanın manası ve imkanı yoksa, mezar veya türbe yapılmasını yasaklamak şirki önleyen bir husus değildir. Zira şirk koşma olayı türbenin veya mezarın kendisinde değildir; insanların inancındadır. Allah’ın birliğini kabul etmemiş; zihniyet olarak müşrik olan kimseler, kainatta kendilerinden başka hiçbir yaratık olmazsa, Allah’a karşı şirk koşmuş olmak için bizzat kendilerini Allah’a ortak koşarlar zira müşriklerin mücadeleleri Allah’ın birliğine karşıdır. Allah’ın birliğini kabul eden Müminler için, kainatta yaratıkların bulunması bir şirk nedeni değildir, onlar sahip oldukları tevhit inancının ölçülerine göre derhal şirkin varlığını görerek ondan etkilenmezler, İblisin onları saptırma konusunda hiçbir gücü yoktur, onlar Allah’ın koruması altındadırlar. İsterlerse okyanusta bir sandalda namaz kılsınlar, isterlerse bir mezarlığın tam ortasında namaz kılsınlar bu iki durum arasında , Müvahhid olmaları açısından kendileri için bir fark yoktur. Türbe var diye türbede yatanı Allah’a ortak koşanlar, türbe olmazsa dahi türbede yatanın varlığını bahane ederek yine şirk koşarlar. Değil mi ki, Peygamberlerin tamamına yakının değil türbeleri, mezarlarının yeri dahi belli değildir, buna rağmen müşrikler yinede onları Allah’a ortak koşarlar. Bu konuda daha birçok örnek vermek mümkündür, bundan dolayı şirke karşı mücadelede, Kur’an’da yasaklanmamış olayları öne sürerek değil, İnsanlara tevhidi anlatarak, Müvahhid olmaları için çaba göstermekle mümkündür. İhlâs sahibi Müvahhid oldukları müddetçe şeytanın onlara karşı bir etkisi olamaz, şeytanın saptıra bildikleri ihlâs sahibi olmayan kimselerdirler, ihlas sahibi olmayanların iman konusunda zihniyetleri karışıktır ve şeytanın saldırılarına açıktırlar. Bundan dolayı şirkten korunmanın yolu ihlâs sahibi Mümin olmaktadır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Meleklerin hepsi topluca secde ettiler, 15/30

-Yalnız İblis, secde edenlerle berâber olmayı kabûl etmedi. 15/31

- (Allah) : “Ey İblis, nen var ki sen secde edenlerle berâber olmadın?” dedi. 15/32

- (İblis) : “Ben, bir salsâl’den (pişmiş çamurdan), değişken bir balçıktan yarattığın insana secde edemem!” dedi. 15/33

- (Allah) : “Öyleyse çık oradan (meleklerin içinden çık), dedi, çünkü sen kovuldun!” 15/34

- Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır! 15/35

- (İblis) : Rabbim! Öyleyse dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi. 15/36

- (Allah) : “Haydi, dedi, sen ertelenmişlerdensin!”
15/37


- “O bilinen vaktin gününe kadar!” 15/38

- (İblis) : “Rabb’im, dedi, beni azdırmandan ötürü an dolsun ki, (ben de) yer yüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım. 15/39

- Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. 15/40

- (Allah) buyurdu ki : “İşte benim korumayı üzerime aldığım yol budur.” 15/41

- “Benim (hâlis) kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyan azgınlar(ı azdırabilirsin sen.) 15/42

Çünkü inananlara ve Rab’lerine dayananlara o (şeyta)nın bir gücü yoktur. 16/99

- Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır. (o, sadece onları kandırabilir). 16/100

Hal böyle olunca kabirleri (mezarları) ziyaret etmenin bir mahzuru yoktur. Tabi ki yapılan ziyaret İslam’a uygun olmalı ve kabirdekileri İlahlaştırmadan yapılmalıdır.

Adak adama durumuna gelince, bu konuda doğruyu söylemektedirler. İster ölü olsun, isterse canlı olsun hiçbir yaratığa adak adanmaz, zira hiç kimse hiç kimsenin yerine amel işleyemez. Ameller şahsi olup herkese kendi eliyle işlediği vardır, bu husus kendisine adak adanan için, ister ölü veya isterse canlı bir yaratık olsun, adak adayanın onu herhangi bir haceti (işi veya isteği) için Allah’la kendisi arasında aracı yapması ve eğer istediğimi yaptırırsan, sevabı sana olmak üzere falan şeyi sadaka edeceğim demesidir. Böyle bir isteğin İslam dininde yeri yoktur. Bu şekilde kayırmayla, Allah’a isteğini kabul ettirebileceğini düşünen şirke girer. Diğer şekilde ise, yapılan duanın bizzat kendisine adak adanan tarafından yerine getirilmesi istenir, bu ise kendisine adak adanan kulu İlah’laştırmak tan başka bir şey değildir ve bu davranışta şirktir. Allah kayırmayla duaları kabul etmez, ancak kulların bir birleri için gönüllü olarak hayır duada bulunmasının faydası vardır. Nasıl ki ibadet yalnız Allah’a yapılıyorsa, duada yalnız Allah’a yapılır. Kul Kuldan dua ile bir şey isteyemez. Kur’an’dan mealen:

- (Rabbimiz), Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. 1/4,

Ayrıca Kur’an öğretisine göre, ölüler kesin olarak yaşayanları duyamazlar, her iki tarafın arasında irtibat kesilmiştir. Ölülerin duyabileceğine inanmak, bu konuda ki Kur’an ayetlerini reddetmektir. Bu konuda, rivayetleri işlerken örnekler yazdım

6- Kim Beytullah’tan başka bir kabri, türbeyi veya şehitliği, yahut ta başka bir yeri tazim için tavaf ederse Allah’a şirk koşmuş olur.
Tavaf : 1. Bir şeyin çevresini dolaşma, kutsal bir yeri ziyaret etme. 2. İslâm dininde hac zamanı Kâbe’nin çevresini dolanma.
Tazim: Herhangi bir şeyi büyük saymak ve önemsemek.

Vehhabiler bu kavramlar çerçevesinde Kabe’ye yapılan tavafı öne sürerek, Kabe dışında yapılacak tüm ziyaretleri şirk sayarak yasak getirmişlerdir. Kavramları yapıldıkları amaçlar dışına taşımak suretiyle; Kabe tavafıyla özdeşleştirmeleri ve Kabe tavafıyla aynı şeymiş olarak göstermeleri, gerçekleri yansıtmayan bir iddia olduğu gibi, bu gibi iddialarda bulunmakla güya kendilerini özellikli kimseler ve gerçek “Muvahhit”ler olarak gösterme gayretindedirler. İslam dinini bilen ve inanan hiç kimse, bu kavramlar çerçevesinde Kabe dışında yaptığı hiçbir ziyareti Kabe ziyareti manasında almaz. Bir Mümin, Mümin olan babasının mezarını veya vefat etmemişse kendisini ziyaret edip; kendisinden büyük sayıp sevgi ve saygı gösterebilir. Müminler, Peygambere büyük bir sevgi beslerler, onu kendilerinden büyük sayarlar, türbesini ziyaret edip görmek isterler, böyle bir durum kendisine kısmet olan Müminler, Peygamberin türbesi etrafında sevgi ve saygıyla dolanırlar, bu ise kötülenecek bir durum değil övülecek bir durumdur. Bu konuda daha birçok örnek verilebilir. Bu kavramları esas alarak; bu kavramların Kabe dışındaki örneklerine bakacak olursak konuyu net bir şekilde görmek mümkündür. Böylece, Vehhabilerin kavramları haksız yere kullandıkları ve çarpıttıkları hemen görülür. Şöyle ki Kur’an’dan mealen:

- Bu budur! Her kim de Allah’ın şeâirine (alâmet, nişane) tâzimde bulunursa, bilsin ki bu, kalplerin takvâsındandır. 22/32

Bu ayetle ilgili olarak Kur’an’a bakıldığında Allah’ın, Kurbanlıkların ve kurban kesme olayının tâzim edilmesini emrettiğini görmek mümkündür. Bunun yanında, Kabe Arafat, sefa ve Merve gibi kutsal yerlerinde tâzimi olayı vardır. Kurbanlık olayının tazimi İslam’da övülen bir durum olurda, Peygamberi, takvalı Mümin kimseleri ve şehitleri tâzim edip, sevip saymak ve ziyaret etmek mi İslam’a uygun olmamış hatta şirk olmuş olur. Bunu iddia edenler, Kur’an öğretisinden haberi olmayan ve Kur’an’a inanmamış olan kimselerdirler. Tavaf olayıyla ilgili olarak ta, Kuran’dan mealen:

- Onlara (cennette) canlarının çektiğinden meyve ve et verdik. 52/22

- Orada birbirleri ile kadeh çekişirler. Onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma! 52/23

-Kendilerine mahsus ve sedefteki inci gibi hizmetçiler, onları tavaf ederler. 52/24

İslam dinine göre, hizmetçilerin efendilerini tavaf etmeleri uygun olur da, müminlerin, Peygamberin türbesini veya salih kimseleri tavaf etmeleri niçin uygun olmasın ki, uygundur ve bundan Allah rızası amaçlandığından övülecek bir harekettir. Allah, İblise Adem’e secde etmesini emretti, bu secde olayıyla İblisten istenen Ademe ibadet etmesi değildi, Adem’i kendisinden büyük sayıp tazim etmesiydi. Bu İblisin nefsine ağır geldi ve Allah’a isyan etti, Allah’ta onu lanetledi. Bu secde olayını birçok kimse, sanki İblisten, Ademe ibadet etmesi istenmiş gibi algılanmaktadır, İslam dininde Allah’tan başkasına ibadet olmaz, İblisten istenen sadece Adem’e secde yoluyla tazim yapmasıydı. İslam dininde Allah’ın üstün kıldığı kimselere tazim, övülen bir husustur. Şu var ki Kimlerin üstün kılındığının, Kur’an’da belirtilen kimseler olması gereklidir. Hiç kimse kendi keyfine göre, Allah’ın üstün olduklarını bildirdiği kimseler dışındakilere, İslam dini adına üstünlük atfedemez. Aksi takdirde, insanların İslam dinindeki konumları belirsiz bir çok kimseye İslam dini adına türbe yapıp onlara taptıkları doğrudur. İşte İslam dinine göre yasak olan bu gibi durumlardır.
Görüldüğü gibi Vehhabilerin bu konuda yapmış oldukları iddialar, birçok yönden Kur’an’a uymayan iddialardır.

7- Falcılara, müneccimlere inanmak şirktir. Demeleri:

Bu konuda doğruyu söylemektedirler, İslam dinine göre, Fala; falcılara ve müneccimlere inanmak, böylece gaybı (bilinmeyeni) bilebileceğine inanan, Allah’a şirk koşmuş olur. Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka gaybı kimse bilmez”. Onlar ne zaman dirileceklerini de bilmezler. 27/65

8- Mevlid okunmasına karşı çıkmaları

Bilindiği gibi, Mevlid okunması, Peygamberin doğumuna sevinmek, kutlamak ve övmek için yapılan bir toplu kutlamadır. Peygamberin doğumuna sevinmek, Peygamberi övmek iyi bir şeydir de, Peygamberi övüyoruz diye İslam dininde yeri olmayan bir sürü saçmalık sıralamak,

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 3