2. Kitap Bölüm 2
müteşabih olmakla beraber. Bir günlük, bin yıllık ve elli bin
yıllık zaman tarifleri, zaman söz konusu olduğunda, zaman açısından
müteşabih değil müh kemdir. Bunun nasıl olduğunu burada anlatmak
biraz uzun sürer ve Vehhabiler konusu dışına çıkılmasına neden olur,
kısmet olursa daha ilgili başka bir konu içerisinde anlatmaya
çalışacağım.
Diğer önemli bir hususta, Allah’ın kullar tarafından görülüp
görülemeyeceği husussudur. Kur’an öğretisine göre, ne dünyada nede
ahirette Allah’ın zatını görmek mümkün değildir. Bu konuda örnek
verecek olursam, Kur’an’dan mealen:
- Gözler O’nu görmez (idrak edemez); O
güzleri görür (idrak eder); O lâtif (gözle görülmez), her şeyi haber
alandır. 6/103
6 Enâm 103 Sûresinde belirtildiğine göre, gözler Allah’ı göremez, bu
muhkem bir ayet olup, süreklilik ifade etmektedir. Yani, hem Dünyayı
hem de Ahireti kapsamaktadır. Aksi iddiada bulunanlar ise, bu
konuyla ilgili olarak müteşabih olan 75 El-Kıyâmet 23 ayetini
muhkemleştirip doğru yoldan sapmaktadırlar. Şöyle ki, Kur’an’dan
mealen:
- Hayır, siz çabuk (geçen dünyây)ı
seviyorsunuz da, 75/20
- Ahireti bırakıyorsunuz. 75/21
- Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar, 75/22
- Rabb’ine bakar. 75/23
75 Kıyâmet 23 te geçen bakmaktan maksat, müteşabih olup, Rabb’in
rahmetini beklemek manasındadır. Zira, 3 Âl-i
İmran 77 de, Allah, rahmet etmeyecek olduğu kimseler için, müteşabih
olarak onları inzar etmeyeceği, yani bakmayacağı ifadesini
kullanmıştır. Durum böyle olunca, Allah’ı inzar edenler. O’nu gerçek
manada görenler değil, Rahmetini bekleyenler olmuş olur. Allah’ın
inzar etmemesi, yani rahmet etmemesiyle ilgili olarak, Kur’an’dan
mealen:
- Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az
bir ücret mukabili satanlar var ya, işte onların ahiret te bir payı
yoktur; Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak
ve onları temize çıkarmaz. Onlar için acı bir azap vardır. 3/77
Böylece, Allah’ı görememenin muhkem, bakmanın ise müteşabih olduğu
ve manasının yani tevilinin, Allah’ın rahmetini beklemek olduğu
kolayca anlaşılabilir.
Asırlardır, en çok tartışılan ve merak edilen konulardan biride,
Allah’ın insanlar tarafından görülüp görülemeyeceği olayıdır. Bir
kimse bize kıymetli bir hediye gönderse ve kim olduğunu bilmesek,
hem kim olduğunu öğrenmek, hem de görmek isteriz. Yahut ta çok
kıymetli bir eser görsek, hem eseri yapanı, hem de sahibini öğrenmek
ve görmek isteriz. Allah bütün kainatın yaratıcısı ve sahibidir.
Kainatın bir parçası olarak bizi de yaratmış ve sayamayacağımız
kadar çok nimetlerle bizi niyetlendirmiştir. Allah’ı, müminler
olarak çok büyük bir sevgiyle sever ve merak ederiz. Fakat bu
merakımızın, O’nu tanımayı isteme arzumuzun, O’nun razı olduğu
sınırlar içerisinde kalması ve bu konuda haddi aşmamamız gerekir.
Çok değerli ve büyük şahsiyet olan Musa Peygamber bir zamanlar,
Allah’ı görmek istemiş ve bu isteğini Allah’tan talep etmişti, fakat
Allah bunun mümkün olamadığını kendisine bildirmişti. Bu konuda
Kur’an’dan mealen:
- Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a)
gelip de Rabbi onunla konuşunca <<Rabbim! Bana (Kendini) göster;
seni göreyim!>> dedi. (Rabbi): Sen beni asla göremezsin. Fakat şu
dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!>>
buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi. Musa
yıldırım çarpmış gibi yere düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan
sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların
ilkiyim. 7/143
Kur’an’dan diğer bir örnek, mealen:
- Allah bir beşerle (karşılıklı) konuşmaz.
Ancak vahiyle, yâhut perde arkasından konuşur; yâhut bir elçi
gönderip izniyle dilediğini vahye der. O, yücedir, hakimdir. 42/51
Bu ayetleri dikkate aldığımızda, göz görmesiyle Allah’ı görmemizin
mümkün olmadığını anlamış oluruz. Gözün yaptığı görev, sahip olduğu
özelliklerine göre bilgi ileterek baktığımız şeyleri bize
bildirmesidir. Gözün bu özelliği araya girmeden herhangi bir şey
hakkında bilgi edine bilirsek edindiğimiz bilgi kadar onu tanımış ve
hakkında bilgi edinmiş oluruz. Bu durum göz görmesinin yerini
alabilecek bir husustur, zira netice itibariyle durum aynı olmuş
olmaktadır. Böylece göz görmesi söz konusu olmadan, Allah razı
olduğu miktarda bir bilgiyle zatını cennet ehline tanıtacaktır. Bu
durum göz görmesini aratmayacak bir husus olacaktır, zira cennet
ehlinin hiçbir dileği ret edilmeyeceği gibi, onların dünyasında
üzüntü ve hasrete de yer yoktur. Böylece biz, hem dünyada, hem de
ahirette, Allah’ı kendi zatı hakkında bize bildirmiş olduğu bilgiler
miktarınca bilebiliriz. Allah’tan gelmiş bir bilgi olmadan, hiç
kimse Allah’ın zatı konusunda söz söylememelidir. Ahirette bilgiyle
dahi olsa, Allah’ın zatını kuşatmak, tamamen onu kavramak mümkün
değildir. Bu hususlarda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:
- O gün (mahşere) çağırana uyarlar (hiç
kimsenin) ondan sapma (imkânı) yoktur. Rahmân için sesler
kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin. 20/108
- O gün Rahmân’ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının
şefâati fayda vermez. 20/109
- Onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve
geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O’nu kuşatamazlar (ne O’nun
zâtını kavrayabilirler, ne de bildiklerini ihâta edebilirler) 20/110
Görüldüğü gibi, bilgiyle dahi Allah’ı kuşatmak mümkün değildir.
Kendi zatı hakkında bize ne kadar bilgi vermişse. O’nu ancak o kadar
tanıyabiliriz. Bunun ötesinde, O’nun zatı hakkında konuşmamız mümkün
değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
- De ki: “Rabbim, ancak kötülükleri, gerek
açığını, gerek gizlisini; günâhı ve haksız yere saldırmayı; hakkında
hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmayı ve Allah
hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi harâm etmiştir.” 7/33
- Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin,
şeytanın adımlarını izlemeyin;çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.
2/168
- O size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah
hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder. 2/169
Diğer bir hususta, Allah’ın Arş’a istiva etmesi konusudur. Bu
hususta Vehhabiler şöyle demektedirler:
Bir adam İmam Malik’e (r.a.) gelerek:
“Rahman arşa istiva etti.” ayetindeki istivanın keyfiyeti nasıldır?”
diye sordu. İmam Malik (r.a.): “İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti
meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.”
cevabını verdi.
İstivanın keyfiyetini sadece Allah’u Teala bildiği için bu konuda
soru sormak doğru değildir. Allah Azze ve Celle Kur’an’ın yedi
yerinde istiva sıfatını zikrederek kendisini övmüştür. Bu sıfatı
bilip kabul etmek vacip, inkar etmek ise küfürdür. Allah’ın (c.c.)
sıfatını kendisinden başkasının bilmesi mümkün olmadığından,
istivanın keyfiyetini ve nasıl olduğunu Allah’tan (c.c.) başka kimse
bilemez.” (Kaynak: Tevhid, Yazan. Abdurrahman Abdu’l-Halık, Cilt 4
Sayfa12-13 Tevhid Yayınları. )
Bu ifadeleriyle şunu demek istemektedirler, her ne kadar nasıl
olduğunu bilmez sekte, Allah Arş’ın üzerine kurulmuştur, diğer bir
ifadeyle, Allah Arş’ın (tahtın) üzerine oturmuştur.
Böylece, her ne kadar, izah edemeyiz deseler dahi, gerçek manada,
Allah’a oturma isnat etmişlerdir. “İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti
meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.”
demeleri bunu ifade etmek içindir. Allah’la ilgili olarak istiva
kelimesi Kur’an’ın yedi yerinde değil, dokuz yerinde geçmektedir.
Yedi tanesi Arş’a istiva, iki tanesi Göğe istivadır. Arş’la ilgili
olanlar 7/54, 10/3, 13/2, 20/5, 25/59, 32//4, 57/4 ayetleri. Gökle
ilgili olanlar ise 2/29 ve 41/11 ayetleridir. Anlaşılan odur ki,
gökle ilgili olanlardan bahsetmek işlerine gelmemektedir. Bu konuda
Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:
- O ki, yeryüzünde ne varsa sizin için
yarattı; sonra göğe doğru istiva ederek, onları yedi gök olarak
düzenledi. O, her şeyi bilir. 2/29
- Sonra duman hâlinde bulunan göğe doğru istiva ederek, ona ve arza:
“İsteyerek veyâ istemeyerek gelin,” dedi. “İsteyerek geldik.”
dediler. 41/11
Yukarıda yazılı ayet meallerinden anlaşılacağı üzere. İstivadan
maksat, istiva edilen şey üzerine hakimiyet kurup, onu ve ona bağlı
şeyleri yönlendirme olayıdır. Yani burada ki olay, istivadan
kastedilen şeyin gerçek manada oturma olmayıp, hakimiyet, düzenleme
ve emir olayı olduğunu açıkça belirtir. Şimdi bunu dikkate alarak,
Allah’ın Arş’a istiva etmesiyle ilgili ayetlerden örnekler verecek
olursam, mealen:
- Şüphesiz ki, Rabbiniz, gökleri ve yeri
altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden, geceyi, durmadan
kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi ayı ve yıldızları
emrine boyun eğdirmiş durumda yaratan Allah’tır. Biliniz ki,
yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne
yücedir! 7/54
- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istiva
edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya
yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah
yaptıklarınızı görür. 57/4
Şimdi, Allah’ın Arş’a istiva etmesiyle, her nerede olursak olalım,
Allah’ın bizimle birlikte olduğu ifadelerini birlikte düşünürsek,
olayın bir mekan tutma olayı olmayıp, hakimiyet olayı olduğu kolayca
anlaşılır. Zira biz bir yaratık olarak mekan tarafından kuşatılmış
durumdayız, Allah’ın bizimle beraber olması, bu duruma göre
hakimiyet kurması dışında düşünülemez, aksi takdirde, haşa ondan,
Allah’ında birliktelikten dolayı mekan tarafından kuşatılmış olduğu
söz konusu olmuş olur, bu ise Allah için düşünülemeyecek bir
husustur. Mekan tarafından kuşatılmak veya çerçevelenmek
noksanlıktır, Allah, noksanlıklardan münezzehtir. Arş içinde aynı
durum söz konusudur, her neşe kilde düşünülürse düşünülsün, gerçek
manada Arş üzerine oturmak, oturulan istinat noktaları tarafından
sınırlanmak demektir. Bu durum da aynı şekilde noksanlık olup, Allah
hakkında düşünülemeyecek bir husustur. Hiçbir mekan, hiçbir yönden
ve hiçbir şekilde Allah’ı kuşatamadığı gibi, Allah’ın hiçbir mekana
ihtiyacı yoktur. Mekanlar da Allah’ın yaratıklarıdırlar ve
yaratılmalarının başlangıcı olup, sonradan yaratılmışlardır, Allah,
hiçbir mekanın olmadığı, yani hiçbir mekanın yaratılmadığında da
aynı Allah’tır.
3 - İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür.
Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri
yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse
imansızdır. Demeleri
Bir kimsenin, ahirette cehennem azabından kurtulması, yani hiç azap
görmemesi ve cennete gire bilmesi için, İslam Dinine göre gerekli
şart iman etmesi ve salih (iyi) ameller işlemesine bağlıdır. İman,
inanç yani tasdik etmektir. Amel ise yapmaktır. Bu iki olay her ne
kadar değişik iki olay olsalar da, dini açıdan kurtuluş olayına
baktığımızda, bu olayın tamamlayıcı unsurlarıdırlar, öyle ki,
herhangi bir tanesinin olmaması veya yeterli olmaması, diğer ininde
yok sayılma nedenidir. Şöyle ki, dini açıdan kurtuluşu bir kasa gibi
düşünelim, ve bu kasanın açılması iki ayrı anahtara ihtiyaç
göstermiş olsun, bu anahtarlardan biri iman ve diğeri de amel olmuş
olsun, işte kasanın açılması nasıl ki bu anahtarlardan biriyle
mümkün değilse ve iki anahtarla açılmasına ihtiyaç varsa, işte, dini
açıdan kurtuluş için imanla amel arasında bu şekilde yakın ilişki
vardır. Diğer bir ifade ile, bir kimse çok hayırlar işlese ve imanı
yoksa, bu işlemiş olduğu hayırlardan ona fayda gelmez, veya imanı
olmasına rağmen, hayır kazanmamışsa, iman etmiş olmasının ona
faydası olmaz. Bu konuda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:
- Evet kim bir günah kazanır da suçu
kendisini kuşatmış olursa işte onlar ateş (cehennem) halkıdır. Orada
ebedi kalacaklardır. 2/81
- İnanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır,
orada ebedi kalacaklardır. 2/82
Bir kimse imanlı olup ta bir kısım sevaplar ve günahlar işlemiş ise,
günahının kendisini kuşatıp kuşatmadığına ölçü olarak, günah ve
sevabından hangisinin daha fazla olduğuna bağlıdır. Ahirette,
amelleri tartılır. Günahı fazlaysa terazisi hafif basar, bu durumda
o kimse ebedi cehennemliktir. Bu duruma göre iman etmiş olması ona
fayda vermez, cehennemde suçunun cezasını çekip çıkması diye bir şey
yoktur, suçunun cezası cehennemde ebedi kalmasından ibarettir.
Terazisi hafif değil de, ağır basarsa o kimse ebedi cennette
kalacaktır, bununda sevaplarının karşılığını tüketip cennetten
çıkması olayı yoktur. Cehennemde azap görmenin günahları tüketmemesi
gibi, Cennette nimetlenmenin de sevapları tüketme olayı yoktur,
ikisinden herhangi birine giren bir daha ebediyen oradan çıkmaz. Her
iki yönde amellerin faklılığı oradaki dereceleri etkileyen bir
durumdur, şöyle ki günahı daha fazla olana cehennemde daha şiddetli
azap derecesi, sevabı daha çok olana cennette daha yüksek nimetlenme
derecesi vardır. Sonsuz olarak, cennet cennet olarak, cehennem
cehennem olarak kalacaktır. Ne cennetin nimetleri yok olur veya
azalır, ne de cehennemin azabı yok olur veya azalır.
Kuran’dan mealen:
- Sûra üflendiği zaman artık aralarında
akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.
23/101
- Artık kimlerin (sevap) tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar
kurtuluşa erenlerdir. 23/102
- Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine
yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedi cehennemdedirler. 23/103
- Kimin tartıları ağır gelirse. 101/6
- O, memnûn edici bir hayat içindedir, 101/7
- Kimin tartıları hafif gelirse. 101/8
Onun anası (gideceği yer) hâviye (uçurum)dur.
101/9
- O uçurumun ne olduğunu bilir misin? 101/10
- (O), kızgın bir ateştir. 101/11
İman ve Amelin iki ayrı husus olmalarına rağmen, İslam dini
açısından bir bütün oluşturduklarına ve birbirinin varlığına delil
olduklarına dair, Kuran’dan mealen:
- Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a
ve Resûlüne iman ettiler, sonra şüphe etmediler; ve Allah yolunda
mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte (İman iddiasında) doğru
olanlar onlardır. 49/15
- Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri
ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman (o âyetler,
onların) imanlarını arttırır ve (onlar) Rab’lerine tevekkül ederler.
8/2
- Namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızktan (Allah
rızası için yoksullara) verirler. 8/3
- İşte gerçek müminler onlardır. Onlara Rab’lerinin katında
dereceler, bağışlanma ve tükenmez rızk var. 8/4
Yukarıda mealini yazmış olduğum ayetlerin meallerinde, İmanla amelin
bir bütün oluşturdukları açıktır. Şu var ki, müminlerinde bazen
günahları olabilir, onun için aşırı gidilmemişse hemen tekfir
etmemek lazımdır. Kuran’dan mealen:
- Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da
nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen
günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka
kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile, yaptıklarında ısrar
etmezler. 3/135
- İşte onların mükafatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve altından
ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Çalışanların
ecri ne güzeldir! 3/136
Demek oluyor ki, bir günah işleyen kimse, hemen tövbe edip günahta
ısrar etmezse vasıf olarak yine mümindir. Diğer bazı kimseler vardır
ki, büyük günahlara ve edepsizliklere hiç yanaşmazlar, fakat bazı
ufak tefek kusurları vardır. Onlar da yine vasıf olarak mümindirler.
Kuran’dan mealen:
- Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin
işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler.
Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha iyi bilir: Gerek
arzdan (yerden) inşa ettiği, gerek annelerinizin karınlarında
bulunduğunuz zaman biçim verdiği sırada (sizin her halinizi bilir),
artık kendinizi (övüp) temize çıkarmayın. Çünkü O, korunanı daha iyi
bilir. 53/32
- Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük
günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız. 4/31
İmanlı olmasına rağmen, sevap kazanmamış olanların durumuna gelince.
Bu konuda, Kuran’dan mealen:
- Onlar ancak kendilerine meleklerin
gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin
gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden
iman etmemiş ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık
imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de
beklemekteyiz! 6/158
Yukarıda belirtilen durumlar tahakkuk edince ki, bu durumlar bir
şahıs için imtihan süresinin kapandığı, başka bir ifadeyle öleceği
zaman demektir. Ve bu safhada, o ana kadar kim iman etmemişse o anda
iman etmesi veya daha önce iman etmiş olmasına rağmen imanında bir
hayır (sevap) kazanmamışsa, daha önce iman etmiş olmasının ona
faydası yoktur. Bu da, iyi ameller olmazsa, iman edilmiş olmanın
fayda sağlamadığının kesin kanıtıdır. Yahut ta evvelce belirttiğim
gibi, sevapları olasına rağmen, geçerli iman yoksa, işlenmiş olan
sevaplar o şahıs için yok sayılmakta ve ona faydası olmamaktadır.
İslam dinine göre, kurtuluş için kesin olarak akıldan çıkarılmaması
ve yerine getirilmesi gereken durum, farklı şeyler olmalarına
rağmen, İman edip, Salih amel işlemenin birlikte yerine
getirilmesidir, bu husus İslam dinine göre olmazsa olmaz şarttır.
Ben bu hususu, bir kapıyı açmak için gerekli olan iki ayrı anahtara
benzetiyorum. Kur’an’dan mealen:
- İnanıp yararlı işler yapanlara gelince,
onlar da cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/82
İmanın artması olayı, bilgilenme ile ilgili bir olaydır. Kur’an
kendisinin Allah kelamı (sözü) olduğunu ispatlayan ve Müminlerin
imanını ayet delilleriyle güçlendiren bir kitaptır.
Bundan dolayı ayetlerin okunması müminler için bir iman artma
olayıdır. Zira İman konusundaki delilleri bildikleri ayetlerin
artmasıyla artığından imanları artmış olmaktadır. Diğer taraftan
delilleri boş verip unutmak da aksi netice verir.
Vehhabilerin: “İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan
bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek
ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen
kimse imansızdır”. Demeleri, İmanla, amelleri bir birine
karıştırmaları açısından yanlıştır. İman ve Amel iki ayrı husustur,
öyle olmasaydı mümin olmamasına rağmen iyi ameller işleyen
kimseleri, aynı zamanda mümin saymak gerekecekti, değil mi ki; “Amel
imandan bir cüzdür.” demektedirler. Cüz bir bütünün parçası
demektir, İslam dininde bir parça iyi amel; aynı zamanda bir parça
imandır mantığı yoktur. Ancak, iman ve salih amel bir birlerinin
varlığıyla ilgili göstergedirler. Örneğin, büyük günahlar
işleyenlerin mümin olmadıklarına hükmedilir. Zira o günahları
işlemek, müminlerin vasfı olmadığı gibi, müminlerin yapacağı bir
işte değildir.
Örneğin: bir kimse namaz kılmıyorsa, Allah’ın haram ettiği canı
haksız yere öldürüyorsa, zina ediyorsa, faiz yeyiyorsa mümin
değildir, zira bu gibi şeylerle iman bir arada bulunmaz, imanlı
olmak bunları yapmaya engeldir. Rahman’a kul olanların vasıflarıyla
ilgili olarak, Kuran’dan mealen:
- Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne isrâf
ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları), bu ikisi arasında
dengeli olur. 25/67
- Ve onlar ki Allah ile berâber başka ilaha yalvarmazlar. Allah’ın
haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim
bunları yaparsa günâhı(nın cezâsını) bulur. 25/68
- Ve onlar ki kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman,
onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. 25/73
- Muhakkak müminler felâh bulmuştur. 23/1
- Onlar, namazlarında huşua riayet ederler. 23/2
- Onlar namazlarını gereği üzere devamlı kılarlar. 23/9
Faiz yasağıyla ilgili olarak, Kuran’da mümin olup, olmanın şartı
olarak, faiz alınıp alınmaması ölçü olarak konmuştur, buna göre
mümin olanlar, faizin yasaklanmasıyla faizden geri kalanı, yani
almadıklarını terk edecekler, aksi takdirde faiz alanların mümin
olmadıkları bildirilmiştir. Kuran’dan mealen:
- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer
gerçek müminlerseniz, faiz hesabından kalanı terk edin (almayın).
2/278
4- “Tasavvuf bid’attır; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu
vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür.” demeleri.
Bana göre de, tasavvuf şirkin, küfrün ta kendisidir. Bunlar yani
tasavvufçu olduklarını söyleyen kimseler, İslam dininden çok uzak ve
inançları Kur’an’la bağdaşmayan kimselerdirler. Buna rağmen
asırlardır halktan bir çok kimseyi İslam adına kendilerine
bağlayarak saptırmışlardır. Bunların tasavvuf inancının temelinde
“Vahdeti Vücut” nazariyesi vardır, bu ise, insan oğlunun saptığı en
kapsamlı şirk çeşididir. Tasavvuf konusunu bir başlık altında
yazdığımdan, şimdilik bu kadarla iktifa ediyorum. Bu kitapta ki,
Tasavvuf konusuna bakıldığında bu konuda çok geniş bilgi bulmak
mümkündür.
5- “Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret
etmek, küfürdür, delalettir“. demeleri.
Kabirler (mezarlar) üzerine bina yapmanın şirk olduğu yolundaki
iddiaları Kur’an’a uymamaktadır. Buna örnek olarak ashabı “Kehf’in”
durumunu göstere biliriz. Kur’an’dan mealen:
- (Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa
yine) böylece onları (bazı insanlara) buldurduk ki, Allah’ın
(öldükten sonra diriltme) vadinin gerçek olduğunu ve kıyametin
mutlaka geleceğini bilsinler. (Bunlar), o sırada kendi aralarında
onların durumlarını tartışıyorlardı: “Oların üstüne bir bina yapın!”
dediler. Rab’leri onları daha iyi bilir. Onların işine galip
gelenler (onların durumlarını iyi bilenler veya onların işini
başarıya ulaştırıp tevhidi yerleştirenler): “Mutlaka onların üstüne
bir mescid yapacağız,” dediler. 18/21
Hal böyle olunca, kabirleri ziyaret etmenin ve üzerlerine mescid
yapmanın mahzuru yoktur. Örneğin: Halen Peygamberimizin mezarı
mescid içerisinde olup, ziyaret edilmektedir. İslam dinine göre,
konu olan mezarın şekli; nereye yapıldığı; ziyaret edilip edilmemesi
değildir, yasak olarak konu olan; yapılan ziyaretin İslam dinine
uygun olmamasıdır. Eğer, yapılan ziyaret ile kabirdeki kimseler
ilahlaştırılmıyorsa, onların kul oldukları hususu dikkate alınarak
ziyaret yapılıyorsa bu şirk olan bir ziyaret değildir. Bu konuda
şöyle bir örnek vermemiz mümkündür; güneşe bakan iki kişi düşünelim,
birisi güneşi ilahlaştırmış ve ona tapmaktadır, bu kimsenin ibadet
kastıyla güneşe bakması veya güneşi ilah olarak kabul etmesi şirktir
ve böyle bir kişi müşriktir. Diğer kişi güneşi, sadece tabii bir
güzellik olarak görmekte ve onu ilâhlaştırmamaktadır, böyle bir
kimsenin güneşe bakması, hatta tefekkür etmesi sevaptır ve böyle bir
kişi bu hareketiyle şirk işlemiş olmaz. Demek ki konu olan güneşe
bakılması değil, ne zihniyetle bakıldığıdır. Peygamberimiz
geldiğinde, müşrikler Kabe’nin içini putlarla doldurmuşlardı,
peygamberimiz, Allah’ın emriyle tevhidi yaydı ve içine putlar kondu
diye Kabe’yi yıkmayı hedeflemedi, putlardan temizledi. Şirkin
önlenmesi yolu, Tevhidin yayılmasıdır, istismar ediliyor diye iyi
şeyleri yok etmeye çalışmak değildir.
Türbe yapılmaması konusunda ısrarlı olanların iddiası, eğer ki türbe
yapılırsa zamanla türbelerdekilerin İlahlaştırılacağı iddiasıdır. Bu
şekilde bir davranış ve yasaklamayla şirkin önüne geçilemez. Nasıl
ki, ilahlaştırılmasın diye güneşi ortadan kaldırmanın manası ve
imkanı yoksa, mezar veya türbe yapılmasını yasaklamak şirki önleyen
bir husus değildir. Zira şirk koşma olayı türbenin veya mezarın
kendisinde değildir; insanların inancındadır. Allah’ın birliğini
kabul etmemiş; zihniyet olarak müşrik olan kimseler, kainatta
kendilerinden başka hiçbir yaratık olmazsa, Allah’a karşı şirk
koşmuş olmak için bizzat kendilerini Allah’a ortak koşarlar zira
müşriklerin mücadeleleri Allah’ın birliğine karşıdır. Allah’ın
birliğini kabul eden Müminler için, kainatta yaratıkların bulunması
bir şirk nedeni değildir, onlar sahip oldukları tevhit inancının
ölçülerine göre derhal şirkin varlığını görerek ondan etkilenmezler,
İblisin onları saptırma konusunda hiçbir gücü yoktur, onlar Allah’ın
koruması altındadırlar. İsterlerse okyanusta bir sandalda namaz
kılsınlar, isterlerse bir mezarlığın tam ortasında namaz kılsınlar
bu iki durum arasında , Müvahhid olmaları açısından kendileri için
bir fark yoktur. Türbe var diye türbede yatanı Allah’a ortak
koşanlar, türbe olmazsa dahi türbede yatanın varlığını bahane ederek
yine şirk koşarlar. Değil mi ki, Peygamberlerin tamamına yakının
değil türbeleri, mezarlarının yeri dahi belli değildir, buna rağmen
müşrikler yinede onları Allah’a ortak koşarlar. Bu konuda daha
birçok örnek vermek mümkündür, bundan dolayı şirke karşı mücadelede,
Kur’an’da yasaklanmamış olayları öne sürerek değil, İnsanlara
tevhidi anlatarak, Müvahhid olmaları için çaba göstermekle
mümkündür. İhlâs sahibi Müvahhid oldukları müddetçe şeytanın onlara
karşı bir etkisi olamaz, şeytanın saptıra bildikleri ihlâs sahibi
olmayan kimselerdirler, ihlas sahibi olmayanların iman konusunda
zihniyetleri karışıktır ve şeytanın saldırılarına açıktırlar. Bundan
dolayı şirkten korunmanın yolu ihlâs sahibi Mümin olmaktadır. Bu
konuda Kur’an’dan mealen:
- Meleklerin hepsi topluca secde ettiler,
15/30
-Yalnız İblis, secde edenlerle berâber olmayı kabûl etmedi. 15/31
- (Allah) : “Ey İblis, nen var ki sen secde edenlerle berâber
olmadın?” dedi. 15/32
- (İblis) : “Ben, bir salsâl’den (pişmiş çamurdan), değişken bir
balçıktan yarattığın insana secde edemem!” dedi. 15/33
- (Allah) : “Öyleyse çık oradan (meleklerin içinden çık), dedi,
çünkü sen kovuldun!” 15/34
- Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır!
15/35
- (İblis) : Rabbim! Öyleyse dirilecekleri güne kadar bana mühlet
ver, dedi. 15/36
- (Allah) : “Haydi, dedi, sen ertelenmişlerdensin!”
15/37
- “O bilinen vaktin gününe kadar!” 15/38
- (İblis) : “Rabb’im, dedi, beni azdırmandan ötürü an dolsun ki,
(ben de) yer yüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların
hepsini azdıracağım. 15/39
- Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. 15/40
- (Allah) buyurdu ki : “İşte benim korumayı üzerime aldığım yol
budur.” 15/41
- “Benim (hâlis) kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Ancak sana
uyan azgınlar(ı azdırabilirsin sen.) 15/42
Çünkü inananlara ve Rab’lerine dayananlara o (şeyta)nın bir gücü
yoktur. 16/99
- Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak
koşanlaradır. (o, sadece onları kandırabilir). 16/100
Hal böyle olunca kabirleri (mezarları) ziyaret etmenin bir mahzuru
yoktur. Tabi ki yapılan ziyaret İslam’a uygun olmalı ve
kabirdekileri İlahlaştırmadan yapılmalıdır.
Adak adama durumuna gelince, bu konuda doğruyu söylemektedirler.
İster ölü olsun, isterse canlı olsun hiçbir yaratığa adak adanmaz,
zira hiç kimse hiç kimsenin yerine amel işleyemez. Ameller şahsi
olup herkese kendi eliyle işlediği vardır, bu husus kendisine adak
adanan için, ister ölü veya isterse canlı bir yaratık olsun, adak
adayanın onu herhangi bir haceti (işi veya isteği) için Allah’la
kendisi arasında aracı yapması ve eğer istediğimi yaptırırsan,
sevabı sana olmak üzere falan şeyi sadaka edeceğim demesidir. Böyle
bir isteğin İslam dininde yeri yoktur. Bu şekilde kayırmayla,
Allah’a isteğini kabul ettirebileceğini düşünen şirke girer. Diğer
şekilde ise, yapılan duanın bizzat kendisine adak adanan tarafından
yerine getirilmesi istenir, bu ise kendisine adak adanan kulu
İlah’laştırmak tan başka bir şey değildir ve bu davranışta şirktir.
Allah kayırmayla duaları kabul etmez, ancak kulların bir birleri
için gönüllü olarak hayır duada bulunmasının faydası vardır. Nasıl
ki ibadet yalnız Allah’a yapılıyorsa, duada yalnız Allah’a yapılır.
Kul Kuldan dua ile bir şey isteyemez. Kur’an’dan mealen:
- (Rabbimiz), Yalnız sana ibadet eder,
yalnız senden yardım dileriz. 1/4,
Ayrıca Kur’an öğretisine göre, ölüler kesin olarak yaşayanları
duyamazlar, her iki tarafın arasında irtibat kesilmiştir. Ölülerin
duyabileceğine inanmak, bu konuda ki Kur’an ayetlerini reddetmektir.
Bu konuda, rivayetleri işlerken örnekler yazdım
6- Kim Beytullah’tan başka bir kabri, türbeyi veya şehitliği, yahut
ta başka bir yeri tazim için tavaf ederse Allah’a şirk koşmuş olur.
Tavaf : 1. Bir şeyin çevresini dolaşma, kutsal bir yeri ziyaret
etme. 2. İslâm dininde hac zamanı Kâbe’nin çevresini dolanma.
Tazim: Herhangi bir şeyi büyük saymak ve önemsemek.
Vehhabiler bu kavramlar çerçevesinde Kabe’ye yapılan tavafı öne
sürerek, Kabe dışında yapılacak tüm ziyaretleri şirk sayarak yasak
getirmişlerdir. Kavramları yapıldıkları amaçlar dışına taşımak
suretiyle; Kabe tavafıyla özdeşleştirmeleri ve Kabe tavafıyla aynı
şeymiş olarak göstermeleri, gerçekleri yansıtmayan bir iddia olduğu
gibi, bu gibi iddialarda bulunmakla güya kendilerini özellikli
kimseler ve gerçek “Muvahhit”ler olarak gösterme gayretindedirler.
İslam dinini bilen ve inanan hiç kimse, bu kavramlar çerçevesinde
Kabe dışında yaptığı hiçbir ziyareti Kabe ziyareti manasında almaz.
Bir Mümin, Mümin olan babasının mezarını veya vefat etmemişse
kendisini ziyaret edip; kendisinden büyük sayıp sevgi ve saygı
gösterebilir. Müminler, Peygambere büyük bir sevgi beslerler, onu
kendilerinden büyük sayarlar, türbesini ziyaret edip görmek
isterler, böyle bir durum kendisine kısmet olan Müminler,
Peygamberin türbesi etrafında sevgi ve saygıyla dolanırlar, bu ise
kötülenecek bir durum değil övülecek bir durumdur. Bu konuda daha
birçok örnek verilebilir. Bu kavramları esas alarak; bu kavramların
Kabe dışındaki örneklerine bakacak olursak konuyu net bir şekilde
görmek mümkündür. Böylece, Vehhabilerin kavramları haksız yere
kullandıkları ve çarpıttıkları hemen görülür. Şöyle ki Kur’an’dan
mealen:
- Bu budur! Her kim de Allah’ın şeâirine
(alâmet, nişane) tâzimde bulunursa, bilsin ki bu, kalplerin
takvâsındandır. 22/32
Bu ayetle ilgili olarak Kur’an’a bakıldığında Allah’ın,
Kurbanlıkların ve kurban kesme olayının tâzim edilmesini emrettiğini
görmek mümkündür. Bunun yanında, Kabe Arafat, sefa ve Merve gibi
kutsal yerlerinde tâzimi olayı vardır. Kurbanlık olayının tazimi
İslam’da övülen bir durum olurda, Peygamberi, takvalı Mümin
kimseleri ve şehitleri tâzim edip, sevip saymak ve ziyaret etmek mi
İslam’a uygun olmamış hatta şirk olmuş olur. Bunu iddia edenler,
Kur’an öğretisinden haberi olmayan ve Kur’an’a inanmamış olan
kimselerdirler. Tavaf olayıyla ilgili olarak ta, Kuran’dan mealen:
- Onlara (cennette) canlarının çektiğinden
meyve ve et verdik. 52/22
- Orada birbirleri ile kadeh çekişirler. Onda ne bir saçmalama
vardır, ne de günaha sokma! 52/23
-Kendilerine mahsus ve sedefteki inci gibi hizmetçiler, onları tavaf
ederler. 52/24
İslam dinine göre, hizmetçilerin efendilerini tavaf etmeleri uygun
olur da, müminlerin, Peygamberin türbesini veya salih kimseleri
tavaf etmeleri niçin uygun olmasın ki, uygundur ve bundan Allah
rızası amaçlandığından övülecek bir harekettir. Allah, İblise Adem’e
secde etmesini emretti, bu secde olayıyla İblisten istenen Ademe
ibadet etmesi değildi, Adem’i kendisinden büyük sayıp tazim
etmesiydi. Bu İblisin nefsine ağır geldi ve Allah’a isyan etti,
Allah’ta onu lanetledi. Bu secde olayını birçok kimse, sanki
İblisten, Ademe ibadet etmesi istenmiş gibi algılanmaktadır, İslam
dininde Allah’tan başkasına ibadet olmaz, İblisten istenen sadece
Adem’e secde yoluyla tazim yapmasıydı. İslam dininde Allah’ın üstün
kıldığı kimselere tazim, övülen bir husustur. Şu var ki Kimlerin
üstün kılındığının, Kur’an’da belirtilen kimseler olması gereklidir.
Hiç kimse kendi keyfine göre, Allah’ın üstün olduklarını bildirdiği
kimseler dışındakilere, İslam dini adına üstünlük atfedemez. Aksi
takdirde, insanların İslam dinindeki konumları belirsiz bir çok
kimseye İslam dini adına türbe yapıp onlara taptıkları doğrudur.
İşte İslam dinine göre yasak olan bu gibi durumlardır.
Görüldüğü gibi Vehhabilerin bu konuda yapmış oldukları iddialar,
birçok yönden Kur’an’a uymayan iddialardır.
7- Falcılara, müneccimlere inanmak şirktir. Demeleri:
Bu konuda doğruyu söylemektedirler, İslam dinine göre, Fala;
falcılara ve müneccimlere inanmak, böylece gaybı (bilinmeyeni)
bilebileceğine inanan, Allah’a şirk koşmuş olur. Kur’an’dan mealen:
- De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka
gaybı kimse bilmez”. Onlar ne zaman dirileceklerini de bilmezler.
27/65
8- Mevlid okunmasına karşı çıkmaları
Bilindiği gibi, Mevlid okunması, Peygamberin doğumuna sevinmek,
kutlamak ve övmek için yapılan bir toplu kutlamadır. Peygamberin
doğumuna sevinmek, Peygamberi övmek iyi bir şeydir de, Peygamberi
övüyoruz diye İslam dininde yeri olmayan bir sürü saçmalık
sıralamak,