2. Kitap
Bölüm 20
Öğüdün dutmaz ise yazuğu yokdur boşa
Namâz kılmaz kişinin kazanduğu hep harâm
Bin kızılı var ise birisi gelmez işe
Namâz kılmayana sen müslümandır dimegil
Hergiz müslüman olmaz bağrı dönmişdür taşa
Yûnus imdi namâzun komagıl sen kıla gör
Ansuzın ecel irer ömür yetişir başa.”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989,
Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 185.)
Çok ender olmasına rağmen, yazılı nüsha olarak sofular çifte
standart olmak üzere bu gibi sözleri kendi amaçlarında kullanmak
için zaman zaman kitaplarına yazmışlardır.
5- Mezhepler arası ihtilafları kullanarak, mürid kazanmak
amacıyla, hedefledikleri mezhebin temel inanç noktasından hareketle,
o mezhepten görünme amaçlı sözleri: :
Cebriyeciliği desteklemeleri :
Ahmed’el Rufi-i şöyle demektedir:
“KADERE İMAN
Efendiler!
Âlem ikiye bölünse, bir kısmı beni güzel kokulara boğsalar,
diğerleri de beni makaslarla kıtır kıtır kesseler, benim nazarımda
her ikisi de birdir.
Ne birincilerin itibarı artar, ne de ikincilerin değeri düşer; çünkü
bilirim ki, bütün bunlar mukadderat’ın bir neticesidir.” ( El -
burhân’ül Müeyyed, Pamuk Yayınları Gavsul A’zam Ahmed’el Rufâi ,
sayfa 49 Basım 1975).
Abdülkadir Geylani şöyle demektedir :
“ŞEYTANLA BİR KONUŞMA”
“Rüya gördüm.. Büyük bir topluluk içindeydim.. Şeytan da orada idi..
Onu öldürmek istedim, bana şöyle söyledi :
- << Beni neden öldürmek istiyorsun?.. Benim ne günahım var?.. Eğer
bir şey şer olacaksa, onu hayra çeviremem.. Yine bir şey hayır
olarak kalacaksa onu da şer yapmağa gücüm yetmez.. Benim elimde ne
var? >> .” (Abdülkadir Geylani, Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları
1983 sayfa 63. )
Mevlânâ Celâleddin şöyle demektedir :
“Kimin haddi vardır ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş
bir kişiye kılıç vurabilsin!
Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin
esiridir.
O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç
vurmuştur.
Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini
bil!” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 1 Mevlana M.E.G.S.B.
Yayınları 1988 baskısı, sayfa 309-310 b.3889 - 3892. )
Yukarda görüldüğü gibi, tasavvuf mesleğinin önde gelen üç meşhur
sofu’su kader konusunda Cebriyecilik yapmaktadırlar fakat bu öbür
mezheplerin içinde yer almayacakları manasında da değildir.
Görüldüğü gibi, onlara göre iyilik ve kötülük mukadderatın eseri
olup, iyi ve kötü, suç ve suçlu yoktur, aslında bu iddia sofizmin
temel mantığına da uygundur, zira onlara göre hakikat diye bir şey
yoktur, her şey birdir.
Hal bu ki, İslâm dininde, iyi ve kötünün varlığı, sabit bir gerçeğin
ifadesidir. Bu konuda Kuran’dan mealen :
- Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve yaşamlarında kendilerini,
İman edip iyi amaller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı
sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! 45/21
- De ki : “İyi ve temiz olan şeyle, kötü ve
pis olan şey, tuhafına git sade (bu böyledir). Bu itibarla, ey akıl
sahipleri, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz. 5/100
- Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği,
akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı
da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. 16/90
- Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise
nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah
yeter. 4/79
- Onlar bir kötülük yaptıkları zaman : “Babalarımızı bu yolda
bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki : Allah kötülüğü
emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? 7/28
6- Sofuların kendilerinin, Nebilerden ve Velilerden üstün
olduklarını söylemeleri :
Sofuların, uyguladıkları avlanma yöntemlerinden biride,
muridlerine güvence verme açısından nebilerden ve tüm evliyadan daha
üstün olduklarını söylemeleridir, Şöyle ki :
Sofuların peygamberlerden üstün olduğunu söyleyenlerin başında
Muhyiddin-i Arabi gelir. İddia ettiğine göre, “nasıl ki son nebi
varsa, son velide vardır. Peygamberde nübüvvet ve velilik birlikte
idi, fakat peygamberin veliliği peygamberliğinden üstündü, böylece
evliyalık peygamberlikten üstün olmuş olur. Peygamber son nebi
olması hesabıyla bütün nebilerden üstündür. Fakat son veli değildir,
son veli kendisi yani ‘Muhyiddin-i Arabi’ olması hesabıyla da bütün
peygamberlerden üstün olmuş olur.” Muhyiddin-i Arabi’nin iddiası bu
şekildedir. Kısacası ben son veliyim ve peygamberler dahil
yaratılmışların en büyüğüyüm demektedir.
Bu iddiasıyla ilgili bazı örnekler şöyledir:
“İbni Arabi yaradılışı tecelliler şeklinde izah ediyor. Burada
Plotinus’un südûr nazariyesinden ilham aldığı anlaşılmaktadır, fakat
tecelli olayı sürur’dan farklıdır. Varlıklar âlemi << Bir>> olan
Tanrı’dan südûr halinde çıkmış ayrı ayrı var oluşları temsil etmez.
Gördüğümüz farklılıklar Allah’ ın değişik kemal derecelerinin
tecelli etmesinden ibarettir. Allah’ın hakikati cansız maddelerde
çok aşağı derecede tecelli etmiştir ; O’nun en yüksek derecede
tecellisi << insan-ı kâmil>> dedir. İnsan-ı kâmil hakikatlerin
hakikati veya Muhammed’in hakikatinin tezâhür ettiği insan demektir.
İbni Arabi burada Plotinus’daki ilk akıl’a hakikatlerin hakikati
diyor. Hakikatlerin hakikati Peygamber’in şahsında tecellisini
bulmuş olmakla birlikte bu tecelli onunla sona ermez. Hazreti
Muhammed son peygamberdir, fakat son veli değildir. Binâenaleyh İbni
Arabi’nin insan-ı kâmil-i en yüksek hakikatin tecelligâhı olarak
başka bir insan’da olabilir. Nitekim o Peygamber’in vasfı olan hatem-i
enbiyalılık gibi bir de hatem-i evliyâlık kavramı ortaya atmış ve
bununla kendi şahsını imâ etmiştir’’ (İslâm Tasavvufunun Meseleleri,
Prof. Dr. Erol Güngür. Ötüken Yayınları 1987 baskısı sayfa 88 )
‘’Bu adamlar şeriat getirme anlamında nübüvvet ve risâletin sona
erdiğini söylemekte ve demek istemektedir ki, tahkik etme anlamında
nübüvvet ve risâlet -ki bunlara göre velâyettir- ve risâletten
üstündür. Bu sebeple İbni Arabi sözlerinden birinde şöyle der:’’
<< Berzah’taki nübüvvet makamı,
Resulden birazcık üsttedir, veliden aşağı.>>
‘’ Bu hususta kendilerine itiraz olunduğu zaman bunlar derler ki :
<< Nebinin Velililiği nebiliğinden üstündür; Nebiliği de
resûllüğünden yüksektir. Çünkü o , Allah’tan veliliği sayesinde
bilgi almaktadır>>. Sonra da Peygamberin veliliğinin bir benzerini
kendileri içinde gerçekleşmiş görürler ve hâtemü’l-evliyânın
veliliğini peygamberin veliliğinden daha büyük sayıp bir resûlün
veliliğini, bu iddia ettikleri hatemü’l-evliyâ’nın veliliğine tâbi
kabul ederler. (İbn Teymiye Külliyatı. Tevhid yayınları 1987 baskısı
sayfa 233)
Tasavvufçu sofistler Muhyiddin-i Arabinin bu iddialarını bir
gerçekmiş gibi kabul etmektedirler. Bu duruma göre ortaya ilginç bir
durum ortaya çıkmaktadır. Muhyuddin-i Arabi son veliyse ve ondan
sonra veli gelmeyecekse, o’ndan sonra dünyaya gelen sofular neye
göre evliyalık iddia etmektedirler? Bu durum hiçbir şeyi hakikat
olarak kabul etmeyen sofuların mantığına uygun bir durumdur ve
sofuların hiçbir şeyde samimi olmadıklarının açık bir göstergesidir.
İşin aslında onlar için, Ne din vardır, ne peygamberlik vardır, nede
evliyalık. Var la yok onlar için aynı şeydir ve bir hakikati temsil
etmez. Buna rağmen İlâh olduklarını ısrarla iddia ederler.
7- Sofuların İslam’da olmayan ibadet şekilleri ve Farzlar icat
etmeleri olayı:
İslam dininde, Kelime-i Şahadet, Namaz, Hâc, Oruç, Zekat gibi
bilinen farzlar vardır. Sofular is bunların dışında çok değişik ve
çeşitli ayinler ve farzlar icat etmişlerdir. Bundan amaçları
müridlerini İslâmi farzlardan uzaklaştırıp kendilerine sıkı sıkıya
bağlamaktır. İcat ettikleri bu tür şeylere verecek olursak:
Mahir İz şöyle bir tanım yapmaktadır:
‘’Istılahi manada âyin tarik (tarikat) erbabının tekkeler de icrâ
ettikleri usûldür.’’
‘’Bu âyinlerden her birinin kendine has isim ve şekilleri vardır.’’
Âyin çeşitleri
‘’Mevleviler, yaptıkları âyine <<semâ>> Kadiriler <<devran>>,
Rıfâiler ve Sa’diler << zikr-i kıyam >> Halvetiler, << darb-ı esmâ
>>, Nakşibendiler << hatm-i hacegân >> diye isim verirler.’’
“Devrân : Kadiri tarıkatinin âyinidir. Semahânede toplanan
dervişler, şeyhlerinin huzurunda ayakta oldukları halde << esma-i
ilahiyye>> yi zikrederek ve birbirlerine bend olarak devrederler.
Zikr-i kıyâm: Rıfâi ve Sa’dilerin ayinidir. Semâhânede toplanan
dervişler, yine ayakta olarak ve dalga dedikleri şekilde sallanarak
zikir ve tevhid ile meşgul olurlar. Rıfâi tarikatinde ayrıca, âyin
esnasında şeyhin işgal ettiği makamın önünde kemerbend ( beline
kılıç kayışı bağlamış) iki mürid hazır bekler.
Darbı esma : Halvetilerin âyinidir. Müridlerin, halka ile oturarak
zikretmeleridir. Zikir sırasında vücudun hareket etmesi, masivadân
kolaylıkla sıyrılabilmek için bir vesile olarak kabul edilmiştir.
Hatm-i hacegân: Nakşibendi âyinidir. Müridler, şeyh huzûrunda diz
üzerine oturup fikir ve nazar, mâsivâdan tecrid edilerek, şeyhe ve
asıl matlûp olan Hakk’a vasl ve teveccüh edilir. Şeyhin işaretiyle
<< Fâtiha, İhlâs, Elem Neşrâh>> sûreleri, tesbit edilmiş sayıda
okunur. Bu sırada güzel sesle terennüm edilen ilâhi, cemâati vecde
getirir.
Mevlevi âyini : Osmanlı hükümdarlarından bir kısmının dahi Mevlevi
muhibbi olmaları, Mevlevi dergahlarına daha fazla ilgiyi çekmiştir.
Merasim-i mahsusa ile icrâ edilen bu zikir şekli ayrıca tafsile
değer.
Mevlevi tarikatının usûlü olan << sema >> ve mukabele denilen zikir
şekline << âyin-i şerif >> denildiği gibi, bu merasimin yerine
getirilmesine << icrâ- yı âyin >>, o güne de << âyin günü >>
derlerdi.
Bu merasimin esnasında mutrib, ney kudûm, ara sırada cenk, rebâb ve
buna benzer sazlar ile okunan şiirlere << âyin-i şerif >>,
okuyanlara << âyin-hân >> bu şiirlerin yazılı bulunduğu deftere de
<< âyin mecmuası >> denir.
Mevlevi ayinleri tekkelerin semâhânelerinde yapılırdı.
Semâhâne, ortası cilalı düz bir döşeme ile kaplı meydan, etrafı
parmaklıklarla ayrılmış sofalar, onların üzerinde mahfiller bulunan,
çeşitli motiflerle tezyin olunmuş bir yerdi: ( Tasavvuf Mahir İz
kitap evi 1990 baskısı sayfa 149-150)
Ve daha bir sürü merasim, özel kıyafetler ve sözlerden sonra Semazen
dene kimseler sazlar eşliğinde ayakta kendi etraflarında dönerler.
Bu sırada bir avuçları yukarda açık, bir avuçları yere doğrudur.
Güya Hâk’tan alıp Halka dağıtıyorlarmış.
Tasavvufçuların kullandığı bazı ıstılahlar şu
şekildedir.
Şeyh, Çile, Riyâzet, Zikir, Murâkebe, Keramet, Tevella ve
Teberrâ, İstikamet, Hâl, Makam, Vakt, Tevâcüd, Vecd, Vücûd, Cem,
Cem’u’l-cem, Fark, Fenâ, Bekâ, Gaybet, Sahv, Sekr, Mahf, İsbat,
İbadet, Ubudiyet, Muhâdara, Mukâşefe, Müşâhade, Şeriat, Hakikat,
İlme’l yakin, Ayne’l-yakin, Hakka’l-yakin, Şahid, Mücâhede, Uzlet,
Halvet, Takva, Verâ, Zühd, Harêbat, Sâki, Tersâ, Tersâ peççe, Şarap,
şem‘, Humar, Sofi, İşve, Ârif, Kalender, Mesti, Meyhane, Mutrib,
Çeşm, Vasl, Naz, Melâmi.( Bunların manası konuyla ilgili bir
sözlükten bulunabileceğinden açıklamaya gerek görmedim) (Kaynak,
Tasavvuf Mahir İz kitapevi. Sayfa
162-163-164-165-166-167-168-169-170)
Sofuların en köklü tuzaklarından biride ‘’Rabıta’’ iddialarıdır.
Rabıta Arapçada ‘’Rabt’’ kökünden türetilmiş bir
kelimedir.Sözlükleri birleştirmek bitiştirmek, iliştirmek ve
bağlanmak anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle iletişim kurmada
denebilir. Bu iletişim sofularca, canlılarla olabileceği gibi
ölülerle de olabilir. Ve sofular bunu bir farz olarak ileri sürmekte
ve zikirden üstün olduğunu iddia etmektedirler.
Asılsız bir olay olmasına rağmen, sofuların müridlerini hayal
alemine sürüklemek için yaygın olarak kullandıkları bir yoldur.
Böylece mürid kurduğu hayalleri gerçek sanarak erdiğine
hükmedecektir. Ermesine sebep olarak gördüğü, gerek yaşayan, gerek
ölmüş olan şeyleri yüceltme yoluna giderek onlara ve öğretilerine
sıkı sıkıya bağlanmış olur.
Rabıta konusunda sofistlerin bazı söyleyişlerinden örnek verecek
olursam:
“Ellidört farzdan biridir râbıta
Ehl-i aşkın rehberidir râbıta;
Hubb-i fillah’tır bu yolda râbıta
Bir muhabbettir gönülde râbıta.”
(Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit
Aydın. Sayfa 32. )
“Nakşibendilere göre râbıta farz olduğu için herkesin mutlak surette
bir şeyhe bağlanması ve mürşidine râbıta yapması kaçınılmaz bir
görevdir. Nitekim Muhammed Emin el-Kurdi, bu konuda şunları
kaydetmektedir.
<< Allah’a ulaşmış bulunan şeyh, müridin Allah’a ulaşması için bir
aracıdır ve onun, Allah huzuruna girebileceği bir kapıdır.
Dolayısıyla kendisini irşad edecek bir şeyhi bulunmayanın rehberi
ancak şeytandır. >> (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin
Yayınları 1996, Ferit Aydın. Sayfa 32-33. )
Rabıtai şerife adlı kitapta şöyle denmektedir.
“Rabıta, Allah’a ermeye müstakil bir yoldur.”
“Rabıta, ilâhi-zâti sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına
varmış bir kâmil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o
zatın, suretini hayâl hazinesine muhafaza etmekten ibarettir.”
“Malum olsun ki bu yolla Allah’a ermek, kamil şeyhin muhabbet ve
rabıtasına bağlıdır (...)”
“Evliyanın bazıları vardır ki, sadık müride, vefatından sonra
hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. Yani evliyadan
bazılarının, rûhâniyeti vasıtasıyla ilâhi emirleri takip ve tatbik
ettirdiği kimseler vardır. İsterse o veli kabrinde meyyit olsun...
Kabrindeyken müridini yetiştirir. Muridi kabrinden onun sesini
işitir. Nitekim Ebulhasan-ül Hırkani Şeyh Ebi yezid Bestâmi’den bu
şekilde feyz almıştır.”
“Yani ölü evliya ile röportaj yapılabilir! Halbuki Allah Teâla
ölülerin duymadıklarını ve konuşmadıklarını Kur’ân-ı Kerim’de
bildirmektedir. Kur’ân-ı Kerim : 6/111, 27/80, 30/52.” (Tarikatta
Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit Aydın. Sayfa
126. )
Rabıtayı red edenlere karşı Nakşibendiler şu şekilde dini tehditte
bulunmaktadırlar :
“Râbıtayı, Allah’ın öfkesine uğrayan ve O’nun hoşnutluğundan yoksun
olan bedbaht kimselerin ancak inkar etmeye yeltenebileceği.”
(Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit
Aydın. Sayfa 95. )
Abdülhakim Arvasi ölülerle rabıtanın keyfiyeti ve adabı konusunda
şöyle demektedir :
“Bir velinin kabri ziyaret edilince, veli ziyaretçiyi tanır selamını
alır. Veli, Kabri üstünde Allah’ı zikretmeye başlayan ziyaretçiyle
beraber zikreder. Ârifin kalbi, bilmeden, anlamadan haber vermez.
Muhakak ki, veliler bir evden bir eve geçmişlerdir. Vefatlarından
sonra onlara edilecek hürmet hayatlarında olduğu gibidir;
kendilerine, hayatta gösterilen edebin aynen gösterilmesi lâzımdır.
Ziyaretçi, ayaklarını kabrin üstüne koymaz ve kabri çiğnemez. Evliya
ile, vefatından sonra, hayatlarında olduğu gibi muaşerette bulunur.
Veli vefat edince, nebiler ve velilerin ruhları, onun üstüne namaza
durur.” (Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu Yayınları 1981 baskısı, yazan
Esseyyid Abdülhakim Arvasi, sayfa 24.)
Ayrıca Abdülhakim Arvasi, bu gibi sözlerle yetinmeyip râbıtanın
zikirden (Allah’ı zikretmekten) üstün olduğunu iddia etmekte ve
Râbıtanın bütün tarikatlarda şart olduğunu söylemektedir. Şöyle ki :
“Kayyum-u Rabbâni şeyh Muhammed Masum buyurdular;”
<< -Râbıta tek başına erdiricidir; zikir tek başına erdirici
değil...>>
“Râbıta her tarikatte şarttır. Bu şartı kabul etmeyenler, ya
râbıtanın ne olduğunu bilmeyenlerden, yahut tarikatlerin mâna ve
mefhumunu anlamayanlardandır.”
“Râbıta, İlâhi - zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahade makamına
varmış bir kâmil ve mükemmele kalb bağlayıp, huzur ve gıyabında o
zatın suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.”
Abdülhakim Arvasi, sayfa 17-18.)
Ve sofular râbıta iddiaları konusunda bu gibi daha bir çok sözler
sarf etmektedirler. Bu gibi sözlerin Kuran’a uygun hiçbir yönü
yoktur, hatta râbıta diye iddia ettikleri boş hayallerin, Allah’ı
zikretmekten üstün olduğunu söylemeleri Kuran’a uygun olmadığı gibi,
alternatifler üretmek suretiyle insanları Kuran’dan uzaklaştırma
çabalarıdır, buna benzer alternatifleri, İsa Peygamber gelecek,
Mehdi gelecek şeklinde iddia üretenlerin çabalarında da görmek
mümkündür, böylece Kuran’ın insanların ıslahı için yeterli olma
özelliğini örtmeye çalışarak, insanları Kuran dışında ürettikleri
boş temelsiz ümitler peşinde koşturmayı ve Kuran öğretisinden
uzaklaştırmayı amaçlamaktadırlar, hadis adı altında Peygambere
iftira yollu öğreti üretmenin amacıda yine Kuran’ı İslami öğretiden
dışlama çabalarının bir ürünüdür. Zikir konusunda Kuran’dan mealen :
- Kitâb’dan sana vahyedileni oku ve namazı
da kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyar. Allah’ı
anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı
bilir. 29/45
8- Sofuların Kuran’a alternatif dini kaynaklar göstermeleri ile
müridlerini Kuran’dan uzaklaştırma çabaları:
Meşhur sofulardan Ebû Said İbni Ebi’l Hayr şöyle demektedir :
“Sen zannediyor musun ki Allah’ın kelâmı sâbit bir miktarda ve
hacimdedir. Hayır, Allah’ın Muhammed’e gönderilen kelâmı Kur’an’ın
yedide yedisidir, ama kulları’nın kalblerine ilhâm ettikleri sayı ve
hudut tanımaz, ve hiç kesilmez.”
“Allah’ın hakiki kulu olduğu yerde oturur. Beyt-i Ma’mûr onu
dafalarca ziyârete gelir.”
“Cehennem şimdi olduğun yerdir, Cennet de olmadığın yer.” (İslam
Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken Neşriyat A.Ş. Yayınları 1987 baskısı
sayfa 203. )
Ebû Said İbni Ebi’l Hayr, bu sözleriyle Kuran’ın sınırlı fakat
sofulara gelen vahiylerin sınırsız olduğunu iddia ediyor. Böylece
asısız ve muğlak ifadelerle Kuran’a olan güveni sarsmaya ve bu
suretle insanları kendisine bağlamaya çalışıyor.
Bütün müminler bilirler ki, Allah’ın sözleri veya başka bir ifadeyle
kelimeleri Kuran’dan ibaret değildir ve bu durum O’nun zatıyla
ilgili bir durumdur. Din vahyi olarak Kuran tam, noksansız, açık ve
kolay anlaşılır; mükemmel bir kitaptır. Kuran, yalnız ve yalnız
Peygamberimiz Muhammed’e indirilmiş bir dini vahiydir. Peygamberimiz
Muhammed’in peygamber olmasıyla birlikte ve onun yaşam müddetiyle
sınırlı gelen bir İlâhi vahiydir, ondan sora da, İnsan veya Cin
olsun, Allah’tan Kuran-i manada hiç kimse vahiy almamıştır. Ve bu
durum dünya durdukça, kıyamete kadar böylece devam edecektir. İslâm
dinini öğrenmek isteyen kim olursa olsun Kuran’ın öğretisine
muhtaçtır. Bu hususta Kuran dışında hiçbir alternatif veya yol
mevcut değildir. Kuran hür bir kitap olup, kendi dışında ki hiçbir
bilgi kaynağının veya şahsın tahakkümüne girmez. Bunun dışında söz
söyleyen, hayallere kapılmış ve şeytana oyuncak olmuş bir kimseden
başkası değildir.
Yunus Emre’nin Kuran karşıtı sözlerinden bazı örnekler:
“İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur.
Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)
Yani diyor ki: İlim gerçek bir göz perdesidir, hakikatleri görmeyi
engeller, dünya ahret hesabıdır. Gerçek kitap aşk kitabıdır. Senin
okuduğun bu sayfalar, yani Kuran sayfaları da neyin nesi oluyor. O
ancak göze perdedir diyor.
Ve diyor ki :
“Ben bir kitâb okudum kalem anı yazmadı
Mürekkeb eylerisem yetmeye yedi deniz.”
Onun okuduğu kitab, güya kalem onu yazmamış ve yazmaya kalkarsa yedi
deniz kadar mürekkeb ona yetmezmiş.
Ayrıca :
“Işkıla çalındı kalem ışka yesirdurur âlem
Âşıklar arasında Cebrail dahi hicabdurur.”
“Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi
Şöyle kaldılar âciz bilmediler ne babdurur.”
İddia ettiği aşk kitabını, medrese müderrislerinin anlamaktan aciz
kaldığını, bu kitabı anlamaya Cebrail’in perde yani mania olduğunu,
Cebrail’den kastı ise Cebrail’in getirdiği Kuran’dır. Böylece
Kuran’ı zararlı sayarak öğretisine karşı çıkıyor.
Kendisi için en büyük rakip olarak “Şeriati” yani Kuran’ı
görmektedir.
“Işk erinin gönli tolı padişahdan nevâledür
Işksuz âdem nice_ anlasun çün şeriat havaledür”
Bur da da şeriati, doğru anlamaya perde yane engel olarak
tanımlıyor.
Ve Sofizmin ana zihniyetini tanımlayan şu sözleri söylüyor :
“Yitmişiki millete suçum budur hak didüm
Korku hiyânetedür ya ben niçin kızarım.”
Şeriat oğlanları nice yol ide bize
Hakikat deryasında bahrı oldum yüzerim.”
Bütün milletlerin inançlarının ne olursa olsun bir olduğunu iddia
ederek, şeriatın yol gösterici olamayacağını, zira kendisinin
hakikat deryasında yüzdüğünü söylüyor.
Kuran yerine, iddia ettiği aşk kıtabını önermesinin neticesinde :
“Zühd ü tâat usûl-i din ışk haddinden taşra durur
Nisbet değil durur bana secde vü rükû’u kıyam.”
Dediğine göre, Zahitlik, ibadet, din usulu aşk sınırından, dışta
durur, secde ve ruku ona din ölçüsü veya gereği değilmiş.
Namaz ve oruç yerine ise :
“Ben oruç namâziçün seci içdüm esridim
Tesbih u seccâdeyçün dinledim çeşte kopuz.”
Oruç ve namaz yerine şarap içip sarhoş olmuş, tesbih ve seccade
yerine, tanburla kopuz dinlemiş.
Ve eğer bu sözleri anladınsa; diyerek;
“Yunus’un bu sözünden sen mani anlarısan
Konya minâresini göresin bir çuvaldız.”
Konya minaresi artık sana bir çuvaldız, yani batmasıyla rahatsız
eden bir şiş gibi gelir diyor.
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25, 31, 38, 57, 93, 118.)
Mevlana’nın Kuran karşıtı olan sözlerinden bazı örnekler :
“Tanrı’dan vasıtasız verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona
sürdüğü renk gibi diri kalmaz uçıp gider. (Şark İslâm Klasikleri,
Mesnevi Cilt 1 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 276
b.3449. )
Bilindiği gibi, Kuran Cebrail vasıtasıyla Peygamberimize Vahye
dilmiştir, Mevlana’ya göre böyle bir ilim istikrarsız olup uçup
giden bir ilimmiş, geçerli olması için kendisine Allah tarafından
vasıtasız gelmeliymiş. Aslında demek istediği, kendisine de
peygamberlere verildiği gibi peygamberlik verilmedikçe iman
etmeyeceğini söylemesidir.
Bu konuda Kur’an’dan mealen :
-Ve onlara bir âyet geldiği zaman derler
ki: Allah'ın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri bizlere
verilinceye kadar biz imân etmeyiz. Allah Teâlâ peygamberliği nereye
yönelteceğini en iyi bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapmakta
olduktan tuzak ve hileden dolayı Hak Teâlâ'nın katında bir alçaklık
ve şiddetli bir azap isâbet edecektir. 6/124
Bu istediği olmayınca da, sofist durur mu; şöyle diyor.
“Şeyh, Tanrı gibi aletsiz işler görür, Müridlere sözsüz dersler
verir.” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 2 Mevlana M.E.G.S.B.
Yayınları 1988 baskısı, sayfa 101 b.3323. )
Sofu baktı peygamber olamıyor, bu olmayınca yine İlâh’lığından dem
vuruyor. Hal böyle olunca da, Ledün ilmini öğrenmek için
kelimelerden dolayısıyla kitaptan uzaklaşmayı şart görüyor, şöyle
ki:
“Kardeş, sözden el çek ki bizzat Tanrı, senden Ledün ilmini meydana
çıkarsın.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 291 b.3642. )
Anlattığı bir hikayede, güya Çinlilerle, Rumlar resim yapma
yarışmasına girişmişler, arada perde çekişi olduğu halde Çinliler
duvara resim yapmışlar, Rumlar ise karşı duvarı cilalamışlar, perde
aradan çekilince Rumların duvarına Çinlilerin resmi aksetmiş ve
böylece Rumlar kazanmışlar. Bu örnekle kayıtlı yazılı olanı red
ediyor ve bununla vasıtasız bilgiyi övüyor, gerçi örnek çelişkili ve
tutarsız fakat yinede iddiasını buna bağlamaya çalışıyor. Şöyle ki:
“Oğul, Rum ressamları, sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri,
kitapları yoktur.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 278 b.3483.)
“Onlar, fıkhı ve nahvi, terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu
ihtiyar etmişlerdir.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 279 b.3497.)
Dini bütün kayıtları terk ettiğini söylüyor, bunun yanında mahf
olmayı seçtiğini kendi ağzıyla söylemesi bence ilginç, güya bununla
“fenafillahı” kastettiğini ima etse de.
Ve Sofizmin temel ilkesi olan, hiçbir şeyi gerçek olarak görmemeyi,
akla - karanın, doğru ile yanlışın bir olduğunu savunan şu sözleri
söylüyor.
“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden
öyle geçtim (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de
bulaşmadı).”
“Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün dinler birdir. Bence yüz
binlerce yılla bir saat aynı.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 280
b.3503-3504.)
İnancı bu olunca aklı sıra Hac etmeyle şu şekilde alay etmeye
kalkışıyor:
“Pir ‘Ey Bayezid nereye gidiyorsun, gurbet pılı
Pırtısını nereye kadar çekip süreceksin?’ dedi.”
“Bayezid, ‘Hac mevsimi.. Kâbe’ye gidiyorum’ diye cevap verdi. Pir
dedi ki : ‘Yol masrafı olarak yanında ne var?”
“Bayezid, ‘İki yüz dirhem gümüşüm var. Ridamın ucuna sımsıkı
bağladım işte’ deyince,”
“Pir (şeyh), ‘Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac tavafından
daha makbul bil.”
“O dirhemleri de, ey cömert kişi, bana ver. Bil ki hac ettin,
muradın hâsıl oldu.”
“Umre ettin, ebedi ömre nail oldun, sâf bir hale geldin, Safa’ya
koştun, Saiy erkânını yerine getirdin.” (Mesnevi Cilt II Mevlana ,
sayfa 272 b.2238, 2239, 2240, 2241, 2242, 2243.)
Muhyiddin İbn’ül Arabinin, Kur’an’a karşı olan sözlerinden bazı
örnekler :
“Futûhât’da dikkatimizi çeken onuncu motif, İbn’ül arabinin eser
yazmak için dâima Allah’dan bilgi hatta izin beklediğini
söylemesidir. Futûhat’da şöyle diyordu :”
<<... Eserlerimi yazmak husûsunda, bana gerçekten izin
verilmiştir...>>
<<... Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, buradaki her harfi ilâhi bir
imlâ ve rabbâni bir ilkâ (= ulaştırma) ile yazdım...>> demektedir.
İşte bu gibi sözlerle, normal boyda 7000 sayfa tutan Futûhat’ın her
harfini dahi kendisine Allah’ın dikte ettiğini iddia ediyordu.” (El
- Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr.
Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 93. )
“Futâhad’da çok nâdir olarak gözümüze çarpan onbirinci motif, İbn’ül
- arabinin kendisine âyet(!) geldiğini iddiâ etmesidir... Bizzat
kendisi şöyle diyordu :”
<<... İşte bu 586 yılında İşbiliye kabristanında bir Cuma günü
namazdan sonra bize gelen âyet’dir. Bu sırada sarhoş (gibi) kaldım :
Üç yıl müddetle namazda veyâ uyanıkken yahut uykuda, ancak bunu
okuyabiliyordum...>> (bahsi geçen; El - Futûhât El - Mekkiyye,
Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 99. )
Kendi yazdıklarının tamamı için de, Allah’tan gelme olduğunu ve
kendisine ayet indiğini İbn’ül Arabi, kendisince Kuran’a alternatif
üretmeye çalışıyor, daha önce örneğini verdiğim gibi, Mevlana da
Mesnevisi için Kuran’a nazire yaparak aynı şeyleri söylüyor.
İbn’ül Arabi, kendi yoluna engel olarak gördüğü fakih’ler hakkında
şöyle demekten çekinmiyordu :
<<... Fakih’ler, evliyanın Firavunları ve Tanrının iyi kullarının
Deccal’larıdır...>> (bahsi geçen; El - Futûhât El - Mekkiyye,
Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 11. )
9- Sofuların, Kuran’a batıni mana isnâd etmeleri ile, anlaşılması
gereken mananın zahiri yani açık mana değil de, batıni yani
gizli mana olduğunu iddia etmeleri:
Sofuların insanları Kuran’dan uzaklaştırıp, kendilerine bağlamak
için kullandıkları bir metot ta, Kuran’ın batıni manası olduğunu ve
bu batıni mananın Kuran’a esas teşkil ettiğini söylemeleridir. Adı
mubin yani Apaçık olan bir kitap hakkında bu şekilde iddiada
bulunmak sofular için sıradan bir iştir. Bundan amaçları, böylece
Kuran’a karşı ve aykırı olarak iddia ettikleri bütün sözlerini
batıni Kuran manası olarak adlandırmak ve böylece kabul ettirmeye
çaba gösterirler. Bunu kabul edenlerin nazarında, kendilerini
bilinmeyeni bilen özel şahıslar; kendi ifadeleriyle evliya olarak
göstermeye çalışırlar.
Batıniliği kabul ettirme yöntemleriyse, tümden zahiri manayı terk
etmeyi teklif etme değil de. Zahirle, iddia ettikleri Batıniliği
birleştirmeyi teklif etmektir. Böyle bir yöntemle kendilerine
gelecek tepkileri azaltmak ve sinerek daha etkili olmak
amacındadırlar. Böylece işlerine geldiği zaman zahiri manayı öne
sürecek veya batıni mana iddia edeceklerdir. Fakat esas amaçları
batıni iddialarını kabul ettirmektir. Tasavvufi mesleklerini başka
türlü yürütmek, Kuran’a rağmen imkansızdır. Kuran hiçbir şekilde,
küfre ve şirke yol veren bir kitap değildir.
Kur’an’ın batıni öğreti ihtiva etmediği ve apaçık bir kitap olduğu
ile, bazı özelliklerinden örnek verecek olursam; Kuran’dan mealen :
- Bunlar apaçık Kitâb’ın âyetleridir. 26/2
- Apaçık Kitâb’a andolsun ki, 43/2
- Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kuran yaptık. 43/3
- Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren âyetler, sizden
önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler
için öğütler indirdik. 24/34
- Andolsun biz (bilmediklerinizi size) açık açık bildiren âyetler
indirdik, Allah, dilediğini doğru yola iletir. 24/46
- Bilmeyenler dediler ki : “Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir
âyet (mûcize) gelmeli değil miydi ?” Onlardan öncekiler de onların
dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine bezedi. Gerçekleri
iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik. 2/118
- İşte Rabb’inin doğru yolu budur. Biz,
öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.
6/126
- Biz onlara öyle bir kitap getirmişizdir ki, iman edecek her hangi
bir kavme hidâyet ve rahmet olmak için onu tam bir ilim üzere tafsil
etmişizdir. 7/52
- (Resûlüm) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. 75/16
- Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak
bize aittir. 75/17
- O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.
75/18
- Sonra onu açıklamak bize aittir. 75/19
- Onların sana getirdiği her misale (her batıl iddiaya) karşı
mutlaka biz sana, (o bâtılı yok edecek) gerçeği ve en güzel
açıklamayı getiririz. 25/33
- Şüphesiz size (hayatınız için gerekli bütün) bilgi ve uyarıları
içinde olan bir kitap indirdik. Neden düşünmüyorsunuz ? 21/10
- Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu
Kuran’da insanlara her türlü misali verdik. 39/27
- Korunsunlar diye, eğriliği olmayan, Arapça bir Kuran indirdik.
39/28
- Andolsun biz, Kuran’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan
yok mudur. 54/17
Ve Kuran’ın apaçık, yeterli ve insanın kolayca anlaya bileceği bir
kitap olduğuna dair, Kuran’dan daha birçok örnek verilebilir.
Allah’ın apaçık ve yeterli dediğine, kapalı ve yetersiz diyen kim
olursa olsun Kuran’ı red etmiş olmakla muhakkak küfretmiştir. Bu
itibarla, kuran şifresi adı altında, Hurufilik adı altında veya
ebcet hesabı adı altında veya özerinde ondokuz vardır oda şu
manalara gelir diye iddia edenler ve bu gibi iddiaları olanlar,
Kuran’ı anlayamamış ve şeytanın oyuncağı olmuş kimselerdirler. Allah
Kuran’ı bütün insanlara ve cinlere istifade etsinler diye
indirmiştir, Kur’an’da hiçbir kula özel bir bilgi yoktur. Allah
bizlere ne bir bilmece, ne bir şifre nede bir labirent
indirmemiştir.
Buna rağmen sofistlerin dediğine bakalım :
“Nazari sûfi müfessirler, Kur’an’ı tetkiklerine ve felsefi
görüşlerine dayandırıp onu arzu ettikleri şekilde
mânalandırmışlardır. Kur’an’ın gâyesi, insanları irşad olduğundan,
onlar Kur’an’dan kendi anlayışlarına uyacak manaları çıkarmakta
zorluk çekmişlerdir. Fikir sâhibi filozof, sûfi, fikrinin revaç
bulması için, onları Kur’an’la te’yid etmek lüzûmunu hissetmiştir.
Tabiidir ki, bu da Allah kelâmını kendi arzu ve tahayyülüne göre
tevil etme ihtiyacını doğurmuştur. Bu şekilde ki keyfilik, bir çok
noktalardan Kur’an’ı, asıl gaye ve hedefinden uzaklaştırmıştır.
Sûfi, görüşlerini geçerli kılabilmek için, Kur’an’la görüşü arasında
bir zıtlık alsa dahi, onu kendi görüşü tarafına meylettirmeye
uğraşır. Bir Mü’min her hâlükârda Kur’an’a teslim ve onun hizmetkârı
olması icâb ederken, o Kur’an’ı kendi görüş ve felsefesinin
hizmetine sokmuş olur. (Tefsir Tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayını 1987 baskısı. Praf. Dr. İsmail Cerrahoğlu Cilt 2, sayfa 8. )
Nazari tefsirden başka, sofuların bir de İşâri tefsir iddiaları
vardır. Sofular bu çeşit tefsirlerinde de Kuran’ın açık ve anlaşılır
manasını değil de, kalplerine doğduğunu iddia ettikleri manaları
esas almışlardır. Bu anlayışlarını esrarengiz bir hale getirmek için
de, kapalı bir üslûp ile, remiz ve işaret yoluyla ifade ettiler.
Yaptıkları tefsirlere de tefsir değil işâret adını verdiler. Bunun
için bu çeşit tefsirlere “işari tefsir” adı verilir. Onlara göre
Kuran, açık anlaşılır manasından başka bir çok batıni manalar taşır.
İddia ettikleri Kuran tefsirlerinde âyetlerin zahiri manasından
ziyade, yine kendilerince ileri sürülen batını manalar üzerinde
durmuşladır.
Hal bu ki değil Kuran’ı batını bir şekilde tefsir etmek, Kuran için
batın olsun veya olmasın tefsir iddia etmek Kur’an’a uygun değildir.
Zira manası apaçık olan bir kitabın tefsir edilmesine ihtiyaç ve
olanak yoktur. Zaten açıkça anlaşılırdır. Ancak insanların çalışmak
suretiyle, onu düşünerek doğru bir şekilde anlamaya ihtiyaçları
vardır, daha fazla bilgi sahibi olanlarda diğerlerine anlatır.
Nazari ve İşari tefsirler konusunda İsmail CERRAHOĞLU, yazdığı
“Tefsir Tarihi” ikinci cildinde şöyle demektedir :
“Sufi tefsirin nevileri arasında şu iki esaslı farkı görmek
mümkündür : İlki, Nazari sûfi tefsir, sûfinin zihninde beliren bazı
ilmi mukaddimelere, ön yargılara dayanır. Sonra Kur’an ayetleri
bunları te’yid etmek için getirilir. İşari sûfi tefsir ise, ilmi
mukaddimelere dayanmayıp, sûfinin rûhi riyazetine dayanır. Rûhi
riyazetle aydınlanan (aydınlandığını iddia eden) sûfi, kudsi
işaretleri alacak dereceye ulaşır (ulaştığı boş bir iddiadan
ibarettir.) ve orada âyetlerin taşıdığı öz mânâ ve gaybi şeyler
kalbine doğar. (Bütün bu konum iddiaları, sofunun Kuran’da batıni
mana olduğunu yutturmak için kurduğu bir tuzaktır.) Diğeri ise,
Nazari sûfi tefsir sâhibi, âyetin, kendi verdiği manadan başka bi
mânâ taşımadığı kanaatindedir. Halbuki, işari sûfi tefsir sahibi ise
kendi verdiği mânânın dışında, zâhir bir mânâ olmadığını iddia
etmez, nasların zâhirleri üzerine yüklenmiş bulunduğunu, fakat bir
iç öz mânânın da ayette mündemiç olduğunu söyler. Onlara göre Kur’ân
dış manasından başka bir çok mânâlar taşır.”
“Mutasavvıflar Kur’ân tefsirlerinde ayetlerin zâhir manasından
ziyâde, batını üzerinde durmuşlardır.” (Parantezler harici
alıntılar, Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa
10. )
Her ne kadar amacım, sofuların yaptıkları tefsir çeşitlerini
sıralamak değil de, Batınilik iddialarıyla varmak istedikleri
amaçları belirtmek ise de, yaptıkları tefsirlerinden bir iki örnek
vermekte, yüzlerini göstermek açısından fayda vardır. Şöyle ki :
et - Tüsteri tefsirinden :
“Kezâ Enâm sûresinin 54.’... Rabbiniz sizden kim bilmeyerek fenalık
işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona