ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 20

Öğüdün dutmaz ise yazuğu yokdur boşa
Namâz kılmaz kişinin kazanduğu hep harâm
Bin kızılı var ise birisi gelmez işe
Namâz kılmayana sen müslümandır dimegil
Hergiz müslüman olmaz bağrı dönmişdür taşa
Yûnus imdi namâzun komagıl sen kıla gör
Ansuzın ecel irer ömür yetişir başa.”
(Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 - B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 185.)
Çok ender olmasına rağmen, yazılı nüsha olarak sofular çifte standart olmak üzere bu gibi sözleri kendi amaçlarında kullanmak için zaman zaman kitaplarına yazmışlardır.

5- Mezhepler arası ihtilafları kullanarak, mürid kazanmak amacıyla, hedefledikleri mezhebin temel inanç noktasından hareketle, o mezhepten görünme amaçlı sözleri: :
Cebriyeciliği desteklemeleri :

 Ahmed’el Rufi-i şöyle demektedir:
“KADERE İMAN
Efendiler!
Âlem ikiye bölünse, bir kısmı beni güzel kokulara boğsalar, diğerleri de beni makaslarla kıtır kıtır kesseler, benim nazarımda her ikisi de birdir.
Ne birincilerin itibarı artar, ne de ikincilerin değeri düşer; çünkü bilirim ki, bütün bunlar mukadderat’ın bir neticesidir.” ( El - burhân’ül Müeyyed, Pamuk Yayınları Gavsul A’zam Ahmed’el Rufâi , sayfa 49 Basım 1975).

 Abdülkadir Geylani şöyle demektedir :
“ŞEYTANLA BİR KONUŞMA”
“Rüya gördüm.. Büyük bir topluluk içindeydim.. Şeytan da orada idi.. Onu öldürmek istedim, bana şöyle söyledi :
- << Beni neden öldürmek istiyorsun?.. Benim ne günahım var?.. Eğer bir şey şer olacaksa, onu hayra çeviremem.. Yine bir şey hayır olarak kalacaksa onu da şer yapmağa gücüm yetmez.. Benim elimde ne var? >> .” (Abdülkadir Geylani, Fütûh’ül - Gayb, Bahar Yayınları 1983 sayfa 63. )

Mevlânâ Celâleddin şöyle demektedir :
“Kimin haddi vardır ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!
Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir.
O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur.
Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 1 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 309-310 b.3889 - 3892. )
Yukarda görüldüğü gibi, tasavvuf mesleğinin önde gelen üç meşhur sofu’su kader konusunda Cebriyecilik yapmaktadırlar fakat bu öbür mezheplerin içinde yer almayacakları manasında da değildir.

Görüldüğü gibi, onlara göre iyilik ve kötülük mukadderatın eseri olup, iyi ve kötü, suç ve suçlu yoktur, aslında bu iddia sofizmin temel mantığına da uygundur, zira onlara göre hakikat diye bir şey yoktur, her şey birdir.
Hal bu ki, İslâm dininde, iyi ve kötünün varlığı, sabit bir gerçeğin ifadesidir. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve yaşamlarında kendilerini, İman edip iyi amaller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! 45/21

- De ki : “İyi ve temiz olan şeyle, kötü ve pis olan şey, tuhafına git sade (bu böyledir). Bu itibarla, ey akıl sahipleri, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz. 5/100

- Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. 16/90

- Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. 4/79

- Onlar bir kötülük yaptıkları zaman : “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki : Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? 7/28

6- Sofuların kendilerinin, Nebilerden ve Velilerden üstün olduklarını söylemeleri :
Sofuların, uyguladıkları avlanma yöntemlerinden biride, muridlerine güvence verme açısından nebilerden ve tüm evliyadan daha üstün olduklarını söylemeleridir, Şöyle ki :

Sofuların peygamberlerden üstün olduğunu söyleyenlerin başında Muhyiddin-i Arabi gelir. İddia ettiğine göre, “nasıl ki son nebi varsa, son velide vardır. Peygamberde nübüvvet ve velilik birlikte idi, fakat peygamberin veliliği peygamberliğinden üstündü, böylece evliyalık peygamberlikten üstün olmuş olur. Peygamber son nebi olması hesabıyla bütün nebilerden üstündür. Fakat son veli değildir, son veli kendisi yani ‘Muhyiddin-i Arabi’ olması hesabıyla da bütün peygamberlerden üstün olmuş olur.” Muhyiddin-i Arabi’nin iddiası bu şekildedir. Kısacası ben son veliyim ve peygamberler dahil yaratılmışların en büyüğüyüm demektedir.

Bu iddiasıyla ilgili bazı örnekler şöyledir:

“İbni Arabi yaradılışı tecelliler şeklinde izah ediyor. Burada Plotinus’un südûr nazariyesinden ilham aldığı anlaşılmaktadır, fakat tecelli olayı sürur’dan farklıdır. Varlıklar âlemi << Bir>> olan Tanrı’dan südûr halinde çıkmış ayrı ayrı var oluşları temsil etmez. Gördüğümüz farklılıklar Allah’ ın değişik kemal derecelerinin tecelli etmesinden ibarettir. Allah’ın hakikati cansız maddelerde çok aşağı derecede tecelli etmiştir ; O’nun en yüksek derecede tecellisi << insan-ı kâmil>> dedir. İnsan-ı kâmil hakikatlerin hakikati veya Muhammed’in hakikatinin tezâhür ettiği insan demektir. İbni Arabi burada Plotinus’daki ilk akıl’a hakikatlerin hakikati diyor. Hakikatlerin hakikati Peygamber’in şahsında tecellisini bulmuş olmakla birlikte bu tecelli onunla sona ermez. Hazreti Muhammed son peygamberdir, fakat son veli değildir. Binâenaleyh İbni Arabi’nin insan-ı kâmil-i en yüksek hakikatin tecelligâhı olarak başka bir insan’da olabilir. Nitekim o Peygamber’in vasfı olan hatem-i enbiyalılık gibi bir de hatem-i evliyâlık kavramı ortaya atmış ve bununla kendi şahsını imâ etmiştir’’ (İslâm Tasavvufunun Meseleleri, Prof. Dr. Erol Güngür. Ötüken Yayınları 1987 baskısı sayfa 88 )
‘’Bu adamlar şeriat getirme anlamında nübüvvet ve risâletin sona erdiğini söylemekte ve demek istemektedir ki, tahkik etme anlamında nübüvvet ve risâlet -ki bunlara göre velâyettir- ve risâletten üstündür. Bu sebeple İbni Arabi sözlerinden birinde şöyle der:’’
<< Berzah’taki nübüvvet makamı,
Resulden birazcık üsttedir, veliden aşağı.>>
‘’ Bu hususta kendilerine itiraz olunduğu zaman bunlar derler ki : << Nebinin Velililiği nebiliğinden üstündür; Nebiliği de resûllüğünden yüksektir. Çünkü o , Allah’tan veliliği sayesinde bilgi almaktadır>>. Sonra da Peygamberin veliliğinin bir benzerini kendileri içinde gerçekleşmiş görürler ve hâtemü’l-evliyânın veliliğini peygamberin veliliğinden daha büyük sayıp bir resûlün veliliğini, bu iddia ettikleri hatemü’l-evliyâ’nın veliliğine tâbi kabul ederler. (İbn Teymiye Külliyatı. Tevhid yayınları 1987 baskısı sayfa 233)
Tasavvufçu sofistler Muhyiddin-i Arabinin bu iddialarını bir gerçekmiş gibi kabul etmektedirler. Bu duruma göre ortaya ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Muhyuddin-i Arabi son veliyse ve ondan sonra veli gelmeyecekse, o’ndan sonra dünyaya gelen sofular neye göre evliyalık iddia etmektedirler? Bu durum hiçbir şeyi hakikat olarak kabul etmeyen sofuların mantığına uygun bir durumdur ve sofuların hiçbir şeyde samimi olmadıklarının açık bir göstergesidir. İşin aslında onlar için, Ne din vardır, ne peygamberlik vardır, nede evliyalık. Var la yok onlar için aynı şeydir ve bir hakikati temsil etmez. Buna rağmen İlâh olduklarını ısrarla iddia ederler.
7- Sofuların İslam’da olmayan ibadet şekilleri ve Farzlar icat etmeleri olayı:
İslam dininde, Kelime-i Şahadet, Namaz, Hâc, Oruç, Zekat gibi bilinen farzlar vardır. Sofular is bunların dışında çok değişik ve çeşitli ayinler ve farzlar icat etmişlerdir. Bundan amaçları müridlerini İslâmi farzlardan uzaklaştırıp kendilerine sıkı sıkıya bağlamaktır. İcat ettikleri bu tür şeylere verecek olursak:
Mahir İz şöyle bir tanım yapmaktadır:
‘’Istılahi manada âyin tarik (tarikat) erbabının tekkeler de icrâ ettikleri usûldür.’’
‘’Bu âyinlerden her birinin kendine has isim ve şekilleri vardır.’’
Âyin çeşitleri
‘’Mevleviler, yaptıkları âyine <<semâ>> Kadiriler <<devran>>, Rıfâiler ve Sa’diler << zikr-i kıyam >> Halvetiler, << darb-ı esmâ >>, Nakşibendiler << hatm-i hacegân >> diye isim verirler.’’
“Devrân : Kadiri tarıkatinin âyinidir. Semahânede toplanan dervişler, şeyhlerinin huzurunda ayakta oldukları halde << esma-i ilahiyye>> yi zikrederek ve birbirlerine bend olarak devrederler.
Zikr-i kıyâm: Rıfâi ve Sa’dilerin ayinidir. Semâhânede toplanan dervişler, yine ayakta olarak ve dalga dedikleri şekilde sallanarak zikir ve tevhid ile meşgul olurlar. Rıfâi tarikatinde ayrıca, âyin esnasında şeyhin işgal ettiği makamın önünde kemerbend ( beline kılıç kayışı bağlamış) iki mürid hazır bekler.
Darbı esma : Halvetilerin âyinidir. Müridlerin, halka ile oturarak zikretmeleridir. Zikir sırasında vücudun hareket etmesi, masivadân kolaylıkla sıyrılabilmek için bir vesile olarak kabul edilmiştir.
Hatm-i hacegân: Nakşibendi âyinidir. Müridler, şeyh huzûrunda diz üzerine oturup fikir ve nazar, mâsivâdan tecrid edilerek, şeyhe ve asıl matlûp olan Hakk’a vasl ve teveccüh edilir. Şeyhin işaretiyle << Fâtiha, İhlâs, Elem Neşrâh>> sûreleri, tesbit edilmiş sayıda okunur. Bu sırada güzel sesle terennüm edilen ilâhi, cemâati vecde getirir.
Mevlevi âyini : Osmanlı hükümdarlarından bir kısmının dahi Mevlevi muhibbi olmaları, Mevlevi dergahlarına daha fazla ilgiyi çekmiştir. Merasim-i mahsusa ile icrâ edilen bu zikir şekli ayrıca tafsile değer.
Mevlevi tarikatının usûlü olan << sema >> ve mukabele denilen zikir şekline << âyin-i şerif >> denildiği gibi, bu merasimin yerine getirilmesine << icrâ- yı âyin >>, o güne de << âyin günü >> derlerdi.
Bu merasimin esnasında mutrib, ney kudûm, ara sırada cenk, rebâb ve buna benzer sazlar ile okunan şiirlere << âyin-i şerif >>, okuyanlara << âyin-hân >> bu şiirlerin yazılı bulunduğu deftere de << âyin mecmuası >> denir.
Mevlevi ayinleri tekkelerin semâhânelerinde yapılırdı.
Semâhâne, ortası cilalı düz bir döşeme ile kaplı meydan, etrafı parmaklıklarla ayrılmış sofalar, onların üzerinde mahfiller bulunan, çeşitli motiflerle tezyin olunmuş bir yerdi: ( Tasavvuf Mahir İz kitap evi 1990 baskısı sayfa 149-150)
Ve daha bir sürü merasim, özel kıyafetler ve sözlerden sonra Semazen dene kimseler sazlar eşliğinde ayakta kendi etraflarında dönerler. Bu sırada bir avuçları yukarda açık, bir avuçları yere doğrudur. Güya Hâk’tan alıp Halka dağıtıyorlarmış.


Tasavvufçuların kullandığı bazı ıstılahlar şu şekildedir.
Şeyh, Çile, Riyâzet, Zikir, Murâkebe, Keramet, Tevella ve Teberrâ, İstikamet, Hâl, Makam, Vakt, Tevâcüd, Vecd, Vücûd, Cem, Cem’u’l-cem, Fark, Fenâ, Bekâ, Gaybet, Sahv, Sekr, Mahf, İsbat, İbadet, Ubudiyet, Muhâdara, Mukâşefe, Müşâhade, Şeriat, Hakikat, İlme’l yakin, Ayne’l-yakin, Hakka’l-yakin, Şahid, Mücâhede, Uzlet, Halvet, Takva, Verâ, Zühd, Harêbat, Sâki, Tersâ, Tersâ peççe, Şarap, şem‘, Humar, Sofi, İşve, Ârif, Kalender, Mesti, Meyhane, Mutrib, Çeşm, Vasl, Naz, Melâmi.( Bunların manası konuyla ilgili bir sözlükten bulunabileceğinden açıklamaya gerek görmedim) (Kaynak, Tasavvuf Mahir İz kitapevi. Sayfa 162-163-164-165-166-167-168-169-170)
Sofuların en köklü tuzaklarından biride ‘’Rabıta’’ iddialarıdır. Rabıta Arapçada ‘’Rabt’’ kökünden türetilmiş bir kelimedir.Sözlükleri birleştirmek bitiştirmek, iliştirmek ve bağlanmak anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle iletişim kurmada denebilir. Bu iletişim sofularca, canlılarla olabileceği gibi ölülerle de olabilir. Ve sofular bunu bir farz olarak ileri sürmekte ve zikirden üstün olduğunu iddia etmektedirler.
Asılsız bir olay olmasına rağmen, sofuların müridlerini hayal alemine sürüklemek için yaygın olarak kullandıkları bir yoldur. Böylece mürid kurduğu hayalleri gerçek sanarak erdiğine hükmedecektir. Ermesine sebep olarak gördüğü, gerek yaşayan, gerek ölmüş olan şeyleri yüceltme yoluna giderek onlara ve öğretilerine sıkı sıkıya bağlanmış olur.
Rabıta konusunda sofistlerin bazı söyleyişlerinden örnek verecek olursam:
“Ellidört farzdan biridir râbıta
Ehl-i aşkın rehberidir râbıta;
Hubb-i fillah’tır bu yolda râbıta
Bir muhabbettir gönülde râbıta.”
(Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit Aydın. Sayfa 32. )

“Nakşibendilere göre râbıta farz olduğu için herkesin mutlak surette bir şeyhe bağlanması ve mürşidine râbıta yapması kaçınılmaz bir görevdir. Nitekim Muhammed Emin el-Kurdi, bu konuda şunları kaydetmektedir.
<< Allah’a ulaşmış bulunan şeyh, müridin Allah’a ulaşması için bir aracıdır ve onun, Allah huzuruna girebileceği bir kapıdır. Dolayısıyla kendisini irşad edecek bir şeyhi bulunmayanın rehberi ancak şeytandır. >> (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit Aydın. Sayfa 32-33. )
Rabıtai şerife adlı kitapta şöyle denmektedir.
“Rabıta, Allah’a ermeye müstakil bir yoldur.”
“Rabıta, ilâhi-zâti sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kâmil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın, suretini hayâl hazinesine muhafaza etmekten ibarettir.”
“Malum olsun ki bu yolla Allah’a ermek, kamil şeyhin muhabbet ve rabıtasına bağlıdır (...)”
“Evliyanın bazıları vardır ki, sadık müride, vefatından sonra hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. Yani evliyadan bazılarının, rûhâniyeti vasıtasıyla ilâhi emirleri takip ve tatbik ettirdiği kimseler vardır. İsterse o veli kabrinde meyyit olsun... Kabrindeyken müridini yetiştirir. Muridi kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Ebulhasan-ül Hırkani Şeyh Ebi yezid Bestâmi’den bu şekilde feyz almıştır.”
“Yani ölü evliya ile röportaj yapılabilir! Halbuki Allah Teâla ölülerin duymadıklarını ve konuşmadıklarını Kur’ân-ı Kerim’de bildirmektedir. Kur’ân-ı Kerim : 6/111, 27/80, 30/52.” (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit Aydın. Sayfa 126. )

Rabıtayı red edenlere karşı Nakşibendiler şu şekilde dini tehditte bulunmaktadırlar :
“Râbıtayı, Allah’ın öfkesine uğrayan ve O’nun hoşnutluğundan yoksun olan bedbaht kimselerin ancak inkar etmeye yeltenebileceği.” (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996, Ferit Aydın. Sayfa 95. )

Abdülhakim Arvasi ölülerle rabıtanın keyfiyeti ve adabı konusunda şöyle demektedir :
“Bir velinin kabri ziyaret edilince, veli ziyaretçiyi tanır selamını alır. Veli, Kabri üstünde Allah’ı zikretmeye başlayan ziyaretçiyle beraber zikreder. Ârifin kalbi, bilmeden, anlamadan haber vermez. Muhakak ki, veliler bir evden bir eve geçmişlerdir. Vefatlarından sonra onlara edilecek hürmet hayatlarında olduğu gibidir; kendilerine, hayatta gösterilen edebin aynen gösterilmesi lâzımdır. Ziyaretçi, ayaklarını kabrin üstüne koymaz ve kabri çiğnemez. Evliya ile, vefatından sonra, hayatlarında olduğu gibi muaşerette bulunur. Veli vefat edince, nebiler ve velilerin ruhları, onun üstüne namaza durur.” (Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu Yayınları 1981 baskısı, yazan Esseyyid Abdülhakim Arvasi, sayfa 24.)
Ayrıca Abdülhakim Arvasi, bu gibi sözlerle yetinmeyip râbıtanın zikirden (Allah’ı zikretmekten) üstün olduğunu iddia etmekte ve Râbıtanın bütün tarikatlarda şart olduğunu söylemektedir. Şöyle ki :
“Kayyum-u Rabbâni şeyh Muhammed Masum buyurdular;”
<< -Râbıta tek başına erdiricidir; zikir tek başına erdirici değil...>>
“Râbıta her tarikatte şarttır. Bu şartı kabul etmeyenler, ya râbıtanın ne olduğunu bilmeyenlerden, yahut tarikatlerin mâna ve mefhumunu anlamayanlardandır.”
“Râbıta, İlâhi - zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahade makamına varmış bir kâmil ve mükemmele kalb bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.” Abdülhakim Arvasi, sayfa 17-18.)

Ve sofular râbıta iddiaları konusunda bu gibi daha bir çok sözler sarf etmektedirler. Bu gibi sözlerin Kuran’a uygun hiçbir yönü yoktur, hatta râbıta diye iddia ettikleri boş hayallerin, Allah’ı zikretmekten üstün olduğunu söylemeleri Kuran’a uygun olmadığı gibi, alternatifler üretmek suretiyle insanları Kuran’dan uzaklaştırma çabalarıdır, buna benzer alternatifleri, İsa Peygamber gelecek, Mehdi gelecek şeklinde iddia üretenlerin çabalarında da görmek mümkündür, böylece Kuran’ın insanların ıslahı için yeterli olma özelliğini örtmeye çalışarak, insanları Kuran dışında ürettikleri boş temelsiz ümitler peşinde koşturmayı ve Kuran öğretisinden uzaklaştırmayı amaçlamaktadırlar, hadis adı altında Peygambere iftira yollu öğreti üretmenin amacıda yine Kuran’ı İslami öğretiden dışlama çabalarının bir ürünüdür. Zikir konusunda Kuran’dan mealen :

- Kitâb’dan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir. 29/45

8- Sofuların Kuran’a alternatif dini kaynaklar göstermeleri ile müridlerini Kuran’dan uzaklaştırma çabaları:

Meşhur sofulardan Ebû Said İbni Ebi’l Hayr şöyle demektedir :
“Sen zannediyor musun ki Allah’ın kelâmı sâbit bir miktarda ve hacimdedir. Hayır, Allah’ın Muhammed’e gönderilen kelâmı Kur’an’ın yedide yedisidir, ama kulları’nın kalblerine ilhâm ettikleri sayı ve hudut tanımaz, ve hiç kesilmez.”
“Allah’ın hakiki kulu olduğu yerde oturur. Beyt-i Ma’mûr onu dafalarca ziyârete gelir.”
“Cehennem şimdi olduğun yerdir, Cennet de olmadığın yer.” (İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken Neşriyat A.Ş. Yayınları 1987 baskısı sayfa 203. )

Ebû Said İbni Ebi’l Hayr, bu sözleriyle Kuran’ın sınırlı fakat sofulara gelen vahiylerin sınırsız olduğunu iddia ediyor. Böylece asısız ve muğlak ifadelerle Kuran’a olan güveni sarsmaya ve bu suretle insanları kendisine bağlamaya çalışıyor.
Bütün müminler bilirler ki, Allah’ın sözleri veya başka bir ifadeyle kelimeleri Kuran’dan ibaret değildir ve bu durum O’nun zatıyla ilgili bir durumdur. Din vahyi olarak Kuran tam, noksansız, açık ve kolay anlaşılır; mükemmel bir kitaptır. Kuran, yalnız ve yalnız Peygamberimiz Muhammed’e indirilmiş bir dini vahiydir. Peygamberimiz Muhammed’in peygamber olmasıyla birlikte ve onun yaşam müddetiyle sınırlı gelen bir İlâhi vahiydir, ondan sora da, İnsan veya Cin olsun, Allah’tan Kuran-i manada hiç kimse vahiy almamıştır. Ve bu durum dünya durdukça, kıyamete kadar böylece devam edecektir. İslâm dinini öğrenmek isteyen kim olursa olsun Kuran’ın öğretisine muhtaçtır. Bu hususta Kuran dışında hiçbir alternatif veya yol mevcut değildir. Kuran hür bir kitap olup, kendi dışında ki hiçbir bilgi kaynağının veya şahsın tahakkümüne girmez. Bunun dışında söz söyleyen, hayallere kapılmış ve şeytana oyuncak olmuş bir kimseden başkası değildir.

Yunus Emre’nin Kuran karşıtı sözlerinden bazı örnekler:
“İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur.
Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)

Yani diyor ki: İlim gerçek bir göz perdesidir, hakikatleri görmeyi engeller, dünya ahret hesabıdır. Gerçek kitap aşk kitabıdır. Senin okuduğun bu sayfalar, yani Kuran sayfaları da neyin nesi oluyor. O ancak göze perdedir diyor.
Ve diyor ki :
“Ben bir kitâb okudum kalem anı yazmadı
Mürekkeb eylerisem yetmeye yedi deniz.”

Onun okuduğu kitab, güya kalem onu yazmamış ve yazmaya kalkarsa yedi deniz kadar mürekkeb ona yetmezmiş.
Ayrıca :
“Işkıla çalındı kalem ışka yesirdurur âlem
Âşıklar arasında Cebrail dahi hicabdurur.”

“Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi
Şöyle kaldılar âciz bilmediler ne babdurur.”

İddia ettiği aşk kitabını, medrese müderrislerinin anlamaktan aciz kaldığını, bu kitabı anlamaya Cebrail’in perde yani mania olduğunu, Cebrail’den kastı ise Cebrail’in getirdiği Kuran’dır. Böylece Kuran’ı zararlı sayarak öğretisine karşı çıkıyor.
Kendisi için en büyük rakip olarak “Şeriati” yani Kuran’ı görmektedir.
“Işk erinin gönli tolı padişahdan nevâledür
Işksuz âdem nice_ anlasun çün şeriat havaledür”
Bur da da şeriati, doğru anlamaya perde yane engel olarak tanımlıyor.
Ve Sofizmin ana zihniyetini tanımlayan şu sözleri söylüyor :
“Yitmişiki millete suçum budur hak didüm
Korku hiyânetedür ya ben niçin kızarım.”
Şeriat oğlanları nice yol ide bize
Hakikat deryasında bahrı oldum yüzerim.”
Bütün milletlerin inançlarının ne olursa olsun bir olduğunu iddia ederek, şeriatın yol gösterici olamayacağını, zira kendisinin hakikat deryasında yüzdüğünü söylüyor.

Kuran yerine, iddia ettiği aşk kıtabını önermesinin neticesinde :
“Zühd ü tâat usûl-i din ışk haddinden taşra durur
Nisbet değil durur bana secde vü rükû’u kıyam.”
Dediğine göre, Zahitlik, ibadet, din usulu aşk sınırından, dışta durur, secde ve ruku ona din ölçüsü veya gereği değilmiş.

Namaz ve oruç yerine ise :
“Ben oruç namâziçün seci içdüm esridim
Tesbih u seccâdeyçün dinledim çeşte kopuz.”

Oruç ve namaz yerine şarap içip sarhoş olmuş, tesbih ve seccade yerine, tanburla kopuz dinlemiş.
Ve eğer bu sözleri anladınsa; diyerek;

“Yunus’un bu sözünden sen mani anlarısan
Konya minâresini göresin bir çuvaldız.”
Konya minaresi artık sana bir çuvaldız, yani batmasıyla rahatsız eden bir şiş gibi gelir diyor.
(Yunus Emre Divânı, sayfa 25, 31, 38, 57, 93, 118.)

Mevlana’nın Kuran karşıtı olan sözlerinden bazı örnekler :
“Tanrı’dan vasıtasız verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz uçıp gider. (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 1 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 276 b.3449. )

Bilindiği gibi, Kuran Cebrail vasıtasıyla Peygamberimize Vahye dilmiştir, Mevlana’ya göre böyle bir ilim istikrarsız olup uçup giden bir ilimmiş, geçerli olması için kendisine Allah tarafından vasıtasız gelmeliymiş. Aslında demek istediği, kendisine de peygamberlere verildiği gibi peygamberlik verilmedikçe iman etmeyeceğini söylemesidir.

Bu konuda Kur’an’dan mealen :

-Ve onlara bir âyet geldiği zaman derler ki: Allah'ın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz. Allah Teâlâ peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapmakta olduktan tuzak ve hileden dolayı Hak Teâlâ'nın katında bir alçaklık ve şiddetli bir azap isâbet edecektir. 6/124

Bu istediği olmayınca da, sofist durur mu; şöyle diyor.

“Şeyh, Tanrı gibi aletsiz işler görür, Müridlere sözsüz dersler verir.” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 2 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 101 b.3323. )

Sofu baktı peygamber olamıyor, bu olmayınca yine İlâh’lığından dem vuruyor. Hal böyle olunca da, Ledün ilmini öğrenmek için kelimelerden dolayısıyla kitaptan uzaklaşmayı şart görüyor, şöyle ki:
“Kardeş, sözden el çek ki bizzat Tanrı, senden Ledün ilmini meydana çıkarsın.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 291 b.3642. )
Anlattığı bir hikayede, güya Çinlilerle, Rumlar resim yapma yarışmasına girişmişler, arada perde çekişi olduğu halde Çinliler duvara resim yapmışlar, Rumlar ise karşı duvarı cilalamışlar, perde aradan çekilince Rumların duvarına Çinlilerin resmi aksetmiş ve böylece Rumlar kazanmışlar. Bu örnekle kayıtlı yazılı olanı red ediyor ve bununla vasıtasız bilgiyi övüyor, gerçi örnek çelişkili ve tutarsız fakat yinede iddiasını buna bağlamaya çalışıyor. Şöyle ki:
“Oğul, Rum ressamları, sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri, kitapları yoktur.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 278 b.3483.)
“Onlar, fıkhı ve nahvi, terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 279 b.3497.)
Dini bütün kayıtları terk ettiğini söylüyor, bunun yanında mahf olmayı seçtiğini kendi ağzıyla söylemesi bence ilginç, güya bununla “fenafillahı” kastettiğini ima etse de.
Ve Sofizmin temel ilkesi olan, hiçbir şeyi gerçek olarak görmemeyi, akla - karanın, doğru ile yanlışın bir olduğunu savunan şu sözleri söylüyor.
“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de bulaşmadı).”
“Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.” (Mesnevi Cilt 1 Mevlana , sayfa 280 b.3503-3504.)
İnancı bu olunca aklı sıra Hac etmeyle şu şekilde alay etmeye kalkışıyor:
“Pir ‘Ey Bayezid nereye gidiyorsun, gurbet pılı
Pırtısını nereye kadar çekip süreceksin?’ dedi.”
“Bayezid, ‘Hac mevsimi.. Kâbe’ye gidiyorum’ diye cevap verdi. Pir dedi ki : ‘Yol masrafı olarak yanında ne var?”
“Bayezid, ‘İki yüz dirhem gümüşüm var. Ridamın ucuna sımsıkı bağladım işte’ deyince,”
“Pir (şeyh), ‘Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac tavafından daha makbul bil.”
“O dirhemleri de, ey cömert kişi, bana ver. Bil ki hac ettin, muradın hâsıl oldu.”
“Umre ettin, ebedi ömre nail oldun, sâf bir hale geldin, Safa’ya koştun, Saiy erkânını yerine getirdin.” (Mesnevi Cilt II Mevlana , sayfa 272 b.2238, 2239, 2240, 2241, 2242, 2243.)

Muhyiddin İbn’ül Arabinin, Kur’an’a karşı olan sözlerinden bazı örnekler :

“Futûhât’da dikkatimizi çeken onuncu motif, İbn’ül arabinin eser yazmak için dâima Allah’dan bilgi hatta izin beklediğini söylemesidir. Futûhat’da şöyle diyordu :”
<<... Eserlerimi yazmak husûsunda, bana gerçekten izin verilmiştir...>>
<<... Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, buradaki her harfi ilâhi bir imlâ ve rabbâni bir ilkâ (= ulaştırma) ile yazdım...>> demektedir. İşte bu gibi sözlerle, normal boyda 7000 sayfa tutan Futûhat’ın her harfini dahi kendisine Allah’ın dikte ettiğini iddia ediyordu.” (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 93. )
“Futâhad’da çok nâdir olarak gözümüze çarpan onbirinci motif, İbn’ül - arabinin kendisine âyet(!) geldiğini iddiâ etmesidir... Bizzat kendisi şöyle diyordu :”
<<... İşte bu 586 yılında İşbiliye kabristanında bir Cuma günü namazdan sonra bize gelen âyet’dir. Bu sırada sarhoş (gibi) kaldım : Üç yıl müddetle namazda veyâ uyanıkken yahut uykuda, ancak bunu okuyabiliyordum...>> (bahsi geçen; El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 99. )
Kendi yazdıklarının tamamı için de, Allah’tan gelme olduğunu ve kendisine ayet indiğini İbn’ül Arabi, kendisince Kuran’a alternatif üretmeye çalışıyor, daha önce örneğini verdiğim gibi, Mevlana da Mesnevisi için Kuran’a nazire yaparak aynı şeyleri söylüyor.
İbn’ül Arabi, kendi yoluna engel olarak gördüğü fakih’ler hakkında şöyle demekten çekinmiyordu :
<<... Fakih’ler, evliyanın Firavunları ve Tanrının iyi kullarının Deccal’larıdır...>> (bahsi geçen; El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 11. )

9- Sofuların, Kuran’a batıni mana isnâd etmeleri ile, anlaşılması gereken mananın zahiri yani açık mana değil de, batıni yani gizli mana olduğunu iddia etmeleri:
Sofuların insanları Kuran’dan uzaklaştırıp, kendilerine bağlamak için kullandıkları bir metot ta, Kuran’ın batıni manası olduğunu ve bu batıni mananın Kuran’a esas teşkil ettiğini söylemeleridir. Adı mubin yani Apaçık olan bir kitap hakkında bu şekilde iddiada bulunmak sofular için sıradan bir iştir. Bundan amaçları, böylece Kuran’a karşı ve aykırı olarak iddia ettikleri bütün sözlerini batıni Kuran manası olarak adlandırmak ve böylece kabul ettirmeye çaba gösterirler. Bunu kabul edenlerin nazarında, kendilerini bilinmeyeni bilen özel şahıslar; kendi ifadeleriyle evliya olarak göstermeye çalışırlar.
Batıniliği kabul ettirme yöntemleriyse, tümden zahiri manayı terk etmeyi teklif etme değil de. Zahirle, iddia ettikleri Batıniliği birleştirmeyi teklif etmektir. Böyle bir yöntemle kendilerine gelecek tepkileri azaltmak ve sinerek daha etkili olmak amacındadırlar. Böylece işlerine geldiği zaman zahiri manayı öne sürecek veya batıni mana iddia edeceklerdir. Fakat esas amaçları batıni iddialarını kabul ettirmektir. Tasavvufi mesleklerini başka türlü yürütmek, Kuran’a rağmen imkansızdır. Kuran hiçbir şekilde, küfre ve şirke yol veren bir kitap değildir.
Kur’an’ın batıni öğreti ihtiva etmediği ve apaçık bir kitap olduğu ile, bazı özelliklerinden örnek verecek olursam; Kuran’dan mealen :

- Bunlar apaçık Kitâb’ın âyetleridir. 26/2

- Apaçık Kitâb’a andolsun ki, 43/2

- Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kuran yaptık. 43/3

- Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik. 24/34

- Andolsun biz (bilmediklerinizi size) açık açık bildiren âyetler indirdik, Allah, dilediğini doğru yola iletir. 24/46

- Bilmeyenler dediler ki : “Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mûcize) gelmeli değil miydi ?” Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine bezedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik. 2/118

- İşte Rabb’inin doğru yolu budur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık. 6/126

- Biz onlara öyle bir kitap getirmişizdir ki, iman edecek her hangi bir kavme hidâyet ve rahmet olmak için onu tam bir ilim üzere tafsil etmişizdir. 7/52

- (Resûlüm) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. 75/16

- Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. 75/17

- O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. 75/18

- Sonra onu açıklamak bize aittir. 75/19

- Onların sana getirdiği her misale (her batıl iddiaya) karşı mutlaka biz sana, (o bâtılı yok edecek) gerçeği ve en güzel açıklamayı getiririz. 25/33

- Şüphesiz size (hayatınız için gerekli bütün) bilgi ve uyarıları içinde olan bir kitap indirdik. Neden düşünmüyorsunuz ? 21/10

- Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kuran’da insanlara her türlü misali verdik. 39/27

- Korunsunlar diye, eğriliği olmayan, Arapça bir Kuran indirdik. 39/28

- Andolsun biz, Kuran’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur. 54/17

Ve Kuran’ın apaçık, yeterli ve insanın kolayca anlaya bileceği bir kitap olduğuna dair, Kuran’dan daha birçok örnek verilebilir. Allah’ın apaçık ve yeterli dediğine, kapalı ve yetersiz diyen kim olursa olsun Kuran’ı red etmiş olmakla muhakkak küfretmiştir. Bu itibarla, kuran şifresi adı altında, Hurufilik adı altında veya ebcet hesabı adı altında veya özerinde ondokuz vardır oda şu manalara gelir diye iddia edenler ve bu gibi iddiaları olanlar, Kuran’ı anlayamamış ve şeytanın oyuncağı olmuş kimselerdirler. Allah Kuran’ı bütün insanlara ve cinlere istifade etsinler diye indirmiştir, Kur’an’da hiçbir kula özel bir bilgi yoktur. Allah bizlere ne bir bilmece, ne bir şifre nede bir labirent indirmemiştir.

Buna rağmen sofistlerin dediğine bakalım :

“Nazari sûfi müfessirler, Kur’an’ı tetkiklerine ve felsefi görüşlerine dayandırıp onu arzu ettikleri şekilde mânalandırmışlardır. Kur’an’ın gâyesi, insanları irşad olduğundan, onlar Kur’an’dan kendi anlayışlarına uyacak manaları çıkarmakta zorluk çekmişlerdir. Fikir sâhibi filozof, sûfi, fikrinin revaç bulması için, onları Kur’an’la te’yid etmek lüzûmunu hissetmiştir. Tabiidir ki, bu da Allah kelâmını kendi arzu ve tahayyülüne göre tevil etme ihtiyacını doğurmuştur. Bu şekilde ki keyfilik, bir çok noktalardan Kur’an’ı, asıl gaye ve hedefinden uzaklaştırmıştır. Sûfi, görüşlerini geçerli kılabilmek için, Kur’an’la görüşü arasında bir zıtlık alsa dahi, onu kendi görüşü tarafına meylettirmeye uğraşır. Bir Mü’min her hâlükârda Kur’an’a teslim ve onun hizmetkârı olması icâb ederken, o Kur’an’ı kendi görüş ve felsefesinin hizmetine sokmuş olur. (Tefsir Tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını 1987 baskısı. Praf. Dr. İsmail Cerrahoğlu Cilt 2, sayfa 8. )
Nazari tefsirden başka, sofuların bir de İşâri tefsir iddiaları vardır. Sofular bu çeşit tefsirlerinde de Kuran’ın açık ve anlaşılır manasını değil de, kalplerine doğduğunu iddia ettikleri manaları esas almışlardır. Bu anlayışlarını esrarengiz bir hale getirmek için de, kapalı bir üslûp ile, remiz ve işaret yoluyla ifade ettiler. Yaptıkları tefsirlere de tefsir değil işâret adını verdiler. Bunun için bu çeşit tefsirlere “işari tefsir” adı verilir. Onlara göre Kuran, açık anlaşılır manasından başka bir çok batıni manalar taşır. İddia ettikleri Kuran tefsirlerinde âyetlerin zahiri manasından ziyade, yine kendilerince ileri sürülen batını manalar üzerinde durmuşladır.
Hal bu ki değil Kuran’ı batını bir şekilde tefsir etmek, Kuran için batın olsun veya olmasın tefsir iddia etmek Kur’an’a uygun değildir. Zira manası apaçık olan bir kitabın tefsir edilmesine ihtiyaç ve olanak yoktur. Zaten açıkça anlaşılırdır. Ancak insanların çalışmak suretiyle, onu düşünerek doğru bir şekilde anlamaya ihtiyaçları vardır, daha fazla bilgi sahibi olanlarda diğerlerine anlatır.

Nazari ve İşari tefsirler konusunda İsmail CERRAHOĞLU, yazdığı “Tefsir Tarihi” ikinci cildinde şöyle demektedir :
“Sufi tefsirin nevileri arasında şu iki esaslı farkı görmek mümkündür : İlki, Nazari sûfi tefsir, sûfinin zihninde beliren bazı ilmi mukaddimelere, ön yargılara dayanır. Sonra Kur’an ayetleri bunları te’yid etmek için getirilir. İşari sûfi tefsir ise, ilmi mukaddimelere dayanmayıp, sûfinin rûhi riyazetine dayanır. Rûhi riyazetle aydınlanan (aydınlandığını iddia eden) sûfi, kudsi işaretleri alacak dereceye ulaşır (ulaştığı boş bir iddiadan ibarettir.) ve orada âyetlerin taşıdığı öz mânâ ve gaybi şeyler kalbine doğar. (Bütün bu konum iddiaları, sofunun Kuran’da batıni mana olduğunu yutturmak için kurduğu bir tuzaktır.) Diğeri ise, Nazari sûfi tefsir sâhibi, âyetin, kendi verdiği manadan başka bi mânâ taşımadığı kanaatindedir. Halbuki, işari sûfi tefsir sahibi ise kendi verdiği mânânın dışında, zâhir bir mânâ olmadığını iddia etmez, nasların zâhirleri üzerine yüklenmiş bulunduğunu, fakat bir iç öz mânânın da ayette mündemiç olduğunu söyler. Onlara göre Kur’ân dış manasından başka bir çok mânâlar taşır.”
“Mutasavvıflar Kur’ân tefsirlerinde ayetlerin zâhir manasından ziyâde, batını üzerinde durmuşlardır.” (Parantezler harici alıntılar, Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 10. )

Her ne kadar amacım, sofuların yaptıkları tefsir çeşitlerini sıralamak değil de, Batınilik iddialarıyla varmak istedikleri amaçları belirtmek ise de, yaptıkları tefsirlerinden bir iki örnek vermekte, yüzlerini göstermek açısından fayda vardır. Şöyle ki :

et - Tüsteri tefsirinden :
“Kezâ Enâm sûresinin 54.’... Rabbiniz sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 21