2. Kitap
Bölüm 21
rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. O, bağışlar ve rahmet eder’
âyetini tefsir ederken.”
“Yüce Allah Dâvûd Peygamber’e şöyle vahyeder : “Ey Dâvûd, kim beni
bilirse beni murâd eder. Kim beni murâd ederse beni sever. Kim beni
severse taleb eder. Kim beni taleb ederse beni bulur. Kim beni
bulursa, beni hıfzeder”. Bunun üzerine Hz. Dâvûd şöyle dedi : Ya
Rabbi, taleb ettiğimde seni nerede bulurum dedi. Allah da cevap
olarak. Beni benden korkanların kırık kalplerinde bulursun dedi.”
Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 20. )
Görüldüğü gibi, Kuran’da anlatılanlarla, bur da yapılan tefsirin
hiçbir ilgisi yoktur. Sofistin bu şekilde tefsir yapmaktan amacı,
Allah’ın kalbe sığdığını iddia etmektir. Bu ise bir sapmadır.
Allah’ın sevgisi kalplerde olur, fakat Allah’ın zatı hiçbir kalbte
yerleşik değildir. Zira, Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.
Sülemi Tefsirinden :
“Bakara sûresinin 158. ‘Muhakkak Safâ ve Merve Allah’ın
nişaneleridir’ âyetini, Ca’ferin şöyle anladığını rivâyet ederler.
“Safa, muhalefetlerden arınan rûhtur, Merve, efendisine hizmetle
mürüvveti kullanan nefistir.” şöyle de denilmiştir : “Safâ, dünya
bulanıklarından ve nefis arzusundan temizlenme, sa’y, Allah’a
kaçmadır...” Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa
30. )
Bu tefsirde de, Kur’an’daki asıl manadan uzaklaştırmayla, insanları
Hac’dan uzaklaştırma amaçlanmıştır. Daha önce verdiğim örneklerde
sofuların, Hac yerine gelin bizi tavaf edin dedikleri
hatırlanmalıdır.
Kuran’ın net ve kesin, değişik manalara gelmeyen bir istikrarlı
manası vardır. Sofular ise Kuran’ı övme maskesi altında her harfinin
binlerce manaya geldiğini, hatta dört kitabın, yani Kura, İncil,
Zebur ve Tevrat'ın tek bir harfte, “Elif” harfinde mündemiç yani
toplanmış olduğunu söylemekten çekinmemişlerdir. Şöyle ki :
“Sûfilere göre, kul, Kur’an’ın her harfine bin mânâ verse, Allah’ın
o harf de bulunan ilminin sonuna varmış olamaz.” Tefsir Tarihi Cilt
2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 21. )
“Ne elif okudum ne cim ne varlıktandır gelicim.
Okumaz yüz bin müneccim tâli’im yıldızdan gelür’ diyen Yûnus’un
Divânında bu hurûf meselesine dair bâzı mühim işaretler vardır. Şu
parçalarda olduğu gibi :”
“Yigirmisekiz hece okursun ucdan uca
Sen elif dersin hoca mânası ne demektir”
................................................................
“Dört kitâb’ın manası tamamdır bir elifte
Bâ dedirmeniz bana ben bu yoldan azarım”
“Yedi Mushaf mânasın okudum tamam kıldım
Ya ne için karayı ak üstünde yazarım”
(Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayını 1991 baskısı, Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, sayfa 328.)
Kuran’ın bir harften ibaret olduğunu, okunup öğrenilmesinin gereksiz
olduğunu iddia eden bu gibi sözler, Kuran’a yapılabilecek en büyük
saldırılardandır.
“M. Yusuf Musa, batıni - sûfi tefsirine bir örnek gösterir:
1) Abdurrahman Sülemi Nisaburi (h.412) : Kitabu Hakiki - Tefsir, 2)
Muhyiddin ibn Arabi’nin tefsiri, 3) Abdurezzak el-Kaşani (h.887) :
Te’vilatü’l - Kuran. Kuran ayetlerinin Sufi (bâtın) gelenekte nasıl
anlamlandırıldığına bir örnek : Yasin sûresi, 13-17; “sen onlara o
şehir halkının (Ashab-ı Karye) örneğini ver; hani oraya elçiler
gelmişti. Hani biz onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar
ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüsüyle
güçlendirdik; böylece dediler ki : “Şüphesiz biz size gönderilmiş
elçileriz”. Dediler ki : “Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden
başkası değilsiniz. Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş
değildir. Siz yalnızca yalan söylemektesiniz.” Dediler ki :
“Rabbimiz gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu
bilmektedir, bizim üzerimizde apaçık bir tebliğden başkası yoktur.”
Bu ayetin bilinen zahir anlamı, Allah’a isyan halinde olan bir şehir
halkına önce iki, sonra onları güçlendirmek üzere üçüncü bir elçiyi
göndermiş olmasıdır. Halk ise Allah’a itaate çağıran bu elçilerin
çağrısını reddediyor. Sufi tefsir geleneği ise batini yorumla bu üç
elçinin bilinen beşer - elçi olmadığını, ayetlerin ruh, kalb ve aklı
sembolize ettiğini, şehir halkının da insan bedenine işaret ettiğini
söylüyor. (Kaşani’nin Tevilatu’l - Kuran Tefsiri, Yasin sûresi.)
(İslam Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl ilişkisi. Beyan Yayınları
1994 baskısı, Yazan, Ali Bulaç, sayfa 96.)
Kuran’ın aslıyla ilgisi olmayan, tamamen batıni ve keyfi mana ifade
eden bu gibi, tefsir iddialı sözler, Kuran’ın esas mesajını
insanlardan perdelemek için sofularca uydurulmuştur. Daha önce de
belirttiğim gibi, Kuran’da batıni mana olduğunu yuttura bilmek için
zahir mana yoktur demezler, ancak zahiri mana ve batıni mana
birliktedir, Zahiri manayı yok sayan küfretmiştir; batıni manayı da
yok sayan küfretmiştir taktiğini kullanırlar. Zahir mana Kuran’da
vardır sözü sofularca oltaya takılan yeme benzer, zira bu ifadeleri
hemen hemen lafta kalır, asıl amaçları yemin ardında saklamış
oldukları batıni iddialarını ve öğretilerini gerçekleştirmektir.
Örneğin :
“... ibn’ül-arabi der ki :
<<... Saâdet (evet) bütün saâdet, zâhir ile bâtın’ı toplayan (yani
bir araya getiren) zümre iledir...>>
“Zahir ile bâtın’ı, başka bir deyişle İslâmiyet’teki esasların dış
ve iç mânâlarını bir araya getirmek, İbn’ül - arabinin en çok dikkat
ettiği bir prensip olmalıdır. Çünkü sünnilik, esâsında bundan
ibarettir ve bu iki sözü zikrederek :”
<<... Zâhir ile batın’ı toplamamız için...>>
“şeklinde sözler sarf etmektedir. Bu iki söze (tabire) tekâbul eden
ifrat ve tefrit deyimleri de kezâ bir arada zikredilmekte ve
Futâhat’da ifrat ve tefrit’in kötülüğü’ne başka bir vesile ile
tekrar temâs edilmektedir.”
<<... Ehl-i Zâhir’in akılları, şüphesiz ki vardır fakat onlar
düşünceli (ûlû’l elbaş) değildirler... >> (El - Futûhât El -
Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik,
Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 17. )
Ahmed el Rufai’den :
“Ehli tasavvufun bazılarının dedikleri gibi demeyin! Onlar hakkında
şöyle demişlerdir : << Alimler, zahir ehlidir, biz ise batın ehli!
>> Böyle şey olmaz! Çünkü İslâm tümüyle İslâm’dır; içi dışın özüdür,
dışı, için zarfıdır : Zahir olmazsa batında olmaz.. Zahir olmazsa
batın ne anlaşılır ve ne de açıklanabilir!”
Bu şekilde zahirin reklamını yaptıktan ve batıni öğreti haliyle
vardır ve Kuran’a uygundur tavrını sergiledikten sonra, İslam’a mal
ettiği bu öğretiyi perçinlemek için :
“Zahir ile batını birbirinden ayırmaya çalışmayın! Bu, bir bidattır!”
İfadelerini kullanıyor : (Alıntılar, El - Burhân’ül Müeyyed, Pamuk
Yayınları 1975 baskısı, Gavsul A’zam Ahmed’el rufai, sadeleştiren H.
Naim Erdoğan, s. 74-75. )
Ahmed’el - Rüfai’nin Batıniliği tavsiye eden diğer bazı sözlerinden
:
“Oğlum, iç ve huzur ilmini öğren, çünkü onun bereketi, senin
tahmininin çok üstündedir.”
“Oğlum, iç ilmini öğrenmeden, dış bilgilerle yetinen, farkına
varmadan helâk olur.”
“Oğlum, Allah’tan ihsan bekliyorsan; iç ilmini öğren.” (Onların
Âlemi, Bahar Yayınları 4. Baskı, Ahmed el-Rüfai, çeviren, Abdulkadir
Akçiçek, sayfa 133.)
Batına dayanmayan, Zahiri yani açık bilginin, insanı farkında
olmadan helake götüreceğini iddia etmektedir.
Abdülhakim Arvasi’nin, Kur’an’ın yazılı şekil olarak anlamaya perde
olduğunu, Kur’an’ın anlaşılması için, harflerin, dolayısıyla tüm
yazılı şeklin yok sayılması gerektiği yolundaki sözlerinden örnekler
:
“Üçüncü bir nokta da şudur ki, kadim olan kelâmdan, hâdis olan
harfler ayıklanacak olursa kadim mânalar hali üzere baki kalır,
Allah lütuf ve keremiyle basirete açılan bir insan, Kur’an’ın kadim
mânalarını derin bir anlayışla bakarsa onları nihayetsiz bulur.
Sonra da ayıklanan harflere nazar edince kadim manaları kendisinde
peçeleyen bir surete benzetir. Bu sureti de ayrı tutacağı mânalarda
sonsuz görür.
İşte Kur’ân’ın batını budur !
Sureti bulunan harflere bakınca da, onları iki cildin arasında
kuşatılmış hisseder.
İşte Kur’ân’ın zahiri de budur !” (Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu
yayınları 3. Baskı, Esseyyid Abdülhakim Arvasi, sadeleştiren, Necip
Fazıl Kısakürek, sayfa 71-72. )
Verdiğim örneklerde görüldüğü gibi, Kuran’ın zahiri yani açık
manasını tanıma maskesi altında, Mubin öğretiden ibaret olan Kuran
mesajını engellemek amacıyla, sofistler Batıniliği savunarak,
Batıniliği kabul ettirebilme çabalarına girişmişledir.
10- Sofuların akla ve soru sormaya karşı çıkmaları :
Sofuların, kendilerine Murid elde edebilmek için kullandıkları
yöntemlerden bir tanesi de, insanların düşünmelerine, akletmelerine
ve kendilerine soru sormalarına karşı çıkmalarıdır. Soru sorulmaması
gerektiği yolunda ki iddialarını ispatlamak içinde Kuran’dan
kendilerince örnek vermektedirler, şöyle ki :
“Hızır ile Mûsâ (A.S.) ın kıssası :
Hz. Mûsa, Hızır’a neden şunu yaptın şeklinde itirazda bulununca
Hızır (A.S.) da, Hz. Mûsa’ya hüccet getirdi ve dedi ki :
- Eğer bana uydunsa ben bir şey yaptığımda bana << niçin şunu şöyle
yaptın? >> diye sorma.
Nitekim Hak Teâlâ Kuran’ı Kerim’inde haber vererek buyuruyor :
<< Hızır dedi ki : O halde bana tâbi olacaksın, kendisinden bir söz
açmadıkça bana hiçbir şeyden sorma. >> (El-Kehf sûresi, âyet 70. )
Bu âyetten de ma’lum oldu ki, insan uyup tâbi olduğu kimseye << Şunu
niçin şöyle yaptın ? >> diye sorması doğru ve münâsip değildir.” (Müzekkin-Nüfus,
Aslan Yayınları 1991 baskısı, Eşrefoğlu Rumi, sayfa 474. )
Sofuların, Kehf sûresindeki Mûsa kıssasını ele alarak, hiç soru
sorulamayacağı ve olayların izahının istenemeyeceği yolundaki
iddiaları bir aldatmacadan ibarettir. Zira kıssada soru sorulması
yasaklanmamış ancak olayların aksamaması için sabır tavsiye
edilmekte ve sonuç olarak olayların izah edileceği vaad
edilmektedir. Yani, soruların cevapsız bırakılacağı şeklinde bir
durum söz konusu değildir. Buna rağmen insan aklının bu konularda
aceleci olduğu ve ilgilendiği konularda soru sormamaya dayanamadığı
vurgulanmaktadır. Hal böyle olunca soru sormak normal bir olay
olduğu gibi, din adına kim ne iddia ediyorsa netice itibarıyla,
istendiğinde o iddiasının dine uygun olduğunu ispat etmek
zorundadır. Kuran’da esası ve dayanağı olmayan; Kuran’a uygun
olmayıp ters düşen hiçbir olay veya söz İslâmi değildir.
Bu konuda verdikleri örnekle ilgili olarak, Kuran’dan mealen
- Bir vakit Mûsa, genç adamına
demişti ki : << Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği
yere kadar varacağım, yahut uzun bir zaman yürüyeceğim.>> 18/60
- Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını
unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitmişti. 18/61
- (O belirtilen yeri) geçip gittiklerinde Mûsa genç adamına :
“Kuşluk yemeğimizi getir bize. Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden
(epey) yorgunluk çektik.” dedi. 18/62
- (Genç adam) Gördün mü! Dedi, kayaya sığındığımız sırada balığı
unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O,
şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti. 18/63
- (M^sa) : “İşte aradığımız o idi.” dedi. Tekrar izlerini takip
ederek geriye döndüler. (kayaya vardılar). 18/64
- (Orada) Kullarımızdan bir kul buldular
ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir
ilim öğretmiştik. 18/65
- Mûsa ona : “Sana öğretilenden bana doğruyu bulmama yardım edecek
bir bilgi öğretmen için sana tâbi olabilir miyim? dedi. 18/66
- (O da) “Sen benimle (berâber bulunmağa) sabredemessin.” dedi.
18/67
- “Sana bildirilmeyen bir şeye nasıl dayanabilirsin?” 18/68
- (Mûsa) : “İnşâallah, dedi, beni sabredici bulursun, senin emrine
karşı gelmem.” 18/69
(O kul) : “O halde, dedi, eğer bana tâbi olursan ben sana
anlatıncaya kadar (yaptığım) hiçbir şey hakkında bana soru sorma.”
18/70
- Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman gemiyi
deliverdi. (Mûsa) : Halkını boğmak için mi gemiyi deldin? Hakikaten
sen (ziyanı) müthiş bir iş yaptın! dedi. 18/71
- (O kul) : “Sen benimle berâber bulunmağa
sabredemezsin demedim mi? dedi. 18/72
- (Mûsa) : “Unuttuğum şeyden ötürü beni kınama ve bana bu işimden
dolayı bir güçlük çıkarma.” dedi. 18/73
- Yine yürüdüler. Nihayet bir oğlan çocuğuna rastladılar. (O kul)
hemen onu öldürdü. (Mûsa) : “Bir can karşılığı olmadan temiz bir
canı öldürdün ha? Doğrusu sen, çirkin bir iş yaptın! dedi. 18/74
- (O kul) : “Ben sana demedim mi, benimle berâber bulunmağa
sabredemezsin?” dedi. 18/75
- (Mûsa) dedi ki : “Eğer bundan sonra (bir daha) sana bir şey
sorarsam, artık bana arkadaş olma (O zaman) benim tarafımdan sana
özür ulaşmıştır (artık benden ayrılmakta mâzur sayılırsın). 18/76
- Yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yemek
istediler. (Köy halkı), onları konaklamaktan kaçındılar. Derken
orada yıkılmak isteyen (yıkılmak üzere olan) bir duvar buldular;
hemen doğrulttu. (Mûsa) : “İsteseydin buna karşılık bir ücret
alırdın.” dedi. 18/77
- “İşte dedi, bu benimle senin aramızın
ayrılmasıdır. (Şimdi) sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber
vereceğim”. 18/78
- “Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu
kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında her (sağlam) gemiyi
gasbetmekte olan bir kral vardı.” 18/79
- “Çocuğa gelince Onun anası babası mü’min kişiydiler. Çocuğun
onları isyana ve küfre sürüklemesinden korktuk.” 18/80
- “İstedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine ondan daha
merhametli birini versin.” 18/81
- “Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara âit bir
hazine vardır. Babaları da iyi bir kimde idi. Rabb’in istedi ki
onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersinler ve Rabb’inden bir rahmet
olarak hazinelerini çıkarsınlar. Bunları, ben kendiliğimden
yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzü.” 18/82
Kıssada görüldüğü gibi, sabırlı olmak şartıyla ilgilenilen olayın iç
yüzünü sorup öğrenmek esastır. Diğer bir hususta olayları yapan,
kendisine olaylarla ilgili soru sorulan kimsedir ve güvenirliği
kesin olarak soru sorana bildirilmiştir. Mûsa’nın bu şahıs hakkında
önceden bilgisi vardı ve güvenilir bir kimse olduğunu bilmekteydi,
yoksa soru sormakla yetinmez, fiili olarak mani olmaya çalışırdı.
Şeyhlerin ise böyle güvenilir bir yönleri olmadığı gibi,
yaptıklarıyla ilgili olarak, yaptıkları sıradan veya olağan üstülüğü
olmayan genelde söze dayalı hayali şeyler şeyler olmasına rağmen,
soru kabul etmedikleri gibi, tavırlarıyla ilgili olarak izahatta
bulunmaktan da kaçınırlar.Bu ise Kuran’a uygun olmayan bir durumdur.
Sofuların bu konuda söylediklerinden ve tavsiyelerinden örnekler
verecek olursam, şöyle ki :
Söyledikleri bir rivayette; Ca’fer-i Sadık Hem tasavvufa hem de
şeyhliği karşı olmasına rağmen onun adına şöyle rivayette
bulunmaktadırlar :
“Bir gün İmam-ı Ca’fer-i Sa’dık Hazretlerine bir mürid geldi. Ve
şeyhe dedi ki :
- Sultanım bana himmet eyle.
Meğer ki o kimse şeyhin bostancısı imiş. Şeyh bu kimseye dedi ki :
<< Senin hatunun dul kalmayınca, çoluk - Çocuğunu dağıtmayınca,
yatağın it yatağı gibi kuru yer olmayınca, evin hârab olmayınca sen
maksûduna erişemezsin. >>
Sâdık ve gerçek mürid olan bu kimse, şeyhinin dediklerini bir bir
yerine getirdi için zamanın sultanı oldu. Hal bu ki Allah için terk
ettiği çocukları, hatunu ve kendisi bir zarar da görmediler. Eskiden
daha da mükemmel oldular.” (Müzekkin-Nüfus, Aslan Yayınları 1991
baskısı, Eşrefoğlu Rumi, sayfa 482. )
Evini ve çoluk çocuğunu mahvetmesine rağmen, mürid ve ailesinin neye
dayanarak daha iyi olduklarını ve zarar görmediklerini izah
etmedikleri gibi, uydurma olduğu belli olan bu gibi örneklerle,
müridlerini istedikleri gibi yönlendirmeyi amaçlamaktadırlar.İslâmi
dayanaktan yoksun bu gibi iddialarla ayrıca Müslümanların aile
yapısına da saldırıp yıkmayı hedeflemektedirler, ayrıca bu rivayet,
Ca’fer-i Sadık’a bir iftiradır, Ca’fer-i Sadık Hem tasavvufa hem de
şeyhliği karşı bir şahıstır.
Ayrıca Müzekkin - Nufusta şöyle demektedirler :
“Şeyh gassâl (ölü yıkayıcı) gibi, mürid de ölü gibidir.”
(Bahsi geçen Müzekkin - Nufus Sayfa 473.)
Bu sözleriyle, müridi şeyh önünde cansız ve iradesiz bir konuma
getirmek istemektedirler, böylece onunla istedikleri gibi oynama
imkanı bulmayı hedeflemektedirler.
“Bazan öyle olur ki, tâlibi (müridi), mürşid (Şeyh) akıldan candan
ve nefisten eder. Gönülden ayrı, cansız, akılsız ve nefissiz olarak
alır gider. Zira bu yolda akıl, gönül, ve can her meclise
götürülemez. Her yere götürülmesi de serbest değildir.
BEYT
Ko bu yoldaşlarını yalnız ol
Sen dahi sığmazsın anda sensiz ol.
Farsça şiir :
Her şebi vakt-i seher der köy-i cânan mirevim
Çân zi hod nâ mahremim ez hişi pinhan mirevim
Çün hicâb-ı müşkül akl-u can der koy-ı o
Lâ cerrem der koy-ı, o bi aku can mirevim.
Mânası
Her gece seher vaktinde mahbubun köyüne gideriz.
Kendi kendimize nâ mahrem olduğumuz için gizli gideriz.
Onun köyünde perde akla ve ruha müşkül geldiği için
Şüphesiz oraya akılsız ve cansız gideriz.”
(Bahsi geçen Müzekkin - Nufus Sayfa 422.)
Mevlana’nın akla karşı çıkması :
“Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki : “Senin bu ağlaman, aklının
başında olduğuna delâlet eder.
Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir
günahtır.
Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de
Tanrı’ya perdedir, geleceğin de.
Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi
boğum boğum alacaksın?”
(Mesnevi, Mevlana Cilt 1 sayfa 176 b. 2200 - 2201 - 2202 - 2203.)
Abdülhakim Arvasi’den :
“Kendinden olmak küfür
Kendinden geçmek iman.”
(Bahsi geçen kitap, Rabıta-i Şerife, Esseyyid Abdülhakim Arvasi,
sayfa 66.)
Sofuların bu gibi, akla karşı çıkan sözlerine karşılık, Kuran’da
akla dikkat çekilmiş, etkin ve doğru bir şekilde kullanılması
emredilmiştir, şöyle ki : Kur’an’dan mealen :
- Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz
ve (Allah) pisliği (azabı ve rezilliği), aklını kullanmayanlara
verir. 10/100
- İçlerinde sana kulak verip (Kuran’ı) dinleyenler de vardır. Fakat
sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa!
10/42
- (Bu Kuran), çok mübârek bir Kitâb’dır. Onu sana indirdik ki
ayetlerini düşünsünler ve aklı selim sâhipleri öğüt alsınlar. 38/29
- Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar
Allah’ın, kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar
aklıselim sâhipleridir. 39/18
- Şimdi Rabb’inden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (bunu
kâbul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak aklıselim sâhipleri öğüt
alır. 13/19
- Bu (Kuran), insanlara bir tebliğdir.
(İnsanlar), bununla uyarılsınlar. O’nun yalnız Tek bir İlâh olduğunu
bilsinler ve aklıselim sâhipleri öğüt alsınlar diye
(gönderilmiştir). 14/52
Ve sağlıklı akıl konusunda Kuran’dan daha birçok örnek vermek
mümkündür. Sofuların ve yandaşlarının en büyük korkularının başında,
Kuran’ın sağlıklı akıl sahipleri tarafından anlaşılmasıdır. Zira bu
durumda kurmuş oldukları tuzakları yıkılmış olacaktır. Örneklerde
görüldüğü gibi, Kuran’ı dışlamak suretiyle, kendi söz ve kitaplarını
onun yerine koymakta, yahut da Kuran’a batıni manalar vermekte,
yahut ta insanların akletmelerine karşı çıkmaktadırlar. Sofistler ve
onlar gibi onlar. Asırlarca insanların, Kuran’ın manasını merak
etmeden okumalarına ve hatta gidip ölülerin başında okumalarına
sebep oldular. hal bu ki Kuran ölülere değil yaşayanlara inmiş bir
kitaptır. Kuran’ın insanlar tarafından anlaşılmasını istemeyenler.
Israrla Kuran’ın anlaşılmaz bir kitap olduğunu iddia etmişlerdir.
Şöyle ki .
“Hulâsa Kur’an-ı kerimin ma’nasını yalnız Muhammed << Aleyhisselam
>> anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmişlerdir. Kur’ân’ı kerimi
tefsir eden, Odur. Doğru tefsir kitâbı da, Onun hadis-i
şerifleridir. Din âlimlerimiz, uyumayarak, dinlenmeyerek,
istirahatlarını fedâ ederek, bu hadis-i şerifleri toplayıp, tefsir
kitaplarını yazmışlardır. (Beydâvi) tefsiri, bunların en
kıymetlilerindendir. Bu tefsir kitâblarını da anlayabilmek için,
otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır.
Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Ana ilimlerden biri,
(Tefsir) ilmidir....”
“... hattâ Cebrâil << Aleyhisselam >> dahi Kur’ân-ı kerimin
manâsını, esrârını, Resûlullah’a sorardı...”
“... zâten, bizim gibi, din bilgisi az olanların, İslâmi yeti
öğrenmek için, tefsir ve hadis-i şerif okuması uygun değildir...”
(Kur’an’ın anlaşılması bir tarafa, ne olduklarını belirtmediği fakat
bir ibret olarak şu sözleri sarf etmesi, “ Bu tefsir kitaplarını da
anlayabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi
öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Ana
ilimlerden biri, (Tefsir) ilmidir....” veya diğer imkansızlık
sözleri, Kuran’ı övme maskesi altında Kuran’a açıktan açığa yapılmış
bir saldırıdır.
“Tefsi, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsir
kitâbları, bu nurun anahtarlarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca,
mücevherler çıktığı gibi, o tefsiri okumakta, kalbe bu nûr doğar.
Seksen ilmi iyi bilenler, tefsirleri anlayıp, bizim gibi din
câhillerine bildirmek için, çeşitli derecedeki insanlara göre
binlerle kitab yazmışlardır.” (Tam İlmihal, Se’âdet-i Ebediyye, Işık
Kitâbevi, İhlâs Vakfı Yayını 1980, Yirmibeşinci baskı, sayfa 44,
Yazan Hüseyn Hilmi Işık.)
Görüldüğü gibi, dediklerine göre insan hiç aklını kullanmayacak ve
asla Kuran’a yanaşarak onu anlamaya çalışmayacaktır; Kuran’dan uzak
duracaktır. Bu duruma düşen kimse bir zorlukla karşılaştığında nemi
yapmalı, dediklerine göre ölülerden istianede yani dua yoluyla
yardım istemede bulunmalıdır, şöyle ki :
“Resulullah S.A. Efendimiz şöyle buyurdu :
- << İşlerde şaşırırsanız, kabirler ehlinden yardım isteyiniz..
>> (Hadis-i Erbain, Tasavvuf, Rahmet Yayınları. 1970 baskısı, sayfa
110. Yazan, Sadreddin-i Kunevi, çev. Abdulkadir Akçiçek. )
Bu uydurma rivayetin Arapça metninde yardım şekli “İstiane” olarak
belirtilmektedir. Hal bu ki, Allah’tan başkasından “istiane de
bulunmak” Kuran’da kesinlikle, şirk olarak tanımlanmıştır. Kuran’dan
mealen :
- (Rabbimiz) Yalnız sana ibadet eder,
yalnız senden yardım dileriz. 1/4
Milyonlarca kimsenin her gün okuduğu Fatiha Sûresinde geçen
tanımlama bu şekildedir. Görüldüğü gibi İstiane ibadetle aynı olarak
belirtilmiştir.
Sofistlerin bu gibi şeylerden amaçları yaşayanlarını
ilâhlaştırdıkları gibi, ölülerini de ilâhlaştırmaktır. Bu gibi
İslâm’a ters düşen öğretilerle yönlendirdikleri yüz binlerce kişi,
türbelere bez bağlamakta, türbelere adaklarda bulunmakta ve onlardan
“istiane’de” bulunmaktadır. Ölü olsun veya canlı olsun, Allah
dışında herhangi bir kimseden istianede bulunmak, Kuran öğretisine
göre o kimseyi ilâhlaştırmaktan başka bir şey değildir.
Kütüb-i Sitte konusunu işlerken belirttiğim gibi, yeri gelmişken
şunu tekrar belirteyim ki, Kuran’a göre ölü, isterse iyi bir kimse
olmuş olsun veya iyi olmayan bir kimse olmuş olsun. Dünya da
yaşayanlar tarafından kendisine yapılan hitapları kesinlikle duymaz.
Zira Kuran’a göre, ölüm ile uyku konum olarak bir ve aynı şeydir.
Nasıl ki, uyuyan bir kimse uykuda olduğu müddetçe dünya hayatında
yaşayanlar tarafından kendisine yapılan hitapları duymuyorsa, ölünün
durumu da bir ve aynı şeydir. Bu konuda Kuran’dan mealen :
- O’dur ki, geceleyin sizi öldürür,
gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçirilip
tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O’nadır;
sonra (O, dünyâda) yaptıklarınızı size haber verecektir. 6/60
- Allah, öldükleri sırada canları alır, ölmeyenleri de uykularında
(bedenlerinden alıp kendilerinden geçirir); sonra hükmettiğini
tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir.
Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır. 39/42
Seçtiğim bütün örnekleri, tasavvuf adı altında faaliyet yürüten
sofuların, başka bir ifadeyle sofistlerin meşhur önderlerinden
verdim. Bunun yanında adı yaygın şekilde duyulmamış olan binlercesi
tarih içerisinde ve günümüzde faaliyet göstermiş ve
göstermektedirler. Gavs veya Kutup olarak telakki etikleri
önderlerinin zihniyeti ne ise, küçük bir köyde faaliyet yürüten
birkaç kişiye hitap eden şeyhler ininde zihniyeti aynıdır. Onların
temel zihniyeti hiçbir hakikati hakikat olarak kabul etmemeleridir.
Bundan dolayı inanç yönünden her kalıba girmekte mahzur görmezler.
Asırlardır Kur’an’a aykırı inançlarını, İslam adı altındaki
toplumlar da sürdüre bilmelerinin temelinde, Müslüman olduklarını
iddia etmelerine rağmen, Kur’an bilgisinden uzak kimseler tarafından
kabul görmeleridir. Onları kutsal şahsiyetler olarak kabul eden
kimselerin en başında, inanç yönünden meczup hale gelmiş fertler ve
halk kitleleri olduğu gibi, kendilerine inanan ve kendi menfaatleri
için yararlı olduklarını düşünen hatta onları bozuk dünyevi amaçları
için kullanmak isteyen çeşitli devlet sistemleri ve saltanat
düşkünlerinin verdiği çeşitli destekler ile kendilerini din alimi
olarak gören ve öylece tanıtmaya çalışan; aslında Kuran öğretisine
göre doğru abdest almayı dahi öğrenememiş buna rağmen İslam
önderleri olarak kendilerini tanıtılmak suretiyle, din kisvesi
altına bürünmüş meşhur kimseler tarafından desteklenmeleridir.
Örneğin:
Bediüzzaman olarak vasıflandırılan Said’i Nursi onlar konusunda
şöyle diyerek destek vermektedir:
“Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissâlatü Vesselâm, Hazret-i Hasanı (R.A.)
kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i
Hasandan (R.A.) teselsül eden nurani nesl-i mübarekinden Gavs-ı Âzam
olan Şâh-ı Geylani gibi çok mehdi misâl verese-i nübüvvet ve hamele-i
Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zatların hesabına, Hazret-i Hasan
(R.A.) başını öpmüş . Ve o zâtların istikbâlde istikbâlde edecekleri
hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp, takdir ve istihsan
etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasanın (R.A.)
başını öpmüş...”
“... Evet, Hazret-i Hasanın (R.A.) başını öpmesinde Şâh-ı Geylaninin
hisse-i azimesi var.” (Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları,
Sözler Yayınevi, yazan Said Nursi, sayfa 19, 20.)
İran’ın Gilân kasabasından olan, büyük ihtimalle Arap asıllı olmayan
Abdulkadir Geylani, güya Hasan (R.A.) torunu imişte, bunu bilen
Resûlullah (S.A.V.). Abdulkadir Geylani’nin nâm-ı hesabına Hasanın
(R.A.) başını öptüğünü, Saidi Nursi iddia etmektedir. Övücü
sözlerinin arasına Mehdi sözcüğünü yerleştirmeyi de ihmal etmeyerek,
böylece Mehdi kavramının İslam dininde tartışmasız bir gerçek
olduğunu vurgulamaktadır. İslam dininde öyle bir kavram olmadığı
gibi, bu tür kavramlar Kuran’a güven duymayan Kuran karşıtları
tarafından ortaya atılmış iddialardır. Şöyle ki:
Kur’an’a inandığın ve Mümin veya Müslüman olduğunu iddia eden bir
kimse, Kuran’ın yol gösterici olarak İnsanlığa vaad ettiği kurtuluş
gerçeklerine rağmen, Peygamberimiz tebliği yaparken, insanlara her
ne kadar size tebliğ etmekte olduğum Kur’an ayetleri ile sizleri
dünya ve ahiret mutluluğuna çağırmakta isem de, İnsanlığın asıl
kurtuluşu kıyamete “kimilerine göre kırk gün; kimilerine göre kırk
yıl kala” Mehdi veya İsa peygamber gelecek, işte o zaman İnsanlık
hidayet bulacaktır dediğini düşünebilsin. İnsanlar o zaman Kur’an’ın
kurtuluş için yetersizliğini düşünerek, şahısların yapabildiğini
Peygamberin aralarında güncel olarak varlığına rağmen, Kuran’ın
hidayeti tam olarak neden sağlayamadığını kendi kendilerine veya
çevrelerine soracak ve böylece Kuran’a olan güvenleri kırılacaktır.
Öyle ya, İddia ettiklerine göre, peygamber elinde Kuran tebliğ
yapıyor, buna rağmen İnsanların hidayete ermesi için Kuran’a
alternatif olarak ne zaman gelecekleri meçhul olan şahısları çare
olarak gösteriyor. Bu gibi iddialar Kuran’a aykırı olduğu gibi,
insanları Kuran’dan uzaklaştırmak için ortaya atılmış iddialardır.
Ayrıca, bu ve bu gibi sözlerin bire bir ilişkide fayda zarar
yününden de “kıyamete kırk gün veya kırk yıl” kalıncaya kadar hiçbir
aktif önemi yoktur. Atalarımız; bizler ve nesillerimiz bu dünya
hayatında imtihanımızı tamamlayıp gittikten sonra bizim açımızdan
Mehdi veya İsa peygamber gelse ne olur gelmese ne olur veya gelip
gelmemesi bu durum karşısında kimin umurunda. Bu iddiaları ciddiye
alan kimseleri, elinde reçetesi olmasına rağmen bunu bir kenara
bırakarak, doktor arayan şaşkın hastalara benzetiyorum. İnsanlar
elinde Kur’an Mehdi veya İsa Peygamber aramakta, tabiri caizse bu
bir kara mizahtır.
Konumuza dönersek, Said’i Nursi’nin sofistleri öven diğer
sözlerinden örnekler:
“Silsile-i Nakşinin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbani”.
(Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi,
yazan Said Nursi, sayfa 42.)
“... tarik-ı Nakşinin (Nakşibendi tarikatı demek istiyor, tarik-ı
Nakşi diyerek güya sevecenliğini gösteriyor.) üç perdesi var:”
“Birisi ve en birincisi ve en büyüğü : Doğrudan doğruya hakaik-ı
imaniyeye hizmettir ki. İmam-ı Rabbani de (R.A.) âhir zamanında ona
sülûk etmiştir.”
“İkincisi : Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Saniyeye tarikat perdesi
altında hizmettir.”
“Üçüncüsü : Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak,
kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacib, bu
üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.” ( alıntıda parantez içi hariç,
Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi, yazan
Said Nursi, sayfa 43.)
“Onsekizinci Mektup
[Bu Mektup <<Üç Mes’ele-i Mühimme >> dir]
Birinci Mes’ele’i Mühimme : << Fütühât-ı Mekkiyye >> sahibi
Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve << İnsan-ı Kâmil >> denilen meşhur bir
kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhûre,
Küre-i Arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf dağı arkasında ki Arz-ı
Beyzâdan ve Fütuhatta << Meşmeşiye >> dedikleri acâibden
bahsediyorlar, << gördük >> diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru
mudur? Doğru ise, halbuki bu yerlerin, yerde yerleri yoktur.
Hem Coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer
doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki ve
hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?
Elcevap : Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velâyet ve
şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler...” (Risale-i Nur
Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi, yazan Said Nursi,
sayfa 89, 90.)
Ve Saidi Nursi bunlar gibi, daha birçok övücü ve benimseyici sözler
söylemektedir.
Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, (halil necatioğlu)nın sözlerinden
örnekler :
“HALİL NECATİOĞLU
İkinci misâl, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi’nin bizzat kendisidir.
Mevlânâ da önceleri bir ilim adamı olarak “karşı durumda iken,
sonradan tasavvufu iyi tanıdığı zaman; bozulmamış, an’anesine sahip,
din dışı tesirleri almamış, gerçek tasavvufu, derûni hayatı tanıdığı
zaman, inadından ve karşıt tavrından vazgeçmiş kimselerden biridir.”
“... Tasavvufun ihtiyâri bir zevk mesleği olmadığı, aksine her
Müslüman için mecburi, zaruri bir yol olduğu kanaatine gelmiş
bulunuyorum. Şer-i Şerife, hadis-i şerife, âyet-i kerimelere bağlı
bir kimse olarak.” (Tasavvuf Üzerine Sohbet, Seha Neşriyat 1990
baskısı, Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN “Halil Necatioğlu” sayfa 26-27.)
Muhammed İkbal’in sözlerinden örnek :
“Aşk muhabbet delili olan Mevlâna ki onun sözü susuzlara bir
selsebildir.” (Cavitname, sayfa 142 b.352. )
SOFULARIN DEVLET DESTEĞİYLE DESTEKLENMELERİ
İslamın yönetim şekli biât, yani seçimle iş başına gelen devlet
başkanları ve onların istişare meclisi olan şura’nın toplumu
Kur’an’a göre yönetmeleridir. Biât esası, Muaviye’den itibaren
kaldırılarak, idarenin babadan oğula geçmesi ve dolayısıyla Krallık
rejiminin geçerli olması yoluna gidildi. Bu ise müslümanların idari
sistemini gasp etmek manasına geliyordu ve Kuran’dan destek görmesi
beklenemezdi. İslâmi biât sistemiyle işbaşına gelmemiş olmalarına
rağmen, kendilerine İslâm halifesi adını takan krallar, meşru
yönetici olduklarına dair Kuran’dan delil getiremeyince, meşruiyetlerini
topluma kabul ettirmek amacıyla, Kur’an dışında, Kuran’ın gösterdiği
yol haricinde yollar aramaya başladılar. Bunun için çeşitli metotlar
tatbik ettiler. Bu metotlarının en en başta geleni peygamber adına
uydurmuş oldukları binlerce sahte rivayettir. Öyle ki, bu uydurma
rivayetlerinin Kur’an’dan üstün olduğunu, Kur’an ayetlerini nesh ,
yani iptal ettiğini söylemekten ve kabul ettirmeye çalışmaktan
çekinmediler. Peygamber hadisleri adı altında ki bu rivayetler
vasıtasıyla, İslâm adına toplumu çok çeşitli mezhep ve fırkalara
böldüler. Kur’an’ı bir çok hususta dışlayınca da, Kuran’ın
müslümanlara vermiş olduğu bilimsel ve moral destekte kitlelerin
arasından kalkmış oldu. İşte tam bu noktada doğan boşluğu, adına
tasavvuf dedikleri, kendilerine sofu denen sofistlerin hayali ve
aldatıcı sözleriyle örülmüş uyuşturucu bir sistemi topluma dikte
ettiler. Aynı zamanda batıni olan bu sisteme İslamın rûhu adını
taktılar. Böylece İslâmi sistemle gelmemiş olan yöneticiler.
İslâm’dan, sahte hadisler ve tasavvuf yoluyla uzaklaşmış toplum
fertlerini, şeyhler ve sahte din alimleri vasıtasıyla kendilerine
bağladılar. Sahte din alimlerinin ve şeyhlerin kendilerine yapmış
oldukları bu hizmet karşılığında da faaliyetlerini sürdürme
ortamıyla mali destek sağladılar. Yaptıkları bu hareket, İslâm adına
teşekkül etmiş diğer krallıklarda da örnek kalıp görevi gördü. Bu Emevi tezgahı gönümüzde de halen çeşitli şekillerde sürmektedir.
Bu durumlar neticesinde ortaya şöylece bir olay çıktı :
1- Seçilmiş Devlet Başkanı yerine babadan oğula devreden Kraliyet.
2- Kûr’an yerine, rivayetler, keyfi şahıs sözleri, felsefi görüşler
ve tağuti uygulamalar.
3- İslâm birliği yerine, mezhepler ve fırkalar.
4- Mescit yerine, tekke ve zaviyeler.