ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 21

rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. O, bağışlar ve rahmet eder’ âyetini tefsir ederken.”
“Yüce Allah Dâvûd Peygamber’e şöyle vahyeder : “Ey Dâvûd, kim beni bilirse beni murâd eder. Kim beni murâd ederse beni sever. Kim beni severse taleb eder. Kim beni taleb ederse beni bulur. Kim beni bulursa, beni hıfzeder”. Bunun üzerine Hz. Dâvûd şöyle dedi : Ya Rabbi, taleb ettiğimde seni nerede bulurum dedi. Allah da cevap olarak. Beni benden korkanların kırık kalplerinde bulursun dedi.” Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 20. )
Görüldüğü gibi, Kuran’da anlatılanlarla, bur da yapılan tefsirin hiçbir ilgisi yoktur. Sofistin bu şekilde tefsir yapmaktan amacı, Allah’ın kalbe sığdığını iddia etmektir. Bu ise bir sapmadır. Allah’ın sevgisi kalplerde olur, fakat Allah’ın zatı hiçbir kalbte yerleşik değildir. Zira, Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.
Sülemi Tefsirinden :
“Bakara sûresinin 158. ‘Muhakkak Safâ ve Merve Allah’ın nişaneleridir’ âyetini, Ca’ferin şöyle anladığını rivâyet ederler. “Safa, muhalefetlerden arınan rûhtur, Merve, efendisine hizmetle mürüvveti kullanan nefistir.” şöyle de denilmiştir : “Safâ, dünya bulanıklarından ve nefis arzusundan temizlenme, sa’y, Allah’a kaçmadır...” Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 30. )

Bu tefsirde de, Kur’an’daki asıl manadan uzaklaştırmayla, insanları Hac’dan uzaklaştırma amaçlanmıştır. Daha önce verdiğim örneklerde sofuların, Hac yerine gelin bizi tavaf edin dedikleri hatırlanmalıdır.

Kuran’ın net ve kesin, değişik manalara gelmeyen bir istikrarlı manası vardır. Sofular ise Kuran’ı övme maskesi altında her harfinin binlerce manaya geldiğini, hatta dört kitabın, yani Kura, İncil, Zebur ve Tevrat'ın tek bir harfte, “Elif” harfinde mündemiç yani toplanmış olduğunu söylemekten çekinmemişlerdir. Şöyle ki :

“Sûfilere göre, kul, Kur’an’ın her harfine bin mânâ verse, Allah’ın o harf de bulunan ilminin sonuna varmış olamaz.” Tefsir Tarihi Cilt 2 Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, sayfa 21. )

“Ne elif okudum ne cim ne varlıktandır gelicim.
Okumaz yüz bin müneccim tâli’im yıldızdan gelür’ diyen Yûnus’un Divânında bu hurûf meselesine dair bâzı mühim işaretler vardır. Şu parçalarda olduğu gibi :”
“Yigirmisekiz hece okursun ucdan uca
Sen elif dersin hoca mânası ne demektir”
................................................................
“Dört kitâb’ın manası tamamdır bir elifte
Bâ dedirmeniz bana ben bu yoldan azarım”
“Yedi Mushaf mânasın okudum tamam kıldım
Ya ne için karayı ak üstünde yazarım”
(Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını 1991 baskısı, Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, sayfa 328.)
Kuran’ın bir harften ibaret olduğunu, okunup öğrenilmesinin gereksiz olduğunu iddia eden bu gibi sözler, Kuran’a yapılabilecek en büyük saldırılardandır.

“M. Yusuf Musa, batıni - sûfi tefsirine bir örnek gösterir:
1) Abdurrahman Sülemi Nisaburi (h.412) : Kitabu Hakiki - Tefsir, 2) Muhyiddin ibn Arabi’nin tefsiri, 3) Abdurezzak el-Kaşani (h.887) : Te’vilatü’l - Kuran. Kuran ayetlerinin Sufi (bâtın) gelenekte nasıl anlamlandırıldığına bir örnek : Yasin sûresi, 13-17; “sen onlara o şehir halkının (Ashab-ı Karye) örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti. Hani biz onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüsüyle güçlendirdik; böylece dediler ki : “Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz”. Dediler ki : “Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz. Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz yalnızca yalan söylemektesiniz.” Dediler ki : “Rabbimiz gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilmektedir, bizim üzerimizde apaçık bir tebliğden başkası yoktur.” Bu ayetin bilinen zahir anlamı, Allah’a isyan halinde olan bir şehir halkına önce iki, sonra onları güçlendirmek üzere üçüncü bir elçiyi göndermiş olmasıdır. Halk ise Allah’a itaate çağıran bu elçilerin çağrısını reddediyor. Sufi tefsir geleneği ise batini yorumla bu üç elçinin bilinen beşer - elçi olmadığını, ayetlerin ruh, kalb ve aklı sembolize ettiğini, şehir halkının da insan bedenine işaret ettiğini söylüyor. (Kaşani’nin Tevilatu’l - Kuran Tefsiri, Yasin sûresi.) (İslam Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl ilişkisi. Beyan Yayınları 1994 baskısı, Yazan, Ali Bulaç, sayfa 96.)

Kuran’ın aslıyla ilgisi olmayan, tamamen batıni ve keyfi mana ifade eden bu gibi, tefsir iddialı sözler, Kuran’ın esas mesajını insanlardan perdelemek için sofularca uydurulmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi, Kuran’da batıni mana olduğunu yuttura bilmek için zahir mana yoktur demezler, ancak zahiri mana ve batıni mana birliktedir, Zahiri manayı yok sayan küfretmiştir; batıni manayı da yok sayan küfretmiştir taktiğini kullanırlar. Zahir mana Kuran’da vardır sözü sofularca oltaya takılan yeme benzer, zira bu ifadeleri hemen hemen lafta kalır, asıl amaçları yemin ardında saklamış oldukları batıni iddialarını ve öğretilerini gerçekleştirmektir.

Örneğin :
“... ibn’ül-arabi der ki :
<<... Saâdet (evet) bütün saâdet, zâhir ile bâtın’ı toplayan (yani bir araya getiren) zümre iledir...>>
“Zahir ile bâtın’ı, başka bir deyişle İslâmiyet’teki esasların dış ve iç mânâlarını bir araya getirmek, İbn’ül - arabinin en çok dikkat ettiği bir prensip olmalıdır. Çünkü sünnilik, esâsında bundan ibarettir ve bu iki sözü zikrederek :”
<<... Zâhir ile batın’ı toplamamız için...>>
“şeklinde sözler sarf etmektedir. Bu iki söze (tabire) tekâbul eden ifrat ve tefrit deyimleri de kezâ bir arada zikredilmekte ve Futâhat’da ifrat ve tefrit’in kötülüğü’ne başka bir vesile ile tekrar temâs edilmektedir.”
<<... Ehl-i Zâhir’in akılları, şüphesiz ki vardır fakat onlar düşünceli (ûlû’l elbaş) değildirler... >> (El - Futûhât El - Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları - 1990 sayfa 17. )

Ahmed el Rufai’den :

“Ehli tasavvufun bazılarının dedikleri gibi demeyin! Onlar hakkında şöyle demişlerdir : << Alimler, zahir ehlidir, biz ise batın ehli! >> Böyle şey olmaz! Çünkü İslâm tümüyle İslâm’dır; içi dışın özüdür, dışı, için zarfıdır : Zahir olmazsa batında olmaz.. Zahir olmazsa batın ne anlaşılır ve ne de açıklanabilir!”
Bu şekilde zahirin reklamını yaptıktan ve batıni öğreti haliyle vardır ve Kuran’a uygundur tavrını sergiledikten sonra, İslam’a mal ettiği bu öğretiyi perçinlemek için :
“Zahir ile batını birbirinden ayırmaya çalışmayın! Bu, bir bidattır!”
İfadelerini kullanıyor : (Alıntılar, El - Burhân’ül Müeyyed, Pamuk Yayınları 1975 baskısı, Gavsul A’zam Ahmed’el rufai, sadeleştiren H. Naim Erdoğan, s. 74-75. )
Ahmed’el - Rüfai’nin Batıniliği tavsiye eden diğer bazı sözlerinden :
“Oğlum, iç ve huzur ilmini öğren, çünkü onun bereketi, senin tahmininin çok üstündedir.”
“Oğlum, iç ilmini öğrenmeden, dış bilgilerle yetinen, farkına varmadan helâk olur.”
“Oğlum, Allah’tan ihsan bekliyorsan; iç ilmini öğren.” (Onların Âlemi, Bahar Yayınları 4. Baskı, Ahmed el-Rüfai, çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 133.)
Batına dayanmayan, Zahiri yani açık bilginin, insanı farkında olmadan helake götüreceğini iddia etmektedir.

Abdülhakim Arvasi’nin, Kur’an’ın yazılı şekil olarak anlamaya perde olduğunu, Kur’an’ın anlaşılması için, harflerin, dolayısıyla tüm yazılı şeklin yok sayılması gerektiği yolundaki sözlerinden örnekler :

“Üçüncü bir nokta da şudur ki, kadim olan kelâmdan, hâdis olan harfler ayıklanacak olursa kadim mânalar hali üzere baki kalır, Allah lütuf ve keremiyle basirete açılan bir insan, Kur’an’ın kadim mânalarını derin bir anlayışla bakarsa onları nihayetsiz bulur. Sonra da ayıklanan harflere nazar edince kadim manaları kendisinde peçeleyen bir surete benzetir. Bu sureti de ayrı tutacağı mânalarda sonsuz görür.
İşte Kur’ân’ın batını budur !
Sureti bulunan harflere bakınca da, onları iki cildin arasında kuşatılmış hisseder.
İşte Kur’ân’ın zahiri de budur !” (Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu yayınları 3. Baskı, Esseyyid Abdülhakim Arvasi, sadeleştiren, Necip Fazıl Kısakürek, sayfa 71-72. )

Verdiğim örneklerde görüldüğü gibi, Kuran’ın zahiri yani açık manasını tanıma maskesi altında, Mubin öğretiden ibaret olan Kuran mesajını engellemek amacıyla, sofistler Batıniliği savunarak, Batıniliği kabul ettirebilme çabalarına girişmişledir.

10- Sofuların akla ve soru sormaya karşı çıkmaları :

Sofuların, kendilerine Murid elde edebilmek için kullandıkları yöntemlerden bir tanesi de, insanların düşünmelerine, akletmelerine ve kendilerine soru sormalarına karşı çıkmalarıdır. Soru sorulmaması gerektiği yolunda ki iddialarını ispatlamak içinde Kuran’dan kendilerince örnek vermektedirler, şöyle ki :

“Hızır ile Mûsâ (A.S.) ın kıssası :
Hz. Mûsa, Hızır’a neden şunu yaptın şeklinde itirazda bulununca Hızır (A.S.) da, Hz. Mûsa’ya hüccet getirdi ve dedi ki :
- Eğer bana uydunsa ben bir şey yaptığımda bana << niçin şunu şöyle yaptın? >> diye sorma.
Nitekim Hak Teâlâ Kuran’ı Kerim’inde haber vererek buyuruyor :
<< Hızır dedi ki : O halde bana tâbi olacaksın, kendisinden bir söz açmadıkça bana hiçbir şeyden sorma. >> (El-Kehf sûresi, âyet 70. )
Bu âyetten de ma’lum oldu ki, insan uyup tâbi olduğu kimseye << Şunu niçin şöyle yaptın ? >> diye sorması doğru ve münâsip değildir.” (Müzekkin-Nüfus, Aslan Yayınları 1991 baskısı, Eşrefoğlu Rumi, sayfa 474. )

Sofuların, Kehf sûresindeki Mûsa kıssasını ele alarak, hiç soru sorulamayacağı ve olayların izahının istenemeyeceği yolundaki iddiaları bir aldatmacadan ibarettir. Zira kıssada soru sorulması yasaklanmamış ancak olayların aksamaması için sabır tavsiye edilmekte ve sonuç olarak olayların izah edileceği vaad edilmektedir. Yani, soruların cevapsız bırakılacağı şeklinde bir durum söz konusu değildir. Buna rağmen insan aklının bu konularda aceleci olduğu ve ilgilendiği konularda soru sormamaya dayanamadığı vurgulanmaktadır. Hal böyle olunca soru sormak normal bir olay olduğu gibi, din adına kim ne iddia ediyorsa netice itibarıyla, istendiğinde o iddiasının dine uygun olduğunu ispat etmek zorundadır. Kuran’da esası ve dayanağı olmayan; Kuran’a uygun olmayıp ters düşen hiçbir olay veya söz İslâmi değildir.
Bu konuda verdikleri örnekle ilgili olarak, Kuran’dan mealen

 - Bir vakit Mûsa, genç adamına demişti ki : << Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut uzun bir zaman yürüyeceğim.>> 18/60

- Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitmişti. 18/61

- (O belirtilen yeri) geçip gittiklerinde Mûsa genç adamına : “Kuşluk yemeğimizi getir bize. Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden (epey) yorgunluk çektik.” dedi. 18/62

- (Genç adam) Gördün mü! Dedi, kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti. 18/63

- (M^sa) : “İşte aradığımız o idi.” dedi. Tekrar izlerini takip ederek geriye döndüler. (kayaya vardılar). 18/64

- (Orada) Kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik. 18/65

- Mûsa ona : “Sana öğretilenden bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olabilir miyim? dedi. 18/66

- (O da) “Sen benimle (berâber bulunmağa) sabredemessin.” dedi. 18/67

- “Sana bildirilmeyen bir şeye nasıl dayanabilirsin?” 18/68

- (Mûsa) : “İnşâallah, dedi, beni sabredici bulursun, senin emrine karşı gelmem.” 18/69

(O kul) : “O halde, dedi, eğer bana tâbi olursan ben sana anlatıncaya kadar (yaptığım) hiçbir şey hakkında bana soru sorma.” 18/70

- Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman gemiyi deliverdi. (Mûsa) : Halkını boğmak için mi gemiyi deldin? Hakikaten sen (ziyanı) müthiş bir iş yaptın! dedi. 18/71

- (O kul) : “Sen benimle berâber bulunmağa sabredemezsin demedim mi? dedi. 18/72

- (Mûsa) : “Unuttuğum şeyden ötürü beni kınama ve bana bu işimden dolayı bir güçlük çıkarma.” dedi. 18/73

- Yine yürüdüler. Nihayet bir oğlan çocuğuna rastladılar. (O kul) hemen onu öldürdü. (Mûsa) : “Bir can karşılığı olmadan temiz bir canı öldürdün ha? Doğrusu sen, çirkin bir iş yaptın! dedi. 18/74

- (O kul) : “Ben sana demedim mi, benimle berâber bulunmağa sabredemezsin?” dedi. 18/75

- (Mûsa) dedi ki : “Eğer bundan sonra (bir daha) sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma (O zaman) benim tarafımdan sana özür ulaşmıştır (artık benden ayrılmakta mâzur sayılırsın). 18/76

- Yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. (Köy halkı), onları konaklamaktan kaçındılar. Derken orada yıkılmak isteyen (yıkılmak üzere olan) bir duvar buldular; hemen doğrulttu. (Mûsa) : “İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın.” dedi. 18/77

- “İşte dedi, bu benimle senin aramızın ayrılmasıdır. (Şimdi) sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim”. 18/78

- “Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı.” 18/79

- “Çocuğa gelince Onun anası babası mü’min kişiydiler. Çocuğun onları isyana ve küfre sürüklemesinden korktuk.” 18/80

- “İstedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine ondan daha merhametli birini versin.” 18/81

- “Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara âit bir hazine vardır. Babaları da iyi bir kimde idi. Rabb’in istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersinler ve Rabb’inden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Bunları, ben kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzü.” 18/82

Kıssada görüldüğü gibi, sabırlı olmak şartıyla ilgilenilen olayın iç yüzünü sorup öğrenmek esastır. Diğer bir hususta olayları yapan, kendisine olaylarla ilgili soru sorulan kimsedir ve güvenirliği kesin olarak soru sorana bildirilmiştir. Mûsa’nın bu şahıs hakkında önceden bilgisi vardı ve güvenilir bir kimse olduğunu bilmekteydi, yoksa soru sormakla yetinmez, fiili olarak mani olmaya çalışırdı. Şeyhlerin ise böyle güvenilir bir yönleri olmadığı gibi, yaptıklarıyla ilgili olarak, yaptıkları sıradan veya olağan üstülüğü olmayan genelde söze dayalı hayali şeyler şeyler olmasına rağmen, soru kabul etmedikleri gibi, tavırlarıyla ilgili olarak izahatta bulunmaktan da kaçınırlar.Bu ise Kuran’a uygun olmayan bir durumdur.

Sofuların bu konuda söylediklerinden ve tavsiyelerinden örnekler verecek olursam, şöyle ki :

Söyledikleri bir rivayette; Ca’fer-i Sadık Hem tasavvufa hem de şeyhliği karşı olmasına rağmen onun adına şöyle rivayette bulunmaktadırlar :

“Bir gün İmam-ı Ca’fer-i Sa’dık Hazretlerine bir mürid geldi. Ve şeyhe dedi ki :
- Sultanım bana himmet eyle.
Meğer ki o kimse şeyhin bostancısı imiş. Şeyh bu kimseye dedi ki :
<< Senin hatunun dul kalmayınca, çoluk - Çocuğunu dağıtmayınca, yatağın it yatağı gibi kuru yer olmayınca, evin hârab olmayınca sen maksûduna erişemezsin. >>
Sâdık ve gerçek mürid olan bu kimse, şeyhinin dediklerini bir bir yerine getirdi için zamanın sultanı oldu. Hal bu ki Allah için terk ettiği çocukları, hatunu ve kendisi bir zarar da görmediler. Eskiden daha da mükemmel oldular.” (Müzekkin-Nüfus, Aslan Yayınları 1991 baskısı, Eşrefoğlu Rumi, sayfa 482. )

Evini ve çoluk çocuğunu mahvetmesine rağmen, mürid ve ailesinin neye dayanarak daha iyi olduklarını ve zarar görmediklerini izah etmedikleri gibi, uydurma olduğu belli olan bu gibi örneklerle, müridlerini istedikleri gibi yönlendirmeyi amaçlamaktadırlar.İslâmi dayanaktan yoksun bu gibi iddialarla ayrıca Müslümanların aile yapısına da saldırıp yıkmayı hedeflemektedirler, ayrıca bu rivayet, Ca’fer-i Sadık’a bir iftiradır, Ca’fer-i Sadık Hem tasavvufa hem de şeyhliği karşı bir şahıstır.
Ayrıca Müzekkin - Nufusta şöyle demektedirler :

“Şeyh gassâl (ölü yıkayıcı) gibi, mürid de ölü gibidir.”
(Bahsi geçen Müzekkin - Nufus Sayfa 473.)

Bu sözleriyle, müridi şeyh önünde cansız ve iradesiz bir konuma getirmek istemektedirler, böylece onunla istedikleri gibi oynama imkanı bulmayı hedeflemektedirler.

“Bazan öyle olur ki, tâlibi (müridi), mürşid (Şeyh) akıldan candan ve nefisten eder. Gönülden ayrı, cansız, akılsız ve nefissiz olarak alır gider. Zira bu yolda akıl, gönül, ve can her meclise götürülemez. Her yere götürülmesi de serbest değildir.

BEYT
Ko bu yoldaşlarını yalnız ol
Sen dahi sığmazsın anda sensiz ol.

Farsça şiir :

Her şebi vakt-i seher der köy-i cânan mirevim
Çân zi hod nâ mahremim ez hişi pinhan mirevim
Çün hicâb-ı müşkül akl-u can der koy-ı o
Lâ cerrem der koy-ı, o bi aku can mirevim.

Mânası
Her gece seher vaktinde mahbubun köyüne gideriz.
Kendi kendimize nâ mahrem olduğumuz için gizli gideriz.
Onun köyünde perde akla ve ruha müşkül geldiği için
Şüphesiz oraya akılsız ve cansız gideriz.”
(Bahsi geçen Müzekkin - Nufus Sayfa 422.)

Mevlana’nın akla karşı çıkması :
“Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki : “Senin bu ağlaman, aklının başında olduğuna delâlet eder.
Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır.
Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Tanrı’ya perdedir, geleceğin de.
Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum alacaksın?”
(Mesnevi, Mevlana Cilt 1 sayfa 176 b. 2200 - 2201 - 2202 - 2203.)

Abdülhakim Arvasi’den :
“Kendinden olmak küfür
Kendinden geçmek iman.”
(Bahsi geçen kitap, Rabıta-i Şerife, Esseyyid Abdülhakim Arvasi, sayfa 66.)

Sofuların bu gibi, akla karşı çıkan sözlerine karşılık, Kuran’da akla dikkat çekilmiş, etkin ve doğru bir şekilde kullanılması emredilmiştir, şöyle ki : Kur’an’dan mealen :

- Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azabı ve rezilliği), aklını kullanmayanlara verir. 10/100

- İçlerinde sana kulak verip (Kuran’ı) dinleyenler de vardır. Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa! 10/42

- (Bu Kuran), çok mübârek bir Kitâb’dır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve aklı selim sâhipleri öğüt alsınlar. 38/29

- Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın, kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar aklıselim sâhipleridir. 39/18

- Şimdi Rabb’inden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (bunu kâbul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak aklıselim sâhipleri öğüt alır. 13/19

- Bu (Kuran), insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar), bununla uyarılsınlar. O’nun yalnız Tek bir İlâh olduğunu bilsinler ve aklıselim sâhipleri öğüt alsınlar diye (gönderilmiştir). 14/52

Ve sağlıklı akıl konusunda Kuran’dan daha birçok örnek vermek mümkündür. Sofuların ve yandaşlarının en büyük korkularının başında, Kuran’ın sağlıklı akıl sahipleri tarafından anlaşılmasıdır. Zira bu durumda kurmuş oldukları tuzakları yıkılmış olacaktır. Örneklerde görüldüğü gibi, Kuran’ı dışlamak suretiyle, kendi söz ve kitaplarını onun yerine koymakta, yahut da Kuran’a batıni manalar vermekte, yahut ta insanların akletmelerine karşı çıkmaktadırlar. Sofistler ve onlar gibi onlar. Asırlarca insanların, Kuran’ın manasını merak etmeden okumalarına ve hatta gidip ölülerin başında okumalarına sebep oldular. hal bu ki Kuran ölülere değil yaşayanlara inmiş bir kitaptır. Kuran’ın insanlar tarafından anlaşılmasını istemeyenler. Israrla Kuran’ın anlaşılmaz bir kitap olduğunu iddia etmişlerdir. Şöyle ki .

“Hulâsa Kur’an-ı kerimin ma’nasını yalnız Muhammed << Aleyhisselam >> anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmişlerdir. Kur’ân’ı kerimi tefsir eden, Odur. Doğru tefsir kitâbı da, Onun hadis-i şerifleridir. Din âlimlerimiz, uyumayarak, dinlenmeyerek, istirahatlarını fedâ ederek, bu hadis-i şerifleri toplayıp, tefsir kitaplarını yazmışlardır. (Beydâvi) tefsiri, bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsir kitâblarını da anlayabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Ana ilimlerden biri, (Tefsir) ilmidir....”
“... hattâ Cebrâil << Aleyhisselam >> dahi Kur’ân-ı kerimin manâsını, esrârını, Resûlullah’a sorardı...”
“... zâten, bizim gibi, din bilgisi az olanların, İslâmi yeti öğrenmek için, tefsir ve hadis-i şerif okuması uygun değildir...”
(Kur’an’ın anlaşılması bir tarafa, ne olduklarını belirtmediği fakat bir ibret olarak şu sözleri sarf etmesi, “ Bu tefsir kitaplarını da anlayabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Ana ilimlerden biri, (Tefsir) ilmidir....” veya diğer imkansızlık sözleri, Kuran’ı övme maskesi altında Kuran’a açıktan açığa yapılmış bir saldırıdır.

“Tefsi, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsir kitâbları, bu nurun anahtarlarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler çıktığı gibi, o tefsiri okumakta, kalbe bu nûr doğar. Seksen ilmi iyi bilenler, tefsirleri anlayıp, bizim gibi din câhillerine bildirmek için, çeşitli derecedeki insanlara göre binlerle kitab yazmışlardır.” (Tam İlmihal, Se’âdet-i Ebediyye, Işık Kitâbevi, İhlâs Vakfı Yayını 1980, Yirmibeşinci baskı, sayfa 44, Yazan Hüseyn Hilmi Işık.)
Görüldüğü gibi, dediklerine göre insan hiç aklını kullanmayacak ve asla Kuran’a yanaşarak onu anlamaya çalışmayacaktır; Kuran’dan uzak duracaktır. Bu duruma düşen kimse bir zorlukla karşılaştığında nemi yapmalı, dediklerine göre ölülerden istianede yani dua yoluyla yardım istemede bulunmalıdır, şöyle ki :

“Resulullah S.A. Efendimiz şöyle buyurdu :
- << İşlerde şaşırırsanız, kabirler ehlinden yardım isteyiniz.. >> (Hadis-i Erbain, Tasavvuf, Rahmet Yayınları. 1970 baskısı, sayfa 110. Yazan, Sadreddin-i Kunevi, çev. Abdulkadir Akçiçek. )
Bu uydurma rivayetin Arapça metninde yardım şekli “İstiane” olarak belirtilmektedir. Hal bu ki, Allah’tan başkasından “istiane de bulunmak” Kuran’da kesinlikle, şirk olarak tanımlanmıştır. Kuran’dan mealen :

- (Rabbimiz) Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. 1/4

Milyonlarca kimsenin her gün okuduğu Fatiha Sûresinde geçen tanımlama bu şekildedir. Görüldüğü gibi İstiane ibadetle aynı olarak belirtilmiştir.

Sofistlerin bu gibi şeylerden amaçları yaşayanlarını ilâhlaştırdıkları gibi, ölülerini de ilâhlaştırmaktır. Bu gibi İslâm’a ters düşen öğretilerle yönlendirdikleri yüz binlerce kişi, türbelere bez bağlamakta, türbelere adaklarda bulunmakta ve onlardan “istiane’de” bulunmaktadır. Ölü olsun veya canlı olsun, Allah dışında herhangi bir kimseden istianede bulunmak, Kuran öğretisine göre o kimseyi ilâhlaştırmaktan başka bir şey değildir.

Kütüb-i Sitte konusunu işlerken belirttiğim gibi, yeri gelmişken şunu tekrar belirteyim ki, Kuran’a göre ölü, isterse iyi bir kimse olmuş olsun veya iyi olmayan bir kimse olmuş olsun. Dünya da yaşayanlar tarafından kendisine yapılan hitapları kesinlikle duymaz. Zira Kuran’a göre, ölüm ile uyku konum olarak bir ve aynı şeydir. Nasıl ki, uyuyan bir kimse uykuda olduğu müddetçe dünya hayatında yaşayanlar tarafından kendisine yapılan hitapları duymuyorsa, ölünün durumu da bir ve aynı şeydir. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- O’dur ki, geceleyin sizi öldürür, gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O’nadır; sonra (O, dünyâda) yaptıklarınızı size haber verecektir. 6/60

- Allah, öldükleri sırada canları alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendilerinden geçirir); sonra hükmettiğini tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır. 39/42

Seçtiğim bütün örnekleri, tasavvuf adı altında faaliyet yürüten sofuların, başka bir ifadeyle sofistlerin meşhur önderlerinden verdim. Bunun yanında adı yaygın şekilde duyulmamış olan binlercesi tarih içerisinde ve günümüzde faaliyet göstermiş ve göstermektedirler. Gavs veya Kutup olarak telakki etikleri önderlerinin zihniyeti ne ise, küçük bir köyde faaliyet yürüten birkaç kişiye hitap eden şeyhler ininde zihniyeti aynıdır. Onların temel zihniyeti hiçbir hakikati hakikat olarak kabul etmemeleridir. Bundan dolayı inanç yönünden her kalıba girmekte mahzur görmezler. Asırlardır Kur’an’a aykırı inançlarını, İslam adı altındaki toplumlar da sürdüre bilmelerinin temelinde, Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, Kur’an bilgisinden uzak kimseler tarafından kabul görmeleridir. Onları kutsal şahsiyetler olarak kabul eden kimselerin en başında, inanç yönünden meczup hale gelmiş fertler ve halk kitleleri olduğu gibi, kendilerine inanan ve kendi menfaatleri için yararlı olduklarını düşünen hatta onları bozuk dünyevi amaçları için kullanmak isteyen çeşitli devlet sistemleri ve saltanat düşkünlerinin verdiği çeşitli destekler ile kendilerini din alimi olarak gören ve öylece tanıtmaya çalışan; aslında Kuran öğretisine göre doğru abdest almayı dahi öğrenememiş buna rağmen İslam önderleri olarak kendilerini tanıtılmak suretiyle, din kisvesi altına bürünmüş meşhur kimseler tarafından desteklenmeleridir. Örneğin:

Bediüzzaman olarak vasıflandırılan Said’i Nursi onlar konusunda şöyle diyerek destek vermektedir:

“Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissâlatü Vesselâm, Hazret-i Hasanı (R.A.) kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i Hasandan (R.A.) teselsül eden nurani nesl-i mübarekinden Gavs-ı Âzam olan Şâh-ı Geylani gibi çok mehdi misâl verese-i nübüvvet ve hamele-i Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zatların hesabına, Hazret-i Hasan (R.A.) başını öpmüş . Ve o zâtların istikbâlde istikbâlde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp, takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasanın (R.A.) başını öpmüş...”
“... Evet, Hazret-i Hasanın (R.A.) başını öpmesinde Şâh-ı Geylaninin hisse-i azimesi var.” (Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi, yazan Said Nursi, sayfa 19, 20.)
İran’ın Gilân kasabasından olan, büyük ihtimalle Arap asıllı olmayan Abdulkadir Geylani, güya Hasan (R.A.) torunu imişte, bunu bilen Resûlullah (S.A.V.). Abdulkadir Geylani’nin nâm-ı hesabına Hasanın (R.A.) başını öptüğünü, Saidi Nursi iddia etmektedir. Övücü sözlerinin arasına Mehdi sözcüğünü yerleştirmeyi de ihmal etmeyerek, böylece Mehdi kavramının İslam dininde tartışmasız bir gerçek olduğunu vurgulamaktadır. İslam dininde öyle bir kavram olmadığı gibi, bu tür kavramlar Kuran’a güven duymayan Kuran karşıtları tarafından ortaya atılmış iddialardır. Şöyle ki:

Kur’an’a inandığın ve Mümin veya Müslüman olduğunu iddia eden bir kimse, Kuran’ın yol gösterici olarak İnsanlığa vaad ettiği kurtuluş gerçeklerine rağmen, Peygamberimiz tebliği yaparken, insanlara her ne kadar size tebliğ etmekte olduğum Kur’an ayetleri ile sizleri dünya ve ahiret mutluluğuna çağırmakta isem de, İnsanlığın asıl kurtuluşu kıyamete “kimilerine göre kırk gün; kimilerine göre kırk yıl kala” Mehdi veya İsa peygamber gelecek, işte o zaman İnsanlık hidayet bulacaktır dediğini düşünebilsin. İnsanlar o zaman Kur’an’ın kurtuluş için yetersizliğini düşünerek, şahısların yapabildiğini Peygamberin aralarında güncel olarak varlığına rağmen, Kuran’ın hidayeti tam olarak neden sağlayamadığını kendi kendilerine veya çevrelerine soracak ve böylece Kuran’a olan güvenleri kırılacaktır. Öyle ya, İddia ettiklerine göre, peygamber elinde Kuran tebliğ yapıyor, buna rağmen İnsanların hidayete ermesi için Kuran’a alternatif olarak ne zaman gelecekleri meçhul olan şahısları çare olarak gösteriyor. Bu gibi iddialar Kuran’a aykırı olduğu gibi, insanları Kuran’dan uzaklaştırmak için ortaya atılmış iddialardır. Ayrıca, bu ve bu gibi sözlerin bire bir ilişkide fayda zarar yününden de “kıyamete kırk gün veya kırk yıl” kalıncaya kadar hiçbir aktif önemi yoktur. Atalarımız; bizler ve nesillerimiz bu dünya hayatında imtihanımızı tamamlayıp gittikten sonra bizim açımızdan Mehdi veya İsa peygamber gelse ne olur gelmese ne olur veya gelip gelmemesi bu durum karşısında kimin umurunda. Bu iddiaları ciddiye alan kimseleri, elinde reçetesi olmasına rağmen bunu bir kenara bırakarak, doktor arayan şaşkın hastalara benzetiyorum. İnsanlar elinde Kur’an Mehdi veya İsa Peygamber aramakta, tabiri caizse bu bir kara mizahtır.

Konumuza dönersek, Said’i Nursi’nin sofistleri öven diğer sözlerinden örnekler:

“Silsile-i Nakşinin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbani”. (Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi, yazan Said Nursi, sayfa 42.)

“... tarik-ı Nakşinin (Nakşibendi tarikatı demek istiyor, tarik-ı Nakşi diyerek güya sevecenliğini gösteriyor.) üç perdesi var:”
“Birisi ve en birincisi ve en büyüğü : Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki. İmam-ı Rabbani de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.”
“İkincisi : Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Saniyeye tarikat perdesi altında hizmettir.”
“Üçüncüsü : Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.” ( alıntıda parantez içi hariç, Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi, yazan Said Nursi, sayfa 43.)
“Onsekizinci Mektup
[Bu Mektup <<Üç Mes’ele-i Mühimme >> dir]
Birinci Mes’ele’i Mühimme : << Fütühât-ı Mekkiyye >> sahibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve << İnsan-ı Kâmil >> denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhûre, Küre-i Arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf dağı arkasında ki Arz-ı Beyzâdan ve Fütuhatta << Meşmeşiye >> dedikleri acâibden bahsediyorlar, << gördük >> diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise, halbuki bu yerlerin, yerde yerleri yoktur.
Hem Coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki ve hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?
Elcevap : Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velâyet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler...” (Risale-i Nur Külliyatından, Hakikat Nurları, Sözler Yayınevi, yazan Said Nursi, sayfa 89, 90.)
Ve Saidi Nursi bunlar gibi, daha birçok övücü ve benimseyici sözler söylemektedir.

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, (halil necatioğlu)nın sözlerinden örnekler :

“HALİL NECATİOĞLU
İkinci misâl, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi’nin bizzat kendisidir. Mevlânâ da önceleri bir ilim adamı olarak “karşı durumda iken, sonradan tasavvufu iyi tanıdığı zaman; bozulmamış, an’anesine sahip, din dışı tesirleri almamış, gerçek tasavvufu, derûni hayatı tanıdığı zaman, inadından ve karşıt tavrından vazgeçmiş kimselerden biridir.”
“... Tasavvufun ihtiyâri bir zevk mesleği olmadığı, aksine her Müslüman için mecburi, zaruri bir yol olduğu kanaatine gelmiş bulunuyorum. Şer-i Şerife, hadis-i şerife, âyet-i kerimelere bağlı bir kimse olarak.” (Tasavvuf Üzerine Sohbet, Seha Neşriyat 1990 baskısı, Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN “Halil Necatioğlu” sayfa 26-27.)

Muhammed İkbal’in sözlerinden örnek :

“Aşk muhabbet delili olan Mevlâna ki onun sözü susuzlara bir selsebildir.” (Cavitname, sayfa 142 b.352. )

SOFULARIN DEVLET DESTEĞİYLE DESTEKLENMELERİ

İslamın yönetim şekli biât, yani seçimle iş başına gelen devlet başkanları ve onların istişare meclisi olan şura’nın toplumu Kur’an’a göre yönetmeleridir. Biât esası, Muaviye’den itibaren kaldırılarak, idarenin babadan oğula geçmesi ve dolayısıyla Krallık rejiminin geçerli olması yoluna gidildi. Bu ise müslümanların idari sistemini gasp etmek manasına geliyordu ve Kuran’dan destek görmesi beklenemezdi. İslâmi biât sistemiyle işbaşına gelmemiş olmalarına rağmen, kendilerine İslâm halifesi adını takan krallar, meşru yönetici olduklarına dair Kuran’dan getiremeyince, meşruiyetlerini topluma kabul ettirmek amacıyla, Kur’an dışında, Kuran’ın gösterdiği yol haricinde yollar aramaya başladılar. Bunun için çeşitli metotlar tatbik ettiler. Bu metotlarının en en başta geleni peygamber adına uydurmuş oldukları binlerce sahte rivayettir. Öyle ki, bu uydurma rivayetlerinin Kur’an’dan üstün olduğunu, Kur’an ayetlerini nesh , yani iptal ettiğini söylemekten ve kabul ettirmeye çalışmaktan çekinmediler. Peygamber hadisleri adı altında ki bu rivayetler vasıtasıyla, İslâm adına toplumu çok çeşitli mezhep ve fırkalara böldüler. Kur’an’ı bir çok hususta dışlayınca da, Kuran’ın müslümanlara vermiş olduğu bilimsel ve moral destekte kitlelerin arasından kalkmış oldu. İşte tam bu noktada doğan boşluğu, adına tasavvuf dedikleri, kendilerine sofu denen sofistlerin hayali ve aldatıcı sözleriyle örülmüş uyuşturucu bir sistemi topluma dikte ettiler. Aynı zamanda batıni olan bu sisteme İslamın rûhu adını taktılar. Böylece İslâmi sistemle gelmemiş olan yöneticiler. İslâm’dan, sahte hadisler ve tasavvuf yoluyla uzaklaşmış toplum fertlerini, şeyhler ve sahte din alimleri vasıtasıyla kendilerine bağladılar. Sahte din alimlerinin ve şeyhlerin kendilerine yapmış oldukları bu hizmet karşılığında da faaliyetlerini sürdürme ortamıyla mali destek sağladılar. Yaptıkları bu hareket, İslâm adına teşekkül etmiş diğer krallıklarda da örnek kalıp görevi gördü. Bu Emevi tezgahı gönümüzde de halen çeşitli şekillerde sürmektedir.

Bu durumlar neticesinde ortaya şöylece bir olay çıktı :

1- Seçilmiş Devlet Başkanı yerine babadan oğula devreden Kraliyet.
2- Kûr’an yerine, rivayetler, keyfi şahıs sözleri, felsefi görüşler ve tağuti uygulamalar.
3- İslâm birliği yerine, mezhepler ve fırkalar.
4- Mescit yerine, tekke ve zaviyeler.

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 22