ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 22

5- Açık Kûr’an öğretisi yerine, batini öğreti.
6- İslâm ümmetçiliği yerine ırkçılık.
7- Takva ile üstünlük yerine, soy sop üstünlüğü.
8- Namaz yerine, sema, raks ve çalgı aletleri.
9- Kabe yerine, türbelerin tavaf edilmesi.
10- Allah iman ve Allah’ın birliği yerine, Kutup, Gavs, kırklar, Yediler, Evtad v.s. Telakki edilen kimseler.
11- zekat ve Sadakalar yerine, Sofistlere vakıf tahsisi ve mali destek.
12- Helal ticari kazanç yerine, faizcilik ve karaborsacılık.
13- Aktif, adaletli ve çalışkan toplum yerine, hak gözetmeyen pasif ve tembel toplum.
14- Yaratılış ve yaratıklar üzerine açık ve müspet düşünen toplum yerine, düşünceden kaçan, akletmeyen, boş hayaller kuran fertler toplumu.
15- Meşru müdafaa üzerine kurulu, af ve barışa teşvik eden İslâm cihadı yerine, haksız saldırılar ve çapulculuk.
16- Allah’ın korumasını isteme yerine nazarlıklar, muskalar, kullar v.s. den medet ve koruma ummak.
17- Allah’a istiâne yerine, kullara istiâne.
18- Peygamber yerine, rivayet imamları.
19- Allah’ın tevhidi; birliği yerine, kulların ilâhlık iddiaları.
20- Aklı önemseme ve kullanma yerine, aklı küçümseme ve red etme.
21- Gayba iman yerine, gayb konusunda keyfi iddialar ve falcılık.
22- Açık ve adil adalet yerine, zorbaların ve diktatör yöneticilerin tağuti kararları.

Bu ve bu gibi durumlar neticesinde, fertler ve toplumlar hızla İslâmiyet’ten uzaklaştılar. İsmen Müslüman olmalarına rağmen büyük bir inanç bunalımı içine düştüler. Zira, İslâm adına bir çok kimseden İslâm’a aykırı ve çelişkili sözler öğretiliyordu, onlarda sorgulamadan bunları kabul ediyorlardı.

Sofuların devlet tarafından destek görmeleriyle ilgili olarak, Osmanlılardan örnek verecek olursam, şöyle ki :

Osmanlılarda, şeyhlik olayı bir devlet teşkilatıydı, bu şeyler merkezi idare tarafından teşkilatlandırılmış ve kadroya bağlanarak tayin yoluyla maaşa bağlanmış, yada vakıflar yoluyla kendilerine maddi olanaklar sağlanmış, kendilerine mürid toplayabilmeleri için, şeyhler ve müritleri vergi ve posta ücreti gibi ödemelerden muaf tutulmuşlardır.
Merkezde Meclis-i Meşayih ve taşralarda Encümen-i Meşayih olmak üzere teşkilatlandırılmak suretiyle tüm Şeyhlerin merkezi devlet idaresine bağlanması ve verilecek emirleri yerine getirmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. 1914 senesinde payitaht yani merkez kabul edilen İstanbul’da 258 tekke ve zaviye mevcuttu. O günkü İstanbul nüfusuna göre bu büyük bir rakamdır.

Bu konuda Sadık Albayrak şöyle demektedir:

“Tekke ve zaviyeler menşe’i itibariyle İslâm’ın batıni tarafını tarikatlarla yayan müesseselerdir. Tarikatlar ise İslâm’ın zuhuru ile Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e dayanmakta ve kaynak esas olmak üzere zamanımıza kadar gelmiş dini telkin ve eğitim vasıtalarıdır. Mevzu’un genişlemesine girmeden 1918’de Meclis-i Meşayih’in idare tarzına ait çıkmış olan nizamnameden bu hususu açıkça izah edelim.”
“Bu nizamname (Takvim-i Vekayi, sayı 3296. 9 şevval 1336 - 18 Temmuz 1334 - 1918) üç fasıl üzerine tertip edilmiş on yedi maddeyi ihtiva etmektedir. Bu nizamnamenin tatbiki için de üç fasıl ve ondört maddelik bir talimat name çıkarılmıştır. Ayrıca taşra meşayih encümenleri için de on altı ve tekkelerde tatbik olunacak hükümler hakkında da yirmiyedi maddelik talimatnameler çıkarılmıştır. Diğer taraftan bütün tekkelerin sağlık ve temizlikleri için de on maddelik bir talimatname çıkarılmıştır. ( Bu nizamname ve talimatnameler toplu olarak Dârü’l - Hilâfeti’l - Aliye, Evkaf-ı İslamiye Matbaasında 1337 de basılmıştır.)”. (Türkiye’de Din Kavgası, Şamil Yayıevi 1984 baskısı, Sadık Albayrak. Sayfa 191. 4. Baskı).

Osmanlılarda tasavvuf konusunda en son çıkmış talimatnamelerden biri olan bu talimatnamenin 27. Maddesinde yürütme ile ilgili teşkilatlanmayı göstermesi açısından şöyle denmektedir :

“Madde : 27 - Bu talimatname’nin tekkelerde en güzel bir şekilde tatbikine merkez ve tekkelerin şeyhleri ile Meclis-i Meşayih müfettişleri nezaret edeceklerdir.” (Türkiye’de Din Kavgası, Şamil Yayınevi 1984 baskısı, Sadık Albayrak. Sayfa 196. 4. Baskı).

“TEKKELERDE ŞEYHLİK VE POST NİŞİNLİK”

Tekkelerin gerek İstanbul’da ve gerekse diğer İslâm memleketlerinde yayılmış olması, içtimai bakımından yaygın bir sahası olduğunu gösterir. Bugün kapatılmış oldukları ve yerleri unutulmuş olduğundan sayıları ve yerleri hakkında gerekli bilgiye sahip değiliz. Yalnız İstanbul’da bulunan tekkeler hakkında istenilen bilgi mümkün olduğu kadar temin edilebilmektedir. 1914 senesinde merkez kabul edilen İstanbul’da 258 tekke ve zaviye mevcuttu.”
“Bu tekke ve zaviyelerin dağılımı şöyle idi : Mevlevi (5), Nakşi (51), Kadiri (45), Rufai (40), Halveti (31), Sümbüli (21), Sadi (15), Şa’bani (14), Bedevi (8), Cerrahi (7), Gülşeni (4), Bayrami (4), Uşşak (4), Halidi (3), Sinani ve Şa’bani (4), ve Şazeli (2). (İstanbul Belediyesi İhsaniyat Mecnuası, C. 3. Sh. 45, Dersaadet 1330).”
“Yalnız tekke ve Zaviyelerin devlet bünyesinde ifa ettikleri hizmetler göz - önüne alınarak devlet tarafından hizmet sahalarında pek çok kolaylıklara nail olmuşlardır. Teşkilat olarak faaliyete geçtikten sonra her türlü muhabereleri posta ücretinden muaf tutulmuştur.” (Türkiye’de Din Kavgası, Şamil Yayınevi 1984 baskısı, Sadık Albayrak. Sayfa 196-197. 4. Baskı).
“Resmi tekkelerde hizmet ifası için imtihan şart koşulduğu gibi hususi tekkelerde de halifelik icazetnamesi alması ve hangi tekkenin şeyhliğine tayin edilecekse o tekkenin erken ayinlerine hakkı ile vakıf bulunması lazımdır. (Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak. Sayfa 198).
“Mevleviliğin Osmanlı imparatorluğu içinde haiz bulunduğu yüksek nüfuzu bilen ittihatçılar her müessesede olduğu gibi buraya da el attılar ve İkinci Meşrutiyet’in başında Konya’da Mevlâna Dergahı Post-nişini bulunan Abdülhalim Çelebi azl edilerek yerine Veled Çelebi (izbudak) tayin edilmiştir.”
“Bu tayinle Veled Çelebi sekiz sene kadar Mevlâna Dergâhı Post-niş inliğinde bulunmuş ve İttihatçıların amêline hizmetten geri kalmamıştır.” (Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak. Sayfa 203).

Örnekler, sofularla bire bir devlet ilişkisini göstermeleri açısından seçilmişlerdir.

Vermiş olduğum bütün örnekler dikkate alındığında, tasavvuf adı altında yürütülen sofuluğun veya sofistliğin Kûr’an’a açıkça aykırı olduğu ve İslâm karşıtı bir faaliyet yürüttüğü açıkça görülür. Sofu zihniyetine ait örnekler, tasavvuf mesleği içerisinde Gavs veya Kutup olarak telakki edilen en baştaki önderlerinden seçilmiştir ve tasavvufi düşüncenin ana yapısını temsil etmektedirler. Bu sofinim zihniyetini özellikle, Vahdet-i Vücut nazariyesi, yani kainattaki her şeyin Allah’ın bir parçası, dolayısıyla Allah olduğu düşüncesiyle; Dünya’da hiçbir hakikat kabul etmeme düşüncesi üzerine kurulduğunu belirtmek isterim. Her iki düşünce veya inanç tamamen Kûr’an’a terstirler.

Sofistlere karşı yapılacak en etkili mücadele, Kûran’ı öğrenmek ve insanlara öğretmektir. Kûr’an, İslâm dininin Tek kaynağı ve Tek rehberi olarak alınırsa, o zaman bütün karşıt hile ve tuzaklar net olarak ortaya çıkar.

FELSEFE YOLUYLA FİLOZOFLARIN İSLÂM DİNİNE SALDIRMALARI OLAYI :

Rivayetler, Mezhepler ve Tasavvuf yoluyla İslâm dinine yapılmış olan saldırılar halkın tamamını hedefleyen saldırılardır. Felsefe yoluyla yapılan saldırılar ise özellikle okumuş kimseleri hedeflemekte ve okumuşlardan saptırdıklarını halka örnek göstermek suretiyle, onların peşine sürükleyerek dolaylı bir şekilde halkı da saptırmayı amaçlamaktadır. Örneğin : Halkın bilgin olarak gördüğü meşhur kimselerin Kuran’a dolayısıyla İslâm dinine aykırı görüş ve kavramları İslâmi imiş gibi kullanmaları, İslâm dini yönünden cahil halkın bunları örnek alıp kullanmasına yol açmakta ve İslâm’dan daha da uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Bir toplumda okumuş kimselerin önemli bir konumu, tavırlarıyla veya fiili öğretileriyle halkın öğretmenleri olmalarıdır. Öğretmen saparsa, ona uyan öğrencinin ne hale geleceği açıktır. İşte felsefe yoluyla İslâm dinine yapılan saldırı bu derece kötü bir olaydır.
Her ne kadar, felsefecilerin hedefledikleri ana esas olarak okumuş kimseler ise de, bunun manası her okuması yazması olan kimseler demek değildir, bazı konularda ihtisaslaşmış kimselerdir. Bundan dolayı, felsefeciler, felsefi kavramları ellerinden geldiğince zor anlaşılır bir şekilde ifade etmeye gayret göstermişlerdir. Bundan dolayı, Aristo’cu veya Eflatun’cu olmak okumuş dahi olsalar halktan kimselerde pek rastlanmaz, fakat fakat isim altında olmaksızın felsefi kavramlara bazen halktan kimselerin sözlerinde rastlamak mümkündür; bu sözler felsefi bir temeli olmaksızın taklit olarak sarf edilmiş sözlerdir. Direkt olarak Aristocu, Eflatuncu v.s. Olmak ise Farabi, İbn Sina ve felsefi temel üzerinde onlar gibi bilinçli bir şekilde kabul gösterip düşünen kimselere has bir olaydır. Filozoflar kendilerini üstün bir sınıf olarak görürler, halkın da onları böyle görmesi için, halk tarafından bilgin olarak görülmeyi fakat bilgelik iddiaları olan felsefelerini halkın bilmemesini isterler. Aksi takdirde cahilce, felsefe diye söylemiş oldukları sözlerinin boş iddialar olduğu ortaya çıkacak ve esrarengizlikleri sona erecektir.
Felsefenin ana konusu “Varlığın” ne olarak anlaşılması gerektiği ve “Varlığın” ne olduğu hususudur. İslâm dinide bu konuda bilgi veren bir dindir. Vahye dayalı bütün dinlerin en temel amaçlarından biride bu ve bu gibi sorulara cevap vermek ve doğruları göstermektir. İzah doğru olunca buna uyan davranışta doğru olmaktadır. İzah yanlış olursa buna uygun davranışta yanlış olmaktadır. Bu yolda felsefenin hareket noktası, duyularla ve İnsanlar arası ortak imkanlarla, Varlığı incelemek ve buna bağlı cevaplar vermektir. Vahye dayalı dinlerin hareket noktası ise Varlığa ve buna ilişkili olarak ne yapılması gerektiğine Vahiy yoluyla izahlar getirmektir. Felsefe Varlığı, Varlıkla izah etmeye çalışırken, Vahye dayalı dinler ise Varlığı var edenin, yani Allah’ın verdiği bilgilerle izah etmeye çalışırlar, izahların bu çerçevede gerçek olması içinde Vahyin gerçek olması yani insani tavırlarla tahrif edilmemiş bir vahiy olması gerektiğini de belirtmek isterim. Diğer bir hususta, bu durum İlâhi vahye inananların Varlığı incelemekten kaçtıkları veya üzerinde düşünmedikleri manasında değildir. Varlık üzerinde düşünmek İslâm dinin de çok önemli bir husustur buna İslâm dininde “Tefekkür” denir. İslâm dini Varlığın Vahyin yol göstericiliğiyle tefekkür etmek suretiyle akla uygun ve gerçek olarak anlaşılmasını ister. İslâm dininde, Vahiy ile bildirilenlerin hiç biri varlıktaki gerçeklerle çelişmez. Bundan dolayı 20. Asırda fen bilimlerinde yapılmış yapılmış olan hiçbir bilimsel ispatın Kuran’la çatıştığı görülmemiştir. Kuran’ın bu gibi gerçekleri önceden haber vermiş olması Varlın izahında İlâhi Vahyin esas ve önde olduğunun açık bir göstergesidir. Hal bu ki, Varlığı yalnız Varlıkla izah kalkışan filozofların izahları bir takım tutarsız tahminler ve kendi aralarında dahi uyum göstermemiş olan çok çeşitli ve birbirlerine zıt fikirler yığınıdır.
Hem dinin, hem de felsefenin amacı Varlığı izah etmek ise de, görüldüğü gibi, hareket noktaları bir birlerine ters yöndedir. Felsefe, tespit edebildiği Varlık konusunda aşağıdan yukarıya doğru hareket ederken, İlâhi vahiy ise Varlık konusunda kapsamlı bir şekilde, yukarıdan aşağıya doğru bilgi vermek suretiyle hareket eder. Hem felsefenin hem de dinin izah sahasına görünen evren ve görünmeyen evren de girer, başka bir ifadeyle fizik ve fizik ötesi; fiziksel alemle, metafiziksel alem; duyu ve fenni vasıtalarla tespit edilebilen alemle, tespit edilemeyen alem; şuhud alemiyle, gayb alemi de girer. İnsan elinde ki imkanlarla elinin eriştiği varlığı inceleye bilir. Fakat elinde olmayan imkanlarla erişemediği varlığı inceleyemez, bundan dolayı felsefenin gaybı aşarak metafiziksel alemi incelemesi mümkün değildir. Bu imkana İlâhi vahiy sahiptir. İlâhi vahyin verdiği bilgi bundan dolayı tek ve tutarlıdır. Felsefenin verdiği bilgi ise çok çeşitli ve tutarsızdır. Dene bilir ki, felsefe aczin gayb karşısında ki bir feryadıdır.

Varlığın izahı konusunda ki şu üç husus arasında ki farka dikkat etmek lazımdır:
1- İlâhi Vahiy yoluyla izah. Bu izah tarzında İlâhi Vahyin doğruluğuyla ilgili olarak, duyu organları ve imkan vasıtalarıyla tespit edilebilen Varlık üzerinde düşünülür araştırma yapılır ve örnekler gösterilir. Hiçbir çelişki ve tutarsızlıkla karşılaşılmayınca da, elde edilen güvence desteğiyle İlâhi Vahiy tarafından gayb konusunda verilen bilgilerin çelişkisiz ve kabul edilebilir gerçekler olduğu görülmekle gayba iman söz konusu olmuş olur. İlâhi Vahiy bilgileri bir bütündür, hiçbir zaman bir kısmını kabul edip bir kısmını ret etmek olmaz. Bir tanesini ret etmek tamamını ret etmek manasındadır. Hiçbir zaman şahsi fikirler İlâhi Vahiy bilgilerinin önüne geçemezler. Varlığı izahta ve bununla ilgili olarak gösterilen öğretide, şahsi fikirler değil, Allah tarafından bildirilen Vahiy bilgileri esastır. Örneğin, İslâm açısından dini konularda ileri sürülecek tüm fikirlerin açık ve net olarak Kuran’a uygun olması; Kuran’da bir esası bulunması ve Kuran’la çelişmemesi gerekir.
2- Felsefe yoluyla izah tarzında ise, varlık tespit edilebilen varlıkla izah edilmeye çalışılır. Gayb konusunda şahsi iddialarda bulunulur. Çok çeşitli fikirler ileri sürülür. Tüm felsefi ekollerce ileri sürülen fikirlerin birbirlerine uygun olması gerekmediği gibi, bir birlerine aykırı olmaları esastır, zira aykırı olmasalardı, ayrı, ayrı ekoller haline gelemezlerdi. Ayrıca diğer bir temel nokta da, filozof olduğunu iddia eden şahısların İlâhi Vahiy bilgisi aldıklarını iddia etmemeleri gerekir, iddia etmeleri halinde filozof olduklarını değil de peygamber olduklarını iddia etmiş olacaklardır. Zira bu konum peygamberle filozof arasındaki ayrılık noktasıdır.
3- Varlığa ait bazı hususları, fen metotlarıyla izah eden, fizikçi, kimyacı, mühendis gibi kimseler ise sanatlarından hareketle metafiziği izaha kalkışmadıkları müddetçe konumuz haricidirler.

Daha önce de kısaca konu ettiğim gibi, İnsan bu dünya da bir müddet yaşam sürmesine rağmen, bu dünyanın yabancısıdır. Bu dünyaya nereden gelerek doğduğunu kendi başına kendi başına bilemediği gibi, öldükten sonra nereye gideceği konusunda da bir fikir sahibi değildir. Ayrıca insanın en çok merak ettiği şeylerin başında, bu varlığı var edenin kim olduğu ile İnsan olarak var olmuş olmanın mahiyet ve manasıdır. Bütün insanlar elbirliği etseler, yaşadıkları evrende boş ve manasız her hangi bir mahiyeti olmayan ve herhangi bir hususu ifade etmeyen bir şeyi ömürleri boyunca arasalar bulamazlar. Bir şeyin mahiyetini bilmeye bilirler, fakat boş olduğunu ispat edemezler. Var olan her şeyin bir manası vardır, bunun böyle olduğunu anlamak istersen boş olarak tasavvur ettiğin bir şeyi şahsileştir ve ona boş olduğu hitabını yönelt, sonra kendini onun yerine koy, önceden kendisine yönelttiğin boşluk hitabını nasıl ret ettiğini tahmin edebilirsin. Var olan her şeyin bir manası vardır zira varlık bütünüyle bir mahiyettir sahip olduğu tüm parçaları da bu özelliği taşır. Hal böyle olunca, birer insan olarak bizi var edenin kim olduğuyla, bizi niçin var etmiş olduğunun ve bizden ne istediğinin büyük bir önemi vardır. Ve hiçbir insanın bundan daha önemli bir sorusu olamayacağı gibi, bu sorunun cevabını öğrenip gereğini yapmaktan daha öncelikli bir işi olamaz. Bu öyle bir durumdur ki merak sınırlarını da aşmaktadır. Gerçekten, Ahir et hayatı varsa ve biz ebedi olarak var olacaksak, bir gün Allah herkese Dünya da yaptığının karşılığını verecekse, bu bizim için çok önemli bir husustur. İşte bu konularla ilgili olarak, gerek filozofların şahsi görüşleri, gerekse Peygamberlerin İlâhi Vahye dayalı tebliğleri vardır. Her iki grubun hareket noktaları bir birlerine ters olduğu gibi vardıkları neticelerde aynı değildir. Peygamberler tebliğlerini, Allah’tan almış oldukları bilgilerle, Allah adına yapmaktadırlar. Filozoflar ise kendi kafalarında ürettikleri ve tahmine dayanan görüşleriyle kendi adlarına öğreti yapmaya çalışmaktadırlar. Bu iki durum, sistem ve hareket noktaları bir birlerine zıt olup, Peygamberlerle filozofları kesin olarak bir birlerinden ayırır.
Her ne kadar, bu çalışmamda esas amaç olarak, İslam Dini adına ortaya atılmış felsefe temelli görüşleri konu edecek isem de, önemli olanın gerçeklerin ortaya çıkması olduğundan, kısmen de olsa batılıların son asırlarda ortaya atıkları felsefi görüşlere ve Varlık üzerindeki düşüncelerine deyinerek, Kuran’ın bu konularda da üstünlüğünü tanıtmaya çalışacağım.

Kuran öğretisiyle yetinmeyip karşı çıkan ve Kuran’a alternatif üretmeye çalışan, El Kindi, Farabi, İbn Sina, Sicistani, İbn Bacce, İbn Rüşd gibi filozof iddialı kimseler, Kuran’a karşı, Eflatun ve Aristo felsefesini İslam alemine getirmiş, öğretisini yapmış ve savunuculuğunu üstlenmişlerdir. Taklidi olan Felsefelerinin temelinde orijinallik bulunmayıp hareket noktaları itibarıyla taklit ve geliştirme çabaları olduğundan, bunların zihniyetini ve savundukları fikirlerini öğrenmek için özellikle Eflatun ile Aristo felsefesinin bilinip, Kuran’la karşılaştırılmasına ihtiyaç vardır, bende konuyu hareket noktası olarak o şekilde ele almayı amaçladım. Doğrudan konuyla ilgilenip, konunun tarihsel gelişimine ağırlık vermeyeceğim . Aksi takdirde konu çok uzayacak, felsefelerini tanıma açısından da fazla bir şey kazandırmayacaktır. Yalnız şu kadarını belirteyim ki, felsefe, Abbasiler döneminde özellikle Halife Me’mun’un 832 de kurmuş olduğu Beytü’l - Hikme yoluyla İslâm alemine girmiş ve el - Kindi (185/801 - 260/873), İlk Arap Filozofu olarak bilinir. Beytü’l - Hikme’de felsefe dışında çeşitli fen kitaplarının da tercümesi yapılmıştır. Bu iki dal bir birlerinden tamamen farklıdır, fen bilimlerinin müspet olarak öğrenilmesi iyi bir şeydir ve gerçekleri yansıtmaları halinde Kuran’la hiçbir zaman ters düşmezler, felsefe ise bunlardan ayrı olup, İslam aleminde ortaya atılmasının temel amacı, Kuran’a alternatif oluşturma çabalarıdır.

Felsefi düşünceyle, Vahiy öğretisi arasında ki farka, Kuran’dan bir örnek verecek olursam, şöyle ki, Mealen:

- Üzerine gece basınca (İbrâhim) bir yıldız gördü; “Budur Rabb’im” dedi. Yıldız batınca : “Ben Batanları sevmem,” dedi. 6/76

- Ay’ı doğarken görünce : “Budur Rabb’im dedi. O da batınca : “Rabb’im bana doğru yolu göstermese, elbette sapan topluluktan olurum.” dedi. 6/77

- Güneşi doğarken görünce : “Budur Rabbim, bu daha büyük” dedi (O da) batınca dedi ki : “Ey kavmim, ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” 6/78

- “Ben, yüzümü tamâmen gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O(na) ortak koşanlardan değilim!” 6/79

Yukarda yazılı ayet mealleri örneklerinde ki. Duyular ve tabiatı araştırma yoluyla kainatı var edeni, yani Allah’ı aramak felsefi veya döşünce yoluyla yapılan bir arayıştır. İbrahim peygamber o yolla aradığını bulamıyor. “Rabb’im bana doğru yolu göstermese, elbette sapan topluluktan olurum.” dedi. ifadesiyle hakikati bulmanın ancak Allah’ın göstermesiyle mümkün olacağını itiraf ediyor, hakikati bu şekilde elde etmek, insanın yalnızca duyuları vasıtasıyla hakikatleri aramasından tamamen farklıdır. İbrahim peygamber netice itibarıyla, ancak Vahiy yoluyla ve Vahye dayalı olarak hakikatin bulunabileceğine karar kılıyor. İşte, Allah’a teslim olup, ondan bilgi istemek olayı dinsel şekilde hakikati arayıştır. Dolayısıyla söz konusu iki arayış şekli kesin olarak bir birinden farklıdır. Kainatın Sahibini ve Kainatı anlamak için dinsel esas Allah’a teslimiyet ve Ondan yardım istemektir, bu olduktan sonra Vahyi esas alarak Kainat üzerinde düşünmek, İslam dininde övülen bir olaydır. Kuran’dan mealen :

- Rabbi ona : (İbrahim’e); teslim ol ! “dediğinde, O : “Ben, alemlerin Rabbine teslim oldum” dedi. 2/131

- Hangi insan, din yönünden, iyilik edici olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim milletine (dinine) tabi olandan daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti. 4/125

Allah’a teslimiyet gerçekleştirdikten sonra, kainattaki hiçbir şey, İslam da ki dinsel öğretiyle çelişmediğinden, değil yalnız dünya konusunda, gökleri de kapsayacak şekilde düşünüp araştırma yapmak serbest ve güzel bir yoldur. İslam dinine göre göklerdeki ve yerdeki nimetlerden istifade etmekte mümkündür, zira Allah onları bizim istifade edebilmemize uygun şekilde yaratmıştır. Kuran’dan mealen :

- O, göklerde ve yerdekilerin tamamını, kendi tarafından sizin hizmetinize verdi. Bunda, tefekkür eden bir kavim için ayetler vardır. 45/13

- Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sâhipleri için ibret verici deliller (ayetler) vardır. 3/191

- Onlar ayakta oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: “Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azâbından koru!” 3/191

- “Rabb’imiz sen birini ateşe soktun mu, onu perişan etmişsindir, Zalimlerin yardımcıları yoktur.” 3/192

- Biz bu Kuran’ı bir dağa indirseydik. Allah’ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça, parça olmuş görürdün. Bu misalleri, düşünsünler diye insanlara veriyoruz. 59/21

Felsefi düşünceyle, Vahiy ışığında, vahiy bilgisine dayalı olarak düşünmek arasındaki farkı gördükten sonra. Varlık konusunda ki, Felsefi görüşlerle, dinsel öğretiyi karşılaştırıp, varlık konusunda Kuran öğretisinin ve Kuran Işığında düşünmenin, felsefi düşünceden üstünlüğünü; varlıktan da örnekler vererek gösterecek olursam :
Varlık : Var olan her şeyde var olma özelliğidir, bir şeyin varlığından bahsedebilmek için muhakkak onun var olmuş olması gerekir. Başka bir ifadeyle var olan her şey varlıktır ve mevcuttur.

VARLIK ÜZERİNDE KURAN IŞIĞINDA DÜŞÜNMEK BAŞKA BİR İFADEYLE TEFEKKÜR

Duyularımızla; Akıl ve Fen Aletleriyle Tespit Edebildiğimiz Varlık Üç çeşittir:
1- Maddesel Varlık.
2- Uzay boşluğu veya Mekan.
3- Zaman.

Tezahürleriyle tespit edebildiğimiz Varlık İki çeşittir.
1- Ruh.
2- Canlılık.

Bunlar üzerinde düşünmek suretiyle Allah’ın, var ve bir tek yaratıcı olduğunu başka bir ifadeyle ondan başka İlâh olmadığını şu şekilde kolayca anlamamız mümkündür. Bu varlıklara bir birlerine karşı olan hakimiyet ve üstünlükleri açısından bakalım, hangisi varlığının devamı ve korunması açısından diğerine muhtaçsa, muhtaç olan ihtiyaç duyduğunun yaratıcısı olamaz, zira yaratıcılık bir üstünlük olayıdır, yaratan kendisine muhtaç olacağı bir üst varlık yaratmaz, böyle yapması halinde kendi yarattığının esiri olur, bunun ise bir mantığı yoktur.
Bunlara baktığımızda, Madde, Ruh ve Canlılığın Varlıklarını ortaya koyabilmek için mekana ve zamana muhtaç olduklarını aksi taktirde kendilerini ifade edemeyeceklerini ve varlıklarını ortaya koyamayacaklarını görürüz, böylece Uzay ve Zamana muhtaç olduklarından bunların İlâh olmalarının mümkün olmadığı ortaya çıkar. Herhangi bir şeye, herhangi bir şekilde muhtaç olmak İlâh’lık kavramına aykırıdır, ihtiyaç noksanlıktır, İlâh için noksanlık düşünmek ise akla uygun değildir. Uzay boşluğuyla zamana baktığımızda Uzay boşluğunun Zamana muhtaç olduğunu görürüz, zaman olmazsa Uzay boşluğu kendisini ortaya koyup ifade edemez, Uzay boşluğu kimilerinin dediği gibi yokluk değildir, gözlerimizle açıkça görebildiğimiz Varlığın bir çeşididir, ve çok önemli bir varlıktır, örneğin: ülkeler toprak ve su sınırlarını tanımladıkları gibi hava sahalarını da aynı şekilde tanımlar ve sahiplenerek koruma mücadelesine girerler.Uzay, Yokluk olsaydı, yani bir hiç olsaydı onun bir parçasının da sahiplenilmesinden ve uğrunda mücadele verilmesinden bahsedilemezdi. Var olduğunda şüphe olmayan bu müthiş büyüklükteki Varlığın kendisini ifade etmek için mutlak olarak zamana ihtiyacı vardır, örneğin, son zamanda modern fen tarafından ortaya atılan büyük patlama olayı, başlangıcından bu güne kadar geçen bir zaman süreciyle ifadelendirilir, bu olayla ilgili görüşlerden zamanı kaldırdığımızda görüşler çökerek manasını yitirir, zira zaman olmayınca ileriye dönük herhangi bir gelişmeden söz edilemez. Uzayı bu olayın dışında dahi düşündüğümüzde Uzayında kendisini bir zaman süreciyle ifadelendirdiğini ve ortaya koyduğunu görürüz, örneğin: başlangıcından bu güne kadar uzayı hep belirli zaman aralıklarında görürüz, yarın onu görmemiz için zaman sürecine tabi olarak yarına intikal etmesi gerekir, yarın olmazsa artık yarın için bir uzaydan söz etmekte mümkün olmaz. Bu bağımlılık olayına zaman açısından anlık vakitler alarak baktığınızda da durum aynıdır, her an taze bir vakittir ve her anda Uzay yeni bir görünümdedir. Zaman ise, anlardan müteşekkil bir süreçtir, var olması için madde ve uzayın varlığına ihtiyaç göstermez, zira o ortaya çıktığı andan itibaren hem varlığın hem de yokluğun ölçüsüdür. Başlangıcı olan herhangi bir şeyin varlığa gelmesinden itibaren varlığını ne kadar sürdürdüğünü zamanla ölçebildiğimiz gibi o varlığın yok olması halinde ne zamandan beri yok olduğunu da onunla ölçebiliriz. Bundan dolayı zaman madde ve uzay üstü olup, maddenin ve uzayın yok olup olmamasından kendi doğasıyla ilgili olarak etkilenmez. Zamanın doğasına baktığımızda, zaman varlığını anlarla ortaya koyduğunu görürüz, an ise zamanın en küçük birimi olup devamlı yok olmakta ve tekrar yeniden meydana gelmektedir, böylece zamanın sürekli yok edilip kesintisin olarak tekrar yaratıldığını görürüz, durum böyle olunca madde ve uzayın bekaları için muhtaç oldukları zamanı kim sürekli olarak var edip yok etmektedir, bu sorunun cevaplandırılabilmesi için yoktan var edip varlıkta olanı yok edebilen bir varlığa ihtiyaç olduğu kesindir, bundan da kaçınılmaz olarak, Allah’ın var ve bir olduğunu görürüz, birdir zira olayların kendilerini ortaya koymalarında ve kendilerini ifade ettikleri her şekilde bir tek istikrar ve mantık vardır. İlâh birden fazla olsaydı bu ifadelendirme istikrarını bulamazdık, her ilah kendi prensibini ortaya koyma mücadelesine girmesi ve diğerine üstünlük sağlamaya girişmesi nedeniyle varlıkta tek bir prensip olmazdı, bundan da Allah’ın var ve bir tek İlâh olduğunu görürüz.

Bu konularla ilgili olarak Kuran’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81

- O’nun işi, bir şeyi(n olmasını) istedi mi ona, sâdece “ol” demektir, hemen oluverir. 36/82

Yukarıdaki ayet mealinde görüldüğü gibi, Allah, zatı itibariyle isteklerinde zamana tabi değildir. Bir şeyin olmasını istedi mi, o şeye sâdece “ol” demesiyle o şey hemen olur. Kuran'dan mealen:

- Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. 50/38

Yukarıdaki ayet mealinde görüldüğü gibi, Allah’ın yaratıkları var ettiğinde hikmeti icabı, onları zamana tabi kılarak var ettiğini, böylece, Allah’ın zatının zamana tabi olmadığını, fakat varlıkları zaman sıralaması içerisinde yaratmakla onları zamana tabi tuttuğunu görmüş olmaktayız.

Uzayın mesafeleri ve boyutları bakımından ise.Kuran'dan mealen:

- Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız. 50/16

Yukarıdaki ayet mealinde, Allah’ın zatı itibarıyla, yaratıklara hakimiyet sağlamada hiçbir mesafe engeline tabi olmadığını görmüş oluruz. Allah’ın hiçbir şekilde zamana ve mekana ihtiyacı olmadığı gibi, zaman ve mekan Allah’a engel değil ve O’nu kuşatamazlar, zira, zaman ve mekan birer yaratıktırlar, hiçbir yaratık Allah’a üstün gelemez. Hiçbir yaratık yokken de Allah vardı.

Uzay mesafeleri ve boyutların ise yaratıklara etkinlikleri vardır. Kuran’dan mealen:

- Melekler ve Ruh, miktârı elli bin yıl süren bir gün içinde O’na yükselir. 70/40

Görüldüğü gibi yaratıklar için etkilenme söz konusudur.

Yaratıkların gaybı yani bilinmeyeni bilmelerine mani olan etkenlerden iki tanesi zaman ve mekan engelidir. Bundan dolayı hiçbir yaratık gaybı bilemez. Fakat, Allah’a karşı hiçbir engel olmadığından Allah gaybı bilir. Kuran’dan mealen:

- De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 27/65

Şimdi, Madde, Uzay ve Zaman konusunda yaptığım sıralamaya dikkat edersek, şöyle bir durumla karşılaşırız.

a- Maddenin varlığı için, uzay ve zamana ihtiyacı vardır ve bu durum her konumunda aynı olduğu için, madde hem uzay hem de zaman tarafından kuşatılmıştır.

b- Uzayın varlığı için zamana ihtiyacı vardır, ve bu durum her konumunda aynı olduğu için, uzay zaman tarafından kuşatılmıştır.

c- Zamanın varlığı için, madde ve uzaya ihtiyacı yoktur, fakat kendisi durmadan yok olup var olmaktadır, öyleyse onun bir var edip, yok ediciye ihtiyacı vardır. Bundan da, zamanı yok eden, yoktan var eden ve an olarak varlığını sağlayan, Allah’ın var olduğunu kolayca anlarız.

Madde İlâh olamaz, zira uzaya ve zamana muhtaçtır, ihtiyaç noksanlıktır, noksanlık ise Allah için düşünülemez. Aynı şekilde Uzayda İlâh olamaz, zira o da zamana muhtaçtır, zaman da İlâh olamaz zira o da yok olmakta ve yoktan var edilmektedir. Yok olmak veya yoktan var olmak noksanlıktır. Ruh, canlılık v.s. De İlâh olamazlar, zira bunlarda Uzay, zaman ve madde tarafından hapsedilmektedirler. Örneğin: İnsan ruhu, insan bedeni içerisinde haps olmaktadır, hapsolmak noksanlıktır. Allah ise her türlü noksanlıktan uzaktır, münezzehtir. Böylece yaratılmış olan kainatın, zamanda dahil olmak üzere varlığı için bir takım ihtiyaçları olduğundan hiç biri İlâh olamazlar. Allah’ın varlığının ve birliğinin ispatı için varlıkları ve istikrarlı davranışları bir delildir. İlâh birden fazlada olamaz, zira aksi takdirde kainatta çatışmalar çıkardı, örneğin: zaman bir an hiç mevcut olmazsa kainatın varlığını ve varlıkta bulunmasını izah etmek mümkün olmazdı. Bundan da anlaşılır ki, Allah birdir ve kesinlikle ortağı yoktur.

Felsefecileri incelemeye başlamadan önce, tekrar şunu ifade edeyim ki, benim varlık konusunda, Kuran’ı esas alarak izahlarda bulunup şahsi anlayışımı ortaya koymam tefekkürdür. Ayetler ayetler esas olmak üzere herhangi bir hususta yanılmam ayetlerden kaynaklanan bir olay değil de, benim şahsi yanılgım olmuş olur. Filozofların vahyi esas almadan varlık konusunda şahsi görüşlerini bildirmeleri ise felsefi felsefi düşüncedir. İşte, tefekkür ile felsefi düşünce arasında bu şekilde bir ayırım vardır. Bundan dolayı hiçbir filozof, filozof olduğunu iddia ettiği müddetçe kendisini vahiy kaynaklı bir dinin bağlısı sayamaz. Saya bilmesi için varlık konusunda kendi şahsi kanaatlerine göre değil de, İlâhi vahye dayalı olarak söz söylemesi gerekir. Böyle yaptığında da filozof olmuş olmaz, zira bu durumda yaptığı felsefe değil de tefekkür olmuş olur.

İslam Dinine; Kuran’a, yapmış oldukları saldırılarında, El Kindi, Farabi, İbn Sina, Sicistani, İbn Bacce, İbn Rüşd gibi filozof kimseler. Ustadları olarak Eflatun ve Aristo’yu öne sürdüklerinden bunlara ait felsefi görüşlerin kolayca anlaşılması için Eflatun ve Aristo’nun görüşlerinin öncelikle bilinmesine ihtiyaç vardır. Bende bunların görüşlerini ortaya koyup, yanlışlarını belirtmeye çalışacağım. Yaptığım izahatlarda felsefecilerin yaptığı gibi konuyu karıştırıp anlaşılmasını zor bir hale getirmeyeceğim. Bundan dolayı açık, net ve kolay anlaşılır ifadeler kullanmaya çalışacağım. Ayrıca felsefi düşüncenin varlığın izahında, İlâhi vahiy karşısında ne derece düşük olduğunu belirtmek için, birçok meşhur felsefecinin görüşüne de kısaca değinmeyi amaçlamaktayım.

EFLÂTUN (Platon i.ö. 427 - 347)

Sokrates’in öğrencisi olarak nitelendirilen Platon m.ö. 427 - 347 yılları arasında Atina’da yaşamıştır. Felsefesinin temel görüşü İdea öğretisidir. Bu öğretide İlâh kavramı ikinci planda gelmektedir.

İLÂH ANLAYIŞI :

“Eflâtun için Tanrı kaosu (düzensizliği) düzenleyen ve şekillendiren dünya mimarıdır. Buna göre Kaos Tanrıdan önce vardır.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 111.)
Eflâtunun varlık anlayışı, temel olarak idealarla, madde yığınından müteşekkildir. Ona göre idea bir şeyin esas yapısı veya şeklidir; bir modeldir. Örneğin: on insanın önüne birer çamur yığını koyalım ve karşılarında model olarak bir at bulunmuş olsun, onlardan önlerindeki çamurdan model ata bakarak at şekilleri yapmalarını isteyelim, her biri ellerinden geldiğince model ata benzeyen at şekilleri oluşturmaya çalışacaklardır. Böylece oluşturacakları at şekilleri gerçek at ayarında olamayacağı gibi, her birinin yapmış olduğu at, diğerinden farklı olacaktır. On çamur yığınından bir tek kişinin modele bakarak on ayrı at şekli oluşturması halinde bile şekiller birbirinden farklı olacağından netice değişmeyecektir. Bu örnekteki model ata idea dersek, diğer şekiller onun düşük kopyalarıdır. İşte Eflâtuna göre, bu yaşadığımız dünyadaki tüm varlıkların dünya dışındaki bir alemde, model konumunda asılları vardır, bu asıllar onların idealarıdır. Bu yüzden gördüğümüz her şey bu modellere bakarak yapılmış taklitlerdir. Modeller yani idealar yaratılmamış, değişmeyen ve değiştirilmesi mümkün olmayan ezeli ve ebedi varlıklardır. Tanrı, önündeki çamurdan at yapmaya çalışan heykeltıraş gibi, bu idealara bakarak bir yığın halinde, düzensiz bir karışım (kaos) halinde bulunan önündeki maddeden bu dünyada gördüğümüz varlıkları oluşturan bir yeteneksiz mimardır. Zira oluşturduğu varlıklar, asılları gibi olmaktan çok uzaktırlar. Asıllarının birer gölgesi olmaktan ileriye gidememektedirler, hatta kendi ham maddeleri dahi gölge konumundaki bir önemsiz varlıktır. Fakat her şeye rağmen şekillendirilmeden önce kaos halinde bulunan bu ham madde Tanrıdan öncedir, zira, Tanrı ondan önce olmuş olsaydı kaos olmayacaktı. Böylece Eflâtunun Tanrı anlayışı bu yönüyle, ezeli ve ebedi bir Tanrıyı değil, kaçınılmaz olarak, kaostan sonra meydana gelmiş bir Tanrıyı içermektedir. Gölgelerle oynayan öyle bir Tanrı ki, değil gücü hayali dahi idealara erişememektedir.
“Platon’a göre kadim olan ilk madde vardır; ama bu adı bile anılmayacak kadar belirsiz, niteliksizdir. Bu sebeple de görünüme bile çıkamaz. Tanrı Demiurgos idealara bakarak, onları örnek alarak, bu niteliksiz ve görünüme bile çıkmayan ilk maddeye tesir ederek nesneler dünyasını yaratır. Platon’un bu yaratma görüşü yoktan yaratma değil tesir etmedir. Tanrı, mevcut örneklere bakarak, yine var olan maddeye tesir etmiş ve nesneler dünyasını meydana getirmiştir. Bu düşünce içerisinde de Tanrı, hazır malzeme ile inşaat yapan bir yapı ustasından ileri bir etkinliğe sahip değildir.” (Yaratılış ve Gayelik, Prof Dr. Hüseyin AYDIN. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 271 - 1996 Baskısı Sayfa 28.)

“Eflatun’un çıkardığı sonuca göre şunu kabul etmek mecbur etindeyiz; gerçekte var olan şey nesneler değil, tersine idelerdir. Nesneler idelere katılmak suretiyle ne iseler o olurlar. Böylece onları asılları, ideleri, ezeli reel olanlardır, ama nesneler idelerin sırf kopyalarıdır ve böylece realiteleri cüzi bir derecededir. Reel olandaki gerçekten reel olan şey realitenin derinliğidir. Buna bir şey daha eklenir. Nesnelerin ölümlü olmaları, ortaya çıkmaları varlıklarının bir niteliğidir. Aynı şey ideler için geçerli değildir. Adaletin idesi neyse ebediyen o kalır, keza ağacın idesi içinde aynı şey söylenebilir.” (Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 61.)
İşte Eflatun’un inandığı Tanrı kaostan sonra meydana gelmiş, hayallerle oynayan, her şeye gücü yetmeyen aciz bir Tanrı’dır. Böyle bir Tanrı anlayışının, Kuran’da belirtilen, kainatı yoktan var etmiş, kainattaki hiçbir şeyin ona benzemediği, denk olmadığı, her şeyden üstün, her şeye gücü yeten Allah öğretisiyle ve buna bağlı Müslümanların Allah inancıyla bir ilgisi yoktur.
Eflatun için gerçek Tanrı aslında idealardır, zira ona göre ezeli olan ve değişmeyen asıl varlıklar bunlardır. Ona göre ruh bu ideleri başka bir dünyada görmüştür, bu dünyada onları düşünce yoluyla anımsadığından varlıklarından haberdardır. Doğada görünen görünümler kadar idea mevcuttur ve bunların sıralanışında en üstte iyilik ideası vardır. Böylece Eflatun için gerçek manada Tanrı iyilik ideası olmuş olur.
“İçinde olduğumuz gerçekte değil de, duyular üstü bir alanda bulunan ideaları nasıl bileceğiz? Bu soruyu Platon ruhun ölümsüzlüğü inancına dayanarak yanıtlar: Ruh, başka bir var oluşunda ideaları bir başka dünyada görmüştür. Şimdi de onları anımsayabilir. Dolayısıyla idealar bilgisi bir anımsamadır.” (Felsefenin Evrimi, Prof. Macit Gökberk. M.E. Bakanlığı yayınları 1979 sayfa 8-9.)
“İdeaların sayısı da Platon’u uğraştıran bir sorun olmuştur: Başlangıçta ideaların sayısı sınırlı idi, yalnız estetik ve ahlâk ideaları vardı. Sonraları doğadaki görüngeler kadar idea olmuştur. Bir başka sorun da: İdeaların sıralanış düzeni idi. Sonunda Platon, ideaları mantıksal bakımdan değil de, ereksel olarak sıralamış, sıranın en üstüne iyi ideasını koymuştur. İyi ideası her şeyin hem nedeni, hem de ereğidir.” (Felsefenin Evrimi, Prof. Macit Gökberk. M.E. Bakanlığı yayınları 1979 sayfa 9.)
“İyilik ideası Platon’un Tanrısıdır. O, iyilik ideasını ilk olarak

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 23