2. Kitap
Bölüm 24
buna muhayyile gücüne sahip mertebesiyle varması, ikincisinin ise
buna düşünce ve nazarla ulaşmasıdır.” (Felsefe-i Ülâ, Ali Bulaç
İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 127, Beyan
Yayınları 1994. )
Görüldüğü gibi, Farabi, Vahyi inkâr etmenin yanında, Akıllı
davranışı filozofa, hayal kurmayı peygamber yakıştırmaktadır.
Peygamberin Vahiy almasını konu ettiği zaman, İslam da anlaşılan
gerçek manadaki vahiy kavramını değil de, peygamberin hayal
kurduğunu ve bu hayalleriyle, faal akılla ilişki kurduğunu
söylemektedir. Aslında faal akıl, Aristo’nun iddia ettiği, aslı
olmayan bir hayalden başka bir şey değildir, bundan dolayı hayal
kurmak peygamberin değil, Aristo ve Farabi gibi kimselerin işidir.
İslam dininde, ahirete inanmak, dolayısıyla bütün nefislerin
yaptıklarının karşılığında muamele görmek üzere dirileceklerine;
ayrıca Cennet ve Cehennemin gerçek olarak var olduğuna; ahiret
hesabına inanmak, imanın şartlarındandır. Farabi bu ve bu gibi
hususlar konusunda kuşkulu olup, onları inkar etmektedir, şöyle ki:
“Din - felsefe ilişkisini belirleyen son önemli nokta ölümden
sonraki hayata ilişkin filozofların görüşleri etrafında çıkan
tartışmalardır. Gerçek şu ki; Farabi hayatı boyunca ruhun ölümünden
sonraki ebediliği konusunda büyük bir kuşku içinde yaşadı.” ( Ali
Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa
136, Beyan Yayınları 1994. )
“Farabi, taklid edilmeye en layık kişiler olarak gördüğü Platon ve
Aristo’nun fikirlerini, filozofların hakikatı ifade ettikleri ve
değişik filozofların ifadelerinde açığa çıkan farklılıkların
hakikatın yapısına uygun olduğu inancıyla birleştirip aynı gösterme
gayretleri taşır. Kûr’an’a ters olup olmamak hiç önemli değildir
onun açısından. Ona göre vahiy, akıllar arası ilişkiden doğan bir
şeydir. Ayrıcalıklı başka bir özelliği yoktur. Peygamber ise vahyi
elde etmiş kişi olarak saadeti elde etmiş birisidir. Fakat filozof
da ondan geri kalmaz. hatta daha ileridedir. Filozofun, hakikati
açık ve tam olarak bildirmesine karşılık, muhatabı halk olduğu için,
Peygamberlerin halkı ahlak ve erdeme çekebilmek için, cennet,
cehennem, hesap günü gibi aslı olamayan (haşa) sembolik şeyleri
kullandığını, asıl amacının filozofun yapmaya çalıştığının en basit
şekli olduğunu belirtir.” (Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin
Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 126.)
“Farabi ve İbn Sina’nın daha sonraları Gazâli’nin çok sert
eleştirilerine konu olacak inançlarından birisi de mahşerde dirilme
ile ilgilidir. Onlara göre ölümsüz olan vücut değil, ruhtur. Ancak
tekrar dirilecek olan ruhlarda herkesin ruhları değil sadece seçkin,
üstün insanların ruhlarıdır. Onlar böylelikle cismani dirilişi
açıkça reddeder, hatta İbn Sina bununla ilgili olarak “Risalet’ül
Adhaviye” isimli bir kitap yazar. Ona göre bedenin dirilmesi
peygamberin zihninden doğan hayali bir “mit”ten başka bir şey
değildir. O, peygamberin bu mit’le kitleleri kontrol altında tutmaya
çalıştığını iddia eder. Ona göre akla uygun yaşamak cennet, hayâl
alemi ise cehennemdir. Hisler ise kabir alemidir. Dolayısıyla bu
yaşanan hayattan başka bir hayatın olamayacağını iddia eder. İbn
Sina ölüm sonrası cismani dirilişi Peygamberin mit’i olarak
nitelemesine karşılık halk için yazdığı bazı kitaplarında Kur’an
ayetlerini kullanarak, cismani diriliş ve hesap gününün gerçek
olduğundan bahseder. İnsanların yaşantılarına çekidüzen vermeleri
gerektiğini belirtir. Farabi ise hiçbir yoruma yer bırakmayacak
şekilde ve İbn Sina gibi ikiyüzlü olmadan cismani dirilişin
Kur’an’da geçen bir teşbih olduğunu, bunun imkânsızlığını savunur.
Zaten o, filozoflar içerisinde davasına en bağlı İslam’a en uzak
olanıdır.” (Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar
Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 130.)
İşte, Farabi’nin inanç konusunda ki görüşleri bu şekildedir. Amacım
filozofların tüm felsefelerini detaylı olmadığından. Farabi’nin
düşünceleri konusunda verdiğim örneklerin, onun İslâm dinine karşı
yapmış olduğu saldırıları belirtmek açısından yeterli olduğu
kanaatindeyim.
İBN SİNA (370/980 - 428/1037)
Ebu Ali el-Hüseyin İbn Abdullah İbni Sina. Aristo felsefesini
benimseyen İbni Sina, İslâmi kavramlara batini manalar vermekte,
İslâmi değerlere karşı çıkmasına rağmen, Müslüman olduğunu iki
yüzlülük yapmak suretiyle iddia etmektedir. İslâmi değerlere karşı
yaptığı hücumlarında, örneğin: Dünyanın ezeli olduğunu, yoktan
yaratmanın imkansız olduğunu, yaratıkların yoktan değil de, Allah’ın
müdahalesi olmadan ve ondan doğmak suretiyle meydana geldiğini iddia
etmektedir. Bu manada İbni Sina bir “Vahdet-i Vücut’çudur”. Ayrıca,
Allah’ın cüzleri bilmediğini, cehennem azabının devamlı olmadığını,
cismani haşrin olmadığını, alemin gayesiz olduğunu, ve Peygamber
sözlerinin gerçek değil sembolik olduğunu da iddia etmektedir.
Bu gibi iddialarıyla ilgili olarak kaynaklardan örnekler verecek
olursam, şöyle ki:
“İbni Sina ise Farabi’ye oranla Felsefesinde biraz daha fazla İslâmi
kavramlar ve unsur kullanır. Bazıları onun bu özelliğinin, İslâm’ı
gerçek anlamıyla bilenlere sevimli görülme arzusundan
kaynaklandığını iddia ederlerse de yanlış bir kanaattir. Çünkü
araştırıldığında onun Müslümanlara şirin görünmek gibi bir kaygı
taşımadığı görülür. O, İslâmi kavramları ve asıl anlamlarının çok
dışında anlamlar içerecek şekilde kullanarak, kendine özgü bir
felsefe-inanç oluşturma gayreti taşır. Bütün yaptığı da bundan
ibarettir. Onun felsefesinde İslâm’ı ilgilendiren önemli noktalar
şunlardır: O, Peygamberlikle ilgili olarak, Peygamberin Cebrail gibi
bir varlıkla görüşmesinin imkânsız olduğunu, çünkü peygamberliğin
bir tür parapsikolojik ve metapsişik olay olduğunu belirtir. Kendi
düşünce ve fikirlerinin de “Vahiy olarak nitelenen bilgiden” farksız
olduğunu belirtir. O, şeriata karşı lakayt bir tavır takınmayı
yaşantısının normal özelliği haline getirmiş, ancak eğer bir felsefi
problemi halledemezse camiye gidip dua etmeyi alışkanlık edinmiştir.
Fakat, klâsik kaynakların belirttikleri bu dua olayının konusu olan
varlık ta, Vahiy İslam’ında anlamını bulan Alemlerin Rabb’i olan
Allah değildir. İbn Sina’nın inandığı ve düşündüğü yüce varlığın
sıfat ve özellikleri Allah’ınkinden oldukça farklıdır. O en genel
anlamıyla Aristo’nun inandığı tanrı kavramına inanır.”
“Aristo’ya göre tanrı vardır ve varlığı zorunludur. Ancak onun,
yoktan var etme gibi, bir sıfatı yoktur. Aristo’nun inancındaki
tanrı, malzemesini hazır bulan ve kendi iradesi olmadan bu malzemeye
şekil veren bir tanrıdır. Yani bir anlamıyla mimar tanrı’dır.
Üstelikte evrene şekli kendi isteğiyle vermemiştir. O, evren dışında
ve hareketsizdir. Hareketsizdir çünkü hareket edecek olsa başka
hareket ettiriciye muhtaç olur. Onun kainata şekil vermesi, limonu
doğrudan hiçbir etkisi olmadığı halde kişinin ağzını sulandırması
gibidir. Yani madde, tanrı gibi olmak, ona yakın olmak için biçim
kazanır ve tanrıya yaklaştıkça biçimi (formu) artar. Aristo bu
düşüncelerini madde - forum kuramıyla açıklayarak, tanrının maddesiz
form (şekil) olduğunu, saf maddenin ise formsuz olduğunu belirtir.
Böylelikle ona göre tanrı ile formsuz madde (heyûlâ) arasında diğer
bütün varlıklar yer alır.”
“Aristo’yu taklid edilecek en mükemmel insan, insanlığın “birinci
öğretmeni” olarak düşünen onun düşüncesini tam anlayabilmek için
kitaplarını tekrar tekrar okuyan ve ona muhalif olmaktansa, İslâm’a
muhalif olmayı tercih eden Farabi ve İbn Sina, tanrı görüşünde de
ufak farklılıklarla üstatlarını takip ederler. Onlara göre tanrıdan
ilk akıl, ondan da ikinci, ikinciden de üçüncü... Akıllar sûdur
etmiştir. Tanrının evreni yaratmasının bu akıllar aracılığıyla
gerçekleştiği görüşündedirler. Onlara göre ilk akıldan başlayarak
safha safha diğer akıllara bağlı olarak yaratma gerçekleşir. Bu
şekliyle Tanrı vardır ve yaratıcıdır. Ancak bu yaratmanın yoktan var
etme biçiminde olmaması gerekir. Çünkü onlar yoktan var etmenin
imkânsız olduğunu ve bu imkansızlığın tanrıyı da kapsadığını
belirtirler.” (Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar
Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 128-129.)
“İbn Sina gerçek sistemini Hikmetu’l - Mesrikıyye’de açıkladığını
söylemektedir. Onun sisteminde, yukarıda belirttiğimiz gibi, felsefi
bilgilerle İslâmi bilgiler aynı zamanda birleşir, uyuşmaya
çalışılır. Dünyanın öncesiz (kadim) olduğu düşüncesini ona veren
veya onun bu düşüncedeki hareket noktası. Kur’an olmayıp, Aristo ve
Eflatuna ait kozmogoni metafiziğin ortaya koyduğu sonuçlardır. Bu
açıdan sistemde egzastansiyel bir determinizm görmek mümkündür. Bu
görünümünden dolayıdır ki İbn Sina’nın sistemi, ortaçağ felsefesinin
bütün karakterini taşır.”
“İbn Sina bir yönden âlemin ezeli olduğunu söylerken, diğer yönden
onun mümkün olduğunu kabul eder. Onun anlayışına göre, âlem Allah’la
birlikte daima vardı. Bir yönden Allah’ın âlemden önce olmayacağı,
diğer yönden de O’nun âlemden önce olduğu kanaatındadır. Böylece ilk
bakışta İbn Sina’nın düşüncelerinde bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Eğer âlem Allah’la birlikte varsa öncesiz, Allah ona oranla bir
önceliğe sahipse mümkün veya yaratılmış (muhdes)tır. Ancak İbn Sina,
bu çelişkiyi şöylece ortadan kaldırmak ister: ona göre, Allah âlemde
zaman itibariyle değil, fakat tıpkı sebebin sonucundan önce olduğu
gibi, öz (zat) ve sıra önceliği itibariyle öncedir.” (İbni Sina
metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 24 -82 T.C Kültür
Bakanlığı Yayınları 1997 - Ankara)
Görüldüğü gibi, peygamberliği hayal ürünü, parapsikolojik bir olay
olarak gören İbn Sina’nın İslâm’da ki peygamberlik anlayışıyla bir
ilgisi olmadığı gibi, Allah’ın, alemi yoktan var ettiğini de kabul
etmemektedir. Ona göre alem, Allah’la birlikte ezeli yani
başlangıçsızdır. Alem, Allah’ın içinde, bir çocuğun anne karnında
olması; bir eşyanın bir bir sandık içinde olması gibi, Allah’la
birlikte hep vardı, meydana gelmesi bir doğum olayı şeklinde açığa
çıkmasıdır. Yani İbn Sina’ya göre, Allah alemi yoktan var etmemiş,
kelimenin tam anlamıyla “haşa” doğum yapmıştır. Ve bu doğum bir
dişinin ister, istemez doğurması gibi, Allah’ın iradesi dışında
meydana gelmiştir iddiasındadır. Ve sözlerini bilgiç göstermek için
Allah birdir, birden bir çıkar, Allah’ta sadece bir sefer doğum
yapmıştır, ilk ve tek olarak doğurduğu bir sonrakini, oda bir
sonrakini doğurmak suretiyle bir doğum zinciri meydana getirmiştir.
Dokuzuncu doğumdan sonra ki buna 9. Akıl demektedir. 10 cu olarak
faal akıl meydana gelmekle ve bu faal akıl ay altı dünyanın
şekillerinin içinde bulunduğu, yani içinde yaşadığımız âlemi, göğe
ait hareketlerin yardımıyla meydana gelmektedir der. Bu gibi düşünce
ve iddialar, İslam dinine göre küfür ve şirk olan iddialardır, zira
İslam da peygamberlik parapsikolojik bir olay değil gerçek manasıyla
bir dini vahiy alma olayıdır. Allah’ta alemi yoktan var etmiştir,
Allah doğum yapmaktan münezzehtir. Hıristiyanlar İsa Allah’ın
oğludur dediler, bu sözleri Kûr’an ayetleriyle ret edilmek suretiyle
tekfir edildiler, İbn Sina bütün alem; Allah’ın çocuğudur
demektedir. İslam dininde ki tevhit inancıyla bağdaşmayan bu iddiası
İslam dini açısından kabul edilemez, Kûr’an ölçüsüne göre İbn Sina
bir müşrikten başka bir şey değildir.
Filozofların ve bazı kimselerin, hiçbir şey yoktan var olamaz diye
iddia etmelerinin nedeni, Allah’ı kendileriyle kıyas edip, kendileri
gibi görmelerindendir. Nasıl ki kendileri var olan hiçbir şeyi yok
edemiyorlarsa ve yok olan hiçbir şeyi var edemiyorlarsa ve yok olan
hiçbir şeyi var var edemiyorlarsa, Allah için de aynı şartların
geçerli olduğunu zannediyorlar. Hal bu ki, Allah kainat şartlarına
veya Laboratuar şartlarına tabi olan bir insanın haline tabi ve
mahkum olmaktan uzaktır. Kûr’an öğretisine göre, Allah her
istediğini yapabilen, ol deyince her istediği olan bir İlah’tır,
örneğin değil kainattaki bir şarta mahkum olması, isterse bütün
kainatı bir emirle yok edebilen ve onun yerine bir birinin şartları
diğerine uymayan sonsuz kainatları var edebilecek bir Allah’tır.
Böyle bir olayın meydana gelmesi içinde sadece ol demesi yeterlidir.
Bundan dolayı, Allah’ın gücü kast edilerek, hiçbir şey yoktan var
olmaz, yok olanda var olmaz gibi iddialar, İslam dinindeki Allah
anlayışına göre uygun olmayan iddialardır. Allah’ı yaratıklar
seviyesine indirip, hiçbir temeli ve mantığı olmayan iddialarda
bulunmak, Allah’ı hakkıyla takdir edememekten kaynaklanmaktadır, bu
konuda Kûran’dan mealen :
- Allah'ı gereği gibi bilemediler. Halbuki
kıyamet günü yer, tamamen O'nun avucu içindedir, gökler de sağ
elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.
39/67
- Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah'tan
başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya
toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey
kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, istenen de. 22/73
- Allah'ı layıkıyla takdir edemediler (O'nu gereği gibi
bilemediler). Allah kuvvetlidir, üstündür. 22/74
- İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfe(sperm)den yarattığımızı
görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi? 36/77
- De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı
bilir." 36/79
- O size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz. 36/80
- Gökleri ve yeri yaratan, onların
benzerlerini yaratamaz mı? Elbette yaratır. O, çok bilen
yaratıcıdır. 36/81
- Bir şeyi(n olmasını) istedi mi, O'nun işi, ona, sadece "ol!"
demekten ibarettir, o da hemen oluverir. 36/82
- Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah, her türlü noksan
sıfatlardan münezzehtir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz 36/83
- Allah, çocuk edindi, dediler. Haşa, O, yücedir. Göklerde ve yerde
olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir. 2/116
- (O), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi,
ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir. 2/117
İbn Sina’nın diğer bir iddiası da, Allah’ı Allah’ı cahillikle
vasıflandırmasıdır. İbn Sina’ya göre, Allah kainatı bir bütün olarak
bilmekte olup, tek tek varlıklardan ve olaylardan habersizdir ve
onları bilmemektedir. Örneğin : “Uzay varlıklarının kitle olarak var
olduklarını bilir, fakat Güneş’in, Ay’ın v.s. Var olduğunu bilmez;
İnsanların kitle olarak var olduğunu bilir, fakat, Muhammedi,
Mustafa'yı, Emini tek tek olarak bilmez, ne yaptıklarından
habersizdir,” iddiasında bulunmuş olmaktadır. İbn Sina bu iddiasına
gerekçe olarak, Allah bilgisinin bir bütün olduğunu şayet tek tek
olayları bilirse, bilgisinde bir dalgalanma ve bir ikilik meydana
geleceğini, bununda olamayacağın söylemektedir. Allah’ın bilgisinde,
artma, eksilme ve herhangi bir değişiklik olamayacağı doğru olmakla
birlikte, Allah’ın cüzileri bilemeyeceğini iddia etmesi yanlıştır,
böyle bir iddia, Allah’a noksanlık ve acizlik isnat etmektir. Allah
ise noksan sıfatlardan, acizlikten ve bilgisizlikten uzaktır. Allah
için azla çok uzakla yakın, zorla kolay aynıdır, hiçbir şey Allah’ın
gücü karşısında bir dirence sahip olamaz. İbn Sina’nın bu konuda
yanlışa sapmasının temelinde, Allah’ın zamana tabi olduğunu zan
etmesinden dolayıdır, zaman ise yaratıklar için olayları sıralama,
perdeleme veya açığa çıkarma aracıdır, Allah için ise böyle bir
mania söz konusu olamaz. Durumu daha yakından görmek için zamanın
yok olduğunu farz edelim, böyle bir durumda tüm olaylar; geçmiş,
gelecek, uzak, yakın, büyük, küçük, her ne varsa boyutsuz bir
noktada toplanmış olur, böyle bir durumda dolayısıyla hepsi zamansız
olarak hep birlikte kendilerini ifade etme durumunda olurlar, bu
ifade konumunda, cüzilerle, küllilerin kendilerini ifade etmeleri
arasında fark yoktur, bu açıdan külli neyse cüzide odur, cüzi neyse
küllide odur, böyle düşündüğümüzde, ne küllilerin varlığı nede
cüzilerin varlığı, Allah’ın bilgisinde artma ve eksilmeye yol
açmadığı gibi, hiç birisi, Allah’ın bilgisi dışına çıkamaz,
varlıkları itibarıyla da, Allah onlara bütün yünlerden hakimdir.
Varlıklarını bilme hususunda, tüm kainatı bilmeyle, bir toz
zerresini bilme veya düşen bir yaprağın çıkardığı sesle, tüm
yıldırımların bir anda çıkardığı sesi bilme açısından, Allah için
bir fark yoktur. Allah en açık olan şeyi bildiği gibi, en gizli olan
şeyi de aynı şekilde görür ve bilir, ne varın varlığı, nede yokun
yokluğu ne var olanın yok olması nede var olmayanın varlığı gelmesi,
Allah’ın gücünü etkilemez. Nedenini özetlersem: Allah ile Kainat
arasındaki ilişki, Yaratıcı ve yaratık ilişkisidir, Allah, kainatın
yaratıcısı, kainatta Allah’ın yaratığı olduğundan, yaratığın,
Allah’ın zatında bir değişiklik yapması veya herhangi bir etkinlikle
zatında değişiklik meydana getirmesi mümkün değildir. Haşa, böyle
bir şey olmuş olsaydı, bunun manası, kainatında İlahlaşması demek
olurdu, Kuran öğretisine göre İlah ancak ve ancak tek olarak
Allah’tır, dolayısıyla, Allah kainat üzerinde değişiklikler meydana
getirir, kainat ise Allah’ın zatında değişiklik meydana getiremez.
İbn Sina’nın bu konulardaki düşüncesi şu şekildedir:
“İbn Sina, Tanrı alemde külli ve umumi bilgiye sahiptir, ama
bilgisi tikel ve cüz’i değildir, der.” ( Ali Bulaç, İslâm
Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 133, Beyan
Yayınları 1994. )
“İbn Sina’ya göre, eğer Allah sonsuz ve değişmez ise cüz’i şeyleri
düşünemez. Allah’ın cûz’i şeyleri düşündüğünü söylemek O’nun
tabiatında değişikliği kabul etmektir; dolayısıyla da özünde bir
eksiklik kabul edilmiş olur. O’nun olgun olması için, hareketsiz
olması lazımdır, hareketsiz olması için de dünyayı bilmemesi
gerekir. Ancak bu tür akıl yürüten İbn Sina’nın bu düşüncesinin
yanında, Kur’an-ı Kerim Allah’ın her şeyin bilgisine sahip olduğunu
bildirmektedir.”
“İbn Sina düşüncesinde, Allah hem bilgin (âlim) hem de hayat sahibi
(Hayy)dir. Böylece onun sistemi Allah-da ilim ve hayatı
birleştirmiştir. O, bilen ve yaşayandır. Bu yönden Allah’a nisbet
edilebilecek tek bilgi, külli bir bilgidir. O, Allah olarak
değişikliği kabul etmez; cüzileri cûz’i ve değişen olarak bilmez,
fakat onları külli olarak bilir. Allah’ın özünde, bilgisi ile
bilgisinin nesnesi arasında arasında ayrılık söz konusu değildir.”
(İbni Sina metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 68 -70 T.C
Kültür Bakanlığı Yayınları 1997 - Ankara)
Görüldüğü gibi, İbn Sina, safsata türünden laf kalabalığıyla,
sözleri evirip çevirerek, Allah için bilgisizlik ve acizlik ortaya
koymaya çalışıyor, bu tür iddialar ise Kuran’a aykırı olduğu gibi,
Kuran öğretisine karşı açıktan açığa saldırıdır. Şöyle ki,
Allah’ın her şeyi bildiğine dair, Kuran’dan mealen:
- Görmedin mi ki, şüphe yok Allah, göklerde
ne varsa ve yerde ne varsa -hepsini- bilir, üç kişi arasında bir
gizlice konuşma olmaz ki, illâ O -Allah- dördüncüleridir ve beş kişi
arasında olmaz ki, illâ O altıncılarıdır ve bundan daha az ve daha
çok kimse arasında -öyle konuşma olmaz ki- illâ O, her nerede
olsalar onlar ile beraberdir. Sonra onlara ne yapmış olduklarını
kıyamet gününde haber verir. Şüphe yok ki: Allah her şeyi hakkiyle
bilendir. 58/7
- De ki: Göğüslerinizde olan şeyi gizleseniz de, açıklasanız da onu
Allah bilir. Ve göklerdekini de, yerlerdekini de bilir. Ve Allah her
şeye hakkıyla kadirdir. 3/29
İslimi inanışa göre, aynen dünyada olduğumuz gibi, beden ve ruh ile
dirileceğiz, İbn Sina ise bedeni dirilmeyi inkar etmektedir. İbn
Sina bu inkarını getirirken iki yüzlü davranmaktan çekinmez, öyle ki
halk için yazdığı kitaplarda cismani yani bedensel dirilişi kabul
eder görünürken, felsefi iddialarında ise inkar etmektedir. Şöyle ki
:
“İbn Sina ölüm sonrası cismani dirilişi Peygamberin mit’i olarak
nitelemesine karşılık halk için yazdığı bazı kitaplarında Kuran
ayetlerini kullanarak, cismani diriliş ve hesap gününün gerçek
olduğundan bahseder. İnsanların yaşantılarına çekidüzen vermeleri
gerektiğini belirtir. Farabi ise hiçbir yoruma yer bırakmayacak
şekilde ve İbni Sina gibi iki yüzlü olmadan cismani dirilişin
Kuran’da geçen bir teşbih olduğunu, bunun imânsızlığını savunur.
Zaten o, filozoflar içerisinde davasına en bağlı ve İslam’a en uzak
olanıdır.” (Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar
Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 130-131.)
Daha öncede belirttiğim gibi, filozoflar ve onların dışında ki bir
çok kimse, Allah’ın gücünü kendi güçleri gibi zan ederek akıllarına
esen bir çok şeye imkansız demektedirler. Bundan dolayı, Farabi ve
İbn Sina bedenlerin dirilmesini inkar etmektedirler. Hal bu ki,
çevrelerini kuşatan müthiş kainat olayına veya bizzat kendi
yapılarına dönüp baksalardı ve düşünselerdi, bunun Allah için kolay
olduğunu görüp anlayacaklardı. Direkt veya dolaylı olarak, Allah
için imkansız olan herhangi bir şey iddia etmek, bizim Kuran
öğretisinden öğrendiğimiz Allah tanımından çok uzak bir iddiadır,
Allah her şeye kadirdir, bazı şeyleri yapmadığında bu onları yapmaya
gücü yetmediğinden değildir, sadece yapmak istemediğinden ve onun
zatına yakışmadığından dolayıdır. Yapmamak ve Yapmaya güç yetirmemek
ayrı hususlardır.
Kuran’dan mealen:
- Onların sözü seni üzmesin. Şüphe yok ki,
biz, onların neleri gizlediklerini ve neleri açığa vurduklarını
biliyoruz. 36/76
- İnsan görmedi mi ki, muhakkak biz onu bir nutfeden yarattık, sonra
o, bir apaçık düşman -kesilmiştir. 36/77
- Ve kendi yaradılışını unuttu da bize bir misâl getirmeye kalkıştı,
dedi ki: Kemikleri kim diriltebilir ki, onlar çürümüşlerdir. 36/78
- Deki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecektir. Ve O, her
yaratmayı bilir.” 36/79
İbni Sina, Ahiret konusunda tereddüt içerisinde olduğu gibi,
Cehennem azabının ebediliğini de inkar etmektedir. Ona göre, Ahiret
olsa dahi, bir ceza ve mükafat yeri değil, nefislerin bedenden
ayrıldıktan sonra dünyada yapamadıkları temizliği yapma yeridir. Hal
bu ki, İslam’a göre dünya hayatı bir imtihan yeridir. Ahiret ise bir
netice alma yeri olup, nefislerin kendilerini temizlediği bir yer
değildir.
Bu konuda İbn Sina şöyle demektedir:
“Nefislerin bedenden ayrıldıktan sonra dünyada yapamadıkları
temizliği akıl âleminde yapıp yapamayacakları konusunda, İbn Sina
tereddüt eder. Necat’ta, fazla açıklama vermeksizin, bunun
olabileceğini söylerken, İşarât’ta şüphe içindedir, belki de bu
olabilir der. Eğer nefisler dünyada iken semavi haller ve nefislerle
ilişki içinde bulunabilmişler ve çeşitli vasıtalarla bir şeyler
alabilmişlerse bu temizlik gerçekleşe bilir.”
“İbn Sinacı Augustinciliğin en başta gelenlerinden Roger Bacon, İbn
Sina’yı en iyi tanıyanlardan biridir. Bacon dünyanın yaratılışı
konusunda, yaratılışın bir aracı ile oluşu ve cehennem azabının
devamlılığını inkâr etmiş olması konularında İbn Sina’yı tenkid
eder.” (İbni Sina metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 43
-140 T.C Kültür Bakanlığı Yayınları 1997 - Ankara)
Bu konuda Kuran’dan mealen:
- İnkar edenler: "O Sa'at bize gelmez,"
dediler. De ki: "Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka
size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey, O'ndan
gizli kalmaz. Ne bundan küçük, ne de bundan büyük hiçbir şey yoktur
ki apaçık bir Kitapta bulunmasın. 34/3
- (Her şeyi apaçık bir Kitapta tesbit etmiştir) ki, inanıp iyi işler
yapanları mükafatlandırsın. Onlar için mağfiret ve güzel rızık
vardır. 34/4
- Ayetlerimiz hakkında (bizi) aciz bırakmağa çalışanlara gelince:
onlar(a gelince) içinde pislikten acı bir azab vardır. 34/5
- De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" de. O,
rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır. Sizi elbette varlığında şüphe
olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana
sokanlar, inanmazlar. 6/12
- Allah -ki O'ndan başka ilâh yoktur- sizi, vukuunda asla şüphe
olmayan kıyamet (Duruşma) gününde bir araya toplayacaktır. Allah'tan
daha doğru sözlü kim olabilir? 4/87
- O küfredenler, bölük halinde cehenneme
sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri
onlara: Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne
kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. "Evet
geldi" derler ama, azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur. 39/71
- O halde içinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin.
Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş! denildi. 39/72
Görüldüğü gibi, İslâm dinine göre, kıyamet gününden; ahiretten şüphe
etmek Kuran ayetlerini inkar etmek olduğu gibi, Kuran’ın İsl3am dini
öğretisine göre cehennem azabı gerçek ve ebedidir.
Aslında İbn Sina İslâmi hiçbir hususa inanmamaktadır. İslâmi
hususlardan şüpheci bir tavırla bahsetmesi ortalığı karıştırıp
insanları şüphe içerisinde bırakmak içindir. Zira İbn Sina,
Kainatın, Allah’ın müdahalesi ve gayesi olmaksızın geldiğini iddia
etmektedir. Eğer ki, Alemin meydana gelmesinde, Allah’ın hiçbir
müdahalesi, gayesi ve amacı olmamış olsa, Alem boş ve manasız bir
hale gelir, boş manasız bir Alemle ilgili olarak Allah’ın kanunlar
koyması düşünülemez, zira manası olmayanın kanunu da olmaz. Hal bu
ki, İslâmi inanışa göre, hiçbir şey Allah’ın gücü dışına çıkamaz,
Allah boş iş yapmaz ve yarattığı alemi gayesiz ve başıboş bırakmaz.
Bu konuda İbn Sina şöyle demektedir :
“İbn Sina sisteminde, âlem, ilk sebep ve sebeplerin sebebi olan
Allah’tan yayılır. Ancak bu oluşta Allah için bir gaye söz konusu
değildir.” (İbni Sina metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa
85 T.C Kültür Bakanlığı Yayınları 1997 - Ankara)
İbn Sina’nın felsefi fikirleri incelendiğinde, Kuran’la bağdaşmayan
daha birçok husus bulmak mümkündür. Ayrıca iddialarına bugünkü
Astronomik tespitler çerçevesinde bakıldığında saçma oldukları
açıkça görülür. Bugün bir ilk okul öğrencisine bile, güneş, ay,
yıldızlar dünyayı yönetiyor dense ciddiye almaz; güler geçer, bu tür
şeyleri ciddiye alanlar, gerçekleri dışlayıp aklını kullanmayan
meczup kimselerdirler. Aristo, Eflatun, Farabi gibi kimselerin de
durumu bundan farklı değildir. Daha önce yüksek felsefi görüşler
olarak ileri sürdükleri fikirler, bugün için alay konusu olacak
seviyededir. Hayatın manası, insanın nereden gelip nereye gittiğinin
cevaplandırılması bu gibi kimselerden çok uzak bir olaydır.
İBN-İ RÜŞD ( 1126 - 1198 )
1126 DA Kurtuba’da doğan İbn-i Rüşd de bir Aristo bağlısı olup, ona
göre biricik filozof Aristo’dur. Her türlü dini tesir ve kayıtlardan
uzak olmasına rağmen Kuran ayetlerine Kuran’la ilgisi olmayan batıni
yorum ve teviller getirmek suretiyle, Aristo felsefesine bağlı
felsefi görüşlerini, İslam aleminde çeşitli sahalarda eğitim görmüş
kimselere kabul ettirmeye çalışmıştır. İbn-i Rüşd’e göre Felsefe
ileri derecede eğitim görmemiş halk kitlelerinin anlayacağı bir konu
değildir. İbn-i Rüşd’ün, temelde yaptığı şey, İslam’a bağlı olduğunu
söyleyip, İslam’a saldıran diğer filozoflardan farklı değildir. Bu
tür bir davranış içinde olan filozoflar, Kuran’ın yerine,
filozofların felsefi sözlerini, Vahyin yerine, filozofların felsefi
düşüncelerini, Peygamberin yerine, filozofun kendisini, Allah’ın
Tevhidi yerine, Vahdet-i Vücut’çuluk v.s gibi iddialarla
yaratıkların ilâhlaştırılması ile müşrikliği, Kuran’ın açık manası
yerine, batıni mana iddialarını, kısacası Kuran öğretisine
saldırmayı hayatlarının amacı olarak saymışlardır. İddialarını kabul
ettirmek amacıyla, felsefenin İslam dini dışında değil, İslam’ın
içinde olduğunu, kendilerinin de birer Müslüman olduklarını
söylemeyi kendilerince gerektiğinde ifade ederler.
İbn-i Rüşd’ün bu gibi iddialarıyla ilgili olarak kaynaklardan
örnekler verecek olursam, şöyle ki:
“İbn Rüşd’ün amacı, felsefi düşünme biçimi ile vahyi uzlaştırıp her
ikisi arasında düşmanlık ve çelişki olmadığını kanıtlamaktı. Ona
göre, aklın etkin rol almadığı bir din düşüncesi kabul edilebilir
değildir. Kendisinin orta yolu temsil ettiğine inanıyordu. Hikmet
(felsefeyi kast ediyor) ve Şeriat, biri diğerine muhtaç iki düşünme
ve bilgilenme yöntemidir; her iki tarza muhtaç insanlar var. Din ve
felsefe, aynı memeden süt emen iki kardeştir...”
“... İbn Rüşd kendisine Muallim el-Evvel adını verdiği Aristo’nun
hakikate vahiy olmaksızın ulaştığına inanıyordu. Onun gözünde
Aristo, hikmeti kavramada adeta erişilmez doruk noktasını temsil
ediyordu.” ( Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl
İlişkisi, Sayfa 228-229, Beyan Yayınları 1994. )
Daha önce belirttiğim gibi, din ve felsefe bir birlerinden kesin
olarak ayrı olup, bir birleriyle bağdaşması mümkün olmayan hususlar
ihtiva etmektedirler. Ayrıca, felsefi düşünceyle tefekkürde bir
birlerinden ayrı hususlardır, İslam açısından tefekkür, Vahye bağlı
kalınarak yaratılış ve yaratıcı konusunda düşünmektir, felsefi
düşünce ise vahiy dışında kalınarak şahsi düşünceyle gaybı bilme
iddiasıdır. Bu ise İslam’a göre imkansızdır. İbn-i Rüşd’ün, Aristo
için vahiy olmaksızın hakikate ulaşmıştır demesi, İslam inancına
göre, kabul edilmesi mümkün olmayan boş bir iddiadır, İslam inancına
göre gaybi hakikatler ancak Allah’ın bildirmesiyle bilinebilir.
İnsan, gayb konusunda arayış içine girebilir fakat bu gaybi
hakikatlere oluşması için yeterli olamaz, gaybi hakikatlere ulaşması
ancak Allah’ın bildirmesine yani vahiy bilgisiyle bilgi sahibi
olmasıyla mümkündür. Kuran’dan mealen :
- De ki: "Göklerde ve yerde Allah'tan başka
kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. 27/65
- Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları, O'nun yanındadır, onları
O'ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir.
Düşen bir yaprak, ki mutlaka onu bilir, yerin karanlıkları içinde
gömülen dane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitapta
olmasın. 6/59
- De ki: "Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı
da bilmem. Size 'Ben meleğim' de demiyorum. Ben sadece bana
vahyolunana uyuyorum." De ki: "Körle, gören bir olur mu? Düşünmüyor
musunuz?" 6/50
- De ki: "Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun
bir süre mi koyacaktır, bilmem." 72/25
- Gaybı bilen O'dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. 72/26
- Ancak razı olduğu elçiye gösterir. Çünkü
O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.
72/27
- (Böyle yapar) Ki onların, Rablerinin kendilerine verdiği mesajları
duyurduklarını bilsin. Allah, onlarda bulunan her şeyi (bilgisiyle)
kuşatmıştır ve her şeyi bir bir saymış (hesabetmiş)tir. 72/28
Görüldüğü gibi İbn-i Rüşd’ün, Aristo için, vahiy bilgisi olmaksızın
hakikate ulaşmıştır demesi, Kuran öğretisine göre kabulü mümkün
olmayan bir iddiadır. İbn-i Rüşd’ün böyle bir iddiadan asıl amacı,
anlaşılan odur ki, İnsanlara vahiy bilgisine ihtiyaç yoktur demek
istemesinden kaynaklanmaktadır, İslam inancına göre, vahyi inkar,
vahiy lüzumsuzdur demek küfürdür.
“Kitapları İbrani ve Latin dillerine çevrildikten sonra Batı’da
yaygın olarak bir “İbn Rüşd Felsefeciliği (Averroisme) ortaya çıktı.
Aristo’nun eserleri daima İbn Rüşd’ün şerhleri ile birlikte
anılırdı. Ernest Renan ona “Şarih-i Azam : En büyük Şarih” unvanını
verir. İtalya’da Pado İlahiyatında ise İbn Rüşd’e “Filozofların
Emiri” denilirdi. Aristo felsefesine derin vukufiyeti ona
“Aristo’nun Ruhu ve Aklı” denmesini hakkedecek kadar felsefe
çevrelerinde teslim edilen bir gerçekti. Batı’da Ortaçağın en büyük
filozofu kabul edilen İbn Rüşd’ün yüzyıllarca özgür düşüncenin
sözcüsü ve dini inançlara karşı bir filozof şeklinde telakki
edilmesi gayet anlamlıdır:” ( Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde
Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 227, Beyan Yayınları 1994. )
“Acaba bir latin İbn Sina Sinacılığı var mıdır? Gilson bunun
olamayacağını, çünkü bir Hıristiyan için, İbn Rüşd’cü olmanın İbn
Sinacı olmadan daha kolay olduğunu ileri sürer. Ona göre İbn Rüşd
her türlü dini tesirden uzaktır:” (İbni Sina metafiziği, Prof. Dr.
Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 43 T.C Kültür Bakanlığı Yayınları 1997 -
Ankara)
Dinleri kabul etmeyen İbn-i Rüşd, işine geldiğinde dindar gözükmeyi
ihmal etmez, Şöyle ki:
“İbn Rüşd, hikmetin doğru ve kesin bilgi türünü temsil etmekle
birlikte, dinin tamamıyla yerini tutamayacağını, hikmet ve
felsefenin öğretemediği bilgileri ancak dinin öğretebileceğini
söyler.” ( Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl
İlişkisi, Sayfa 238, Beyan Yayınları 1994. )
İbn-i Rüşd’ün bu şekilde söylemesi ancak insanları aldatmak
amacıyladır. Zira Din ve Kuran konusunda söyledikleri başka türlü
izah edilemez, şöyle ki :
“Tanrı’yla birlikte Madde ve Suret’in ezeli olduğunu ve bu
ezeliliğin “oluş” biçiminde açığa çıktığını söyleyen İbn Rüşd
iddialarını ispatlamak için tevil edip anlamlarını değiştirdiği bazı
ayetleri kullanır. İbrahim - 48 ve Fussilet - 11 ayetlerinin
Allah’la birlikte başka ezeli varlıkların bulunduğuna delil olduğunu
iddia eder. İslâm dışı ve muhalif iddialarını ispatlamak için
çarpıtıp anlamını değiştirdiği ayetleri ileri süren İbn-i Rüşd, yeri
geldiğinde kendi düşüncelerinin yanlışlığını gösteren ayetler
karşısında, Kuran’ın sembolik olduğunu, bildirdiklerinin gerçek
olmadığını ileri sürer. Örneğin, Ad diye bir kavmin olmadığını
belirtir. Bu düşünceleri de kendi zamanından itibaren büyük tepkiler
çekmiş, hatta bu nedenle bir çok defa zor durumda kalmıştır.”
“İbn Rüşd, cismani diriliş konusunda önceki filozoflardan biraz
farklı özelliğe sahiptir. O, bazen bunu kabul ederken bazen de
reddeder. O, cismani dirilişin dini açıdan mümkün olacağını ancak
akıl ve felsefi açıdan imkânsız olduğunu belirtir. Bu nedenle halka
karşı konuşmalarında dinin esasını kabul eder gibi görünür ve buna
göre tavır takınırken, felsefi kitaplarında dinin birçok esasını
reddeder. Cismani diriliş de bunlar arasındadır.” (Vahiyden
Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı
Sayfa 136-137.)
Allah’la birlikte Madde ve Suretin ezeli olduğuna delil göstermeye
çalıştığı, İbrahim - 48 ve Fussilet - 11 de şöyle denmiştir, mealen
:
- Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe
yöneldi, ona ve arza: "İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin"
dedi. "İsteyerek (buyruğuna) geldik." dediler. 41 Fussilet 11
- Sakın, Allah'ı, elçilerine verdiği sözden cayar, sanma! Çünkü
Allah daima üstündür, öc alandır! 14 İbrahim 47
- Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü
gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah'ın huzuruna çıka(rıla)caklardır.
14 İbrahim 48
Bahsi geçen ve meallerini yukarıda yazdığım ayetlerde, Allah’la
beraber ezeli varlıklara delil teşkil edecek hiçbir husus yoktur.
Göklerin ve yerin Allah tarafından, yoktan var edildiğini Kuran’ın
başka ayetlerinde de görmek mümkündür. Kuran’dan mealen:
- Allah, çocuk edindi, dediler. Haşa, O,
yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na
boyun eğmiştir. 2/116
- (O), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi,
ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir. 2/117
- De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi
beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?" "Bana, İslam olanların
ilki olmam emredildi" de ve sakın ortak koşanlardan olma! 6/14
Görüldüğü gibi, Kuran öğretisine göre gökler ve yer, Allah
tarafından yoktan var edilmiştir, yoktan var edilen hiçbir şeyin
ezeli olamayacağı açıktır. Bir kimsenin aksini iddia etmesi halinde,
iddia eden kimsenin iddiasını İslam dinine mal etmesi mümkün
değildir.
Daha önce de belirttiğim gibi, İbn-i Rüşd, din ve felsefenin aynı
memeden süt emen iki kardeş olduğu iddiasında bulunmuştur, fakat
iddia ettiği iki kardeş arasında, İbn-i Rüşd açısından çok önemli
bir fark vardır, öyle ki; ona göre Din mecazlardan yani
benzetmelerden müteşekkil, kelimeleri açık ve anlaşılır mana ihtiva
etmeyen bir öğretidir, bu benzetmeler aynı öğretideki asıllara
dayanılarak anlaşılabilir, Ona göre ise din söz konusu olunca bu
mümkün değildir zira iddiasına göre din hiçbir asıl ihtiva etmeyen
bir mecazlar topluluğudur. Felsefe ise mecazlar ihtiva etmeyen ve
dinin kendisiyle anlaşıldığı bir öğretidir, böylece asıl olanın
felsefe olduğunu iddia eder. Şöyle ki:
“Aristoteles felsefesini İslâm dünyasına tanıtanların başında İbni
Sina (980-1037) yer alır. Ancak, İslâm felsefesinin, özellikle Batı
dünyası için en önemli düşünürü İbni Rüşt’tür (1126-1198). Onun
felsefedeki çalışmaları, gerçekte, Aristoteles’in yaptıklarının
yorum ve açıklamaları niteliğindedir. Kendisi Aristoteles’i hep
“filozof” diye anar, öylesine bağlı ona. Onu bütün felsefenin doruğu
özü sayar. Din - felsefe ilişkisi konusunda: Din, felsefenin
mecazlarla anlatılmış genel olarak anlaşılır biçimidir diye
düşünür.” (Felsefenin Evrimi, Prof. Macit GÖKBERK, sayfa 32 M.E.B.
Yayınları 1979. )