2. Kitap
Bölüm 25
Dinin bir mecazlar topluluğu olduğunu iddia eden İbn-i Rüşd,
başka ifadelerinde ise bu sözleriyle çelişkili olarak dini Zahir -
Batın diye ikiye ayırmaktadır ve bu ayırımı da kasıtlı yapmaktadır,
zira ona göre dinin mecazları halktan cahil kimselere zahir mana ile
yutturulmalı, seçkinler ise asıl olanın batın yani mecaz olduğunu
bilmelidir. Bu ifadeler ise dini ciddiye almamanın; ret etmenin
etmenin tipik ifadeleridir.
Bu konudaki sözleri şöyledir:
“Onun asıl doktrini, Kuran’da ve Hadis’te avamın (halkın çoğunluğu)
anlamaya güç yetiremediği bir takım içeriklerin olduğunu ve bunları
tevil ile ancak filozofların anlayabilecekleri düşüncesine
dayanıyordu. O, avama bu anlamların zahir (dış) ifadelerini
aşmamalarını şart koştu, bâtın (iç) anlamları kavrama işini
seçkinlerin (havass) görevi saydı.” ( Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde
Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 228, Beyan Yayınları 1994. )
İbn-i Rüşd, Allah konusunda da Aynı görüştedir. Ona göre, Allah’ın
varlık üzerindeki tek etkisi ilk hareketi vermekle sınırlı olup,
kainatı asıl yöneten, Allah’tan sudur eden akıllardır. İbn-i Rüşd’ün
din karşıtlığı ile İslam dinine olan saldırılarını belirtecek başka
örnekler vermek mümkündür, fakat daha öncede belirttiğim gibi amacım
detaylı bir felsefi eser meydana getirmek olmayıp, felsefe yoluyla
İslam’a yapılan saldırıları örneklendirmek olduğu için vermiş
olduğum örneklerin yeterli olduğu kanaatindeyim zira örnekleri
çoğalttığımda temelde aynı iddiaların tekrarını vermiş olmaktan
öteye gitmez.
İslam’a yapılan felsefi saldırılar yalnızca Farabi İbn-i Sina, Kindi
veya İbn-i Rüşd tarafından meydana getirilmiş değildir. Bunların
yanında, örneğin Ebu’l Alâ-Ma’ari, İbnu’l Mukaffa, Miskeveyk, İbn’ul
Rovendi gibi diğer bazı kimselerde vardır, Şöyle ki:
“Kültür İslâm’ının entelektüel oldukça önemli etkilere sahip olan
felsefe, sadece bahsettiğimiz bu filozofların ilgi ve
düşüncelerinden ibaret değildir. En önemlilerinden örnek olarak
bahsettiklerimizin yanı sıra, Hayyam gibi, İslâm hukukuna karşılık
Roma hukukunu savunanlar olduğu gibi İslâm’a olan karşıtlığını
yaşantısında göstermekle yetinmeyip, kendilerine bağlanan insanlar
için bir din oluşturmaya teşebbüs eden Ebu’l Alâ el-Ma’ari gibileri
de vardır. Resûlullah (sav)’ı ve Kur’an’ı Maniheist açıdan
eleştirip, Kur’an’a nazire yazmaya çalışan İbnu’l Mukaffa, İslâm
ahlakına karşılık felsefi bir ahlâk oluşturmaya çalışan Miskeveyh,
alemin ezeliliğini iddia edip, Resûlullah (sav)’a küfretmeyi
alışkanlık haline getiren İbn’ul Ravendi veya Allah’a inanmadığını
açıkça ilan eden İbn Bacce gibileri de vardır. Yazdığı Hayy bin
Yekzan isimli kitabıyla meşhur olup, kitabında vahyin insanlar için
gerekli olmadığını, insanların kendi akıllarıyla doğruyu elde
edebileceğini savunan İbn Tufeyl veya peygamber, şeriat, ibadet
konusunda alaycı ve ink3arcı Nasuriddin Tûsi, ve yahut Allah’ın
sadece zihinde tasarlanan varlık olduğu, gerçeği olmadığını iddia
eden Sadrettin Konevi’de İslâm Felsefesi’nin bünyesinde yerlerini
alırlar. Yaşarlarken en yakın dost, arkadaş ve öğrencilerini
dinsizlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan v.s. Oluşan bu
filozoflar daha sonraları büyük İslâm düşünürleri olarak tanınacak
ve Kültür İslâm’ının mensuplarınca dinin kendilerinden alınmaya
lâyık kişileri olarak görüleceklerdir. Ancak tabi ki bu arada inanç
ve düşünceleri daha da kamufle olmuş şekliyle Kültür İslâm’ının
bünyesinde varlığını sürdürecektir. Haklarında bilgi verdiklerimiz
ve benzerleri Kültür İslam’ının yapı taşları olarak övgü ve takdirle
anılmaya devam edilirler. İnanç ve düşüncelerindeki dışılıklara veya
karşıtlıklara bakılmadan sırf Müslüman toplumun üyesi oldukları için
oldukça yüksek takdirlerle karşılanmaya devam edilirler.
Oluşturdukları düşünce sisteminde bütün malzemelerini, başta Yunan
filozofları olmak üzere, Hint, Fars Mısır kültürlerinden alarak
Müslüman toplumunda orijinal hale gelen filozoflar kendilerini
meşrulaştırabilmek için İslâm takısını almayı ihmal etmemişlerdir.
Onlar böylelikle İslâm Filozofu oluverirler. Halbuki onların
İslâm’la olan tek bağlantıları sadece Müslüman toplumunda yaşamış
olmalarıydı. Vahiy İslam’ıyla bir ilgileri olmadığı gibi, oluşum
aşamasındaki Kültür İslam’ıyla da pek ilgileri yoktu.” (Vahiyden
Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı
Sayfa 137-138.)
Felsefe konusunda durum bu şekildeydi, kendilerine Müslüman adı
alan, İslam karşıtı filozoflar, Kuran’ın bildirdiği Vahiy İslam’ına
karşı karşı ellerinden geldiğince bir gayret ve mücadele içine
girdiler. Amaçları kendi sözlerini Kuran’ın yerine ikâme etmektir.
Fakat şunu bilmelidirler, bir şahıs isterse filozof olsun veya
olmasın kendi aklından ve düşüncesinden hareketle gaybı bilemez.
İnsanın bu dünya nerden geldiği, dünya hayatı boyunca ne yapması
gerektiği ve öldükten sonra nereye gideceği konusunda filozoflar
teker teker söz söyleseler veya hepsi bir araya gelip birlikte bir
karara varsalar söyledikleri sözler keyfilikten kurtulamaz, öyle ki
onların söylediğiyle, en cahil kimsenin bu konuda söyleyeceği
arasında fark yoktur. İnsan bunun böyle olduğunu kendi nefsinde de
deneye bilir, öyle ki, vahiy yoluyla elde edilen bilgileri
kullanmamak şartıyla, aklına gelen bütün fikirlerden ve vasıtalardan
istifade ederek, nerden geldiği bu dünyada ne yapması gerektiği ve
öldükten sonra nereye gideceği konusunda bir cevap bulmaya çalışsın,
cevap vermekte aciz kaldığını ve büyük bir boşlukta yüzdüğünü
görecektir. Vahiy bilgisi bildirim yani tebliğdir, kabulü iman
işidir. Bu kabulde akıl vahiy bilgileri ışığında tabiata ki verilere
ve bilgilere bakar ve doğru neticelere varır. Felsefi düşüncede ise
akıl yalnızca tabiattaki verileri kendince değerlendirmeye çalışarak
netice almaya çalışır, vahiy bilgisinden yoksun olduğu için vardığı
neticeler şahsi ve keyfidir, bundan dolayı bir konu hakkında birçok
değişik felsefi görüşe rastlanmaktadır. Bu neden felsefi düşünceler
ile Vahiy bilgisine dayalı düşünceler köklü şekilde bir birlerinden
ayrılır. Allah’ın bildirdiğiyle, kulların keyfi ve tutarsız sözleri
hiçbir zaman bir olamaz. Muhakkak ki, Allah’ın sözü üstündür ve
gerçeğin salt tebliğidir. Allah’ın sözü çelişki ihtiva etmediği
gibi, varlıkların tabi olduğu yaratılış kanunları da, Allah’ın
sözüne ters düşmeyip doğrulama durumundadırlar. Örneğin: 20. Yy da
bir çok fenni keşifler yapılmasına rağmen hiç biri Kuran’la
çelişmemiştir. Kuran’la uyum içinde olup, onu doğrulamaktadırlar.
Fakat felsefe öyle değildir, filozofların görüşleri, yaratılış
kanunlarıyla çeliştiği gibi, filozoflar arasında konular bazında
görüş birliği yoktur, her filozof tabi olduğu felsefi ekolün
doğruluğunu savunarak diğerlerini dışlamaktadır. Nasıl ki
müşriklerin dinleri çeşit çeşit olmasına rağmen işledikleri ve
vardıkları ortak inanç şirk ise, filozofların felsefeleri çeşitli
olmasına rağmen vardıkları ortak netice şirktir, bu şirk olayında
dikkat çeken husus kendi nefisleriyle birlikte tabiat varlıklarını
da ilah saymalarıdır. Fakat böyle bir iddia gerçeğin ifadesi
değildir, zira kendileri zayıf ve yardıma muhtaç oldukları gibi,
maddeyi ve uzayı kuşatan zaman dahi kendi başına aciz bir
durumdadır, kendisi durmadan yok edilip, yoktan var edilmektedir. Bu
da Allah’ın kudretine muhtaç olduğunun açık ifadesidir.
Bir kısım filozoflarda metafizik sorulara cevap veremeyeceklerini
açıkça itiraf etmişlerdir. Metafiziği izah konusunda sözleri
olmadığını itiraf eden bu gibi kimseler, filozofluktan çok dünyevi
işler konusunda fikir ileri süren ve kendi inançlarına göre bir
takım iddialarda bulunan kimselerdirler.
Filozofların gaybı izah konusunda aciz kaldıklarına dair, bazı
meşhur filozoflardan örnek verecek olursam durum şu şekildedir:
THALES (M.Ö. Yaklaşık 625-545)
Varlığın öz olarak neden kaynaklandığını merak eden Thales’in
vardığı netice, her şeyin kökeninin “su” olduğu ve her şeyin
tanrılarla dolu olduğudur. ( Bak, Felsefenin Arka Merdiveni, İz
Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 15-16.)
Thales gibi başkaları da varlığın kökenini, örneğin: havaya, ateşe
dayandırmak istemişlerdir. Hava, ateş, su gibi şeyler madde kökenli
olup, iddia şeklinde dahi olsa varlığın kökeni olduklarının
söylenmesinin tutarlı bir yanı yoktur, böyle bir iddiada bulunan
kimselerin, varlığın bir parçası olan Uzay ve Zamanı görmemiş
olmaları gerekir ki, böyle bir görmeme ise varlığın izahında büyük
bir sapmadır, ne Uzay nede Zaman madde cinsinden şeyler değildir.
Ayrıca Thales’in her şeyin tanrılarla dolu olduğunu söylemesi de
düzgün bir düşünce değildir, her şey tanrılarla dolu olsaydı,
kainatta büyük bir kaos baş gösterecekti ve kainatta bir düzenin
varlığından söz etmek mümkün olamazdı.
PARMENİDES (M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış.)
Parmenides esas var olanın saf varlık (bununla, Allah’ı kast
etmektedir) olduğunu, diğer tüm varlıkların varlıkları olmayan bir
hiçten ibaret olduğunu iddia etmiştir. Şöyle ki:
“Haydi bakalım, ben söyleyeceğim - sen de can kulağıyla dinle.
Hangi araştırma yollarının düşünüleceğini yalnız:
Biri var-olmanın olduğu, var-olmamanın olmadığıdır,
Bu inandırma yoludur-doğruluğun ardından yürür çünkü -
Öteki, var-olmama, var-olmamanın zorunlu olduğudur;
-------------
Söylemek ve düşünmek gerek var-olan’ın olduğunu;
Var-olmak,
Hiç ise yoktur; bunları düşünmeni istiyorum.” (Felsefenin Evrimi,
Prof. Macit GÖKBERK, sayfa 101 M.E.B. Yayınları 1979. )
“Parmenides - anımsamaktır - realiteyi buna benzer bir bakışla
dünyayı sırf bir görünüş olarak esas itibariyle reddetmeye
yönelmişti:”
“Parmenides saf kalıcı varlık uğruna tamamen dünyayı kaybetmeyi göze
alıyor.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W
Weischedel Sayfa 33, 34, 35.)
Varlıkların varlığı ile Allah’ın varlığı bir ve aynı şey değildir,
fakat bu demek değildir ki varlıkların varlığı yokluk veya
hiçliktir. Allah, varlıkları gerçek varlıklar olarak var etmiştir,
buna gücü yeter var olmalarında da, Allah’ın varlığını ihlal eden
bir durum söz konusu değildir. Varlıkların varlığı kendilerine göre
özeldir, Allah’ın varlığı da kendi zatına göre özeldir. Aksini iddia
etmek, Allah’ı ancak hiçleri yaratabilen yada yaratan bir İlâh
konumuna getirmek olur ki, Allah böyle bir noksanlıktan uzaktır.
Parmenides’e şunu sormak gerekir, bir yaratık olarak varlığın bir
parçası olan kendisi bir hiçse, hiç varı nasıl bildi ve O’nun
hakkında söz söyledi? Hiçin hiçten başka üreteceği bir şey
olamayacağına göre, Parmenides kendi sözlerine nasıl güvendi. Ayrıca
yaratılmış tüm varlıklar birer hiç ise, iyi ile kötü, güzel ile
çirkin aynı şey olmuş olur, halbuki bunlar hiçbir zaman aynı şey
değildirler.
HERAKLIT (Herakletios, M.Ö. 540-480)
Heraklit, Parmenides’in aksine, tüm varlığın, Allah’tan ibaret
olduğunu, mevcut olan her şeyin Allah olduğunu söylemiştir. Ayrıca
hayatın esasına, adalet ve barışı değil savaşı koymuştur, ona göre
savaş her şeyin babasıdır, iyi ve kötü birdir ve aynı şeydir. Şöyle
ki:
“Benim değil logos’un sesini duyduktan sonra bütün şeylerin bir tek
şey olduğunu logos’a uyarak söylemek bilgeliktir. - Bağlanışlar
bütün olan ile bütün olmayan, birlik olan ile ikilik olan (anlaşma
ve anlaşmazlık), ses birliği ses aykırılığı, bütün - şeylerden bir -
şey bütün şeyler. - Değişerek dinlenir (insan vücudundaki aither-ce
ateş). Dağılır ve yeniden toplanır, yaklaşır ve uzaklaşır. Tanrı:
gündüz gece, kış yaz, savaş barış, tokluk açlık; başkalaşıp değişir,
ateşin tütsülük baharlarla bir araya gelince her birinin kokusuna
göre ad alması gibi. - Aynı şeydir yaşayanla ölmüş, uyanıkla uyuyan,
gençle ihtiyar; çünkü bunlar değişince ötekilerdir ve ötekiler
değişince de bunlar. - Ölümsüzler: ölümlüler, ölümlüler: ölümsüzler;
çünkü bunların hayatı onların ölümü, onların hayatı da bunların
ölümüdür....... - Fakat savaşın ortaklaşa ve herkes için olduğunu,
hakkın kavga olduğunu ve her şeyin kavgaya zorunluluğa göre olduğunu
bilmek gerek - Savaş bütün şeylerin babasıdır, bütün şeylerin
hakanıdır, bir takımların tanrı (eros) olduğunu bildirir; birtakımın
ise insan, birtakımlarını köle yapar, birtakımını ise özgür.”
“Daire çemberi üzerinde başlangıç ve son ortaklaşa bir şeydir. -
Keçeci mengenesinin doğru ve eğri yolu bir ve aynıdır. - İnen ve
çıkan bir ve aynıdır. - İyi ile kötü bir ve aynı şey. İmdi hekimler
kesip doğrayıp üstelik karşılığını istiyorlar, hastalıkların yaptığı
işi gördüklerinden hiçbir ücret almaya hak etmedikleri halde...”
“Tanrı için bütün şeyler güzel, iyi ve hakça (adaletli)dir, insanlar
ise birtakım şeyleri haksız buluyorlar bir takımlarını da hakça.”
(Felsefenin Evrimi, Prof. Macit GÖKBERK, sayfa 92,93,95 M.E.B.
Yayınları 1979. )
Görüldüğü gibi, Heraklit’in İlâh anlayışına göre, iyi-kötü,
güzel-çirkin, adalet-zülüm ve akla gelebilecek her şey bir bütün
halinde İlâh’ı meydana getirmektedir; hepsi bir ve aynı şeydir.
İyiliklerle birlikte kötülük, pislik ve çirkinlikleri İlâh addeden
Heraklit bununla yetinmeyerek, tasarladığı İlâh’ın adaleti gözeten
bir İlâh değil de, hakkın yerine kavgayı esas alan bir İlâh olduğunu
iddia etmiştir. Hal bu ki Allah yaratıklardan teşekkül edip onlarla
bir olmaktan ve akla gelebilecek bütün zülüm,, kötülük ve
noksanlıklardan münezzeh ve uzaktır. Allah her şeyin yaratıcısıdır
ve hiçbir yaratık İlahlıktan pay almamıştır. Hiçbir şey O’nun eşi
benzeri ve dengi değildir. Allah adaleti gözetir ve adaleti emreder,
hiçbir zaman kaba güçle galip gelen saldırgan zorbaları haklı
görmez, iyiyi ve kötüyü kesin olarak bir birinden ayırır ve bir
saymaz. Allah nezdinde iyi ile kötünün bir olması olacak şey
değildir.
Yukarıda izah etmiş olduğum, Parmenides ve Heraklit’in görüşlerini
gerek felsefe tarihinde gerekse sofizim tarihinde bir çok filozof ve
sofist alıp kullanmış, hem kendileri sapmış, hem de birçok kimseleri
saptırmışlardır. Sofistleri incelerken bu konuda sofistlerin
görüşleriyle ilgili örnekler vermiştim, hatta kendileri sofist
olmamalarına rağmen, Zenon, Maister Eckhart, Plotin, Spınoza,
Leıbnız ve Fıche’nin görüşlerine deyinmiştim, örneğin, bunlardan
Johann Gottlieb Fichte (1762 - 1814 ) Parmenides gibi, yaratılmış
varlıkların varlığını inkar etmekte, Spinoza ( 1632 - 1667 )
Heraklit gibi, yaratılmış varlıkların hepsini İlâh saymıştır, şöyle
ki:
Fichte’ye göre :
“Ben’in yanında bağımsız olarak mevcut olan bir dünya (numen)
mevcuttur, diyemeyiz. Bize dünya olarak görünen şey bizi kuşatan
nesnelerin toplamı gerçekte mevcut değildir.” ( Felsefenin Arka
Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 272.)
“Buna göre mutlak Ben’in yerini mutlak Tanrı almaktadır. Bu
Fichte’nin düşünüşündeki büyük ve kesin dönüşümüdür. “sadece Tanrı
vardır, onun dışında hiçbir şey yoktur” diyebilmiştir.” ( Felsefenin
Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 276.)
Spinoza’ya göre :
“Dünya, Tanrının bizzat var oluşundan farklı bir tarz değildir
ve Tanrının düşündüğünden ayrı bir tarz değildir insan. Eğer bir
nesne mevcuttur dersek, bu takdirde tutarsız bir söz sarf etmiş
oluruz. Aslında şöyle demeliyiz: Bu nesnenin bana göründüğü tarzda
Tanrı da bana görünüyor, çünkü Tanrı her şeyin içindeki her şeydir,
o tüm reel olanın içindedir, nesnelerde ve insanda mevcuttur, ya da
daha doğru bir ifadeyle: Tüm reel olan Tanrının içinde içkindir.” (
Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa
192.)
“Ben varım, ben oyum” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık
1993 W Weischedel Sayfa 190.)
“Spinoza var olan her şeyin doğanın kendisi olduğunu söylemekle
kalmayıp Tanrı ile doğa arasında benzerlik gözetti. Tanrı’nın her
şey olduğunu ve her şeyin Tanrı.da var olduğunu söyledi.” (Sofi’nin
Dünyası sayfa 282, J. Gaarder Pan Yayıncılık 1997 ).
Böylece iki söylemle karşılaşmış oluyoruz, bir söylemde, “Allah’tan
başka bir şey yoktur” ifadesiyle içerik olarak Varlıkta mevcut olan
her şeyi İlâh saymakta. Diğer söylemde ise “Her şey, Allah’tır”
ifadesiyle Varlıkta mevcut olan her şeyi İlâh saymakta, dolayısıyla
her iki söylevde de aynı şey iddia edilmektedir sadece söylevler
değişiktir. Bütün müşriklerin inançlarında bu tür söylevlere
rastlamak mümkündür, putperestlerin kendilerine insan, hayvan, taş
v.s. Şeklinde put kabullerinde, Sofistlerin kendilerini ve tabiatı
İlâh saymak için enel-hak v.s demelerinde, çeşitli filozofların
kendilerini ve tabiatı İlâh saymak için Parmenides ve Heraklit
mantığıyla yaptıkları felsefi iddialarda sık sık rastlamak
mümkündür. İslam felsefesi adı altında İslam dinine yapılan
saldırılar bu şirk iddialarının sadece bir parçasıdır, felsefi yolla
yapılan şirk çok daha geniş kapsamlıdır, bunu böyle olduğunu ve bu
konuda felsefe adı altın da mevcut olan durumun kapsamını göstermek
için değinmediğim filozoflardan batı felsefesinde yer bulan diğer
bazı filozoflardan örnek verecek olursam, şöyle ki:
NİCOLAUS von CUES ( 1401-1464)
Aslen Katolik bir kardinal olan Nicolaus von Cues Roma’da papaya
vekillikte yapmıştır. Felsefi görüş olarak şöyle demektedir :
1- Yaptığı hesaplara göre ölüler 1700 ile 1734 tarihleri arasında
dirilecekler.
2- Tanrı hem en büyük hem de en ufak olandır.
3- Varlık konusunda Heraklit gibi düşünerek, dünyanın Tanrı’nın
açılı olduğunu söylemesi.
4- Felsefi görüşlerinden vaz geçerek, metafizik konulara ancak Vahiy
bilgisinin cevap verebileceğini söylemesi, şöyle ki:
Nicolaus’u “Bütün bunların yanında bir takvim reformu meselesi onu
uğraştırmıştır ki, bu arada eni konu uzun hesaplardan sonra ölülerin
1770 ile 1734 tarihleri arasında dirilecekleri sonucuna varılır.” (
Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa
145.)
“Böylece Nicolaus daha başka bir düşünüş girişimiyle Tanrıyı ‘tüm
çelişkilerin birleşmesi’ olarak kavramaya çalışır, ama bu Tanrı
düşüncesiyle sonlu olan, sonsuz olanın içinde gerçekten ortadan
kaldırılmış saklanmış değildir. Bu sebeple Nicolaus hatta Tanrının
çelişik olanın rastlamasının üzerinde olduğunu vurgulamaktadır.”
“Buna göre Nicolaus, Tanrıyı onun üzerinde daha büyüğünün
olamayacağı bir şey olarak kavramaya çaba harcamaktadır. O mutlak
olarak en büyük olandır. Böylece Tanrı sonlu büyüklüklere olan
ilintisinden büsbütün kurtarılır, çünkü sınırlı olanın niteliği
çoğaltılabilmesidir. Mutlak olarak en büyük için daha çok diye bir
şey yoktur, ama böyle anlaşıldığında Tanrı hâlâ diama bir karşıtlık
ilintisi içinde bulunur, yani mutlak olarak en ufak olan
ilişkilidir. Bu çelişki de Tanrının gerçek kavramında ortadan
kaldırılmak mecburiyetindedir. Nicolaus bu sebeple mantıki sonuca
bağlı kalarak paradoks bir ifadeyle de olsa, Tanrının hem en büyük,
hem de en ufak olduğunu vurgulamaktadır.” ( Felsefenin Arka
Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 149-150.)
“Tanrıyı kavramla ele geçirmenin bütün girişimlerinde Nicolaus
dünyayı hemen hemen büsbütün gözden kaçırmaktadır. Kuşkusuz o tüm
realitenin tanrının bakışı açısı altında mütâlâa edilmesi
gerektiğini tekrar tekrar vurgulamaktadır. Sonlu olarak doğanın her
şey sonsuz olan kökünden ortaya çıkar, ama o bunu âdeta Tanrı kendi
içinde katlanmış olarak taşımaktadır. Dünya yalnızca onun,
katlanılanın açılımıdır ve o bu sıfatla tanrısal olarak kalır.
Böylece dünyanın Tanrının içinde olması gerekmektedir.” ( Felsefenin
Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 151.)
Ölüler 1700 ile 1734 tarihleri arasında dirilecek gibi aslı olmayan
İddialarla, Allah en küçüktür veya Dünya Allah’ın içinde olan bir
parçadır gibi, düşünceler ileri süren Nicolaus, kendi düşüncelerine
kendiside inanmamış olacaktır ki, hatasından dönerek, düşüncelerini
bizzat kendisi ret edecek şekilde şöyle demiştir:
“Ben biliyorum ki ne biliyorsam hiç biri Tanrı değildir ve
kavradığım şeylerin tümü ona benzemez.” ( Felsefenin Arka Merdiveni,
İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 152.)
“O, Tanrının her türlü bakış için görünmez olduğunda ayak direr;
böylece Nicolaus’un Tanrıyı her hangi bir tarzda ister felsefi
düşünceyle olsun isterse olumsuz tanrıbilimle olsun, isterse
özlemle, yada mistik bakışla olsun, kavrayabilme çabası sonunda
başarısızlığa uğramaktadır. Onun son sözü şu mealdedir: “Eğer tüm
insani inisiyatif akamete uğrarsa, bu takdirde sadece ve sadece
Tanrının inisiyatifi söz konusu olur. Tanrı ile temasa gelmeye
ilişkin bütün imkânlar onun kendi olan vahyiyle tecellisinden doğar.
Eğer gizli Tanrı ışığıyla karanlığı kovamazsa ve kendi kendini açığa
vurmazsa, büsbütün bilinmez kalır, ama bu şu anlama gelir: İnanç
bütün tanımanın ve bakışın üzerindedir. Sonunda felsefi tanrıbilimi
vahiy lehine kendini ortadan kaldırır.” ( Felsefenin Arka Merdiveni,
İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 153.)
Gerçekten, Allah’ı tanımanın doğru yolu Vahiydir. İş ki Vahiy gerçek
bir Vahiy olmuş olsun, o zaman ortada bir problem kalmış olmaz.
SCHELLING (1774-1854)
Friedrich Wilhelm Joseph Schelling.
Bir Vahdet’i Vücut’çu olan Schelling, Heraklit gibi, tabiatı İlâh
saymaktadır, şöyle ki:
“Schelling için önemli olan nokta, artık yine tabiat ve rûhun mutlak
bakış açısından mütalâa edilmesidir. Onların da yaratıcı tanrılığın
egemen olduğu nokta-i nazardan görülmesidir. Bu ilkin tabiat için
ifade edilebilir. Bütün tabiat olayında yaratıcı tanrılık etkendir.
Bu sebepten Schelling için her tabiat varlığı bir ağaç, bir hayvan,
evet hatta bir parça maden, dış dünyanın gözlemlenen bir parçası
değildir; tersine aynı zamanda onun içinde egemen olan tanrısal
hayatın bir ifadesidir. Tabiat ‘gizli Tanrıdır’. “ ( Felsefenin Arka
Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 284.)
Bununla da yetinmeyen Schelling, Allah’a bilgisizlikte izafe ediyor,
şöyle ki:
“Schelling dünyanın “Tanrı’da var olduğunu” söylüyordu. Ona göre
Tanrı bir takım şeylerin farkındaydı, ancak doğanın bazı yanları
Tanrı’nın bilinç ötesi varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı’nın
da vardı “karanlık bir yüzü” (Sofi’nin Dünyası, Jostein Gaarder,
sayfa 400-401, Pan Yayıncılık 1994).
“Schelling “Ruh” ile “madde” arasındaki ayırımı kaldırmaya çalıştı.
Ona göre tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik tek
bir Tanrı’nın ya da “evrensel ruh” un ifadesiydi.” (Sofi’nin
Dünyası, Jostein Gaarder, sayfa 396-397, Pan Yayıncılık 1994).
ERNEST HAECKEL (1834-1919 )
Ernest Haeckel’in felsefi görüşlerinden şu şekilde bir tasnif
yapmak mümkündür.
1- İnsanla, böcekler arasında fark yoktur. Dünya ezelidir, Ruh
ölümlüdür. Darwin, Musa’ya göre ne ise, ilimde dine karşı odur.
2- İlim esastır, dine gerek yoktur zira ilim için hiçbir sır yoktur.
3- Tabiat Allah’tır demesi,
4- Ahireti inkar etmesi,
5- Eğitim, dinlerden kurtulmak isteyen bir toplumun en önemli
meselesidir demesi.
Şöyle ki:
“Bilimsel felsefeye göre insan kainâtın merkezi ve gayesi olamaz.
İnsan, varlıklar zinciri içinde bir halkadan ibarettir. Böceklerin
tek hücrelilere bağlılığı gibi o da varlıklara bağlı durumdadır.
İnsanın üstünlüğü, omurgalı hayvanların genel tekâmülü esnasında,
diğer hayvanlara göre olağan-üstü bir şekilde ileri gitmiş
olmalarından dolayıdır.”
“Dünyanın sonradan, yoktan yaratıldığı iddiasına karşı da ilim, onun
tabii bir şekilde var olduğu fikrini ileri sürer. Tabiatta
gördüğümüz bütün şekiller, varlığın meydana gelmesi için gerekli
bütün güçler tabiatın kendisinde mevcuttur. Türler hep biçim
değişikliğini (transformation) suretiyle bir birinden doğmuşlardır.
Bu durum, bir takım kanunlara tabi olmuş ve öyle bir düzen takip
etmiştir ki, bunu tayin etmek artık bizim için mümkün duruma
gelmiştir. İşte böylece ilim, kainatın yaratılışı efsânesi yerine,
dünyanın tabii tarihini koymuştur.”
“İlim, ruhun ölümsüzlüğü akidesine karşı çıkar. İlim nazarında insan
ferdi de, diğer yaratıklar gibi, bir takım maddi cüzlerin geçici
olarak bir araya gelmesinden ibarettir.”
“Tabiatta, yine tabiat aracılığı ile açıklanamayacak hiçbir şey
yoktur. Tabiat kanunlarının ve özellikle “Tabii Ayıklama” (
Sellection Natürelle ) kanunu ile tekâmül kanunlarının anlamını
gerçek şekilde değerlendirenler için tabiat, kendi yaratılışının,
kendi ilerleme ve gelişmesinin yapıcısı ve kaynağıdır. Darwin
Musa’ya göre ne ise, ilim de dine karşı odur.”
“İlim ile dinin meslek ve doktrinleri arasında böyle anlaşmazlık ve
zıtlık olduğu gibi, her ikisinin temelleri arasında da zıtlık
vardır. Dinler vahye dayanırlar. İlim ise deneyden başka bir şey
tanımaz. İlim nazarında hiçbir fikir, olguların doğrudan doğruya
ifadesi yahut fikirlerin çağrışımı (I’association) tabii kanunların
gerekli kıldığı bir sonuç değilse, herhangi bir değere sahip
olamaz.”
“Artık dini bir vehim için yer yoktur. Meğer ki gözler, gerçeği
görmemek için, bir örtü ile kapatılmış olsun. Lamarck’ların,
Darwin’lerin kurdukları şekliyle mevcut ilim göz önünde
bulundurulacak olursa görülecektir ki, varlığın ve bilginin temel
meseleleriyle ilgili hususlarda, din ile ilmin iddiaları arasında
mutlak bir uyuşmazlık ve doğrudan bir çelişki vardır. Binâenaleyh,
mantıklı ve aydın bir kimse için hem dini hem de ilmi kabul etmek
mümkün değildir; ikisinden birini tercih etmek zorundadır.”
“Eğer kainatta bir noktada bir sırrın varlığı kabul edilecek olursa,
başka noktalarda da bir takım sırların var olmamasına engel
olabilecek hiçbir şey yoktur. İlmin bundan böyle “artık dünyâda
insan için hiçbir sır (myste’re) yoktur” düstûrunu tam bir şekilde
savunması gerekir.”
“İlke olarak koyduğumuz canlı madde, bizzat bir değişme (changement)
ve yaratma (creation) esasına sâhiptir. Bu esas Allah’ı ortadan
kaldırmaz, kendisi bizzat Allah’tır; kâinatın dışında bir Allah
değil, onun içinde olan bir Allah’tır; tabiatın aynıdır. Şurasını
iyice bilmek gerekir ki, ilim adamları, teizmi reddettikleri gibi
ateizmi de reddederler. Onlara göre dünyâ ile Allah, bir ve aynı
şeydir. Panteizm ise kainatın ilmi olarak kavranmasıdır.”
“Monizme göre, “Hakikat” meselesinde, dinlerin İlâhi vahiy
iddialarında, korunabilecek bir nokta bile mevcut değildir. Çünkü
vahiy, bize diğer bir hayattan (âhiretten) haber verir-ki
nazarımızda hiçbir anlamı yoktur - ve bizim için yegane varlık olan
şeyi, asılsız bir şey derecesine indirir.”
“Eğitim, dinlerden kurtulmak isteyen bir toplumun en önemli
meselesidir.” (Batı Klasikleri, Çağdaş Felsefede İlim ve Din, Yazan
Emile Boutroux, M.E.G.S.B. Yayını 1988, sayfalar. 146, 147, 148,
150, 151, 154, 159, 161.)
Çağımızda yaygınlık göstermiş olan fen bilimlerinin yeni yeni
filizlenmeye başladığı 1834 - 1919 tarihleri arasında yaşamış Ernest
Haeckel yeni tanıştığı teknik buluşlar karşısında hayrete düşüp,
bunların dayandığı fenni ve doğayı putlaştıran bir zümrenin adete
sözcülüğünü yapmaktadır. Bu tür zihniyete sahip olan kimselere göre
fen bilimlerinin izah edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Onlara göre
öyle bir anahtar bulmuşlardır ki, dokundurulduğunda açamayacağı
hiçbir kapı mevcut değildir. hal bu ki durum hiçte iddia ettikleri
gibi değildir. Fen bilimlerinin ne tesir sahası nede gücü sonsuz
olmayıp sınırlıdır. Örneğin bir insan bedenini fen bilimleri
vasıtasıyla ele alıp inceleye biliriz, fakat aynı bedenin içinde
mevcut olan ruh’un nasıl bir şey olduğu konusunda fen bilimlerinin
söyleyeceği bir söz yoktur. Yada fen bilimleri vasıtasıyla maddeyi
parçalara ayırabiliriz, ayrı olan parçaları fiziksel ve kimyasal
yollarla birleştirmemizde mümkün olabilir, fakat uzay boşluğu
üzerinde kullanacağımız tüm fenni metotlar ve işlemler uzay boşluğu
üzerinde herhangi bir değişiklik meydana getiremezler. Örneğin, uzay
boşluğunun bir kenarında atom bombaları patlatsak, patlatılan yerin,
patlatılmamış olan yerden, boşluk olarak hiçbir farkı olmaz, bundan
dolayı yıldızların çeşitli müthiş tepkimelerinin uzay boşluğu
üzerinde hiçbir tesiri olmamaktadır. Yada fen bilimleri vasıtasıyla,
geçmiş olan dünle, gelecek olan getirmekte mümkün değildir, veya
ileride bu ve bu gibi şeyleri yapabilmek mümkündür iddiasında
bulunulursa, bu iddianın dahi önemi yoktur. Zira biz bu alemde
kapalı bir ortam içerisin de hapsolmuş durumdayız, bu ortamda elde
edeceğimiz bütün fenni veriler kapalı bulunduğumuz ortam dışı
hakkında herhangi bir bilgi veremezler; içinde bulunduğumuz evrenin
dışı gayb alemidir. Gayb sahasına giren konularda kendi başımıza
kaldığımızda değil gaybı keşfetmek, insanlık olarak kimliğimizi dahi
tanımlayamamaktayız. Fen bilimleri bir tarafa düşünce dahi insanın
kimliği konusuna cevap getirememektedir. Yanımızda, zamanın, uzayın
ve uzay içindeki fen bilimlerinin tesir edebildiği varlıkların
elektronlarına varıncaya kadar bilgilerini ihtiva eden bir kitap
olsa ve bu kitabın anlattığı fenni bilimlerin tümünü anlama
imkanımız olsa, kitap bittiğinde soracağımız soru, ya sahi biz kimiz
sorusudur. Nereden geldik bulunduğumuz yer ve icapları nedir ve
buradan da nereye gitmekteyiz. Fennin aciz düştüğü bu soruların
cevabı ancak vahiyle mümkündür. Gerçek vahiy doğru cevap demektir.
Ernest Haeckel ve onun gibi düşünenler, fen bilimleri vasıtasıyla
bilinmezin ufkunda uçtuklarını zan ederken, tarihin karanlıkları
içinde çok derinlerde olan Panteizm, başka bir ifadeyle “Vahdet-i
Vücut” çukurunun içinde boğulduklarının farkına varamamaktadırlar.
İspatlarımız deneye ve fenne uygundur derken, gayb konusunda
hayallerini ve keyfi iddialarını ileri sürmektedirler. Darwin’in
hiçbir bilimsel değeri olmayan, “Türlerin kökeni” isimli teorisini,
ispat edilmiş bir hakikatmiş gibi ileri sürmekten de geri durmazlar,
bu teoriye bu kadar önem vermelerinin nedeni, bilimsellik kaygısıyla
değildir, amaçları, “Semavi kitapların bildirdiği ilk insan olan
“Adem” olayını boşa çıkarıp, semavi kitapların insanlar tarafından
yazılmış boş şeyler olduğunu ispatlamaya çalışmak içindir.” Yoksa
Darwin’in ortaya attığı teorinin, bilimsel bazda ortaya atılmış
birçok teori yanında bir değeri yoktur. Onlar, Allah’ın tabiat veya
tabiatı Allah saymakla, yaratılışı, ahireti, ahiretteki hesabı ve
ruh’un dünyadaki ölümünden sonraki dirilişini yok saymakla, ne büyük
bir inkara düştüklerinin, hem de insanları ne kadar büyük bir
kargaşa ve mutsuzluğa sürüklediklerinin farkında değillerdir. Durum
onların dediği gibi olmuş olsa, haklı haksız, iyilik ve kötülük bir
olmuş olur, zira ahiret olmayınca, iyiliğe karşı mükafat, kötülüğü
karşı da ceza söz konusu olmaz, böylece bu dünyada elinde güç
bulanan her zalim zorba, keyfine göre menfaat sağlamak için
kendisinden zayıf olanları ezmekten çekinmeyecektir. Dünyada kavga
ve mutsuzluk meydana gelir. İnsanın tüm manası dünya hayatındaki
yaşamından ibaretse ve ölüm hiç olmaksa, yaşamda hiç olmuş olur,
zira hiçten hiç doğar, kendilerine hiçi seçenler kendilerini hiç
seviyesine indirmiş olurlar. İnsanın ve hayatın manası bir hiçten
ibaret değildir. Allah’ı tabiatla bir düşünenler veya İnsanlaştırmak
suretiyle İnsan seviyesinde görenler, ellerine istedikleri gibi
oynayabilecekleri bir İlah geçirmiş olurlar, çocukken kendisine bıcı
bıcı yapıp altını temizleyecekleri ve kundağa sarabilecekleri,
yetişkin iken de kendisine işkence yapabilecekleri hatta
öldürebilecekleri bir İlah anlayışı, Allah’ı hakkıyla takdir
edememenin bir ürünüdür. Allah, müşriklerin kendisine karşı yapmış
oldukları yersiz nitelendirmelerden uzak ve münezzehtir.
Hiçbir zaman gerçek ilmi verilerle, gerçek vahiy bir birleriyle
çatışmaz, zira vahyi bildiren Allah, hem tabiatın hem de tabiat
kanunlarının yaratıcısıdır. Böylece vahiy ve ilim muhakkak gerçek
bir uyum içerisinde bulunurlar. Bundan dolayı ne vahiy ilme karşı
bir tehlike nede, ilim vahye karşı bir tehlikedir. Ve bunların
öğrenilmesi için gerekli olan eğitim, gerçek vahye dayalı dini yok
edici değil destekleyicidir.
İnsanlık için diğer tehlikeli bir hususta, insanın hayvan seviyesine
indirilmesi ve bir hayvan gibi görülmesidir, insan organizma
açısından hayvanlarla bazı şeyleri paylaşabilir fakat bir çok
özellikleriyle hayvanlardan farklıdır, bundan dolayı hukuku da
hayvanlardan farklıdır. Şöyle ki:
İnsan aynı zamanda çok özeldir, zira o Yerlerin, dağların ve
Göklerin yüklenmekten korktuğu emanetin yüklenicisi olarak dünyaya
gelmiştir, bunun hakkını yerine getirmekle yükümlüdür yerine
getirmemesi halinde zalimlerden olur, bundan dolayı İnsan bir
hayvana bakıldığı gibi değerlendirilemez, konumu onlardan ayrı
olduğu gibi hukuku da çok farklıdır. Kuran’dan mealen :
- Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara
sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan
korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam
kavrayamadı) doğrusu o, çok zalim, çok cahildir. 33/72
Görüldüğü gibi, Kuran’da insana getirilen tanım hayvanlardan çok
farklıdır, İnsanla hayvan aynı kefeye konup değerlendirilemez.
Ateistler ise insanla, hayvanı bir görmektedirler. Tabii Sellection
iddiasıyla, altta kalanın canı çıksın mantığını temel prensip
edinmişlerdir, bu ise insanlık açısından bir vahşettir.
FRİEDRİCH NİETZSCHE (1844 - 1990 )
Bir nihilist olan Nietzsche, Allah’ın varlığını inkar ederek
“Tanrı öldü” demiştir. Allah’ın varlığını kabul etmeyen Nihilizm
felsefesine göre, “bütün gerçekler bir hiçten ibarettir. Dünya
hiçlikle çevrilidir. Allah diye bir şey yoktur,” hatta Nietzsche
“Ahlâkın canına kıyması son ahlâki şarttır” der. Dini bir hiç sayan
nihilistler, din dışı kuralları da hiçe sayarlar, bu felsefi
düşüncenin temsilcisi Nietzsche (Niçe) dir. Bu felsefenin varacağı
hedef, netice itibarıyla yıkıcı, kırıcı ve tahrip edeci bir haldir.
Allah’a inancı olmayan insanlara güvenmek mümkün olmadığı gibi,
onlardan gerçek manada yapıcı bir hal beklemekte mümkün değildir,
zira inancı olmayan insanların, kötü davranışlarını sınırlayacak bir
değerleri de yoktur. Felsefelerinin icabı olarak “Nefsi
Emmare”lerinin kölesi olurlar.
Buna örnek olarak:
BERNARD RUSSEL ( 1872 - 1970 )
Allah tanımaz bir ateist olan Russel, felsefi görüş olarak aileye
karşı çıkmıştır. “Serbest aşk biricik makûl sistemdir ve evlilik
Hıristiyanlığın batıl inancının bir sonucudur” der. Ahlâk anlayışı
olarak da “Arzunun yöneldiği şey ahlâki anlamda iyidir, arzuya
aykırı olan şey ise fena ve kötüdür.” iddiasında bulunur. ( bak,
Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa
370-377.)
Aile yıkılırsa çocuğa sahip çıkan olmaz, bu ise toplumların yıkım ve
felaketi demektir. Hele arzunun yöneldiği her şeyi iyi saymak bir
vahşettir, zira bir çok sadist ve zalim insan haksızlık ve
saldırganlıktan hoşlanır, böyle şeyleri iyi saymak ise çirkinliktir.
Allah’ı reddetmeleri de dillerinde bir yalandan başka bir şey
değildir, örneğin: Feurbach, Tasavvur’da, Allah’ın varlığını kabul
ediyor, fakat bunun zihinden doğan bir düşünce olduğunu anlamıyor.
Şöyle ki:
LUDWİNG FEUERBACH ( 1804 - 1872 )
Din diye bir şey kabul etmeyen ve Allah tanımaz bir ateist olan
Feuerbach’a göre insanın bütün amacı dünya ve dünyadaki yaşam
süresiyle ilgili dünyevi menfaatleri olmalıdır.
“Feuerbach’ı ilgilendiren kesinkes bu dünyanın realitesidir.
Tabiatın realitesidir; buradaki ve şimdiki insanın (zaman ve
mekândaki insanın) tabiatıdır. Bu onun için biricik realitedir.
“Feuerbach bağımsız mevcudiyetini sürdüren bir Tanrının olmadığını
iddia etmektedir. Tanrı en doğrusu sadece tasavvur, hayâl gücünde
var olan bir şeydir, ama gerçekte ve realitede hiçbir şey değildir.”
( bak, Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel
Sayfa 337-338.)
Dünya hayatını amaç edinip, Allah’ın varlığını inkar eden Feuerbach
bu düşüncesiyle insanı bir hiç seviyesine indirip, insanın
mahiyetiyle ilgili ana sorulardan kaçmaktadır. Netice itibariyle
önceleri zengin maddi varlık sahibi olmasına rağmen, yardıma muhtaç
ve sefil bir halde öldü, şöyle ki:
“Feuerbach servetinin son bakiyesini de yitirir. Malikanedeki
seyfiye artık muhafaza edilemez olur. Nürnberg’in yakınına taşınır”
Feuerbach’ı caddedeki gürültüler, çocuk çığlıkları ve köpek
havlamaları o kadar çok rahatsız eder ki, uzun yıllar doğru dürüst
çalışamaz olur; sonunda toplanan vakıf paralarıyla kamu daireleriyle
ve dostlarının bağışlarıyla güçlükle geçimini sağlar. Feuerbach’a
birkaç kez inme iner, sonunda rûhen kendini bilmezlik içinde
hayatını zelilâne sürdürür. 1872’de altmış sekiz yaşında olduğu
halde ölür.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W
Weischedel Sayfa 335.)
Bu şekilde düşünen filozofların yanında metafiziğin düşünülerek
bilinemeyeceğini ve vahiy bilgisinin esas olduğunu kabul eden ve
filozof olarak tanımlanan kimselerde vardır. Daha önce de değindiğim
gibi, bu şekilde söz söyleyen kimseler her ne kadar filozof olarak
kabul edilseler de, metafiziğin öğrenilmesinde vahyi esas
aldıklarından filozof değildirler, bir kimsenin filozof olabilmesi
için tek dayanağının yalnız kendi şahsi düşüncesi olmalıdır. Şöyle
ki:
BLAİSE PASCAL (1623 - 1662 )
Felsefe sahasında meşhur olan Pascal aynı zamanda matematik ve
fen dalında da şöhrete sahiptir. Felsefi düşünce yoluyla gerçeği
aramaya çaba göstermesine rağmen başarısız olunca felsefeyi ret
ederek , dinsel vahyi esas alır. Hıristiyanlıktaki inanç esaslarını
kabul etmeye çaba harcar, fakat Hıristiyanlıktaki vahiy söylevleri
ona karanlık ve akla yatkın gelmez, buna rağmen inancın yeri akıl
değil kalptir der. Halbuki Kainattaki hiçbir doğru vahyin bildirdiği
doğrulara ters düşmez. Vahiy doğruysa muhakkak inanç yönünden
sağlıklı bir akla ve kalbe birlikte hitap eder. Ve akılla, kalp
birlikte Vahyin doğruluğunu kabul ederler. Bunun gibi, kainatta
bilinen veya bilinecek olan hiçbir gerçek doğru vahiyle çatışmaz
ancak onu doğrular, bunun bir fenni buluş olması veya olmaması
arasında fark yoktur. Bundan dolayı inanç konusunda akıl önemli bir
etkendir, ancak bilenler arasında bilgi seviyesi yönünden derece
farkı olabilir, fakat her bilgi seviyesinde sağlıklı akıl normal
çalışır. Sağlıklı çalışma mevcutsa; Vahiy, akıl ve kalp çatışmazlar.
İnanç konusunda Pascal’ın aklı dışlaması kabul edilebilecek bir şey
değildir. Bu konulardaki düşünceleriyle ilgili olarak, şöyle ki:
“Pascal felsefeye her şeyden önce insanla ilgilenmesi yüzünden
yönelir. Onun parolası; kişi kendini tanımalıdır biçiminde
özetlenebilir. İnsanın ne olduğunu araştırmadan yaşaması müthiş bir
sapıklık olur, demektedir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz
Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 172.)
“İnsan büyük olmak ister ve kendisinin küçük olduğunu görürü. Yetkin
olmak ister ve kendisinin yetkinsizliklerle dolu olduğunu anlar.
İnsanın kişisel varlığındaki ve mahiyetindeki bu kesin çelişki, onun
kendisini çık - seçik kavramasını önler, onun tam bir bilgisizlik
içinde yaşamasına yol açar. İnsan tabii ve kendisinden kazınamaz
olan yanılgılarla dolu bir yaratıktan başkası değildir. Hiçbir şey
ona gerçeği göstermez. Biz sağlam bir mevki ele geçirmek için buna
yönelik şiddetli bir özlem duyarız. Sonsuza kadar yükselen bir
kuleyi üzerine inşa edebileceğimiz bir son ve toprak uçurumlar
halinde yarılır. “İnsan, kendinden yola çıkarak hiçbir şeyi
tanıyamaz.” Ben her yanda karanlıklardan başka hiç bir şey
görmüyorum.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W
Weischedel Sayfa 177.)
“Pascal var oluşun Hıristiyanlıktaki yorumuna cesaret eder. İnsana
Tanrının lütfûyla müyesser olan hidayette tabii kişisel varlığın
kavranmazlığı saydam hale gelir. Yine de bununla güçlükler ortadan
kalkmış değildir, çünkü hıristiyancı mesaj da onu tanımayacak kadar
karanlıktır mumyalarla doludur. İşlenen ilk günah, her şeyden çok
anlaşılmaz olan sırdır. Böylece Pascal müdrike ile sağgörüye
ulaşmanın tüm imkânını sağlayan akıl değil, bir başkasıdır. Bu
inançtır ve inancın yeri akıl değildir, tersine yürektir. “Kalbin,
aklın tanımadığı makul sebepleri vardır.” Tanrıyı hisseden kalptir,
akıl değildir. Buna inanç denir. Tanrıyı akıl için değil, yürek için
duyulandır. İnanç, elbette nesnel ve kesin bilişe malik değildir.
Din “emin değildir.” Tanrıyla insan arasında “sonsuz bir kaos”
açılmaktadır. Tanrı “deus obsconditus” ’gizli Tanrı’ olarak
kalmaktadır, besbelli İsa’dakidir. Bunun için inanç bir muhataradır
ki elbette kesin bilişin özel tarzını birlikte getirir. Böylece
Pascal için sonunda boyun eğmek gerçek felsefi ödev olur.” (
Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa
179.)
2. KİTAP BÖLÜM 26