ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 25

Dinin bir mecazlar topluluğu olduğunu iddia eden İbn-i Rüşd, başka ifadelerinde ise bu sözleriyle çelişkili olarak dini Zahir - Batın diye ikiye ayırmaktadır ve bu ayırımı da kasıtlı yapmaktadır, zira ona göre dinin mecazları halktan cahil kimselere zahir mana ile yutturulmalı, seçkinler ise asıl olanın batın yani mecaz olduğunu bilmelidir. Bu ifadeler ise dini ciddiye almamanın; ret etmenin etmenin tipik ifadeleridir.
Bu konudaki sözleri şöyledir:
“Onun asıl doktrini, Kuran’da ve Hadis’te avamın (halkın çoğunluğu) anlamaya güç yetiremediği bir takım içeriklerin olduğunu ve bunları tevil ile ancak filozofların anlayabilecekleri düşüncesine dayanıyordu. O, avama bu anlamların zahir (dış) ifadelerini aşmamalarını şart koştu, bâtın (iç) anlamları kavrama işini seçkinlerin (havass) görevi saydı.” ( Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 228, Beyan Yayınları 1994. )
İbn-i Rüşd, Allah konusunda da Aynı görüştedir. Ona göre, Allah’ın varlık üzerindeki tek etkisi ilk hareketi vermekle sınırlı olup, kainatı asıl yöneten, Allah’tan sudur eden akıllardır. İbn-i Rüşd’ün din karşıtlığı ile İslam dinine olan saldırılarını belirtecek başka örnekler vermek mümkündür, fakat daha öncede belirttiğim gibi amacım detaylı bir felsefi eser meydana getirmek olmayıp, felsefe yoluyla İslam’a yapılan saldırıları örneklendirmek olduğu için vermiş olduğum örneklerin yeterli olduğu kanaatindeyim zira örnekleri çoğalttığımda temelde aynı iddiaların tekrarını vermiş olmaktan öteye gitmez.
İslam’a yapılan felsefi saldırılar yalnızca Farabi İbn-i Sina, Kindi veya İbn-i Rüşd tarafından meydana getirilmiş değildir. Bunların yanında, örneğin Ebu’l Alâ-Ma’ari, İbnu’l Mukaffa, Miskeveyk, İbn’ul Rovendi gibi diğer bazı kimselerde vardır, Şöyle ki:
“Kültür İslâm’ının entelektüel oldukça önemli etkilere sahip olan felsefe, sadece bahsettiğimiz bu filozofların ilgi ve düşüncelerinden ibaret değildir. En önemlilerinden örnek olarak bahsettiklerimizin yanı sıra, Hayyam gibi, İslâm hukukuna karşılık Roma hukukunu savunanlar olduğu gibi İslâm’a olan karşıtlığını yaşantısında göstermekle yetinmeyip, kendilerine bağlanan insanlar için bir din oluşturmaya teşebbüs eden Ebu’l Alâ el-Ma’ari gibileri de vardır. Resûlullah (sav)’ı ve Kur’an’ı Maniheist açıdan eleştirip, Kur’an’a nazire yazmaya çalışan İbnu’l Mukaffa, İslâm ahlakına karşılık felsefi bir ahlâk oluşturmaya çalışan Miskeveyh, alemin ezeliliğini iddia edip, Resûlullah (sav)’a küfretmeyi alışkanlık haline getiren İbn’ul Ravendi veya Allah’a inanmadığını açıkça ilan eden İbn Bacce gibileri de vardır. Yazdığı Hayy bin Yekzan isimli kitabıyla meşhur olup, kitabında vahyin insanlar için gerekli olmadığını, insanların kendi akıllarıyla doğruyu elde edebileceğini savunan İbn Tufeyl veya peygamber, şeriat, ibadet konusunda alaycı ve ink3arcı Nasuriddin Tûsi, ve yahut Allah’ın sadece zihinde tasarlanan varlık olduğu, gerçeği olmadığını iddia eden Sadrettin Konevi’de İslâm Felsefesi’nin bünyesinde yerlerini alırlar. Yaşarlarken en yakın dost, arkadaş ve öğrencilerini dinsizlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan v.s. Oluşan bu filozoflar daha sonraları büyük İslâm düşünürleri olarak tanınacak ve Kültür İslâm’ının mensuplarınca dinin kendilerinden alınmaya lâyık kişileri olarak görüleceklerdir. Ancak tabi ki bu arada inanç ve düşünceleri daha da kamufle olmuş şekliyle Kültür İslâm’ının bünyesinde varlığını sürdürecektir. Haklarında bilgi verdiklerimiz ve benzerleri Kültür İslam’ının yapı taşları olarak övgü ve takdirle anılmaya devam edilirler. İnanç ve düşüncelerindeki dışılıklara veya karşıtlıklara bakılmadan sırf Müslüman toplumun üyesi oldukları için oldukça yüksek takdirlerle karşılanmaya devam edilirler.
Oluşturdukları düşünce sisteminde bütün malzemelerini, başta Yunan filozofları olmak üzere, Hint, Fars Mısır kültürlerinden alarak Müslüman toplumunda orijinal hale gelen filozoflar kendilerini meşrulaştırabilmek için İslâm takısını almayı ihmal etmemişlerdir. Onlar böylelikle İslâm Filozofu oluverirler. Halbuki onların İslâm’la olan tek bağlantıları sadece Müslüman toplumunda yaşamış olmalarıydı. Vahiy İslam’ıyla bir ilgileri olmadığı gibi, oluşum aşamasındaki Kültür İslam’ıyla da pek ilgileri yoktu.” (Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 137-138.)

Felsefe konusunda durum bu şekildeydi, kendilerine Müslüman adı alan, İslam karşıtı filozoflar, Kuran’ın bildirdiği Vahiy İslam’ına karşı karşı ellerinden geldiğince bir gayret ve mücadele içine girdiler. Amaçları kendi sözlerini Kuran’ın yerine ikâme etmektir. Fakat şunu bilmelidirler, bir şahıs isterse filozof olsun veya olmasın kendi aklından ve düşüncesinden hareketle gaybı bilemez. İnsanın bu dünya nerden geldiği, dünya hayatı boyunca ne yapması gerektiği ve öldükten sonra nereye gideceği konusunda filozoflar teker teker söz söyleseler veya hepsi bir araya gelip birlikte bir karara varsalar söyledikleri sözler keyfilikten kurtulamaz, öyle ki onların söylediğiyle, en cahil kimsenin bu konuda söyleyeceği arasında fark yoktur. İnsan bunun böyle olduğunu kendi nefsinde de deneye bilir, öyle ki, vahiy yoluyla elde edilen bilgileri kullanmamak şartıyla, aklına gelen bütün fikirlerden ve vasıtalardan istifade ederek, nerden geldiği bu dünyada ne yapması gerektiği ve öldükten sonra nereye gideceği konusunda bir cevap bulmaya çalışsın, cevap vermekte aciz kaldığını ve büyük bir boşlukta yüzdüğünü görecektir. Vahiy bilgisi bildirim yani tebliğdir, kabulü iman işidir. Bu kabulde akıl vahiy bilgileri ışığında tabiata ki verilere ve bilgilere bakar ve doğru neticelere varır. Felsefi düşüncede ise akıl yalnızca tabiattaki verileri kendince değerlendirmeye çalışarak netice almaya çalışır, vahiy bilgisinden yoksun olduğu için vardığı neticeler şahsi ve keyfidir, bundan dolayı bir konu hakkında birçok değişik felsefi görüşe rastlanmaktadır. Bu neden felsefi düşünceler ile Vahiy bilgisine dayalı düşünceler köklü şekilde bir birlerinden ayrılır. Allah’ın bildirdiğiyle, kulların keyfi ve tutarsız sözleri hiçbir zaman bir olamaz. Muhakkak ki, Allah’ın sözü üstündür ve gerçeğin salt tebliğidir. Allah’ın sözü çelişki ihtiva etmediği gibi, varlıkların tabi olduğu yaratılış kanunları da, Allah’ın sözüne ters düşmeyip doğrulama durumundadırlar. Örneğin: 20. Yy da bir çok fenni keşifler yapılmasına rağmen hiç biri Kuran’la çelişmemiştir. Kuran’la uyum içinde olup, onu doğrulamaktadırlar. Fakat felsefe öyle değildir, filozofların görüşleri, yaratılış kanunlarıyla çeliştiği gibi, filozoflar arasında konular bazında görüş birliği yoktur, her filozof tabi olduğu felsefi ekolün doğruluğunu savunarak diğerlerini dışlamaktadır. Nasıl ki müşriklerin dinleri çeşit çeşit olmasına rağmen işledikleri ve vardıkları ortak inanç şirk ise, filozofların felsefeleri çeşitli olmasına rağmen vardıkları ortak netice şirktir, bu şirk olayında dikkat çeken husus kendi nefisleriyle birlikte tabiat varlıklarını da ilah saymalarıdır. Fakat böyle bir iddia gerçeğin ifadesi değildir, zira kendileri zayıf ve yardıma muhtaç oldukları gibi, maddeyi ve uzayı kuşatan zaman dahi kendi başına aciz bir durumdadır, kendisi durmadan yok edilip, yoktan var edilmektedir. Bu da Allah’ın kudretine muhtaç olduğunun açık ifadesidir.
Bir kısım filozoflarda metafizik sorulara cevap veremeyeceklerini açıkça itiraf etmişlerdir. Metafiziği izah konusunda sözleri olmadığını itiraf eden bu gibi kimseler, filozofluktan çok dünyevi işler konusunda fikir ileri süren ve kendi inançlarına göre bir takım iddialarda bulunan kimselerdirler.
Filozofların gaybı izah konusunda aciz kaldıklarına dair, bazı meşhur filozoflardan örnek verecek olursam durum şu şekildedir:

THALES (M.Ö. Yaklaşık 625-545)
Varlığın öz olarak neden kaynaklandığını merak eden Thales’in vardığı netice, her şeyin kökeninin “su” olduğu ve her şeyin tanrılarla dolu olduğudur. ( Bak, Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 15-16.)
Thales gibi başkaları da varlığın kökenini, örneğin: havaya, ateşe dayandırmak istemişlerdir. Hava, ateş, su gibi şeyler madde kökenli olup, iddia şeklinde dahi olsa varlığın kökeni olduklarının söylenmesinin tutarlı bir yanı yoktur, böyle bir iddiada bulunan kimselerin, varlığın bir parçası olan Uzay ve Zamanı görmemiş olmaları gerekir ki, böyle bir görmeme ise varlığın izahında büyük bir sapmadır, ne Uzay nede Zaman madde cinsinden şeyler değildir. Ayrıca Thales’in her şeyin tanrılarla dolu olduğunu söylemesi de düzgün bir düşünce değildir, her şey tanrılarla dolu olsaydı, kainatta büyük bir kaos baş gösterecekti ve kainatta bir düzenin varlığından söz etmek mümkün olamazdı.

PARMENİDES (M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış.)
Parmenides esas var olanın saf varlık (bununla, Allah’ı kast etmektedir) olduğunu, diğer tüm varlıkların varlıkları olmayan bir hiçten ibaret olduğunu iddia etmiştir. Şöyle ki:
“Haydi bakalım, ben söyleyeceğim - sen de can kulağıyla dinle.
Hangi araştırma yollarının düşünüleceğini yalnız:
Biri var-olmanın olduğu, var-olmamanın olmadığıdır,
Bu inandırma yoludur-doğruluğun ardından yürür çünkü -
Öteki, var-olmama, var-olmamanın zorunlu olduğudur;
-------------
Söylemek ve düşünmek gerek var-olan’ın olduğunu;
Var-olmak,
Hiç ise yoktur; bunları düşünmeni istiyorum.” (Felsefenin Evrimi, Prof. Macit GÖKBERK, sayfa 101 M.E.B. Yayınları 1979. )
“Parmenides - anımsamaktır - realiteyi buna benzer bir bakışla dünyayı sırf bir görünüş olarak esas itibariyle reddetmeye yönelmişti:”
“Parmenides saf kalıcı varlık uğruna tamamen dünyayı kaybetmeyi göze alıyor.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 33, 34, 35.)
Varlıkların varlığı ile Allah’ın varlığı bir ve aynı şey değildir, fakat bu demek değildir ki varlıkların varlığı yokluk veya hiçliktir. Allah, varlıkları gerçek varlıklar olarak var etmiştir, buna gücü yeter var olmalarında da, Allah’ın varlığını ihlal eden bir durum söz konusu değildir. Varlıkların varlığı kendilerine göre özeldir, Allah’ın varlığı da kendi zatına göre özeldir. Aksini iddia etmek, Allah’ı ancak hiçleri yaratabilen yada yaratan bir İlâh konumuna getirmek olur ki, Allah böyle bir noksanlıktan uzaktır. Parmenides’e şunu sormak gerekir, bir yaratık olarak varlığın bir parçası olan kendisi bir hiçse, hiç varı nasıl bildi ve O’nun hakkında söz söyledi? Hiçin hiçten başka üreteceği bir şey olamayacağına göre, Parmenides kendi sözlerine nasıl güvendi. Ayrıca yaratılmış tüm varlıklar birer hiç ise, iyi ile kötü, güzel ile çirkin aynı şey olmuş olur, halbuki bunlar hiçbir zaman aynı şey değildirler.

HERAKLIT (Herakletios, M.Ö. 540-480)
Heraklit, Parmenides’in aksine, tüm varlığın, Allah’tan ibaret olduğunu, mevcut olan her şeyin Allah olduğunu söylemiştir. Ayrıca hayatın esasına, adalet ve barışı değil savaşı koymuştur, ona göre savaş her şeyin babasıdır, iyi ve kötü birdir ve aynı şeydir. Şöyle ki:
“Benim değil logos’un sesini duyduktan sonra bütün şeylerin bir tek şey olduğunu logos’a uyarak söylemek bilgeliktir. - Bağlanışlar bütün olan ile bütün olmayan, birlik olan ile ikilik olan (anlaşma ve anlaşmazlık), ses birliği ses aykırılığı, bütün - şeylerden bir - şey bütün şeyler. - Değişerek dinlenir (insan vücudundaki aither-ce ateş). Dağılır ve yeniden toplanır, yaklaşır ve uzaklaşır. Tanrı: gündüz gece, kış yaz, savaş barış, tokluk açlık; başkalaşıp değişir, ateşin tütsülük baharlarla bir araya gelince her birinin kokusuna göre ad alması gibi. - Aynı şeydir yaşayanla ölmüş, uyanıkla uyuyan, gençle ihtiyar; çünkü bunlar değişince ötekilerdir ve ötekiler değişince de bunlar. - Ölümsüzler: ölümlüler, ölümlüler: ölümsüzler; çünkü bunların hayatı onların ölümü, onların hayatı da bunların ölümüdür....... - Fakat savaşın ortaklaşa ve herkes için olduğunu, hakkın kavga olduğunu ve her şeyin kavgaya zorunluluğa göre olduğunu bilmek gerek - Savaş bütün şeylerin babasıdır, bütün şeylerin hakanıdır, bir takımların tanrı (eros) olduğunu bildirir; birtakımın ise insan, birtakımlarını köle yapar, birtakımını ise özgür.”
“Daire çemberi üzerinde başlangıç ve son ortaklaşa bir şeydir. - Keçeci mengenesinin doğru ve eğri yolu bir ve aynıdır. - İnen ve çıkan bir ve aynıdır. - İyi ile kötü bir ve aynı şey. İmdi hekimler kesip doğrayıp üstelik karşılığını istiyorlar, hastalıkların yaptığı işi gördüklerinden hiçbir ücret almaya hak etmedikleri halde...”
“Tanrı için bütün şeyler güzel, iyi ve hakça (adaletli)dir, insanlar ise birtakım şeyleri haksız buluyorlar bir takımlarını da hakça.” (Felsefenin Evrimi, Prof. Macit GÖKBERK, sayfa 92,93,95 M.E.B. Yayınları 1979. )
Görüldüğü gibi, Heraklit’in İlâh anlayışına göre, iyi-kötü, güzel-çirkin, adalet-zülüm ve akla gelebilecek her şey bir bütün halinde İlâh’ı meydana getirmektedir; hepsi bir ve aynı şeydir. İyiliklerle birlikte kötülük, pislik ve çirkinlikleri İlâh addeden Heraklit bununla yetinmeyerek, tasarladığı İlâh’ın adaleti gözeten bir İlâh değil de, hakkın yerine kavgayı esas alan bir İlâh olduğunu iddia etmiştir. Hal bu ki Allah yaratıklardan teşekkül edip onlarla bir olmaktan ve akla gelebilecek bütün zülüm,, kötülük ve noksanlıklardan münezzeh ve uzaktır. Allah her şeyin yaratıcısıdır ve hiçbir yaratık İlahlıktan pay almamıştır. Hiçbir şey O’nun eşi benzeri ve dengi değildir. Allah adaleti gözetir ve adaleti emreder, hiçbir zaman kaba güçle galip gelen saldırgan zorbaları haklı görmez, iyiyi ve kötüyü kesin olarak bir birinden ayırır ve bir saymaz. Allah nezdinde iyi ile kötünün bir olması olacak şey değildir.
Yukarıda izah etmiş olduğum, Parmenides ve Heraklit’in görüşlerini gerek felsefe tarihinde gerekse sofizim tarihinde bir çok filozof ve sofist alıp kullanmış, hem kendileri sapmış, hem de birçok kimseleri saptırmışlardır. Sofistleri incelerken bu konuda sofistlerin görüşleriyle ilgili örnekler vermiştim, hatta kendileri sofist olmamalarına rağmen, Zenon, Maister Eckhart, Plotin, Spınoza, Leıbnız ve Fıche’nin görüşlerine deyinmiştim, örneğin, bunlardan Johann Gottlieb Fichte (1762 - 1814 ) Parmenides gibi, yaratılmış varlıkların varlığını inkar etmekte, Spinoza ( 1632 - 1667 ) Heraklit gibi, yaratılmış varlıkların hepsini İlâh saymıştır, şöyle ki:

Fichte’ye göre :
“Ben’in yanında bağımsız olarak mevcut olan bir dünya (numen) mevcuttur, diyemeyiz. Bize dünya olarak görünen şey bizi kuşatan nesnelerin toplamı gerçekte mevcut değildir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 272.)
“Buna göre mutlak Ben’in yerini mutlak Tanrı almaktadır. Bu Fichte’nin düşünüşündeki büyük ve kesin dönüşümüdür. “sadece Tanrı vardır, onun dışında hiçbir şey yoktur” diyebilmiştir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 276.)

Spinoza’ya göre :
“Dünya, Tanrının bizzat var oluşundan farklı bir tarz değildir ve Tanrının düşündüğünden ayrı bir tarz değildir insan. Eğer bir nesne mevcuttur dersek, bu takdirde tutarsız bir söz sarf etmiş oluruz. Aslında şöyle demeliyiz: Bu nesnenin bana göründüğü tarzda Tanrı da bana görünüyor, çünkü Tanrı her şeyin içindeki her şeydir, o tüm reel olanın içindedir, nesnelerde ve insanda mevcuttur, ya da daha doğru bir ifadeyle: Tüm reel olan Tanrının içinde içkindir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 192.)
“Ben varım, ben oyum” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 190.)
“Spinoza var olan her şeyin doğanın kendisi olduğunu söylemekle kalmayıp Tanrı ile doğa arasında benzerlik gözetti. Tanrı’nın her şey olduğunu ve her şeyin Tanrı.da var olduğunu söyledi.” (Sofi’nin Dünyası sayfa 282, J. Gaarder Pan Yayıncılık 1997 ).

Böylece iki söylemle karşılaşmış oluyoruz, bir söylemde, “Allah’tan başka bir şey yoktur” ifadesiyle içerik olarak Varlıkta mevcut olan her şeyi İlâh saymakta. Diğer söylemde ise “Her şey, Allah’tır” ifadesiyle Varlıkta mevcut olan her şeyi İlâh saymakta, dolayısıyla her iki söylevde de aynı şey iddia edilmektedir sadece söylevler değişiktir. Bütün müşriklerin inançlarında bu tür söylevlere rastlamak mümkündür, putperestlerin kendilerine insan, hayvan, taş v.s. Şeklinde put kabullerinde, Sofistlerin kendilerini ve tabiatı İlâh saymak için enel-hak v.s demelerinde, çeşitli filozofların kendilerini ve tabiatı İlâh saymak için Parmenides ve Heraklit mantığıyla yaptıkları felsefi iddialarda sık sık rastlamak mümkündür. İslam felsefesi adı altında İslam dinine yapılan saldırılar bu şirk iddialarının sadece bir parçasıdır, felsefi yolla yapılan şirk çok daha geniş kapsamlıdır, bunu böyle olduğunu ve bu konuda felsefe adı altın da mevcut olan durumun kapsamını göstermek için değinmediğim filozoflardan batı felsefesinde yer bulan diğer bazı filozoflardan örnek verecek olursam, şöyle ki:

NİCOLAUS von CUES ( 1401-1464)
Aslen Katolik bir kardinal olan Nicolaus von Cues Roma’da papaya vekillikte yapmıştır. Felsefi görüş olarak şöyle demektedir :
1- Yaptığı hesaplara göre ölüler 1700 ile 1734 tarihleri arasında dirilecekler.
2- Tanrı hem en büyük hem de en ufak olandır.
3- Varlık konusunda Heraklit gibi düşünerek, dünyanın Tanrı’nın açılı olduğunu söylemesi.

4- Felsefi görüşlerinden vaz geçerek, metafizik konulara ancak Vahiy bilgisinin cevap verebileceğini söylemesi, şöyle ki:
Nicolaus’u “Bütün bunların yanında bir takvim reformu meselesi onu uğraştırmıştır ki, bu arada eni konu uzun hesaplardan sonra ölülerin 1770 ile 1734 tarihleri arasında dirilecekleri sonucuna varılır.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 145.)
“Böylece Nicolaus daha başka bir düşünüş girişimiyle Tanrıyı ‘tüm çelişkilerin birleşmesi’ olarak kavramaya çalışır, ama bu Tanrı düşüncesiyle sonlu olan, sonsuz olanın içinde gerçekten ortadan kaldırılmış saklanmış değildir. Bu sebeple Nicolaus hatta Tanrının çelişik olanın rastlamasının üzerinde olduğunu vurgulamaktadır.”
“Buna göre Nicolaus, Tanrıyı onun üzerinde daha büyüğünün olamayacağı bir şey olarak kavramaya çaba harcamaktadır. O mutlak olarak en büyük olandır. Böylece Tanrı sonlu büyüklüklere olan ilintisinden büsbütün kurtarılır, çünkü sınırlı olanın niteliği çoğaltılabilmesidir. Mutlak olarak en büyük için daha çok diye bir şey yoktur, ama böyle anlaşıldığında Tanrı hâlâ diama bir karşıtlık ilintisi içinde bulunur, yani mutlak olarak en ufak olan ilişkilidir. Bu çelişki de Tanrının gerçek kavramında ortadan kaldırılmak mecburiyetindedir. Nicolaus bu sebeple mantıki sonuca bağlı kalarak paradoks bir ifadeyle de olsa, Tanrının hem en büyük, hem de en ufak olduğunu vurgulamaktadır.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 149-150.)
“Tanrıyı kavramla ele geçirmenin bütün girişimlerinde Nicolaus dünyayı hemen hemen büsbütün gözden kaçırmaktadır. Kuşkusuz o tüm realitenin tanrının bakışı açısı altında mütâlâa edilmesi gerektiğini tekrar tekrar vurgulamaktadır. Sonlu olarak doğanın her şey sonsuz olan kökünden ortaya çıkar, ama o bunu âdeta Tanrı kendi içinde katlanmış olarak taşımaktadır. Dünya yalnızca onun, katlanılanın açılımıdır ve o bu sıfatla tanrısal olarak kalır. Böylece dünyanın Tanrının içinde olması gerekmektedir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 151.)
Ölüler 1700 ile 1734 tarihleri arasında dirilecek gibi aslı olmayan İddialarla, Allah en küçüktür veya Dünya Allah’ın içinde olan bir parçadır gibi, düşünceler ileri süren Nicolaus, kendi düşüncelerine kendiside inanmamış olacaktır ki, hatasından dönerek, düşüncelerini bizzat kendisi ret edecek şekilde şöyle demiştir:
“Ben biliyorum ki ne biliyorsam hiç biri Tanrı değildir ve kavradığım şeylerin tümü ona benzemez.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 152.)
“O, Tanrının her türlü bakış için görünmez olduğunda ayak direr; böylece Nicolaus’un Tanrıyı her hangi bir tarzda ister felsefi düşünceyle olsun isterse olumsuz tanrıbilimle olsun, isterse özlemle, yada mistik bakışla olsun, kavrayabilme çabası sonunda başarısızlığa uğramaktadır. Onun son sözü şu mealdedir: “Eğer tüm insani inisiyatif akamete uğrarsa, bu takdirde sadece ve sadece Tanrının inisiyatifi söz konusu olur. Tanrı ile temasa gelmeye ilişkin bütün imkânlar onun kendi olan vahyiyle tecellisinden doğar. Eğer gizli Tanrı ışığıyla karanlığı kovamazsa ve kendi kendini açığa vurmazsa, büsbütün bilinmez kalır, ama bu şu anlama gelir: İnanç bütün tanımanın ve bakışın üzerindedir. Sonunda felsefi tanrıbilimi vahiy lehine kendini ortadan kaldırır.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 153.)

Gerçekten, Allah’ı tanımanın doğru yolu Vahiydir. İş ki Vahiy gerçek bir Vahiy olmuş olsun, o zaman ortada bir problem kalmış olmaz.

SCHELLING (1774-1854)
Friedrich Wilhelm Joseph Schelling.

Bir Vahdet’i Vücut’çu olan Schelling, Heraklit gibi, tabiatı İlâh saymaktadır, şöyle ki:
“Schelling için önemli olan nokta, artık yine tabiat ve rûhun mutlak bakış açısından mütalâa edilmesidir. Onların da yaratıcı tanrılığın egemen olduğu nokta-i nazardan görülmesidir. Bu ilkin tabiat için ifade edilebilir. Bütün tabiat olayında yaratıcı tanrılık etkendir. Bu sebepten Schelling için her tabiat varlığı bir ağaç, bir hayvan, evet hatta bir parça maden, dış dünyanın gözlemlenen bir parçası değildir; tersine aynı zamanda onun içinde egemen olan tanrısal hayatın bir ifadesidir. Tabiat ‘gizli Tanrıdır’. “ ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 284.)
Bununla da yetinmeyen Schelling, Allah’a bilgisizlikte izafe ediyor, şöyle ki:
“Schelling dünyanın “Tanrı’da var olduğunu” söylüyordu. Ona göre Tanrı bir takım şeylerin farkındaydı, ancak doğanın bazı yanları Tanrı’nın bilinç ötesi varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı’nın da vardı “karanlık bir yüzü” (Sofi’nin Dünyası, Jostein Gaarder, sayfa 400-401, Pan Yayıncılık 1994).
“Schelling “Ruh” ile “madde” arasındaki ayırımı kaldırmaya çalıştı. Ona göre tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik tek bir Tanrı’nın ya da “evrensel ruh” un ifadesiydi.” (Sofi’nin Dünyası, Jostein Gaarder, sayfa 396-397, Pan Yayıncılık 1994).

ERNEST HAECKEL (1834-1919 )
Ernest Haeckel’in felsefi görüşlerinden şu şekilde bir tasnif yapmak mümkündür.
1- İnsanla, böcekler arasında fark yoktur. Dünya ezelidir, Ruh ölümlüdür. Darwin, Musa’ya göre ne ise, ilimde dine karşı odur.
2- İlim esastır, dine gerek yoktur zira ilim için hiçbir sır yoktur.
3- Tabiat Allah’tır demesi,
4- Ahireti inkar etmesi,
5- Eğitim, dinlerden kurtulmak isteyen bir toplumun en önemli meselesidir demesi.
Şöyle ki:
“Bilimsel felsefeye göre insan kainâtın merkezi ve gayesi olamaz. İnsan, varlıklar zinciri içinde bir halkadan ibarettir. Böceklerin tek hücrelilere bağlılığı gibi o da varlıklara bağlı durumdadır. İnsanın üstünlüğü, omurgalı hayvanların genel tekâmülü esnasında, diğer hayvanlara göre olağan-üstü bir şekilde ileri gitmiş olmalarından dolayıdır.”
“Dünyanın sonradan, yoktan yaratıldığı iddiasına karşı da ilim, onun tabii bir şekilde var olduğu fikrini ileri sürer. Tabiatta gördüğümüz bütün şekiller, varlığın meydana gelmesi için gerekli bütün güçler tabiatın kendisinde mevcuttur. Türler hep biçim değişikliğini (transformation) suretiyle bir birinden doğmuşlardır. Bu durum, bir takım kanunlara tabi olmuş ve öyle bir düzen takip etmiştir ki, bunu tayin etmek artık bizim için mümkün duruma gelmiştir. İşte böylece ilim, kainatın yaratılışı efsânesi yerine, dünyanın tabii tarihini koymuştur.”
“İlim, ruhun ölümsüzlüğü akidesine karşı çıkar. İlim nazarında insan ferdi de, diğer yaratıklar gibi, bir takım maddi cüzlerin geçici olarak bir araya gelmesinden ibarettir.”
“Tabiatta, yine tabiat aracılığı ile açıklanamayacak hiçbir şey yoktur. Tabiat kanunlarının ve özellikle “Tabii Ayıklama” ( Sellection Natürelle ) kanunu ile tekâmül kanunlarının anlamını gerçek şekilde değerlendirenler için tabiat, kendi yaratılışının, kendi ilerleme ve gelişmesinin yapıcısı ve kaynağıdır. Darwin Musa’ya göre ne ise, ilim de dine karşı odur.”
“İlim ile dinin meslek ve doktrinleri arasında böyle anlaşmazlık ve zıtlık olduğu gibi, her ikisinin temelleri arasında da zıtlık vardır. Dinler vahye dayanırlar. İlim ise deneyden başka bir şey tanımaz. İlim nazarında hiçbir fikir, olguların doğrudan doğruya ifadesi yahut fikirlerin çağrışımı (I’association) tabii kanunların gerekli kıldığı bir sonuç değilse, herhangi bir değere sahip olamaz.”
“Artık dini bir vehim için yer yoktur. Meğer ki gözler, gerçeği görmemek için, bir örtü ile kapatılmış olsun. Lamarck’ların, Darwin’lerin kurdukları şekliyle mevcut ilim göz önünde bulundurulacak olursa görülecektir ki, varlığın ve bilginin temel meseleleriyle ilgili hususlarda, din ile ilmin iddiaları arasında mutlak bir uyuşmazlık ve doğrudan bir çelişki vardır. Binâenaleyh, mantıklı ve aydın bir kimse için hem dini hem de ilmi kabul etmek mümkün değildir; ikisinden birini tercih etmek zorundadır.”
“Eğer kainatta bir noktada bir sırrın varlığı kabul edilecek olursa, başka noktalarda da bir takım sırların var olmamasına engel olabilecek hiçbir şey yoktur. İlmin bundan böyle “artık dünyâda insan için hiçbir sır (myste’re) yoktur” düstûrunu tam bir şekilde savunması gerekir.”
“İlke olarak koyduğumuz canlı madde, bizzat bir değişme (changement) ve yaratma (creation) esasına sâhiptir. Bu esas Allah’ı ortadan kaldırmaz, kendisi bizzat Allah’tır; kâinatın dışında bir Allah değil, onun içinde olan bir Allah’tır; tabiatın aynıdır. Şurasını iyice bilmek gerekir ki, ilim adamları, teizmi reddettikleri gibi ateizmi de reddederler. Onlara göre dünyâ ile Allah, bir ve aynı şeydir. Panteizm ise kainatın ilmi olarak kavranmasıdır.”
“Monizme göre, “Hakikat” meselesinde, dinlerin İlâhi vahiy iddialarında, korunabilecek bir nokta bile mevcut değildir. Çünkü vahiy, bize diğer bir hayattan (âhiretten) haber verir-ki nazarımızda hiçbir anlamı yoktur - ve bizim için yegane varlık olan şeyi, asılsız bir şey derecesine indirir.”
“Eğitim, dinlerden kurtulmak isteyen bir toplumun en önemli meselesidir.” (Batı Klasikleri, Çağdaş Felsefede İlim ve Din, Yazan Emile Boutroux, M.E.G.S.B. Yayını 1988, sayfalar. 146, 147, 148, 150, 151, 154, 159, 161.)

Çağımızda yaygınlık göstermiş olan fen bilimlerinin yeni yeni filizlenmeye başladığı 1834 - 1919 tarihleri arasında yaşamış Ernest Haeckel yeni tanıştığı teknik buluşlar karşısında hayrete düşüp, bunların dayandığı fenni ve doğayı putlaştıran bir zümrenin adete sözcülüğünü yapmaktadır. Bu tür zihniyete sahip olan kimselere göre fen bilimlerinin izah edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Onlara göre öyle bir anahtar bulmuşlardır ki, dokundurulduğunda açamayacağı hiçbir kapı mevcut değildir. hal bu ki durum hiçte iddia ettikleri gibi değildir. Fen bilimlerinin ne tesir sahası nede gücü sonsuz olmayıp sınırlıdır. Örneğin bir insan bedenini fen bilimleri vasıtasıyla ele alıp inceleye biliriz, fakat aynı bedenin içinde mevcut olan ruh’un nasıl bir şey olduğu konusunda fen bilimlerinin söyleyeceği bir söz yoktur. Yada fen bilimleri vasıtasıyla maddeyi parçalara ayırabiliriz, ayrı olan parçaları fiziksel ve kimyasal yollarla birleştirmemizde mümkün olabilir, fakat uzay boşluğu üzerinde kullanacağımız tüm fenni metotlar ve işlemler uzay boşluğu üzerinde herhangi bir değişiklik meydana getiremezler. Örneğin, uzay boşluğunun bir kenarında atom bombaları patlatsak, patlatılan yerin, patlatılmamış olan yerden, boşluk olarak hiçbir farkı olmaz, bundan dolayı yıldızların çeşitli müthiş tepkimelerinin uzay boşluğu üzerinde hiçbir tesiri olmamaktadır. Yada fen bilimleri vasıtasıyla, geçmiş olan dünle, gelecek olan getirmekte mümkün değildir, veya ileride bu ve bu gibi şeyleri yapabilmek mümkündür iddiasında bulunulursa, bu iddianın dahi önemi yoktur. Zira biz bu alemde kapalı bir ortam içerisin de hapsolmuş durumdayız, bu ortamda elde edeceğimiz bütün fenni veriler kapalı bulunduğumuz ortam dışı hakkında herhangi bir bilgi veremezler; içinde bulunduğumuz evrenin dışı gayb alemidir. Gayb sahasına giren konularda kendi başımıza kaldığımızda değil gaybı keşfetmek, insanlık olarak kimliğimizi dahi tanımlayamamaktayız. Fen bilimleri bir tarafa düşünce dahi insanın kimliği konusuna cevap getirememektedir. Yanımızda, zamanın, uzayın ve uzay içindeki fen bilimlerinin tesir edebildiği varlıkların elektronlarına varıncaya kadar bilgilerini ihtiva eden bir kitap olsa ve bu kitabın anlattığı fenni bilimlerin tümünü anlama imkanımız olsa, kitap bittiğinde soracağımız soru, ya sahi biz kimiz sorusudur. Nereden geldik bulunduğumuz yer ve icapları nedir ve buradan da nereye gitmekteyiz. Fennin aciz düştüğü bu soruların cevabı ancak vahiyle mümkündür. Gerçek vahiy doğru cevap demektir.
Ernest Haeckel ve onun gibi düşünenler, fen bilimleri vasıtasıyla bilinmezin ufkunda uçtuklarını zan ederken, tarihin karanlıkları içinde çok derinlerde olan Panteizm, başka bir ifadeyle “Vahdet-i Vücut” çukurunun içinde boğulduklarının farkına varamamaktadırlar. İspatlarımız deneye ve fenne uygundur derken, gayb konusunda hayallerini ve keyfi iddialarını ileri sürmektedirler. Darwin’in hiçbir bilimsel değeri olmayan, “Türlerin kökeni” isimli teorisini, ispat edilmiş bir hakikatmiş gibi ileri sürmekten de geri durmazlar, bu teoriye bu kadar önem vermelerinin nedeni, bilimsellik kaygısıyla değildir, amaçları, “Semavi kitapların bildirdiği ilk insan olan “Adem” olayını boşa çıkarıp, semavi kitapların insanlar tarafından yazılmış boş şeyler olduğunu ispatlamaya çalışmak içindir.” Yoksa Darwin’in ortaya attığı teorinin, bilimsel bazda ortaya atılmış birçok teori yanında bir değeri yoktur. Onlar, Allah’ın tabiat veya tabiatı Allah saymakla, yaratılışı, ahireti, ahiretteki hesabı ve ruh’un dünyadaki ölümünden sonraki dirilişini yok saymakla, ne büyük bir inkara düştüklerinin, hem de insanları ne kadar büyük bir kargaşa ve mutsuzluğa sürüklediklerinin farkında değillerdir. Durum onların dediği gibi olmuş olsa, haklı haksız, iyilik ve kötülük bir olmuş olur, zira ahiret olmayınca, iyiliğe karşı mükafat, kötülüğü karşı da ceza söz konusu olmaz, böylece bu dünyada elinde güç bulanan her zalim zorba, keyfine göre menfaat sağlamak için kendisinden zayıf olanları ezmekten çekinmeyecektir. Dünyada kavga ve mutsuzluk meydana gelir. İnsanın tüm manası dünya hayatındaki yaşamından ibaretse ve ölüm hiç olmaksa, yaşamda hiç olmuş olur, zira hiçten hiç doğar, kendilerine hiçi seçenler kendilerini hiç seviyesine indirmiş olurlar. İnsanın ve hayatın manası bir hiçten ibaret değildir. Allah’ı tabiatla bir düşünenler veya İnsanlaştırmak suretiyle İnsan seviyesinde görenler, ellerine istedikleri gibi oynayabilecekleri bir İlah geçirmiş olurlar, çocukken kendisine bıcı bıcı yapıp altını temizleyecekleri ve kundağa sarabilecekleri, yetişkin iken de kendisine işkence yapabilecekleri hatta öldürebilecekleri bir İlah anlayışı, Allah’ı hakkıyla takdir edememenin bir ürünüdür. Allah, müşriklerin kendisine karşı yapmış oldukları yersiz nitelendirmelerden uzak ve münezzehtir.
Hiçbir zaman gerçek ilmi verilerle, gerçek vahiy bir birleriyle çatışmaz, zira vahyi bildiren Allah, hem tabiatın hem de tabiat kanunlarının yaratıcısıdır. Böylece vahiy ve ilim muhakkak gerçek bir uyum içerisinde bulunurlar. Bundan dolayı ne vahiy ilme karşı bir tehlike nede, ilim vahye karşı bir tehlikedir. Ve bunların öğrenilmesi için gerekli olan eğitim, gerçek vahye dayalı dini yok edici değil destekleyicidir.

İnsanlık için diğer tehlikeli bir hususta, insanın hayvan seviyesine indirilmesi ve bir hayvan gibi görülmesidir, insan organizma açısından hayvanlarla bazı şeyleri paylaşabilir fakat bir çok özellikleriyle hayvanlardan farklıdır, bundan dolayı hukuku da hayvanlardan farklıdır. Şöyle ki:

İnsan aynı zamanda çok özeldir, zira o Yerlerin, dağların ve Göklerin yüklenmekten korktuğu emanetin yüklenicisi olarak dünyaya gelmiştir, bunun hakkını yerine getirmekle yükümlüdür yerine getirmemesi halinde zalimlerden olur, bundan dolayı İnsan bir hayvana bakıldığı gibi değerlendirilemez, konumu onlardan ayrı olduğu gibi hukuku da çok farklıdır. Kuran’dan mealen :

- Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam kavrayamadı) doğrusu o, çok zalim, çok cahildir. 33/72

Görüldüğü gibi, Kuran’da insana getirilen tanım hayvanlardan çok farklıdır, İnsanla hayvan aynı kefeye konup değerlendirilemez. Ateistler ise insanla, hayvanı bir görmektedirler. Tabii Sellection iddiasıyla, altta kalanın canı çıksın mantığını temel prensip edinmişlerdir, bu ise insanlık açısından bir vahşettir.

FRİEDRİCH NİETZSCHE (1844 - 1990 )
Bir nihilist olan Nietzsche, Allah’ın varlığını inkar ederek “Tanrı öldü” demiştir. Allah’ın varlığını kabul etmeyen Nihilizm felsefesine göre, “bütün gerçekler bir hiçten ibarettir. Dünya hiçlikle çevrilidir. Allah diye bir şey yoktur,” hatta Nietzsche “Ahlâkın canına kıyması son ahlâki şarttır” der. Dini bir hiç sayan nihilistler, din dışı kuralları da hiçe sayarlar, bu felsefi düşüncenin temsilcisi Nietzsche (Niçe) dir. Bu felsefenin varacağı hedef, netice itibarıyla yıkıcı, kırıcı ve tahrip edeci bir haldir. Allah’a inancı olmayan insanlara güvenmek mümkün olmadığı gibi, onlardan gerçek manada yapıcı bir hal beklemekte mümkün değildir, zira inancı olmayan insanların, kötü davranışlarını sınırlayacak bir değerleri de yoktur. Felsefelerinin icabı olarak “Nefsi Emmare”lerinin kölesi olurlar.

Buna örnek olarak:

BERNARD RUSSEL ( 1872 - 1970 )

Allah tanımaz bir ateist olan Russel, felsefi görüş olarak aileye karşı çıkmıştır. “Serbest aşk biricik makûl sistemdir ve evlilik Hıristiyanlığın batıl inancının bir sonucudur” der. Ahlâk anlayışı olarak da “Arzunun yöneldiği şey ahlâki anlamda iyidir, arzuya aykırı olan şey ise fena ve kötüdür.” iddiasında bulunur. ( bak, Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 370-377.)
Aile yıkılırsa çocuğa sahip çıkan olmaz, bu ise toplumların yıkım ve felaketi demektir. Hele arzunun yöneldiği her şeyi iyi saymak bir vahşettir, zira bir çok sadist ve zalim insan haksızlık ve saldırganlıktan hoşlanır, böyle şeyleri iyi saymak ise çirkinliktir. Allah’ı reddetmeleri de dillerinde bir yalandan başka bir şey değildir, örneğin: Feurbach, Tasavvur’da, Allah’ın varlığını kabul ediyor, fakat bunun zihinden doğan bir düşünce olduğunu anlamıyor. Şöyle ki:

LUDWİNG FEUERBACH ( 1804 - 1872 )

Din diye bir şey kabul etmeyen ve Allah tanımaz bir ateist olan Feuerbach’a göre insanın bütün amacı dünya ve dünyadaki yaşam süresiyle ilgili dünyevi menfaatleri olmalıdır.
“Feuerbach’ı ilgilendiren kesinkes bu dünyanın realitesidir. Tabiatın realitesidir; buradaki ve şimdiki insanın (zaman ve mekândaki insanın) tabiatıdır. Bu onun için biricik realitedir.
“Feuerbach bağımsız mevcudiyetini sürdüren bir Tanrının olmadığını iddia etmektedir. Tanrı en doğrusu sadece tasavvur, hayâl gücünde var olan bir şeydir, ama gerçekte ve realitede hiçbir şey değildir.” ( bak, Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 337-338.)
Dünya hayatını amaç edinip, Allah’ın varlığını inkar eden Feuerbach bu düşüncesiyle insanı bir hiç seviyesine indirip, insanın mahiyetiyle ilgili ana sorulardan kaçmaktadır. Netice itibariyle önceleri zengin maddi varlık sahibi olmasına rağmen, yardıma muhtaç ve sefil bir halde öldü, şöyle ki:
“Feuerbach servetinin son bakiyesini de yitirir. Malikanedeki seyfiye artık muhafaza edilemez olur. Nürnberg’in yakınına taşınır” Feuerbach’ı caddedeki gürültüler, çocuk çığlıkları ve köpek havlamaları o kadar çok rahatsız eder ki, uzun yıllar doğru dürüst çalışamaz olur; sonunda toplanan vakıf paralarıyla kamu daireleriyle ve dostlarının bağışlarıyla güçlükle geçimini sağlar. Feuerbach’a birkaç kez inme iner, sonunda rûhen kendini bilmezlik içinde hayatını zelilâne sürdürür. 1872’de altmış sekiz yaşında olduğu halde ölür.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 335.)
Bu şekilde düşünen filozofların yanında metafiziğin düşünülerek bilinemeyeceğini ve vahiy bilgisinin esas olduğunu kabul eden ve filozof olarak tanımlanan kimselerde vardır. Daha önce de değindiğim gibi, bu şekilde söz söyleyen kimseler her ne kadar filozof olarak kabul edilseler de, metafiziğin öğrenilmesinde vahyi esas aldıklarından filozof değildirler, bir kimsenin filozof olabilmesi için tek dayanağının yalnız kendi şahsi düşüncesi olmalıdır. Şöyle ki:

BLAİSE PASCAL (1623 - 1662 )
Felsefe sahasında meşhur olan Pascal aynı zamanda matematik ve fen dalında da şöhrete sahiptir. Felsefi düşünce yoluyla gerçeği aramaya çaba göstermesine rağmen başarısız olunca felsefeyi ret ederek , dinsel vahyi esas alır. Hıristiyanlıktaki inanç esaslarını kabul etmeye çaba harcar, fakat Hıristiyanlıktaki vahiy söylevleri ona karanlık ve akla yatkın gelmez, buna rağmen inancın yeri akıl değil kalptir der. Halbuki Kainattaki hiçbir doğru vahyin bildirdiği doğrulara ters düşmez. Vahiy doğruysa muhakkak inanç yönünden sağlıklı bir akla ve kalbe birlikte hitap eder. Ve akılla, kalp birlikte Vahyin doğruluğunu kabul ederler. Bunun gibi, kainatta bilinen veya bilinecek olan hiçbir gerçek doğru vahiyle çatışmaz ancak onu doğrular, bunun bir fenni buluş olması veya olmaması arasında fark yoktur. Bundan dolayı inanç konusunda akıl önemli bir etkendir, ancak bilenler arasında bilgi seviyesi yönünden derece farkı olabilir, fakat her bilgi seviyesinde sağlıklı akıl normal çalışır. Sağlıklı çalışma mevcutsa; Vahiy, akıl ve kalp çatışmazlar. İnanç konusunda Pascal’ın aklı dışlaması kabul edilebilecek bir şey değildir. Bu konulardaki düşünceleriyle ilgili olarak, şöyle ki:

“Pascal felsefeye her şeyden önce insanla ilgilenmesi yüzünden yönelir. Onun parolası; kişi kendini tanımalıdır biçiminde özetlenebilir. İnsanın ne olduğunu araştırmadan yaşaması müthiş bir sapıklık olur, demektedir.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 172.)
“İnsan büyük olmak ister ve kendisinin küçük olduğunu görürü. Yetkin olmak ister ve kendisinin yetkinsizliklerle dolu olduğunu anlar. İnsanın kişisel varlığındaki ve mahiyetindeki bu kesin çelişki, onun kendisini çık - seçik kavramasını önler, onun tam bir bilgisizlik içinde yaşamasına yol açar. İnsan tabii ve kendisinden kazınamaz olan yanılgılarla dolu bir yaratıktan başkası değildir. Hiçbir şey ona gerçeği göstermez. Biz sağlam bir mevki ele geçirmek için buna yönelik şiddetli bir özlem duyarız. Sonsuza kadar yükselen bir kuleyi üzerine inşa edebileceğimiz bir son ve toprak uçurumlar halinde yarılır. “İnsan, kendinden yola çıkarak hiçbir şeyi tanıyamaz.” Ben her yanda karanlıklardan başka hiç bir şey görmüyorum.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 177.)
“Pascal var oluşun Hıristiyanlıktaki yorumuna cesaret eder. İnsana Tanrının lütfûyla müyesser olan hidayette tabii kişisel varlığın kavranmazlığı saydam hale gelir. Yine de bununla güçlükler ortadan kalkmış değildir, çünkü hıristiyancı mesaj da onu tanımayacak kadar karanlıktır mumyalarla doludur. İşlenen ilk günah, her şeyden çok anlaşılmaz olan sırdır. Böylece Pascal müdrike ile sağgörüye ulaşmanın tüm imkânını sağlayan akıl değil, bir başkasıdır. Bu inançtır ve inancın yeri akıl değildir, tersine yürektir. “Kalbin, aklın tanımadığı makul sebepleri vardır.” Tanrıyı hisseden kalptir, akıl değildir. Buna inanç denir. Tanrıyı akıl için değil, yürek için duyulandır. İnanç, elbette nesnel ve kesin bilişe malik değildir. Din “emin değildir.” Tanrıyla insan arasında “sonsuz bir kaos” açılmaktadır. Tanrı “deus obsconditus” ’gizli Tanrı’ olarak kalmaktadır, besbelli İsa’dakidir. Bunun için inanç bir muhataradır ki elbette kesin bilişin özel tarzını birlikte getirir. Böylece Pascal için sonunda boyun eğmek gerçek felsefi ödev olur.” ( Felsefenin Arka Merdiveni, İz Yayıncılık 1993 W Weischedel Sayfa 179.)
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 26