ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 4

Kur’an’da her türlü misal vardır. Kur’an’dan mealen:

- Andolsun biz Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu, inkarda (kafirlikte) direttiler. 17/89

- Andolsun biz bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık. Ama insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür. 18/54

En güzel izah tarzı ve en güzel öğretim Kuran’dadır. Kuran’dan mealen:

- Biz, bu Kur’an’ı vah yetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen o (Kur’an)n’dan önce (bunları) bilmeyenlerden idin. 12/3

- Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitap’tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitab Allah’ın doğruluk rehberidir. Onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa ona yol gösteren bulunmaz. 39/23

Kur’an hak ile bâtılı birbirinden ayıran ciddi bir sözdür. Kur’an’dan mealen:

- Dönüşü olan göğe an dolsun. 86/11

- (Bitkilerin çıkması için) yarılan yere an dolsun ki, 86/12

- O (Kur’an), elbette (hak ile batılı) ayırt edici bir sözdür. 86/13

- O, şaka değildir. 86/14

- Onlar (onu iptal etmek için) bir tuzak kuruyorlar. 86/15

- Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum 86/16

- Hele sen o kafirlere mühlet ver, biraz bırak onları. 86/17

Kur’an, anlaşılması kolay bir kitaptır. Kur’an’dan mealen:

- Andolsun! Biz, Kur’an’ı zikir (öğüt alınması) için kolaylaştırdık. Artık öğüt alan yok mudur? 54/17-22-32-40

Görüldüğü gibi, Kur’an’a batini yön isnat etmeleri ve Kur’an anlaşılmaz demeleri, Kur’an’a aykırıdır.

4- Kur’an’ı tefsir etmeleri ve tefsir anlayışları:

Ehl-i Beyt imâmlarını, dinin bütün meselelerinde olduğu gibi, tefsir ilmi konusunda da yegane merci kabul ederler. Bunun için tefsirde son söz yine imamlarındır, onlara göre, Kur’an’ın gerçek tefsirini imamlar bilir ve yalnız onlardan gelen tefsir rivayetleri makbuldür. Zira derler ki, bütün peygamberlerin ilmi Ali’de ve ondan sonra gelen imâmlarda toplanmıştır. Bu konuda Peygambere şöyle bir haberi de söyletebilmişlerdir.
“Peygamber’e (S.A.V.) Ali (R.A.) hakkında sorulduğunda; “hikmet ona bölündü, dokuzu Ali’ye,, biri de insanlara verilmiştir” dedi. (Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu C.1 Sayfa 443. )
Daha öncede söylediğim gibi, yapmış olduğum eleştirilerde, imam Ali’yi veya O’nun evladını eleştirmeyi amaçlamadığımı. Nasıl ki, Resûlullah adına hadis adı altında söylemediği birçok söz uydurulmuşsa, aynı durumun Ali ve Evladı içinde geçerli olduğunu belirtmiştim. Kaldı ki benim şahsen, Ali ve Evladı için büyük bir saygı ve sevgim vardır. Zaten benim bütün yazılarımdaki eleştirilerim, Kur’an’da kötü oldukları belirtilmiş olan şahıslar hariç, direk şahıslar olmayıp, Kur’an ölçüsüne göre, Kur’an karşıtı sözler ve oluşumlardır.

İmamiyye Şia’sının yapmış olduğu tefsirler, çoğunlukla siyasi amaçlı, övgü içerikli tefsirlerdir. şöyle ki:

- Güneşe ve onun aydınlığına andolsun, 91/1

- Onu takip ettiği zaman aya andolsun, 91/2

- Güneşi ortaya çıkardığı zaman gündüze an dolsun, 91/3

- Onu örttüğü (her tarafı karanlıkla bürüdüğü) zaman geceye andolsun 91/4

Mealini yazmış olduğum Şems Sûresinin 1-4 ayetlerini tefsir ettiklerinde. “Güneşi Peygamber (S.A.V.)le, Ay’ı Ali (R.A.) ile; Gündüzü, Hasan (R.A. Ve Hüseyn (R.A.) ile; Geceyi de Ümeyye oğulları ile tevil etmişlerdir.” (Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu C.1 Sayfa 439, “Alıntısı, Şevâhidut-Tenzil II. 333.” Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 1988. )

Bu iddialarına göre, Allah, gece dolayısıyla Ümeyye oğulları üzerine de yemin etmiş olmaktadır. Gerçekten bu İmamiyye Şia’sının görüş açısı yönünden anlaşılmaz bir durumdur. Zira onlar, Ümeyye oğullarını aynı şeytan gibi görmektedirler, hal böyle olunca, iddialarına göre nasıl olurda, Allah, şeytanla eşdeğer olarak kabul ettikleri Ümeyye oğulları üzerine haşa yemin etmiş olur. Ümeyye oğulları konusundaki görüşleriyle ilgili olarak Nehc’ül Belâğa’da şöyle demektedirler:

“Andolsun Allah’a ki Ümeyye oğulları, Allah’ın hiçbir harâmını helal saymadan, hiçbir dini bağı çözmeden bırakmazlar bu işi. Taşla kerpiçle yapılmış bir ev, ovaya kurulmuş bir çadır kalmaz ki zulümleri, oraya girmemiş olsun; hiçbir yurt bulunmaz ki onların cevrine karşı koysunda yıkılmadan durdun.......” (Nehc’ül- Belâga. Terceme, Abdulbâki Gölpınarlı, Sayfa 225 Neşriyat Yurdu, Yeni Şark Maarif Kütüphanesi 1972 baskısı. )
Tefsir anlayışlarının esasını siyasi amaçlar şekillendirdiğinden, kendilerine dayanak bulabilmek için, bu konuda da, Kur’an’ın, Zahir ve Bâtın manası olduğunu ileri sürerler. “Onların iddialarına göre Allah Taâla, Kur’an’ın zâhirini tevhide, nübüvvete ve risalete çağırmaya; batınını da, imâmet, velayet ve buna bağlı olan şeylere davete mahsus kılmıştır.” (Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu C.1 Sayfa 416.)
Ve derler ki: “İnsan için Kurân’ın zâhiri nasıl vâcip ise bâtınına inanmak da aynı şekilde vaciptir. Bu Kurân’ın muhkem ve müteşâbihine, nâsih ve mensûhuna inanmanın vâcip oluşu gibidir. Bu ilme tafsili bir şekilde ulaşmak ta ehl-i beyt yoluyla olur. Kısacası, Kur’an’ın her iki manası da yalnız ehl-i beytten gelir. Her iki manayı ancak ehl-i beytten olanlar bilir, başkaları değil bâtınını, zahirinin bile birçoğunu bilemezler. Ehl-i beytten gelen mana anlaşılmasa dahi kabul etmek icap eder. Kişi, zâhire inanıp bâtına inanmazsa, her ikisini inkâr eden gibi küfretmiş olur.” (Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu C.1 Sayfa 416-417.)


Böylece Kur’an’da batın öğreti olduğunu iddia etmekle yetinmeyip, İnsanlarla Kur’an arasına perde örmeye çalışarak, insanların Kur’an’ı hür bir şekilde anlamalarını, amaçları doğrultusunda engellemeye gayret ettiler. Hal bu ki, Kur’an insanların hür bir şekilde anlamaları için inmiş bir kitaptır. İnsanları bu öğretiden uzaklaştırmaya çalışmak, Kur’an’a karşı koymaktan başka bir şey değildir. Kur’an’dan mealen:

- Biz (bu) Kitâbı, insanlar için, sana hak ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Sen onların üzerine vekil değilsin. 39/41

Böylece, İmamiyye Şia’sı, Sünnilikle beraber, Batıniliğe sıkı sıkıya yapışmıştır. Daha önce, Kur’an’dan örnekler verip, belirttiğim gibi, Kur’an açık ayetlerden müteşekkil olup, hiçbir Batıni öğreti içermez. Aksini iddia etmek, Kur’an ayetlerini inkar etmek manasında olduğu gibi, böyle bir inkar, İslam yolundan çıkmanın ta kendisidir. Kur’an’dan mealen:

- Andolsun, sana apaçık âyetler indirdik, onları yoldan çıkmışlardan başkası inkar etmez. 2/99

İMÂMİYYE ŞİASI’NIN İMAMET KONUSUNDAKİ İNANÇLARI

Caferilik mezhebi veya diğer bir adıyla, İmamiyye mezhebi, bir Sünni mezhep olmasına rağmen, kendisini diğer Sünni mezheplerden en önemli hususların başında bu mezhebe tabi olan şahısların on iki masum imama inanmaları ve bu masum inanmayı imânın şartlarından saymalarıdır. Bunlara göre imamları halk seçemez, imamlar peygamberler gibi, Allah tarafından seçilerek görevlendirilmiş kimselerdirler. Bu inançlarına göre kabul ettikleri imamlarla peygamberler arasındaki tek fark isim farklılığından başka bir şey değildir. Böylece, İmamiyye Şiasına göre, bir kimsenin mümin olabilmesi için on iki masum imama inanması ve onlara tabi olması şarttır. Peygamberleri red etmek nasıl ki İslam dininden çıkmaya sebep ise, imamları reddedende tıpkı bunun gibi, Mümin olamaz.
Daha önce, gerek imamlık konusuna, gerekse mehdilik konusuna ve bunlarla ilgili olarak Ehli-Beyt konusuna (Birinci Ciltte) değindim, fakat konunun Caferilerle ilişkisi açısından tekrar kısaca değinmeyi gerekli görüyorum. Zira, Caferilerin inancını anlamak için bu konuların bilinmesi temel teşkil eder. Öyle ki, kendilerini bu İnançla tanıtarak adlandırmaktadırlar. İmamlık konusunu imanın şartlarından saymaları bu konuya verdikleri önemin tipik örneğidir. Şöyle demektedirler:
“İmâmetin, usûl-i dinden olup imânın, ona inanmakla tamamlanacağına itikad etmekteyiz...... İmâmet nübüvvetin devâmıdır. Peygamberleri göndermek , nasıl bir lütuf ise, peygamberlerden sonra, onun yerine İmâmı naspetmek de lûtufdur ve vücut-ı zâti ile Allah’u Teâlâ’ya vacibdir; bu bakımdan İmâmet, ancak Allah’u Teâlâ’dan nass ile, yâhud o İmamdan önceki İmâmın, onun İmâmetini beyaniyle tahakkuk eder; insanların seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini İmam olarak tâyin, yâhud dilediklerini azl hakkına da sâhip değillerdir. Aynı zamanda insanlar, imamsız kalamazlar; çünkü Rasûl-i Ekrem Sallâllahu aleyhi ve selle, << Kim zâmanın İmâmını bilmeden, tanımadan ölürse, câhili yet ölümü üzere ölmüştür >> buyurmuşlardır.””

“Aynı zamanda asırlardan bir asrın, halkın kendisine itâati farz edilmiş bir İmamsız geçmesi de mümkün değildir. İnsanlar, onu kâbul etseler de etmeseler de, ona yardımda bulunsalar da, bulunmasalar da, ona muti olsalar da, her asırda, her zaman,Allah tarafından nasbe dilmiş bir imam mevcuttur. İmâmın, halk tarafından tanınıp bilinmesi, yâhud bilinmemesi, Hazret-i Peygamberin (S.M.) mağarada, Ebû-Tâlib şı’bında gizlenmeleri gibi halktan gizlenmesi aynıdır; nitekim aklen, bu gizlenmiş zâmanın uzun, yâhud kısa olması arasında da fark yoktur. Allah’u Teâlâ, << Her topluma bir hidayet veren vardır>> 13/7 ve << Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir korkutucu çıkmasın >> buyurmaktadır. (35/24)” (Şia İnançları, Yazan: Muhammed Rızâ’l-Muzaffer, Çeviren: Abdulbâkıy Gölpınarlı. Sayfa: 50-5. Zaman Yayınları 1978. )

Dikkat edilirse, imamları dini açıdan peygamberlerle bir saymakta ve peygamberlerden farklı olarak da, imam toplum içinde mevcut olamazsa, hiç kimse onunla konuşma ve görme imkanına sahip almazsa, ona hiçbir şey sormak veya cevap almak mümkün olmazsa, kısacası toplumla hiçbir irtibatı olmadan, sadece hayalde yaşıyor olsa ki, bununla iddialarınca mağarada gizlenmiş ve halen asırlardan beri hiç kimse ile, hiçbir hususta irtibatı olmayan, var olduğuna iman ettikleri “Mehdi”yi kastetmektedirler. Ve bütün bunlara rağmen Mehdi’nin imamlığına iman etmeyen kimselerin mümin olamayacağı iddiasındadırlar. Şia’i İmâmiyyenin inancına göre, Mehdi:
“Şii-İmâmiyyenin on ikinci ve son imam olarak inandıkları Muhammed b. El-Hasan 15 Şaban 255/30 temmuz 869 tarihinde Samarra’da doğmuştur. Onun 9 Rebiyülevvel 258/24
Ocak 872 veya 8 Şaban 256/11 Temmuz 870 tarihinde doğduğu da rivayet edilir. Babası el-Hasan el-Askeri, annesi de Nercis Hatun’dur.
Künyesi, Şii rivâyetlere göre, Hz. Peygamber’in künyesinin aynı, Ebu’l-Kasım’dır. Pek çok lâkabı vardır: Sâhibu’z-Zaman (Zamanın Sâhibi) el-Kaaim (Ayakta Duran), el-Huccet (Kesin Delil), el-Muntazam (Beklenen) el-Mehdi (Hidâyet Olunmuş).bunlardan en meşhûru el-Kaaim el-Muntazar ve el-Mehdi’dir. Şii-İmamiyya, On ikinci İmam’ın adını söylemez. Lâkabı ile andıktan sonra “Accelallahu Ferecehu,, (Allah Onun Zuhurunu Çabuklaştırsın) derler.
Hakkında daha fazla tarihi malûmata sâhip bulunmadığımız Muhammed b, el-Hasan, Şii-İmamiyye’nin inancına göre, babası el-Hasanu’l-Askari’nin vefatından sonra, evlerinde serdar’a girerek gözden kaybolmuştur; hâlen sağdır ve Kıyâmetten önce mehdi sıfatıyla zuhûr ederek zulümle dolmuş dünyayı adâletle dolduracaktır. Bu, bir inanç esâsıdır.” (İmâmiyye Şiası, Yazan: Prof. Dr. Ethem Rûhi Fığlalı, Sayfa, 171-172, Selçuk Yayınları.)
Bu öyle bir inançtır ki, Mehdi, hiçbir toplumun içinde mevcut değil, hiç kimseyle bir irtibatı yok fakat aynı zamanda iddialarınca uyarıcı ve yol gösterici imiş. Böyle bir iddia ise hayali bir doğmayla uğraşmaktan başka bir şey değildir. Ve şunu derim ki, halen beklemekte olduğunuz masum imam, üç yaşlarında olduğu bir sırada 1125 yıldan yıldan beri, mağarada gizli olup ondan bir ses çıkmadı. Üstelik, en ufak bir köy muhtarı kadar, ne dini, nede dünyevi herhangi bir işte etkinliği veya müdahalesi yok iken, böyle birisi var olsa dahi ne faydası olur? Kaldı ki, O bir mevcut olmayandır. Ondan size hiçbir menfaat geldi mi? Geçip gidenlere bir menfaati olmadığına göre, bundan sonra da, kıyamete kadar gelecek olanlara faydalı olması nasıl beklenir. Kıyamete birkaç gün kala gelmesinin, o güne kadar gelip gidenlerin faydası açısından hiçbir önemi olamaz. Aslında, O sizce kayıp, bence ise hiç yoktur.
Evet, umut edip bekledikleri 12. İmamın durumu bu şekildedir. Öbür on bir imamın ise vefat ettiğini ve dünya hayatından uzaklaştıklarını kendileri de kabul etmektedirler. Anlaşılan odur ki, iddialarının dünya yaşamında herhangi bir aktif güncelliği olmadığını kendileri de anlamış olduklarından, kendilerine yaşayanlardan, seçim yoluyla yönetici imamlar seçtiler ve bugün, sandık başında seçmiş oldukları kimseler tarafından yöneltilmektedirler. Her ne kadar seçmiş oldukları bu kimselere, “İmamın Vekili” veya başka bir ifadeyle “Velayeti Fakih” diyorlarsa da, bu bir dil sürçmesinden başka bir şey olmayıp, gerçekte iddia etmiş oldukları on iki imamın dışında kendi reyleriyle seçilmiş imamlar tarafından yöneltilmektedirler. Bugün yönetimleriyle ilgili olarak yaşamakta oldukları fiili durum bu şekilde olup, aksine iddiaların gerçek manada bir önemi yoktur. Onlar bugünkü fiili durumlarıyla on iki imam iddialarının dışına çıkmışlardır. Bu durum, hayali gerçeklerle, somut gerçeklerin mücadelesinde, somut gerçeklerin galip gelmesi olayıdır. Uygulama imkanı olmayan ve aynı zamanda hayat gerçekleriyle bağdaşmayan hayali iddialler hiçbir zaman tatbik imkanı bulamazlar, öyle ki, aradan geçen asırlar içerisinden, şimdiye kadar dünyada yaşamış olan tüm insanlar, İmamiyye Şiasının iddia etmiş olduğu Mehdi’yi başlarına imam olarak getirmeyi amaçlamış olsalar dahi, buna imkan bulamazlardı, zira mevcut olmayan ve olması da mümkün olmayan hayali durumların, realite olarak gerçeğe dönüştüğü görülmüş şey değildir. Ayrıca, İmamlık Liyakati olarak ileri sürmüş oldukları on iki imam iddiaları Kur’an’la da bağdaşmamaktadır. Kur’an’a göre, Allah nezrinde üstünlük takva derecesine göredir. Takva ise, akrabalık olayından bağımsız bir olgudur. Akrabalık bağı, Allah nezrinde geçerli bir olgu olmuş olsaydı bütün insanlar, Allah nezrinde üstün bir dereceye sahip olmuş olurdu, zira bütün insanlar Adem’in çocuklarıdır, Adam ise ilk mürşit ve ilk peygamberdi, böylece bütün insanların, Kur’an öğretisine göre peygamber çocukları olduğu açıkça görülmüş olur. Fakat bu olgu onlara bir şey kazandırmaz. Kazandıran tek olgu takvadır. Peygambere ehil olarak akrabalık bağlarıyla yakın olmak sevinilecek bir olaydır, fakat İmam Ali’nin ve çocuklarının, Müminler tarafından bu kadar çok sevilmelerine esas neden, yüksek takvalarıdır. İmam, Ali olsun, onun temiz çocukları olsun Müminlere imam olmaya layık çok değerli kimseler idiler. Benim burada konu ettiğim onların değerli şahsiyetleri değil, İmamet konusunda, Kur’an’a göre İslam sistemini göstermektir. Kur’an’a göre
imamet soya bağlı olmayıp, bütün Müminlerin hak kazanabileceği şahsa bağlı bir olaydır. Buna göre herhangi bir mümin imam olabilir. Zaten, başka türlü, tatbiki yönünden bir uygulaması olamaz. farz edelim ki bugün Mehdi mevcut olmuş olsun ve İmam mevkiinde bulunmuş olsun, vefat ettiğinde ondan sonra kıyamet binlerce sene sonra olmuş olsa, ondan sonra kendisi dışında bir imamın olması muhakkak gerekecektir, o zaman on iki imam iddia etmenin manası nedir. Kıyamete, iddia ettikleri gibi 40 gün veya 40 sene kala mehdi gelmiş olsa bile netice yine değişmez. Zira şimdiye kadar olduğu gibi, şimdiden sonra da Mehdi gelinceye kadar çok uzun bir zaman geçmesi halinde, imamsız geçecek asırların, imamsız geçmemesi için, on iki imam dışında gereğe göre imamlar kabul etmekten başka bir izahını yapamazlar. Nitekim, bugün uygulamada yaptıkları da zaten budur.

Kabul ettikleri on iki imam şunlardır:

Eb’ül - Hasan Ali b. Ebi - Talib (El - Murtazâ). Hicretten 23 yıl önce H. 40
Ebû - Muhammed Hasan b. Ali (Ezzeki) H. 2 - 50.
Ebû - Abdullah Huseyn b. Ali (Seyyid’üş Şühedâ) H.3 -61.
Ebû - Muhammed Ali b. Husyen (Zeynülabidin) H. 38- 85.
Ebû - Ca’fer Muhammed b. Ali (El - Bâkır) H. 57 - 114.
Ebû - Abdullah Câ’fer b. Muhammed (Es - Sâdık) H. 93 - 148.
Ebû - İbrâhim Mûsâ b. Cafer (El - Kâzım) H. 128-193
Eb’ül - Hasan Ali b. Mûsâ (Er - Rızâ) H.148-203.
Ebû - Cafer Muhammed b. Ali (El - Cevâd) H. 195 - 220.
Eb’ül - Hasen Ali b. Muhammed (El- Hâdi) H. 212 - 254.
Ebû - Muhammed Hasan b. Ali (El - Askeri) H. 232-260.
Muhammed el - Mehdi b. Hasan el - Askeri H. 260 - ?

İmamıyye Şiası, Ali b. Ebi - Talib’in, Peygamberin amcası oğlu ve aynı zamanda damadı olması hesabıyla, hem Ali’nin, hem de çocuk ve torunlarının, peygamberin Ehlibeyt’i yani hane halkı olduklarını iddia etmişlerdir, böylece kabul ettikleri on iki imamın, peygamberin Ehlibeyt’i olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Birinci ciltte, Ehli Sünneti izah ederken, Kur’an’dan örnekler vermek suretiyle, bir kimsenin damadı, amca oğlu olsa dahi “Ehlibeyt‘i” yani Hane Halkı olamayacağını, zira Hane Halkı kavramının bir çatı altında yaşayan fertlerine ait bir kavram olduğunu izah etmeye çalıştım. İmamiyye Şiası ise
peygamberin eşlerini dahi, peygamberin hane halkı olmaları gerçeğinden dışlamışlardır. Bu konuyla ilgili olarak Kur’an’a bakıldığında yaptıklarının Kur’an’a uymadığını ve dolayısıyla, Allah’ın “Ehlibeyt” tanımına karşı çıktıkları açıkça görülür. Ali aba iddiasıyla peygamberin Ehlibeyt’ini, beş fertten müteşekkil sayarak, bunlarında peygamber dahil olmak üzere, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin, olduğunu söylemişlerdir. Halbuki, Ali bir aile reisidir ve kendisine ait Ehlibeyti vardır. Peygamberde bir aile reisidir ve kendisine ait Ehlibeyti vardır. Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin ise peygamberin ehli beyti olmayıp, Mümin ve iyi kimseler olarak, peygamberin “Ehli” dirler. Daha öncede belirttiğim gibi, “Ehil” olma Ehlibeyt olma durumundan daha üstün bir konumdur. Örneğin Ehlibeyt’ten olan eşler, boşanma durumunda Ehlibeytlikten çıkarlar, fakat akrabalıktan gelen Ehillik ise sosyal bağların son bulmasıyla son bulan bir olay değildir ve daha köklüdür.

Peygamber eşlerinin, peygamberin Ehlibeyti olduğuna dair, Kur’an’dan örnekler verecek olursam, mealen:

-Ey peygamber! eşlerine söyle: “Eğer siz, dünyâ hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım" 33/28

-”Eğer Allah’ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır." 33/29

- Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır. 33/30

- Fakat sizden kim Allah’a ve Resûlüne itâate devam eder ve yararlı iş yaparsa ona da mükâfatını iki kat veririz ve (cennette) onun için bol rızık hazırlamışızdır. 33/31

- Ey peygamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten) korunursanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. 33/32


- Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliye (çağı kadınları)nın açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaad edin, Ey Ehl-i Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/33

- Sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın, Şüphesiz Allah lâtiftir, haber alandır. 33/34

Görüldüğü gibi, peygamberin ehl-i beyti olarak eşleri tanımlanmış ve onlara hitap edilmiştir. Peygamberlerin eşleri ve Ehl-i Beyt’lik konusunda bir örnekte, Kur’an’daki Hûd Sûresi 71,72,73, ten gösterebiliriz, mealen:

- (İbrâhim’in) karısı, ayakta duruyordu. (Bunu duyunca) güldü. Biz ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından da Yakûb’u. 11/71

- (İbrâhim’in karısı) “Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir pir iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey!" 11/72

- (Elçi melekler) dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey Ehl-i Beyt! O, övülmeğe lâyıktır, iyiliği boldur." 11/73

Görüldüğü gibi, peygamberlerin eşleri, Kur’an’da, Allah tarafından peygamberlerin Ehl-i Beyt’i olarak tanımlanmışlardır. Aksini iddia etmek, Kur’an ayetlerini inkar etmek demektir. Zaten Ehl-i Beyt tanımı, daha öncede ifade ettiğim gibi, hane halkı demektir. Hane halkı ise aynı çatı altında yaşayan ve birbirleriyle akrabalık bağıyla bağlı olan, aynı mutfağı ve Ekonomik imkanları paylaşan kimselerdirler. Birden fazla evleri olsa dahi, bir aile reisinin başkanlığı altında bir topluluk meydana getirirler. Hane halkını meydana getiren en önemli esaslardan bir tanesi, aile reisinin eşleridir. Zira eşler temel esastır. Çocuklar dahi babalarıyla aynı çatı altında yaşadıkları müddetçe babalarının ehl-i beytidirler, ayrılıp yeni bir ev kurduklarında ise yaşadıkları o evin ehl-i beyti olmuş olurlar, artık öz babalarının ehl-i beyti değil, iki tarafında mimin kimseler olmasıyla da, İslam dinine göre bir birlerinin ehli olmuş olurlar.

Bu ifadelerle, Kur’an’a göre Ehl-i Beyt kavramını izah etmeye çalıştım. Bunun içinde iki şeye dikkat çekmek istedim, birincisi, Ehl-i Beytin, bir aile reisine ait bir evde yaşayanlar ve o aile reisinin onların geçiminden mükellef olması, ikincisi, Ehl-i Beyt’i meydana getiren en önemli esaslardan bir tanesinin, o aile reisine ait eşlerin, o aile reisinin Ehl-i Beyti olduğu hususudur. Kur’an ayetlerinde de bu husus açıkça görülebilir. Bir çok kimseler bu kavramı saptırmaya çalışarak, peygamberin eşlerinin, peygamberin Ehl-i Beyt’i olmadığını ısrarla iddia etmişlerdir. Bu ise, Kur’an’a aykırı olan bir husustur. Yoksa, zan edilmesin ki, biz peygamberin akrabalarını sevmiyoruz. Biz peygamberin tüm yakınlarını, Ehl-i Beyti olsun veya olmasınlar çok büyük bir sevgiyle severiz. Özellikle, şehit Hüseyin’e, Yezit tarafından yapılan haince saldırının acısını asla unutmuş değiliz. O, Hüseyin’ki, Müminlere imam olmak ona ne güzel yakışırdı. O, Hüseyin’ki, İslam’da olmayan ve Emeviler’in getirmiş olduğu, babadan oğula devreden saltanata karşı kıyam etmişti. O’na selam olsun, o ne güzel şehit ne güzel peygamber torunu idi.
Peygamberin tüm yakınlarını sevmek, İslam dininde mecburi olan bir husustur. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Allah’ın, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarına müjdelediği (Cennet bahçeleri ve Rabları katında diledikleri her şey) işte budur. (Ey Muhammed!) De ki: “Buna karşılık sizden yakınlara sevgi dışında, herhangi bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse, biz de onun bu iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır; iyiliklere çok karşılık verendir. 42/23

Müminlere imam olmak, takvalı bütün müminler için müşterek bir olaydır. Bu itibarla, takvalı her mümin, Irkı, kabilesi, soyu, ataları kim olursa olsun, müminlere imam olabilir. Babadan oğula veya biat almadan her ne şekilde olursa olsun, saltanat veya krallık İslam dininde red edilmiştir. Bu hususlarla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için kavimlere ve kabilelere ayırdık ki Allah yanında en değerli olanınız. O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 49/13

Görüldüğü gibi, bütün insanların aynı ana babanın çocukları oldukları vurgulanmış olup, bu bakımdan eşit oldukları belirtilmiştir. Bütün insanlar aynı ana babadan çoğalmış olmalarına rağmen, bu üreme olayında hiçbir zaman kardeş kardeşe evlilikte olmamıştır. Başka bir ifadeyle, nasıl ki bugün İslam dininde “ensest” ilişki nasıl yasaksa ilk insan olan Adam ve Havva zamanından bu tarafa da her zaman yasak olmuştur. Allah’ın bazı toplumlara ceza olarak bazı yasaklar getirmesi bir tarafa, temel yasaklar bidayetten bu tarafa hep yasak olmuştur. Örneğin: İçkinin haram olması, kumarın haram olması, haksız yere bir insanın öldürülmesinin yani katilliğin haram olması başlangıçtan bu tarafa hep haram olagelmiştir, kardeş kardeşe evlilikte tıpkı bu haramlar gibi, başlangıçtan bu tarafa hep haram yani yasaktır. Zira, Allah’ın kanununda değişme meydana gelmez. Allah, sünneti gereği olarak, birileri için ayrı, birileri için ayrı kanun koymaz ve değiştirmez. Kur’an’dan mealen:

- Allah’ın, öteden beri süregelen kanunudur bu: Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın. 48/23
( Ayrıca bak: 17/77, 33/62, 35/43. Ayetler.)

Şimdi dense ki, o zaman nesiller nasıl üredi? Kur’an’ın bu konuda seçenek olarak bıraktığı tefekkür, Adem ve Havva’dan ilk doğan çocukların iki veya ikiden fazla kız çocukları oldukları ve bunlarında babasız olarak, erkek ve kız çocukları doğurduğu ve doğurmuş oldukları bu çocukların ilk etapta teyze çocukları olarak evlendikleridir. Bu tür evliliklerde nesep olarak helal evliliklerdir. Kur’an ışığında “hikmet gereği” bu konunun anlaşılması bana göre bu şekildedir. Halen, tabiat ta babasız doğum yapan canlıların olması da bu görüşü destekleyen bir husustur.
Konumuza dönecek olursak, Kur’an’dan mealen:

- Rabb’i bir zaman İbrahim’i bir takım kelimelerle sınamış o da onları tamamlayınca: “Ben seni insanlara imam yapacağım.” demişti. “Soyumdan’da (imamlar yap, ya Rabbi!)” dedi. (Rabb’i): “Zalimlere ahdim ermez (onlar için söz vermedim.)” buyurdu.
2/124

İbrahim peygamberi, Allah insanlara imam yapmıştı. İbrahim peygamber, Allah’tan, dilekte bulunarak soyundan da imamlar yapmasını istemiş. Allah, İbrahim peygambere imamlık işinin soy işi olmadığını, önemli olan, soyun değil de, takvanın olduğunu belirtmiştir. Zira dikkat edilirse İbrahim peygamberin bizzat kendisi, Allah tarafından sınanmış, sınanma neticesinde imamlığa Liyakatli olduğu ortaya çıkmıştır. İmamlık işi takvaya bağlı değil de, babasının kim olduğuna bağlı olmuş olsaydı, İbrahim peygamber imam olamazdı. Zira, İbrahim peygamberin babası bir putperesti, sonra imanda etmedi. Kur’an’dan mealen:

- İbrahim, babası Âzer’e demişti ki: “Sen putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.” 6/74

- Ve kitapta İbrahim’i de an. Şüphesiz o çok sadık bir peygamber idi. 19/41

- Babasına demişti ki: “Ey babam! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun?” 19/42

- “Ey Babam, bana sana gelmeyen bir ilim geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim.” 19/43

- “Ey Babam! Şeytana ibadet etme; zira şeytan, Rahman’a âsi olmuştur.” 19/44

- “Ey abam! En sana Rahmân’dan bir azâbın dokunmasından korkuyorum. O zaman (sen), şeytanın dostu olursun.” 19/45

- (Babası): “Ey İbrâhim, sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, an dolsun seni taşlarım. Uzun süre enden ayrıl git!” dedi. 19/46

Görüldüğü gibi, bir peygamberin babası müşrik bir kimse olabiliyor. Aynı durum peygamberlerin çocukları içinde geçerlidir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- Gemi, onarı dağlar gibi dalga(lar) arasından geçirirken Nûh, bir kenarda duran oğluna: “Yavrum, bizimle berâber (gemiye) bin, kâfirlerle beraber olma!” diye seslendi. 11/42

- (Oğlu): “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” dedi. (Nûh): “Bugün, Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur, ancak O’nun rahmet ettiği (insanlar kurtulur).” dedi. Ve aralarına dalga girdi, o da boğulanlardan oldu. 11/43

Ayrıca, peygamber eşi olmalarına rağmen, Nûh’un karısı ve Lût’un karısı mümin olmadılar ve Allah’a asi oldular ve kafir olarak öldüler; Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler, onlara hıyânet ettiler. Kocaları, Allah’tan (gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı. (Onlara): “Haydi, girenlerle berâber siz de ateşe girin” denildi. 66/10

Allah’a en çok asi olmuş olanlardan bir tanesi de, Fir’avn’dur. Buna rağmen karısı mümin idi. Kur’an’dan mealen:

- Allah, iman edenlere de, Firavun’un karısını misal vermektedir. O şöyle demişti: “Rabb’im bana yanında cennetin içinde bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zâlimler topluluğundan kurtar!” 66/11

Bu durum karşısında, bir kimse çıkıp ta aynı soydan gelenlerin veya her hangi bir şekilde bir birleriyle akrabalık bağıyla bağlı olanların, bu durumlarından dolayı en üstün olduklarını ve müminlerin yönetiminin bunlardan başkası için mümkün olmadığını iddia ile imameti, babadan oğula devredecek şekilde belli bir gruba tahsis edemez. İddia etmesi halinde bu, Kur’an’a uygun bir iddia olmuş olmaz. İmamiyye Şiasının iddia ettiği on iki amam, çok değerli şahsiyetler olabilirler, fakat böyle bir durum imametin onların dışında olamayacağı manasına gelmez. Zaten bugünkü fiili durumda, böyle bir iddianın uygulamada mümkün olmadığını göstermektedir. Öyle ki, tim müminler bir araya gelsek, bu gün için, İmamiyye Şiasının iddia etmiş olduğu on iki imamdan herhangi birinin imameti altına girmeye imkan bulamayız. Zira bunlardan herhangi bir şahıs dünyada yaşıyor değildir. Hatta yaşıyor diye iddia ettikleri Mehdi ile tek bir kelime konuşacak imkana sahip, tek bir insan yoktur. Zira bizzat kendilerinin iddia ettiğine göre Mehdi H. 328 M.940 tarihinden beri yani 1058 yıldır büyük bir gizlilikle gizlenmiş ve dünya yaşamıyla irtibatı kesilmiştir. Onlar bu duruma “Gaybet-i Kübr┠yani Büyük Gizlilik Dönemi demektedirler.

İmametin, bütün takvalı müminler tarafından istenebilecek bir olay olduğuna dair örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Rahman’ın kulları ki yeryüzünde mütevazı olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarlarsa “selâm” derler. 25/63

-Onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek (O’nun huzûrunda) ayakta durarak geçirirler. 25/64

- Onlar ki: “Rabbimiz, cehennemin azâbını bizden öteye çevir, doğrusu onun azâbı (insana sarılıp bir daha ayrılmayan) sürekli bir azab dır.” derler. 25/65

- “Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır!” (derler). 25/66

- Ve onlar ki, harcadıkları zaman, ne isrâf ederler, ne de cimrilik ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları), bu ikisinin arasında dengeli olur. 25/67

- Ve onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar, hak yolla olmadıkça Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa günâhı(nın cezâsını) bulur. 25/68

- kıyamet günü, onun azâbı kat kat artırılır; orada, zelil olarak ebediyen kalır. 25/69

- Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi iş yapanlar başka. Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayıcıdır; çok merhametlidir. 25/70

- Kim (günahlarından) tövbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbûl bir kimse olarak Allah’a döner. 25/71

- Onlar ki yalan şahitlik etmezler, boş lâf (konuşanlar)a rastladıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler. 25/72

- Ve onlar ki kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. 25/73

- Ve onlar ki: “Rabbimiz, bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar lütfeyle ve bizi muttakilere (senin azabından korunanlara) imam yap.” derler. 25/74

Yukarıda mealini yazmış olduğum, ayet meallerinde, Rahmân’ın kullarına ait vasıflar belirtilmiştir. Bu vasıfları taşıyan kimselerin, tüm takvalı müminler olduğu açıktır. Ve görüldüğü gibi (25 Furkan 74 ) bu vasıfların arasında imam olabilme olayı bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, Allah’a karşı kulluk görevini yerine getiren herkes, Allah’ın diğer takvalı kullarına imam olabilir. Böylece imamlık olayında, ailevi bağlara sahip kimseler değil, bütün takvalı müminler kitlesi esastır. Yani bu kitleden herhangi biri dünya hayatında mevcutsa; yaşıyorsa. İslâm devletine imamlık yapabilir. İmamın şahıs olarak, dünya hayatında mevcut ve yaşıyor olması şarttır. İslam devleti mevcut olduğu müddetçe yaşayan bir olgudur. Devletin başında bulunan imamında aynı şekilde aktif olarak yaşıyor olması gerekir. Zira imam mevcut değilse de, hayalde yaşıyorsa veya toplum içinde yaşayan bir şahıs değilse, yok demektir ve olup olmaması arasında fark yoktur. Kimsenin kendisine soru soramadığı; müracaat edemediği, kendisini göremediği, kendisinden bilgi alamadığı, bir şikayetini iletemediği, sorunlarına çare bulamadığı bir imamın fiilen devlet yönetmesi mümkün değildir. Zira böyle bir şahıs ancak hayalde vardır. İslam devletinin ihtiyaçları aktif ve günceldir; bu ihtiyaçların yerine getirilmesi, hiçbir boş iddia ve fikirlerle tatil edilemez. Mustazaf (zayıf) duruma düşen müminlerin yedikleri sopalar gerçektir. Gerçek sopa yiyen kimselere hayali imam nasıl bir şeydir. Gerçekten bu çok ibret verici bir iddiadır.

Yukarıda vasıfları bildirilen müminlerin hepsi imam adayı olabilirler, bunlardan herhangi birinin imam olabilmesi için diğer müminlerden biat alması (yani kendisini seçmeleri) gerektiği gibi, diktatör olmayıp, karalarında İslam şurasıyla (meclisiyle) danışarak hareket etmesi gerekir.

Yukarıda mealini vermiş olduğum ayetler incelendiğinde, İmamiyye Şiasının on iki imam iddiasının Kur’an’a uygun olmadığını görmek mümkündür.

İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE ABDEST VE GUSÜL

Daha önce, İmamiyye Şiası dışındaki dört ehli sünnet mezhebinin, Abdest ve Gusül konusundaki anlayışlarını iddia ettikleri rivayetlerden örnekler vererek, Kur’an ile karşılaştırırken, Kur’an’a göre Abdest ve Gusül’ün nasıl olması gerektiğini belirtmiştim. Bundan dolayı, İmamiyye Şia’sının bu konudaki görüş ve iddiaları ile uygulamalarını, Kur’an’la karşılaştırdığımda daha önce bahsetmiş olduğum hususlar hakkında daha kısa bilgi vereceğim.

Abdest hakkında Kur’an’dan mealen:
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 5