2. Kitap Bölüm 4
Kur’an’da her türlü misal vardır. Kur’an’dan mealen:
- Andolsun biz Kur’an’da insanlara her
çeşit misali türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu,
inkarda (kafirlikte) direttiler. 17/89
- Andolsun biz bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü
biçimlerde anlattık. Ama insan tartışmaya her şeyden daha çok
düşkündür. 18/54
En güzel izah tarzı ve en güzel öğretim Kuran’dadır. Kuran’dan
mealen:
- Biz, bu Kur’an’ı vah yetmekle sana
kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen o (Kur’an)n’dan önce
(bunları) bilmeyenlerden idin. 12/3
- Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab’ı
sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu
Kitap’tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri
Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitab Allah’ın doğruluk
rehberidir. Onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de
saptırırsa ona yol gösteren bulunmaz. 39/23
Kur’an hak ile bâtılı birbirinden ayıran ciddi bir sözdür.
Kur’an’dan mealen:
- Dönüşü olan göğe an dolsun. 86/11
- (Bitkilerin çıkması için) yarılan yere an dolsun ki, 86/12
- O (Kur’an), elbette (hak ile batılı) ayırt edici bir sözdür. 86/13
- O, şaka değildir. 86/14
- Onlar (onu iptal etmek için) bir tuzak kuruyorlar. 86/15
- Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum 86/16
- Hele sen o kafirlere mühlet ver, biraz bırak onları. 86/17
Kur’an, anlaşılması kolay bir kitaptır. Kur’an’dan mealen:
- Andolsun! Biz, Kur’an’ı zikir (öğüt
alınması) için kolaylaştırdık. Artık öğüt alan yok mudur?
54/17-22-32-40
Görüldüğü gibi, Kur’an’a batini yön isnat etmeleri ve Kur’an
anlaşılmaz demeleri, Kur’an’a aykırıdır.
4- Kur’an’ı tefsir etmeleri ve tefsir anlayışları:
Ehl-i Beyt imâmlarını, dinin bütün meselelerinde olduğu gibi, tefsir
ilmi konusunda da yegane merci kabul ederler. Bunun için tefsirde
son söz yine imamlarındır, onlara göre, Kur’an’ın gerçek tefsirini
imamlar bilir ve yalnız onlardan gelen tefsir rivayetleri makbuldür.
Zira derler ki, bütün peygamberlerin ilmi Ali’de ve ondan sonra
gelen imâmlarda toplanmıştır. Bu konuda Peygambere şöyle bir haberi
de söyletebilmişlerdir.
“Peygamber’e (S.A.V.) Ali (R.A.) hakkında sorulduğunda; “hikmet ona
bölündü, dokuzu Ali’ye,, biri de insanlara verilmiştir” dedi.
(Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu C.1 Sayfa 443. )
Daha öncede söylediğim gibi, yapmış olduğum eleştirilerde, imam
Ali’yi veya O’nun evladını eleştirmeyi amaçlamadığımı. Nasıl ki,
Resûlullah adına hadis adı altında söylemediği birçok söz
uydurulmuşsa, aynı durumun Ali ve Evladı içinde geçerli olduğunu
belirtmiştim. Kaldı ki benim şahsen, Ali ve Evladı için büyük bir
saygı ve sevgim vardır. Zaten benim bütün yazılarımdaki
eleştirilerim, Kur’an’da kötü oldukları belirtilmiş olan şahıslar
hariç, direk şahıslar olmayıp, Kur’an ölçüsüne göre, Kur’an karşıtı
sözler ve oluşumlardır.
İmamiyye Şia’sının yapmış olduğu tefsirler, çoğunlukla siyasi
amaçlı, övgü içerikli tefsirlerdir. şöyle ki:
- Güneşe ve onun aydınlığına andolsun, 91/1
- Onu takip ettiği zaman aya andolsun, 91/2
- Güneşi ortaya çıkardığı zaman gündüze an dolsun, 91/3
- Onu örttüğü (her tarafı karanlıkla bürüdüğü) zaman geceye andolsun
91/4
Mealini yazmış olduğum Şems Sûresinin 1-4 ayetlerini tefsir
ettiklerinde. “Güneşi Peygamber (S.A.V.)le, Ay’ı Ali (R.A.) ile;
Gündüzü, Hasan (R.A. Ve Hüseyn (R.A.) ile; Geceyi de Ümeyye oğulları
ile tevil etmişlerdir.” (Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu
C.1 Sayfa 439, “Alıntısı, Şevâhidut-Tenzil II. 333.” Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayınları 1988. )
Bu iddialarına göre, Allah, gece dolayısıyla Ümeyye oğulları üzerine
de yemin etmiş olmaktadır. Gerçekten bu İmamiyye Şia’sının görüş
açısı yönünden anlaşılmaz bir durumdur. Zira onlar, Ümeyye
oğullarını aynı şeytan gibi görmektedirler, hal böyle olunca,
iddialarına göre nasıl olurda, Allah, şeytanla eşdeğer olarak kabul
ettikleri Ümeyye oğulları üzerine haşa yemin etmiş olur. Ümeyye
oğulları konusundaki görüşleriyle ilgili olarak Nehc’ül Belâğa’da
şöyle demektedirler:
“Andolsun Allah’a ki Ümeyye oğulları, Allah’ın hiçbir harâmını helal
saymadan, hiçbir dini bağı çözmeden bırakmazlar bu işi. Taşla
kerpiçle yapılmış bir ev, ovaya kurulmuş bir çadır kalmaz ki
zulümleri, oraya girmemiş olsun; hiçbir yurt bulunmaz ki onların
cevrine karşı koysunda yıkılmadan durdun.......” (Nehc’ül- Belâga.
Terceme, Abdulbâki Gölpınarlı, Sayfa 225 Neşriyat Yurdu, Yeni Şark
Maarif Kütüphanesi 1972 baskısı. )
Tefsir anlayışlarının esasını siyasi amaçlar şekillendirdiğinden,
kendilerine dayanak bulabilmek için, bu konuda da, Kur’an’ın, Zahir
ve Bâtın manası olduğunu ileri sürerler. “Onların iddialarına göre
Allah Taâla, Kur’an’ın zâhirini tevhide, nübüvvete ve risalete
çağırmaya; batınını da, imâmet, velayet ve buna bağlı olan şeylere
davete mahsus kılmıştır.” (Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail
Cerrahoğlu C.1 Sayfa 416.)
Ve derler ki: “İnsan için Kurân’ın zâhiri nasıl vâcip ise bâtınına
inanmak da aynı şekilde vaciptir. Bu Kurân’ın muhkem ve
müteşâbihine, nâsih ve mensûhuna inanmanın vâcip oluşu gibidir. Bu
ilme tafsili bir şekilde ulaşmak ta ehl-i beyt yoluyla olur.
Kısacası, Kur’an’ın her iki manası da yalnız ehl-i beytten gelir.
Her iki manayı ancak ehl-i beytten olanlar bilir, başkaları değil
bâtınını, zahirinin bile birçoğunu bilemezler. Ehl-i beytten gelen
mana anlaşılmasa dahi kabul etmek icap eder. Kişi, zâhire inanıp
bâtına inanmazsa, her ikisini inkâr eden gibi küfretmiş olur.”
(Tefsir Tarihi, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu C.1 Sayfa 416-417.)
Böylece Kur’an’da batın öğreti olduğunu iddia etmekle yetinmeyip,
İnsanlarla Kur’an arasına perde örmeye çalışarak, insanların
Kur’an’ı hür bir şekilde anlamalarını, amaçları doğrultusunda
engellemeye gayret ettiler. Hal bu ki, Kur’an insanların hür bir
şekilde anlamaları için inmiş bir kitaptır. İnsanları bu öğretiden
uzaklaştırmaya çalışmak, Kur’an’a karşı koymaktan başka bir şey
değildir. Kur’an’dan mealen:
- Biz (bu) Kitâbı, insanlar için, sana hak
ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır, kim de
saparsa kendi zararına sapmış olur. Sen onların üzerine vekil
değilsin. 39/41
Böylece, İmamiyye Şia’sı, Sünnilikle beraber, Batıniliğe sıkı sıkıya
yapışmıştır. Daha önce, Kur’an’dan örnekler verip, belirttiğim gibi,
Kur’an açık ayetlerden müteşekkil olup, hiçbir Batıni öğreti
içermez. Aksini iddia etmek, Kur’an ayetlerini inkar etmek manasında
olduğu gibi, böyle bir inkar, İslam yolundan çıkmanın ta kendisidir.
Kur’an’dan mealen:
- Andolsun, sana apaçık âyetler indirdik,
onları yoldan çıkmışlardan başkası inkar etmez. 2/99
İMÂMİYYE ŞİASI’NIN İMAMET KONUSUNDAKİ İNANÇLARI
Caferilik mezhebi veya diğer bir adıyla, İmamiyye mezhebi, bir Sünni
mezhep olmasına rağmen, kendisini diğer Sünni mezheplerden en önemli
hususların başında bu mezhebe tabi olan şahısların on iki masum
imama inanmaları ve bu masum inanmayı imânın şartlarından
saymalarıdır. Bunlara göre imamları halk seçemez, imamlar
peygamberler gibi, Allah tarafından seçilerek görevlendirilmiş
kimselerdirler. Bu inançlarına göre kabul ettikleri imamlarla
peygamberler arasındaki tek fark isim farklılığından başka bir şey
değildir. Böylece, İmamiyye Şiasına göre, bir kimsenin mümin
olabilmesi için on iki masum imama inanması ve onlara tabi olması
şarttır. Peygamberleri red etmek nasıl ki İslam dininden çıkmaya
sebep ise, imamları reddedende tıpkı bunun gibi, Mümin olamaz.
Daha önce, gerek imamlık konusuna, gerekse mehdilik konusuna ve
bunlarla ilgili olarak Ehli-Beyt konusuna (Birinci Ciltte) değindim,
fakat konunun Caferilerle ilişkisi açısından tekrar kısaca değinmeyi
gerekli görüyorum. Zira, Caferilerin inancını anlamak için bu
konuların bilinmesi temel teşkil eder. Öyle ki, kendilerini bu
İnançla tanıtarak adlandırmaktadırlar. İmamlık konusunu imanın
şartlarından saymaları bu konuya verdikleri önemin tipik örneğidir.
Şöyle demektedirler:
“İmâmetin, usûl-i dinden olup imânın, ona inanmakla tamamlanacağına
itikad etmekteyiz...... İmâmet nübüvvetin devâmıdır. Peygamberleri
göndermek , nasıl bir lütuf ise, peygamberlerden sonra, onun yerine
İmâmı naspetmek de lûtufdur ve vücut-ı zâti ile Allah’u Teâlâ’ya
vacibdir; bu bakımdan İmâmet, ancak Allah’u Teâlâ’dan nass ile,
yâhud o İmamdan önceki İmâmın, onun İmâmetini beyaniyle tahakkuk
eder; insanların seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar
dilediklerini İmam olarak tâyin, yâhud dilediklerini azl hakkına da
sâhip değillerdir. Aynı zamanda insanlar, imamsız kalamazlar; çünkü
Rasûl-i Ekrem Sallâllahu aleyhi ve selle, << Kim zâmanın İmâmını
bilmeden, tanımadan ölürse, câhili yet ölümü üzere ölmüştür >>
buyurmuşlardır.””
“Aynı zamanda asırlardan bir asrın, halkın kendisine itâati farz
edilmiş bir İmamsız geçmesi de mümkün değildir. İnsanlar, onu kâbul
etseler de etmeseler de, ona yardımda bulunsalar da, bulunmasalar
da, ona muti olsalar da, her asırda, her zaman,Allah tarafından
nasbe dilmiş bir imam mevcuttur. İmâmın, halk tarafından tanınıp
bilinmesi, yâhud bilinmemesi, Hazret-i Peygamberin (S.M.) mağarada,
Ebû-Tâlib şı’bında gizlenmeleri gibi halktan gizlenmesi aynıdır;
nitekim aklen, bu gizlenmiş zâmanın uzun, yâhud kısa olması arasında
da fark yoktur. Allah’u Teâlâ, << Her topluma bir hidayet veren
vardır>> 13/7 ve << Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir korkutucu
çıkmasın >> buyurmaktadır. (35/24)” (Şia İnançları, Yazan: Muhammed
Rızâ’l-Muzaffer, Çeviren: Abdulbâkıy Gölpınarlı. Sayfa: 50-5. Zaman
Yayınları 1978. )
Dikkat edilirse, imamları dini açıdan peygamberlerle bir saymakta ve
peygamberlerden farklı olarak da, imam toplum içinde mevcut
olamazsa, hiç kimse onunla konuşma ve görme imkanına sahip almazsa,
ona hiçbir şey sormak veya cevap almak mümkün olmazsa, kısacası
toplumla hiçbir irtibatı olmadan, sadece hayalde yaşıyor olsa ki,
bununla iddialarınca mağarada gizlenmiş ve halen asırlardan beri hiç
kimse ile, hiçbir hususta irtibatı olmayan, var olduğuna iman
ettikleri “Mehdi”yi kastetmektedirler. Ve bütün bunlara rağmen
Mehdi’nin imamlığına iman etmeyen kimselerin mümin olamayacağı
iddiasındadırlar. Şia’i İmâmiyyenin inancına göre, Mehdi:
“Şii-İmâmiyyenin on ikinci ve son imam olarak inandıkları Muhammed
b. El-Hasan 15 Şaban 255/30 temmuz 869 tarihinde Samarra’da
doğmuştur. Onun 9 Rebiyülevvel 258/24
Ocak 872 veya 8 Şaban 256/11 Temmuz 870 tarihinde doğduğu da rivayet
edilir. Babası el-Hasan el-Askeri, annesi de Nercis Hatun’dur.
Künyesi, Şii rivâyetlere göre, Hz. Peygamber’in künyesinin aynı,
Ebu’l-Kasım’dır. Pek çok lâkabı vardır: Sâhibu’z-Zaman (Zamanın
Sâhibi) el-Kaaim (Ayakta Duran), el-Huccet (Kesin Delil),
el-Muntazam (Beklenen) el-Mehdi (Hidâyet Olunmuş).bunlardan en
meşhûru el-Kaaim el-Muntazar ve el-Mehdi’dir. Şii-İmamiyya, On
ikinci İmam’ın adını söylemez. Lâkabı ile andıktan sonra
“Accelallahu Ferecehu,, (Allah Onun Zuhurunu Çabuklaştırsın) derler.
Hakkında daha fazla tarihi malûmata sâhip bulunmadığımız Muhammed b,
el-Hasan, Şii-İmamiyye’nin inancına göre, babası el-Hasanu’l-Askari’nin
vefatından sonra, evlerinde sirdap’a girerek gözden kaybolmuştur;
hâlen sağdır ve Kıyâmetten önce mehdi sıfatıyla zuhûr ederek zulümle
dolmuş dünyayı adâletle dolduracaktır. Bu, bir inanç esâsıdır.”
(İmâmiyye Şiası, Yazan: Prof. Dr. Ethem Rûhi Fığlalı, Sayfa,
171-172, Selçuk Yayınları.)
Bu öyle bir inançtır ki, Mehdi, hiçbir toplumun içinde mevcut değil,
hiç kimseyle bir irtibatı yok fakat aynı zamanda iddialarınca
uyarıcı ve yol gösterici imiş. Böyle bir iddia ise hayali bir
doğmayla uğraşmaktan başka bir şey değildir. Ve şunu derim ki, halen
beklemekte olduğunuz masum imam, üç yaşlarında olduğu bir sırada
1125 yıldan yıldan beri, mağarada gizli olup ondan bir ses çıkmadı.
Üstelik, en ufak bir köy muhtarı kadar, ne dini, nede dünyevi
herhangi bir işte etkinliği veya müdahalesi yok iken, böyle birisi
var olsa dahi ne faydası olur? Kaldı ki, O bir mevcut olmayandır.
Ondan size hiçbir menfaat geldi mi? Geçip gidenlere bir menfaati
olmadığına göre, bundan sonra da, kıyamete kadar gelecek olanlara
faydalı olması nasıl beklenir. Kıyamete birkaç gün kala gelmesinin,
o güne kadar gelip gidenlerin faydası açısından hiçbir önemi olamaz.
Aslında, O sizce kayıp, bence ise hiç yoktur.
Evet, umut edip bekledikleri 12. İmamın durumu bu şekildedir. Öbür
on bir imamın ise vefat ettiğini ve dünya hayatından
uzaklaştıklarını kendileri de kabul etmektedirler. Anlaşılan odur
ki, iddialarının dünya yaşamında herhangi bir aktif güncelliği
olmadığını kendileri de anlamış olduklarından, kendilerine
yaşayanlardan, seçim yoluyla yönetici imamlar seçtiler ve bugün,
sandık başında seçmiş oldukları kimseler tarafından
yöneltilmektedirler. Her ne kadar seçmiş oldukları bu kimselere,
“İmamın Vekili” veya başka bir ifadeyle “Velayeti Fakih” diyorlarsa
da, bu bir dil sürçmesinden başka bir şey olmayıp, gerçekte iddia
etmiş oldukları on iki imamın dışında kendi reyleriyle seçilmiş
imamlar tarafından yöneltilmektedirler. Bugün yönetimleriyle ilgili
olarak yaşamakta oldukları fiili durum bu şekilde olup, aksine
iddiaların gerçek manada bir önemi yoktur. Onlar bugünkü fiili
durumlarıyla on iki imam iddialarının dışına çıkmışlardır. Bu durum,
hayali gerçeklerle, somut gerçeklerin mücadelesinde, somut
gerçeklerin galip gelmesi olayıdır. Uygulama imkanı olmayan ve aynı
zamanda hayat gerçekleriyle bağdaşmayan hayali iddialler hiçbir
zaman tatbik imkanı bulamazlar, öyle ki, aradan geçen asırlar
içerisinden, şimdiye kadar dünyada yaşamış olan tüm insanlar,
İmamiyye Şiasının iddia etmiş olduğu Mehdi’yi başlarına imam olarak
getirmeyi amaçlamış olsalar dahi, buna imkan bulamazlardı, zira
mevcut olmayan ve olması da mümkün olmayan hayali durumların,
realite olarak gerçeğe dönüştüğü görülmüş şey değildir. Ayrıca,
İmamlık Liyakati olarak ileri sürmüş oldukları on iki imam iddiaları
Kur’an’la da bağdaşmamaktadır. Kur’an’a göre, Allah nezrinde
üstünlük takva derecesine göredir. Takva ise, akrabalık olayından
bağımsız bir olgudur. Akrabalık bağı, Allah nezrinde geçerli bir
olgu olmuş olsaydı bütün insanlar, Allah nezrinde üstün bir dereceye
sahip olmuş olurdu, zira bütün insanlar Adem’in çocuklarıdır, Adam
ise ilk mürşit ve ilk peygamberdi, böylece bütün insanların, Kur’an
öğretisine göre peygamber çocukları olduğu açıkça görülmüş olur.
Fakat bu olgu onlara bir şey kazandırmaz. Kazandıran tek olgu
takvadır. Peygambere ehil olarak akrabalık bağlarıyla yakın olmak
sevinilecek bir olaydır, fakat İmam Ali’nin ve çocuklarının,
Müminler tarafından bu kadar çok sevilmelerine esas neden, yüksek
takvalarıdır. İmam, Ali olsun, onun temiz çocukları olsun Müminlere
imam olmaya layık çok değerli kimseler idiler. Benim burada konu
ettiğim onların değerli şahsiyetleri değil, İmamet konusunda,
Kur’an’a göre İslam sistemini göstermektir. Kur’an’a göre
imamet soya bağlı olmayıp, bütün Müminlerin hak kazanabileceği şahsa
bağlı bir olaydır. Buna göre herhangi bir mümin imam olabilir.
Zaten, başka türlü, tatbiki yönünden bir uygulaması olamaz. farz
edelim ki bugün Mehdi mevcut olmuş olsun ve İmam mevkiinde bulunmuş
olsun, vefat ettiğinde ondan sonra kıyamet binlerce sene sonra olmuş
olsa, ondan sonra kendisi dışında bir imamın olması muhakkak
gerekecektir, o zaman on iki imam iddia etmenin manası nedir.
Kıyamete, iddia ettikleri gibi 40 gün veya 40 sene kala mehdi gelmiş
olsa bile netice yine değişmez. Zira şimdiye kadar olduğu gibi,
şimdiden sonra da Mehdi gelinceye kadar çok uzun bir zaman geçmesi
halinde, imamsız geçecek asırların, imamsız geçmemesi için, on iki
imam dışında gereğe göre imamlar kabul etmekten başka bir izahını
yapamazlar. Nitekim, bugün uygulamada yaptıkları da zaten budur.
Kabul ettikleri on iki imam şunlardır:
Eb’ül - Hasan Ali b. Ebi - Talib (El - Murtazâ). Hicretten 23 yıl
önce H. 40
Ebû - Muhammed Hasan b. Ali (Ezzeki) H. 2 - 50.
Ebû - Abdullah Huseyn b. Ali (Seyyid’üş Şühedâ) H.3 -61.
Ebû - Muhammed Ali b. Husyen (Zeynülabidin) H. 38- 85.
Ebû - Ca’fer Muhammed b. Ali (El - Bâkır) H. 57 - 114.
Ebû - Abdullah Câ’fer b. Muhammed (Es - Sâdık) H. 93 - 148.
Ebû - İbrâhim Mûsâ b. Cafer (El - Kâzım) H. 128-193
Eb’ül - Hasan Ali b. Mûsâ (Er - Rızâ) H.148-203.
Ebû - Cafer Muhammed b. Ali (El - Cevâd) H. 195 - 220.
Eb’ül - Hasen Ali b. Muhammed (El- Hâdi) H. 212 - 254.
Ebû - Muhammed Hasan b. Ali (El - Askeri) H. 232-260.
Muhammed el - Mehdi b. Hasan el - Askeri H. 260 - ?
İmamıyye Şiası, Ali b. Ebi - Talib’in, Peygamberin amcası oğlu ve
aynı zamanda damadı olması hesabıyla, hem Ali’nin, hem de çocuk ve
torunlarının, peygamberin Ehlibeyt’i yani hane halkı olduklarını
iddia etmişlerdir, böylece kabul ettikleri on iki imamın,
peygamberin Ehlibeyt’i olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Birinci
ciltte, Ehli Sünneti izah ederken, Kur’an’dan örnekler vermek
suretiyle, bir kimsenin damadı, amca oğlu olsa dahi “Ehlibeyt‘i”
yani Hane Halkı olamayacağını, zira Hane Halkı kavramının bir çatı
altında yaşayan fertlerine ait bir kavram olduğunu izah etmeye
çalıştım. İmamiyye Şiası ise
peygamberin eşlerini dahi, peygamberin hane halkı olmaları
gerçeğinden dışlamışlardır. Bu konuyla ilgili olarak Kur’an’a
bakıldığında yaptıklarının Kur’an’a uymadığını ve dolayısıyla,
Allah’ın “Ehlibeyt” tanımına karşı çıktıkları açıkça görülür. Ali
aba iddiasıyla peygamberin Ehlibeyt’ini, beş fertten müteşekkil
sayarak, bunlarında peygamber dahil olmak üzere, Ali, Fâtıma, Hasan
ve Hüseyin, olduğunu söylemişlerdir. Halbuki, Ali bir aile reisidir
ve kendisine ait Ehlibeyti vardır. Peygamberde bir aile reisidir ve
kendisine ait Ehlibeyti vardır. Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin ise
peygamberin ehli beyti olmayıp, Mümin ve iyi kimseler olarak,
peygamberin “Ehli” dirler. Daha öncede belirttiğim gibi, “Ehil” olma
Ehlibeyt olma durumundan daha üstün bir konumdur. Örneğin
Ehlibeyt’ten olan eşler, boşanma durumunda Ehlibeytlikten çıkarlar,
fakat akrabalıktan gelen Ehillik ise sosyal bağların son bulmasıyla
son bulan bir olay değildir ve daha köklüdür.
Peygamber eşlerinin, peygamberin Ehlibeyti olduğuna dair, Kur’an’dan
örnekler verecek olursam, mealen:
-Ey peygamber! eşlerine söyle: “Eğer siz,
dünyâ hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a
(boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım" 33/28
-”Eğer Allah’ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin
ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat
hazırlamıştır." 33/29
- Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa
onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır. 33/30
- Fakat sizden kim Allah’a ve Resûlüne itâate devam eder ve yararlı
iş yaparsa ona da mükâfatını iki kat veririz ve (cennette) onun için
bol rızık hazırlamışızdır. 33/31
- Ey peygamber kadınları, siz, kadınlardan
herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna karşı
gelmekten) korunursanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin
ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan
uzak bir biçimde) söz söyleyin. 33/32
- Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliye (çağı kadınları)nın
açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin.
Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaad edin, Ey Ehl-i
Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor. 33/33
- Sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti
hatırlayın, Şüphesiz Allah lâtiftir, haber alandır. 33/34
Görüldüğü gibi, peygamberin ehl-i beyti olarak eşleri tanımlanmış ve
onlara hitap edilmiştir. Peygamberlerin eşleri ve Ehl-i Beyt’lik
konusunda bir örnekte, Kur’an’daki Hûd Sûresi 71,72,73, ten
gösterebiliriz, mealen:
- (İbrâhim’in) karısı, ayakta duruyordu.
(Bunu duyunca) güldü. Biz ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından
da Yakûb’u. 11/71
- (İbrâhim’in karısı) “Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir
pir iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey!" 11/72
- (Elçi melekler) dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?
Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey Ehl-i Beyt! O,
övülmeğe lâyıktır, iyiliği boldur." 11/73
Görüldüğü gibi, peygamberlerin eşleri, Kur’an’da, Allah tarafından
peygamberlerin Ehl-i Beyt’i olarak tanımlanmışlardır. Aksini iddia
etmek, Kur’an ayetlerini inkar etmek demektir. Zaten Ehl-i Beyt
tanımı, daha öncede ifade ettiğim gibi, hane halkı demektir. Hane
halkı ise aynı çatı altında yaşayan ve birbirleriyle akrabalık
bağıyla bağlı olan, aynı mutfağı ve Ekonomik imkanları paylaşan
kimselerdirler. Birden fazla evleri olsa dahi, bir aile reisinin
başkanlığı altında bir topluluk meydana getirirler. Hane halkını
meydana getiren en önemli esaslardan bir tanesi, aile reisinin
eşleridir. Zira eşler temel esastır. Çocuklar dahi babalarıyla aynı
çatı altında yaşadıkları müddetçe babalarının ehl-i beytidirler,
ayrılıp yeni bir ev kurduklarında ise yaşadıkları o evin ehl-i beyti
olmuş olurlar, artık öz babalarının ehl-i beyti değil, iki tarafında
mimin kimseler olmasıyla da, İslam dinine göre bir birlerinin ehli
olmuş olurlar.
Bu ifadelerle, Kur’an’a göre Ehl-i Beyt kavramını izah etmeye
çalıştım. Bunun içinde iki şeye dikkat çekmek istedim, birincisi,
Ehl-i Beytin, bir aile reisine ait bir evde yaşayanlar ve o aile
reisinin onların geçiminden mükellef olması, ikincisi, Ehl-i Beyt’i
meydana getiren en önemli esaslardan bir tanesinin, o aile reisine
ait eşlerin, o aile reisinin Ehl-i Beyti olduğu hususudur. Kur’an
ayetlerinde de bu husus açıkça görülebilir. Bir çok kimseler bu
kavramı saptırmaya çalışarak, peygamberin eşlerinin, peygamberin
Ehl-i Beyt’i olmadığını ısrarla iddia etmişlerdir. Bu ise, Kur’an’a
aykırı olan bir husustur. Yoksa, zan edilmesin ki, biz peygamberin
akrabalarını sevmiyoruz. Biz peygamberin tüm yakınlarını, Ehl-i
Beyti olsun veya olmasınlar çok büyük bir sevgiyle severiz.
Özellikle, şehit Hüseyin’e, Yezit tarafından yapılan haince
saldırının acısını asla unutmuş değiliz. O, Hüseyin’ki, Müminlere
imam olmak ona ne güzel yakışırdı. O, Hüseyin’ki, İslam’da olmayan
ve Emeviler’in getirmiş olduğu, babadan oğula devreden saltanata
karşı kıyam etmişti. O’na selam olsun, o ne güzel şehit ne güzel
peygamber torunu idi.
Peygamberin tüm yakınlarını sevmek, İslam dininde mecburi olan bir
husustur. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
- Allah’ın, iman eden ve sâlih amel işleyen
kullarına müjdelediği (Cennet bahçeleri ve Rabları katında
diledikleri her şey) işte budur. (Ey Muhammed!) De ki: “Buna
karşılık sizden yakınlara sevgi dışında, herhangi bir ücret
istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse, biz de onun bu iyiliğini
artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır; iyiliklere çok
karşılık verendir. 42/23
Müminlere imam olmak, takvalı bütün müminler için müşterek bir
olaydır. Bu itibarla, takvalı her mümin, Irkı, kabilesi, soyu,
ataları kim olursa olsun, müminlere imam olabilir. Babadan oğula
veya biat almadan her ne şekilde olursa olsun, saltanat veya krallık
İslam dininde red edilmiştir. Bu hususlarla ilgili olarak,
Kur’an’dan mealen:
- Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir
dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için kavimlere ve
kabilelere ayırdık ki Allah yanında en değerli olanınız. O’ndan en
çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.
49/13
Görüldüğü gibi, bütün insanların aynı ana babanın çocukları
oldukları vurgulanmış olup, bu bakımdan eşit oldukları
belirtilmiştir. Bütün insanlar aynı ana babadan çoğalmış olmalarına
rağmen, bu üreme olayında hiçbir zaman kardeş kardeşe evlilikte
olmamıştır. Başka bir ifadeyle, nasıl ki bugün İslam dininde
“ensest” ilişki nasıl yasaksa ilk insan olan Adam ve Havva
zamanından bu tarafa da her zaman yasak olmuştur. Allah’ın bazı
toplumlara ceza olarak bazı yasaklar getirmesi bir tarafa, temel
yasaklar bidayetten bu tarafa hep yasak olmuştur. Örneğin: İçkinin
haram olması, kumarın haram olması, haksız yere bir insanın
öldürülmesinin yani katilliğin haram olması başlangıçtan bu tarafa
hep haram olagelmiştir, kardeş kardeşe evlilikte tıpkı bu haramlar
gibi, başlangıçtan bu tarafa hep haram yani yasaktır. Zira, Allah’ın
kanununda değişme meydana gelmez. Allah, sünneti gereği olarak,
birileri için ayrı, birileri için ayrı kanun koymaz ve değiştirmez.
Kur’an’dan mealen:
- Allah’ın, öteden beri süregelen kanunudur
bu: Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın. 48/23
( Ayrıca bak: 17/77, 33/62, 35/43. Ayetler.)
Şimdi dense ki, o zaman nesiller nasıl üredi? Kur’an’ın bu konuda
seçenek olarak bıraktığı tefekkür, Adem ve Havva’dan ilk doğan
çocukların iki veya ikiden fazla kız çocukları oldukları ve
bunlarında babasız olarak, erkek ve kız çocukları doğurduğu ve
doğurmuş oldukları bu çocukların ilk etapta teyze çocukları olarak
evlendikleridir. Bu tür evliliklerde nesep olarak helal
evliliklerdir. Kur’an ışığında “hikmet gereği” bu konunun
anlaşılması bana göre bu şekildedir. Halen, tabiat ta babasız doğum
yapan canlıların olması da bu görüşü destekleyen bir husustur.
Konumuza dönecek olursak, Kur’an’dan mealen:
- Rabb’i bir zaman İbrahim’i bir takım
kelimelerle sınamış o da onları tamamlayınca: “Ben seni insanlara
imam yapacağım.” demişti. “Soyumdan’da (imamlar yap, ya Rabbi!)”
dedi. (Rabb’i): “Zalimlere ahdim ermez (onlar için söz vermedim.)”
buyurdu.
2/124
İbrahim peygamberi, Allah insanlara imam yapmıştı. İbrahim
peygamber, Allah’tan, dilekte bulunarak soyundan da imamlar
yapmasını istemiş. Allah, İbrahim peygambere imamlık işinin soy işi
olmadığını, önemli olan, soyun değil de, takvanın olduğunu
belirtmiştir. Zira dikkat edilirse İbrahim peygamberin bizzat
kendisi, Allah tarafından sınanmış, sınanma neticesinde imamlığa
Liyakatli olduğu ortaya çıkmıştır. İmamlık işi takvaya bağlı değil
de, babasının kim olduğuna bağlı olmuş olsaydı, İbrahim peygamber
imam olamazdı. Zira, İbrahim peygamberin babası bir putperesti,
sonra imanda etmedi. Kur’an’dan mealen:
- İbrahim, babası Âzer’e demişti ki: “Sen
putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir
sapıklık içinde görüyorum.” 6/74
- Ve kitapta İbrahim’i de an. Şüphesiz o çok sadık bir peygamber
idi. 19/41
- Babasına demişti ki: “Ey babam! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir
faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun?” 19/42
- “Ey Babam, bana sana gelmeyen bir ilim
geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim.” 19/43
- “Ey Babam! Şeytana ibadet etme; zira
şeytan, Rahman’a âsi olmuştur.” 19/44
- “Ey abam! En sana Rahmân’dan bir azâbın dokunmasından korkuyorum.
O zaman (sen), şeytanın dostu olursun.” 19/45
- (Babası): “Ey İbrâhim, sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?
Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, an dolsun seni taşlarım.
Uzun süre enden ayrıl git!” dedi. 19/46
Görüldüğü gibi, bir peygamberin babası müşrik bir kimse olabiliyor.
Aynı durum peygamberlerin çocukları içinde geçerlidir. Bu konuda,
Kur’an’dan mealen:
- Gemi, onarı dağlar gibi dalga(lar)
arasından geçirirken Nûh, bir kenarda duran oğluna: “Yavrum, bizimle
berâber (gemiye) bin, kâfirlerle beraber olma!” diye seslendi. 11/42
- (Oğlu): “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” dedi. (Nûh):
“Bugün, Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur, ancak O’nun
rahmet ettiği (insanlar kurtulur).” dedi. Ve aralarına dalga girdi,
o da boğulanlardan oldu. 11/43
Ayrıca, peygamber eşi olmalarına rağmen, Nûh’un karısı ve Lût’un
karısı mümin olmadılar ve Allah’a asi oldular ve kafir olarak
öldüler; Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
- Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile
Lût’un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımdan iki sâlih kulun
(nikâhı) altında idiler, onlara hıyânet ettiler. Kocaları, Allah’tan
(gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı. (Onlara): “Haydi, girenlerle
berâber siz de ateşe girin” denildi. 66/10
Allah’a en çok asi olmuş olanlardan bir tanesi de, Fir’avn’dur. Buna
rağmen karısı mümin idi. Kur’an’dan mealen:
- Allah, iman edenlere de, Firavun’un
karısını misal vermektedir. O şöyle demişti: “Rabb’im bana yanında
cennetin içinde bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden
kurtar. Ve beni şu zâlimler topluluğundan kurtar!” 66/11
Bu durum karşısında, bir kimse çıkıp ta aynı soydan gelenlerin veya
her hangi bir şekilde bir birleriyle akrabalık bağıyla bağlı
olanların, bu durumlarından dolayı en üstün olduklarını ve
müminlerin yönetiminin bunlardan başkası için mümkün olmadığını
iddia ile imameti, babadan oğula devredecek şekilde belli bir gruba
tahsis edemez. İddia etmesi halinde bu, Kur’an’a uygun bir iddia
olmuş olmaz. İmamiyye Şiasının iddia ettiği on iki amam, çok değerli
şahsiyetler olabilirler, fakat böyle bir durum imametin onların
dışında olamayacağı manasına gelmez. Zaten bugünkü fiili durumda,
böyle bir iddianın uygulamada mümkün olmadığını göstermektedir. Öyle
ki, tim müminler bir araya gelsek, bu gün için, İmamiyye Şiasının
iddia etmiş olduğu on iki imamdan herhangi birinin imameti altına
girmeye imkan bulamayız. Zira bunlardan herhangi bir şahıs dünyada
yaşıyor değildir. Hatta yaşıyor diye iddia ettikleri Mehdi ile tek
bir kelime konuşacak imkana sahip, tek bir insan yoktur. Zira bizzat
kendilerinin iddia ettiğine göre Mehdi H. 328 M.940 tarihinden beri
yani 1058 yıldır büyük bir gizlilikle gizlenmiş ve dünya yaşamıyla
irtibatı kesilmiştir. Onlar bu duruma “Gaybet-i Kübrâ” yani Büyük
Gizlilik Dönemi demektedirler.
İmametin, bütün takvalı müminler tarafından istenebilecek bir olay
olduğuna dair örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:
- Rahman’ın kulları ki yeryüzünde mütevazı
olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarlarsa “selâm” derler.
25/63
-Onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek (O’nun huzûrunda)
ayakta durarak geçirirler. 25/64
- Onlar ki: “Rabbimiz, cehennemin azâbını bizden öteye çevir,
doğrusu onun azâbı (insana sarılıp bir daha ayrılmayan) sürekli bir
azab dır.” derler. 25/65
- “Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır!” (derler).
25/66
- Ve onlar ki, harcadıkları zaman, ne isrâf ederler, ne de cimrilik
ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları), bu ikisinin arasında
dengeli olur. 25/67
- Ve onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar, hak
yolla olmadıkça Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmezler ve zinâ
etmezler. Kim bunları yaparsa günâhı(nın cezâsını) bulur. 25/68
- kıyamet günü, onun azâbı kat kat
artırılır; orada, zelil olarak ebediyen kalır. 25/69
- Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi iş yapanlar başka. Allah,
onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayıcıdır;
çok merhametlidir. 25/70
- Kim (günahlarından) tövbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbûl bir
kimse olarak Allah’a döner. 25/71
- Onlar ki yalan şahitlik etmezler, boş lâf (konuşanlar)a
rastladıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler. 25/72
- Ve onlar ki kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman,
onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. 25/73
- Ve onlar ki: “Rabbimiz, bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler
ve çocuklar lütfeyle ve bizi muttakilere (senin azabından
korunanlara) imam yap.” derler. 25/74
Yukarıda mealini yazmış olduğum, ayet meallerinde, Rahmân’ın
kullarına ait vasıflar belirtilmiştir. Bu vasıfları taşıyan
kimselerin, tüm takvalı müminler olduğu açıktır. Ve görüldüğü gibi
(25 Furkan 74 ) bu vasıfların arasında imam olabilme olayı
bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, Allah’a karşı kulluk görevini
yerine getiren herkes, Allah’ın diğer takvalı kullarına imam
olabilir. Böylece imamlık olayında, ailevi bağlara sahip kimseler
değil, bütün takvalı müminler kitlesi esastır. Yani bu kitleden
herhangi biri dünya hayatında mevcutsa; yaşıyorsa. İslâm devletine
imamlık yapabilir. İmamın şahıs olarak, dünya hayatında mevcut ve
yaşıyor olması şarttır. İslam devleti mevcut olduğu müddetçe yaşayan
bir olgudur. Devletin başında bulunan imamında aynı şekilde aktif
olarak yaşıyor olması gerekir. Zira imam mevcut değilse de, hayalde
yaşıyorsa veya toplum içinde yaşayan bir şahıs değilse, yok demektir
ve olup olmaması arasında fark yoktur. Kimsenin kendisine soru
soramadığı; müracaat edemediği, kendisini göremediği, kendisinden
bilgi alamadığı, bir şikayetini iletemediği, sorunlarına çare
bulamadığı bir imamın fiilen devlet yönetmesi mümkün değildir. Zira
böyle bir şahıs ancak hayalde vardır. İslam devletinin ihtiyaçları
aktif ve günceldir; bu ihtiyaçların yerine getirilmesi, hiçbir boş
iddia ve fikirlerle tatil edilemez. Mustazaf (zayıf) duruma düşen
müminlerin yedikleri sopalar gerçektir. Gerçek sopa yiyen kimselere
hayali imam nasıl bir şeydir. Gerçekten bu çok ibret verici bir
iddiadır.
Yukarıda vasıfları bildirilen müminlerin hepsi imam adayı
olabilirler, bunlardan herhangi birinin imam olabilmesi için diğer
müminlerden biat alması (yani kendisini seçmeleri) gerektiği gibi,
diktatör olmayıp, karalarında İslam şurasıyla (meclisiyle) danışarak
hareket etmesi gerekir.
Yukarıda mealini vermiş olduğum ayetler incelendiğinde, İmamiyye
Şiasının on iki imam iddiasının Kur’an’a uygun olmadığını görmek
mümkündür.
İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE ABDEST VE GUSÜL
Daha önce, İmamiyye Şiası dışındaki dört ehli sünnet mezhebinin,
Abdest ve Gusül konusundaki anlayışlarını iddia ettikleri
rivayetlerden örnekler vererek, Kur’an ile karşılaştırırken,
Kur’an’a göre Abdest ve Gusül’ün nasıl olması gerektiğini
belirtmiştim. Bundan dolayı, İmamiyye Şia’sının bu konudaki görüş ve
iddiaları ile uygulamalarını, Kur’an’la karşılaştırdığımda daha önce
bahsetmiş olduğum hususlar hakkında daha kısa bilgi vereceğim.
Abdest hakkında Kur’an’dan mealen:
2. KİTAP BÖLÜM 5