2. Kitap Bölüm 5
- Ey İman edenler! Namaza dur(mak
iste)diğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın ve ellerinizi dirseklere
kadar, ve başlarınızı mesh edin (ıslak elle silin), ve ayaklarınızı
da topuklara kadar. Eğer cünüp iseniz temizlenin (yıkanın). Ve eğer
hasta iseniz veya yolcu iseniz veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya
da kadınlara dokunmuş ve su bulamamışsanız, temiz toprağa teyemmüm
edin; Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin, Allah size güçlük
çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini
tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz. 5/6
- Ey iman edenler! Ne dediğinizi bilinceye kadar, sarhoş iken namaza
yaklaşmayın. Yolculuk hali hariç, cünüp iken de yıkanmadan (namaza
yanaşmayın). Eğer hasta veya yolcu iseniz veya tuvaletten gelmiş
veya kadınlara dokunmuşsanız ve su bulamazsanız, temiz toprağa
teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Şüphesiz
Allah, çok affeden, çok bağışlayandır. 4/43
Yukarıda meallerini yazmış olduğum, Kur’an ayetleri dikkate
alındığında, İmamiyye Şia’sının Ab dest ve Gusül konusundaki bazı
iddialarının Kur’an’a uymadığı görülür. Şöyle ki:
“Yellenmek Ab destti bozar” demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet
İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz,
Zaman Yayınları 1980 Sayfa 61. )
Ab dest bozmuş olmanın şartlarından biri tuvaletten gelmiş olmaktır.
Yellenmek için tuvalete gidilmesi bir ihtiyaç olmadığına göre,
yellenmek ab desti bozmaz.
“Uyku ab desti bozar” demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal,
Sayfa 61. )
Uykunun ab desti bozduğu konusunda, Kuran’da herhangi bir husus
mevcut olmadığından bu iddiaları da yersizdir. Zira, Kur’an’da
abdestin bozulmuş olmasının iki şartı vardır. Bunlarda, kadınlara
dokunmuş olmak veya tuvaletten gelmiş olmaktır.
“Vacib ve Sünnet namazlar abdesti bozar demeleri. (Caferi Mezhebine
Göre Özet İlmihal, Sayfa 61. )
Bu görüşlerine esas olarak, 5 Mâide 6 Sûresinin yalnızca baş kısmını
esas aldıkları anlaşılmaktadır. Zira onların bu iddiaları, başka bir
ifadeyle, her namaza kalkıldığında her namaz için ayrı ayrı abdest
alınacak manasındadır. 5 Mâide 6 Sûresinin baş (giriş) kısmında da,
Namaza durmak isteyen müminlerin abdest alması istenmektedir. Fakat
ayetin devamında, abdesti bozan şartlar sayılmıştır. Bunlarda,
kadınlara dokunmuş olmak veya tuvaletten gelmiş olmaktır. İnsanlar
arasındaki kurallarda da önce genelleme yapılıp, sonrada detayların
belirtildiği birçok hususlar bulmak mümkündür. Örneğin: Herkes vergi
ödemek zorundadır dendikten sonra, şu veya şu işleri yapanlar
denmesi gibi. Ayette de, Namaz için abdest almak gereklidir
genellemesi yapıldıktan sonra, abdest bozulmasının şartları
sıralanmıştır. Bundan dolayı farz veya sünnet namazların abdesti
bozduğu iddiası Kur’an’a uygun değildir.
“Vacip tavâfın” abdesti bozar demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet
İlmihal,Sayfa61. )
Mezheplerinin fıkıh anlayışında “Kıyâs” (bağlantı kurma, iki olay
arasında benzerlik kurarak hüküm çıkarma) olmamasına rağmen,
anlaşılan odur ki, Namazla, Vacip tavaf arasında kıyas yaparak,
mademki, namaz abdesti bozmaktadır o halde, vacip tavafta abdesti
bozar hükmüne varmışlardır. Bu tutarsız bir iddia olduğu gibi, Tavaf
için hiçbir surette abdest almak farz değildir. Zira, kıyamlı salat
(namaz) ile, diğer farzların arasında ehemmiyetli (önemli) bir fark
mevcuttur. Namaz için kıyama durmanın manası, Allah’ın huzurunda
ibadet için ihtiram (saygı) duruşunda bulunmaktır. Bunun için,
elbiselerin (imkan nispetinde) güzel ve temiz olması veya bir
ifadeyle her mescide gidildiğinde, herkes imkanı nispetinde
(oranında) süslü elbiselerin giymiş olması gerekir. Her namaza
kalkıldığında ayrıca kişi cenabetten arınmış ve abdest almış
olmalıdır. Diğer farzların yerine getirilmesinde ise, namazda olduğu
gibi, Allah huzurunda saygı duruşunda bulunma olayı olmadığı için,
örneğin, Zekat veya sadaka verirken, Oruç tutarken veya Hac ederken
veya kıyamlı salat (namaz) dışında, Allah’ın adını anarken ab destli
olmak gerekmez. Bu bakımdan, Caferilerin (İmamiyye Şia’sı), vacip
tavaf abdesti bozar demeleri, Kur’an’a uygun değildir.
“Kur’an’ın yazısına, Allah ve Peygamberin adlarını ifade eden
yazılara el sürmek için ab destli olmalıdır.” demeleri. (Caferi
Mezhebine Göre Özet İlmihal, Sayfa 62. )
Daha önce, Caferilerin dışındaki dört Sünni mezhebin, Kur’an’a
ellerken ab destli olunması gerektiğini iddia ettiklerini ve bu
iddialarının Kur’an’a uygun olmadığını izah etmiştim. Caferiler işi
daha da ileriye götürerek, peygamber adlarına dahi abdestsiz el
sürülemeyeceğini iddia etmektedirler. Peygamber dışında bir çok
kimsenin adı, Muhammed, İsa veya Musa’dır, bu gibi kimselerin durumu
nasıl olacaktır? Kendi adlarını yazarken veya ellerken ab destli
olmalarımı gerekmektedir? Veya ab destli olduklarını farz edelim,
içinde adları yazılı olan hüviyetlerini veya herhangi bir kağıdı, ab
destli olmayan hatta hatta Müslüman dahi olmayan birine vermeleri
gerektiğinde, senin abdestin yoktur, adıma elleyemezsin, bundan
dolayı gerekli evrakı sana veremiyorum mu diyecekler. Hal böyle
olunca, Caferiler, mezheplerini anlatan binlerce kitabı nasıl oluyor
da insanlar okusun diye dünyaya dağıtıyorlar. O kitaplarda,
abdestsiz ellenmemesi gerektiğini iddia ettikleri adlar yazılı
olduğu gibi, ab destli olsun veya olmasın, Müslüman olsun veya
olmasın isteyen herkes o kitapları veya yazıları elde ettiğinde
haliyle ellemektedir. Durum böyle olunca, abdestsiz ellenmesi yasak
olan yazıları, elemeleri yasak olan kimselere nasıl teslim
ediyorlar. ab destli olmak güzel bir olaydır fakat abdestin farz
olması namaz içindir. 1990’da İran’dan gelen birçok meyve
sandığının, İran’da basıldığı anlaşılan eski gazete kağıtlarıyla
ambalajlandığını gördüm. Ambalaj için kullandıkları gazetelerde hiç
mi, Allah adı, Peygamber adı veya ayet metni yazmıyorlar. Bu
yazılara ellemenin ötesinde, temiz olmayan yerlere atılmak suretiyle
saygısızlık yapılmaktadır. İddialarında samimi iseler neden böyle
bir olayı işlemekte veya önlememektedirler. İslam dininde, Allah
adına veya Peygamber adlarına veya Kur’an’a saygısızlık yasaktır,
fakat abdestsiz ellemek saygısızlık değildir.
Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
- (Süleyman) kuşları teftiş etti,
(içlerinde hüdhüdü bulamadı) dedi ki : “Neden hüdhüdü göremiyorum,
yoksa kayıplardan mı oldu?” 27/20
- “Ona çetin bir azâb edeceğim, ya da onu keseceğim. Yahut da bana
(mazeretini belirten) açık bir delil getirecek.” 27/21
- Çok geçmeden (hüdhüd) geldi : “Ben, dedi, senin görmediğin bir şey
gördüm ve Sebe’den sana gerçek bir haber getirdim.” 27/22
- “Ben onlara hükümdarlı eden bir kadın
buldum, kendisine (kralların muhtâç olduğu) her şey verilmiş ve
büyük bir tahtı var.” 27/23
- “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini
gördüm. Şeytan onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan
alıkoymuş, bu yüzden hidâyete (doğru yola) giremiyorlar.” 27/24
- “Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve gizlediklerini açığa
vurduklarını bilen Allah’a secde etmeleri gerekmez miydi?” 27/25
- “Allah ki O’ndan başka İlah yoktur, büyük Arş’ın sahibidir. 27/26
- Süleyman) : “Bakalım dedi, doğrumu söyledin, yoksa yalancılardan
mısın?” 27/27
- “Bu mektubumu götür, onlara at, sonra onlardan biraz çekil de bak,
neye başvuruyorlar (ne yapacaklar).” 27/28
- (Hüdhüd mektubu götürüp attıktan sonra
Sebe melikesi Belkis) müşavirlerine dedi ki : “Ey ileri gelenler,
bana çok önemli bir mektup bırakıldı.” 27/29
- “O, Süleyman’dan (geliyor) ve ‘Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
(başlamakta)dır. 27/30
- “Bana karşı üstünlük taslamayın ve Müslüman olarak bana gelin!”
(diye yazıyor dedi). 27/31
- “Ey ileri gelenler, dedi, bu işimde bana bir fikir verin
(bilirsiniz ki) ben siz olmadıkça hiçbir şeyi (kendi başıma) kesip
atmam.” 27/32
Yazmış olduğum bu ayet meallerinde görüldüğü gibi, Süleyman
peygamber, değil ab destli olmaları, henüz Müslüman olmamış Sebe
kavmine içinde Allah’ın adı yazılı olan davet mektubu göndermiştir.
Bu da gösteriyor ki, Allah’ın adına abdestsiz ellemek günah
değildir. Dolayısıyla Kur’an’a da abdestsiz ellenebilir, zira
Kur’an’da Allah’ın adından daha yüce bir kelime yoktur.
Ölüye dokunulduğunda (Mess-i Meyyit) gusül (yıkanma) etmenin farz
olduğunu söylemeleri:
“Eğer bir kimse ölünün vücudu soğuduktan sonra, elini ölünün
bedenine dokundurur ise, gusl edip bütün vücudunu yıkamalıdır. Bu
hüküm başka mezheplerde yoktur.” (İslam’da Caferi Mezhebi ve İmam
Cafer Sadık Buyrukları, yazan; Hüccetül İslâm, Ahmed Sabri Hamedani,
Kadıoğlu Matbaası Ankara-1986 Sayfa 102. )
“Mes’ele - 1 - Vücudu soğuyan ve yıkanmamış olan ölüye dokunana
gusül vacip olur.”
“Mesele - 2 - Ölü veya diriden koparılmış, kemikli bir parçaya
dokunmak da guslü vâcip eder.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal,
Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman
Yayınları 1980 Sayfa 73. )
Yukarıda yazmış olduğum örneklerde görüldüğü gibi, Caferiler,
soğuyan ölüye dokunulduğunda, yalnız kendi mezheplerinde olmak
üzere, dokunan kişilerin yıkanmasının farz olduğu iddia
etmektedirler. Şu var ki; iki iddia arasında çelişki mevcuttur.
Şöyle ki : Hüccetül İslâm Ahmed Sabri Hamedani herhangi bir istisna
yapmazken, Ayetullah Hac Seyyid Muhammed Şirazi, ölü yıkanmamışsa
istisnasını yapmaktadır. Fakat netice itibariyle Caferiler ölüye
veya ölü veya diriden koparılmış kemikli bir parçaya dokunan
kimsenin bütün bütün vücudunu yıkamasının farz olduğu
inancındadırlar. Ve bunun kendi mezheplerine ait çok özel bir durum
olduğunu söylemektedirler. Başka bir ifadeyle kendilerinden başka
kimsenin bilmediği bir İslami hakikati bir farzı yalnız kendilerinin
bildiği bildiği ve uyguladığı iddiasındadırlar. Kur’an’a
baktığımızda onların bu iddiasına uygun herhangi bir farza
rastlayamıyoruz. Fakat, Tevrat’a baktığımızda onların bu
iddialarının kaynağını net olarak görmemiz mümkündür. Şöyle ki:
“Her hangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün murdar (pis, necis)
olacaktır; ‘12’ üçüncü günde ve yedinci günde kendisini onunla
tathir edecek (yıkanıp temizleyecek); ve tahir (temiz) olacak; fakat
üçüncü günde ve yedinci günde kendisini tathir (temiz) etmezse,
tahir olmayacak. ‘13’ Bir ölüye, her hangi bir insan cesedine
dokunan ve kendisini tathir etmeyen adam Rabbin meskenini murdar
eder; ve o can İsrail’den atılacaktır; onun murdarlığı daha
kendisindedir.”
“ ‘14’ Şeriat şudur: çadırda bir adam öldüğü zaman; çadıra giren her
adam, ve çadırda olan herkes yedi gün murdar olacaktır. ‘15’ Ve
üzerinde örtüsü bağlı olmayan her açık kap murdar olacaktır. ‘16’ Ve
kırda kılıçla öldürülmüş olana, yahut bir ölüye, yahut insan
kemiğine, yahut kabre kim dokunursa yedi gün murdar olacak. ‘17’ Ve
murdar adam için, yanmış suç takdimesi külünden alacaklar; ve onun
üzerine bir kaba akar su konulacak; ‘18’ ve tahir bir adam zufa
otunu alıp suya batıracak, ve çadır üzerine, ve bütün kaplar
üzerine, ve orada olan adamlar üzerine ve kemiğe, yahut öldürülmüş
adama, yahut ölüye, yahut kabre dokunan üzerine serpecek; ‘19’ ve
tahir adam murdar adam üzerine üçüncü günde ve yedinci günde
serpecek; ve yedinci günde onu tathir edecek; ve esvabını yıkayacak,
ve suda yıkanacak, ve akşamlayın tahir olacaktır.” (Kitabı Mukaddes,
Kitabı Mukaddes Şirketi, 1991 Baskısı, Tevrat, sayılar. Bab 19 sayfa
155.)
Görüldüğü gibi, yapmış oldukları iddianın esası bize göre muharref
olan Tevrat’tan alınma olup, onu uygulamaktadırlar. Yoksa bize
hastır deyip yapmış oldukları bu iddia, Kur’an’da farz edilmiş bir
husus değildir.
Kendilerine Müslüman diyen, yüz milyonlarca insanın asırlardır, tek
bir İslâm inancına sahip olmamalarının, yüzlerce ayrı inanç grubu
teşkil etmelerinin, bu inanç ihtilaflarından dolayı bir birleriyle
rekabet etmelerinin, zaman, zaman bir birlerine düşmanlık
etmelerinin, bir birlerini tekfir etmelerinin ve bir birlik
oluşturamamalarının en temel nedeni, Kur’an’la yetinmeyerek, hatta
Kur’an’ı dışlayarak, Kur’an dışındaki kaynakları inançlarına esas
almalarıdır. Çok ibret verici bir olaydır ki, peygambere uyma
mecburiyetini, peygamber adına uydurulan rivayetlere tahsis edip,
Kur’an’a uymamayı, peygambere uymak zan ediyorlar. Hal bu ki,
peygambere uyma hususunda Kur’an’ın verdiği mesaj, getirdiği
Kur’an’ı kabul edip uygulamak ve peygamberin hayatta bulunduğu
sürece vereceği hükümlere teslimiyettir. Peygamberin bu konumu,
devlet başkanlığını belirten bir konumdur, bunu örnek aldığımızda,
hem onun zamanında ki hem de vefatından sonraki İslam devlet
sisteminin örneğini görmüş oluruz. Yoksa, Peygambere uyuyoruz adı
altında, Kur’an’ı dışlayıp, Kur’an’a aykırı rivayetler peşine
gitmek, hele bunları peygambere mal etmek İslami bir olay değildir.
Bu inançlarda kaynakları ne olursa olsun, peygambere mal edilerek
rivayet edilmektedir. Hal bu ki, peygamber hiçbir zaman, Allah’a
iftira ile, Kur’an’a aykırı din öğretisinde bulunmamıştır. Bunun
daha da ötesinde, rivayetlerin Kur’an ayetlerini iptal yani nesh
edebileceğini iddia etmek, peygambere iftira etmenin ötesinde, İslam
diniyle yakından uzaktan ilgisi olmayan büyük bir hezeyandır. Eğer
kendilerine Müslüman diyen ve rivayetlere dayanan bütün gruplar bu
iddialarından vaz geçerek, Müslüman olmak için Kur’an’ı yeterli ve
batın (gizli) mana ihtiva etmeyen açık bir kitab olarak kabul etmiş
olsalardı. Kur’an etrafında ve onun önderliğinde birleşmek suretiyle
inançlarını Kur’an’a uygun hale getirselerdi, mümin kardeşliğinin
nasıl bir olay olduğunu görecek ve Kur’an’a bağlı imanın tadına
varacaklardı. İslam dininde Kur’an’a bağlı inanç esastır. Allah
tarafından, en son gelen kitap, peygamberimiz Muhammed vasıtasıyla
gelen Kur’an’dır. Allah tarafından korunmuş ve değiştirilememiştir.
Kim, Kur’an’a gizli (batini) mana yakıştırır veya İslam dini için
yetersiz olduğunu ve İslam dininin anlaşılması için aşka kitaplara
ve bilgi kaynaklarına veya mümin olmanın dışında özel şahıslara
ihtiyaç olduğunu söylerse, Kur’an’ı red etmiş olur. Dolayısıyla,
böyle bir kimse mümin olmadığı gibi, İslam ümmetinin bir ferdi de
değildir.
İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE NAMAZ
İmamiyye Şia’sı dışında olup, Kütüb-i siteyi esas olan diğer ehli
sünnet mezheplerini, kabul ettikleri rivayetlerden örnekler vermek
suretiyle incelerken, Kur’an’a göre namaz hakkında bilgi vermiş
olduğumdan, İmamiyye Şia’sının namaz anlayışını, daha önce vermiş
olduğum bilgileri hatırlatmak suretiyle izah etmeye çalışacağım.
Caferiler, Namaz vakitleri ve diğer bazı hususlarda, Kütüb’i siteye
bağlı Sünnilerle aynı fikirde değildirler. Şöyle ki: Öğle ile İkindi
namazlarını ve Akşam ile Yatsı namazlarını birleştirmek suretiyle
beş vakitlik namaz farzını üçe indirdiklerinden bu konuda Kütüb-i
Sitte’ye bağlı Sünnilerden ayrılmaktadırlar. (Namaz tabirini
kullanırken “kıyamlı Salat’ı” kast ettiğimi belirtmek isterim),
ayrıca, secde edilebilecek yerin özellikleri ve diğer bazı
hususlarda farklılıkları mevcuttur.
Namaz rekatları ve namaz vakitleri konusunda şöyle derler:
“Günlük farz namazlar. Beş vakit olup farzları seferde (yolculukta)
olmayanlar için toplam on yedi rik’atır.
a) Sabah namazının farzı iki rik’atır.
b) Öğle namazının farzı dört rik’atır.
c) İkindi namazının farzı dört rik’atır.
d) Akşam namazının farzı üç rik’atır.
e) Yatsı namazının farzı dört rik’atır.
Adı geçen namazların her birinin belli bir vakti vardır. Bunların,
vaktinden önce kılınması veya vaktinden sonraya tehir edilmesi câiz
değildir.
a) Sabah Namazı : Fecri sadıktan güneş doğuncaya kadar bu namazın
kılınması gerekir.
b) Öğle ve İkindi Namazları: Şer’i öğle zamanından güneşin batışına
kadar.
c) Akşam ve yatsı namazı: Güneşin batışından gece yarısına kadar.”
(Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi,
Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman Yayınları 1980 Sayfa 78-79. )
Farz namazların rekat sayıları hakkındaki iddiaları, Kütüb-i
Sitte’ye bağlı Sünnilerin iddialarıyla aynıdır. Caferilerde, sabah
namazının farzı iki rekat, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzı
dörder rekat, akşam namazının farzı üç rekattır demektedirler. Bu
iddia, hangi gruptan olursa olsun, Sünnilerin Kuran’a karşı en çok
kullandıkları iddiadır. Ne zaman ki, onlara Kur’an İslâm dini için
yeterlidir dediğimizde, o zaman gösterin akalım bize, Kur’an’da öğle
dört, akşam üç sabah iki rekattır diye bir şey var mı demişlerdir ve
hala demektedirler. Hal bu ki bu iddiaları tamamıyla boş bir iddia
olduğu gibi, bu iddialarıyla Kur’an’a noksanlık iddia etmekle
küfrettiklerinin farkında da değildirler. Bu konuda daha önce uzunca
bahsettim. Bundan dolayı, Caferilerinde rekat sayılarıyla ilgili
iddiaları Kur’an’a uymamaktadır.
Caferilerin, öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirmek
suretiyle, beş vakit olan günlük farz namazları üç vakte
indirmelerine gelince. Yine daha önce namaz vakitleri konusunda
(birinci ciltte) yapmış olduğum izahatlar dikkate alınırsa bu
iddialarının Kur’an’a uymadığını görmek mümkündür. Hatta beş vakti
birleştirmeyen diğer Sünnilerin, öğle namazını günün tam ortasına
denk getirdiklerini bunun ise Kur’an’a uygun olmadığını, zira
gündüzün iki tarafında namaz kılınması gerektiğini dolayısıyla öğle
namazı yerine, duha namazının farz olduğunu belirtmiştim. Namaz
vakitlerinin belirli zamanı olup, birleşmeme konumuna sahip
olduklarını Kur’an’da açıkça görmek mümkündür. Hal böyle olunca,
Caferilerin namaz vakitlerini birleştirerek, günlük farz namazları
üçe indirmeleri Kur’an’dan çok uzak bir iddia olup, Kur’an’a
uymamaktadır.
Caferilerin diğer bir iddiaları, yolcu namazının mutlaka
kısaltılarak iki rekat kılınması gerektiğini iddia etmeleridir.
Şöyle ki:
“Eimme-i Hudâ’dan (A.M.) gelen hadisler, yolculukta, mutlaka dört
rikkatli namazların ikişer rikkat kılınmasını ve yolcunun oruç
tutmamasını emretmektedir.
Zürâre b. A’yen ve Muhammed b. Müslim, İmâm Ebû-Ca’fer Muhammed’ül -
Bakırdan (A.M.), yolculukta namaz hakkında ne buyurursunuz, nasıl ve
kaç rikkat (rekat) kılınmalı diye sormuşlar, İmâm (A.M.), <<
Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, << Yeryüzünde,
sefere çıktığınızız zaman... Namazı kısaltmakta bir vebâl (günah)
yok size >> buyurmuştur. Artık,yolcu değilken namazı nasıl
tamamlamak vâcipse (farzsa), yolculukta da kısaltmak vâciptir.>>
cevabını vermiştir.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik,
Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı,
sayfa 589. )
Kütüb-i Sitte’ye bağlı Sünnilerin de, yolcu namazı konusunda aynı
iddiada bulunduklarını ve bu iddianın Kur’an’a uymadığını daha önce
belirtmiştim. Zira Kur’an’da ancak, kafirlerden gelebilecek bir
tehlikenin mevcut olması halinde namazın kısaltılabileceği açıkça
belirtilmiştir, dolayısıyla hiçbir tehlikenin mevcut olmaması
halinde namaz kısaltılamaz.
Yukarıda alıntı olarak yazmış olduğum örnekte ilginç bir durum
mevcuttur. Şöyle ki: “Yeryüzünde, sefere çıktığınız zaman... Namazı
kısaltmakta bir vebâl yok size” diyerek üç noktayla ifade edilmiş
bir boşluk bırakılmıştır, bu da yazar tarafından kasıtlı
yapılmıştır, zira boş bırakılan yere “korkuyorsanız” şartını yazmak
zorunda kalacak böylece bütün izahatları çökmüş olacaktı. Onun
yazmaktan kaçındığını ben yazacak olursam konu kolayca anlaşılır.
Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkâr
edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı (salat)
kısaltmanızda size bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfirler, sizin
açık düşmanınızdır. 4/101
Mealini yazmış olduğum ayette görüldüğü gibi konuyu amacından
saptırma yoluna gitmişlerdir. Zira, yolculukta namazın (salat)
kısaltılmasına verilen ruhsat, kafirlerden gelebilecek bir
tehlikenin varlığıyla ilgilidir, ayrıca, Allah, muhakkak namazı
kısaltın diye emretmemektedir, kısaltırsanız günaha girmiş
olmazsınız diye ruhsat vermektedir. Muhakkak kısaltın diye
emretmemektedir. Fakat, Caferiler bunu da kabul etmemektedirler.
Tehlike olsun veya olmasın kişinin yolculukta dört rekat olarak
kıldığı namaz geçersidir, tekrar iki rekat kılmak suretiyle iade
etmesi yani kaza etmesi gerekir demektedirler. Şöyle ki:
“ Zürâre ve Muhammed, yolculuktayken dört rikkat kılana, namazını
iâde gerekir mi, gerekmez mi diye sormuşlar. İmâm (A.M.) <<
Kısaltmayı emreden âyet ona okunmuşsa, anlatılmışsa ve böyle olduğu
hâlde dört rikkat kılmışsa iâde eder (, yâni yeniden, vaktindeyse
iki rik’at edâ, vakti geçmişse kazâ olarak aynı namazı kılması
gerektir), o âyet ona okunmamışsa, bu hükmü bilmiyorsa ve <<
Yolculukta bütün dört rik’atlı) farzlar, akşam müstesnâ, iki
rikkattir; yalnız akşam üç rikkattir. Rasûlullah Sallâllahu Aleyhi
ve Âlihi ve Sellem yolculukta da akşam namazını üç rikkat olarak
kıldılar; yolcu değilken de >> buyurmuşlardır.” Hatta bu tür
iddialarla da yetinmeyerek, Kur’an’la irtibatı tamamen bir tarafa
bırakarak şöyle demektedirler.
“<<Mecma’ıl-Beyan >> sâhibi, bu haberi irâd ettikten sonra <<
Yolcuya farz olan, yolcu olmayana farz olana uymuyor; haberde buna
delâlet var. İmâmiyye şunda ittifâk etmiştir ki, yolcuya namaz
kısaltılmış olmuyor, yolcu olmayanın aksine ona kısa namaz, yâni iki
rik’at namaz farz ediliyor. Hz. Peygamber de (S.M), << Müsâfire
(Dört rik’atli namazlar). Kısaltılmadan iki rik’at namaz farz
edilmiştir>> buyurmuşlardır diyor.” demektedirler. ( Tarih boyunca
İslâm Mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der
Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 590. )
“Yolculukta geçen zamanlarda, sabah ve akşam namazı aynen, fakat
diğer namazlar iki rik’at olarak kılınır.” (Caferi Mezhebine Göre
Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz,
Zaman Yayınları 1980 Sayfa 90. )
“Dört rekât olan namazlar yolculuk esnasında iki rekât olarak
kılınır. Bu husustaki hükmü bilenin seyahat sırasında dört rekât
kılması caiz değildir. Meğer ki bir kimse bu hükmü bilmemiş ola.”
(İslam’da Caferi Mezhebi ve İmam Cafer Sadık Buyrukları. Hüccet-ül
İslâm Ahmed Sabri Hamedani, Sayfa 92. Kadıoğlu Matbaası, Ankara 1986
).
Caferilerin yolculukta namazın kısaltılması konusunda yapmış
oldukları iddiaların Kur’an’a uygun olmadığı açıktır. Kaldı ki,
Rekatların kılınış süresi belli olmadıktan sonra, hiç kimse çıkıp
ta, iki rekatlık namazın kılınma süresi, dört rekatlık namazın
kılınma süresinden daha azdır diyemez. Zira namaz kılan bir kimse,
iki rekatlık namaz için vaktin çıkması da söz konusu olmadan
saatlerce Kuran okuyarak namaz kılabilir. Diğer taraftan dört
rekatlık namaz kılan bir kimsede, Kur’an’dan daha az okumak
suretiyle on dakikada namazını tamamlayabilir. Böyle bir durumda,
hangi namaz daha kısa kılınmış olmaktadır? Bu duruma göre tabii ki
dört rekatlık namaz, iki rekatlık namaza göre kısaltılmış
olmaktadır. Ve bu durum Caferi mezhebine de aykırı olmuş olmaz. Bu
hususla ilgili olarak şöyle demektedirler.
“ Vacip namazların birinci ve ikinci rik’atlarında (rekatlarında),
<<Hamd>> (Fatiha) sûresiyle ondan sonra tam bir sûre okumak
vâciptir.”
“İçlerinde vâcip secde bulunan dört sûreyi ve vaktin geçmesini mucip
olan uzun sûreleri okumak câiz değildir.” (Caferi Mezhebine Göre
Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz,
Zaman Yayınları 1980 Sayfa 83-84. )
Görüldüğü gibi, vaktin çıkmaması şartıyla, namaz kılın kimsenin,
istediği kadar namaz kılabileceğini kabul etmektedirler. Vaktin ilk
evvelinde namaza kalkan bir şahıs uzunca bir süre namazı devam
ettirebilir demektedirler. Bundan da anlaşılır ki yaptıkları
iddiaların namazın kısaltılması olayıyla bir ilgisi yoktur.
Namazda, İçlerinde vâcip secde bulunan dört sûrenin okunamayacağı ve
Hamd (Fatiha) sûresinin okunmasının şart olduğu yolunda yapmış
oldukları iddialarda Kuran’a uygun değildir. Daha önce (birinci
ciltte) namaz konusunu anlatırken “73 Müzemmil 20” ayetinin mealini
yazmak suretiyle, Namazda Kuran’dan kolayımıza geleni okuya
bileceğimizi belirtmiştim.
Namazda ses tonu konusunda ise şöyle demektedirler:
“Erkekler sabah namazında, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki
rik’atlarında Hamd ve sûreyi yüksek sesle okumalıdırlar. Öğle ve
ikindi namazları ile akşam ve yatsı namazlarının iki rik’atından
sonraki rik’atlarda kırâat yavaş sesle eda edilir.” (Özet İlmihal,
Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 84. )
“Akşam namazının üçüncü, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının üçüncü
ve dördüncü rik’atlarinde, yalnız kılan da, imâmâ uyan da, yalnız ve
sessiz olarak Fâtiha sûresini okur;” ( Tarih boyunca İslâm
mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları,
İstanbul 1987 baskısı, sayfa 586. )
Namaz da, ses tonunun, yüksek veya yavaş sesle veya sessiz olması
gerektiğini iddia etmeleri . Zira, Kur’an’da açık şekilde, namaz
kılan kimsenin yüksek sesle veya sessiz olacak şekilde ses tonunu
ayarlaması yasaklanmış olup, bu ikisi arasında salat edilmesi
emredilmiştir. Yani salat edilirken, buna Namaz da dahildir, zira
namazda salattır. Ses tonu yükseltilmeyecek ve gizlenmeyecek, bu iki
husussun ortasında bir ses tonuyla salat edilecektir. Bu konuda
Kur’an’dan mealen:
- Kendi kendine, yalvararak ve korkarak
yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.
7/205
- De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın.
Hangisiyle çağırırsanız, nihâyet en güzel isimler O’nundur.
Namazında (salatında) sesini yükseltme, gizlide okuma, ikisi
arasında bir yol tut. 17/110
Görüldüğü gibi, Caferilerin namazda olması gereken ses tonuyla
ilgili iddiaları Kur’an’a uymamaktadır. Bu konuda öbür Sünnilerinde
Kuran’a aykırı benzer iddiaları vardır.
CEMAATLE NAMAZ KILINDIĞINDA KIRAATLE İLGİLİ İDDİALARI:
“İmama uyan, ilk iki rikkatte, imâmın sesini duymasa bile (Kur’an )
okumaz; imamın (Kur’an) okuması onun okuması demektir. Akşam
namazının üçüncü, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının üçüncü ve
dördüncü rikkatlerinde, yalnız kılan da, imamâ uyan da, yalnız ve
sessiz olarak Fâtiha sûresini okur; yâhut üç kere << Sübhânellahi
vel Hamdü Lillâhi velâ İlâhe İlla’llâhu Va’llâhu Ekber >> derki buna
<< Tesbihât-i Erbaa >> denir. Yalnız kılanın da, imâma uyanın da
rükû’ ve secde tekbir ve tesbihlerini, ikinci ve dördüncü
rikkatlerden sonraki oturuşlarda teşehhüd ve salavâtı okuması, son
oturuşta Selâm vererek namazı bitirmesi gerekir.” ( Tarih boyunca
İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der
Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 585-586. )
Namazın ilk iki rekatında, imamın okuması, cemaatin okuması yerine
geçer demeleri ile, sonra ki raketlerde bu vekaleti geçersiz
saymaları bir çelişkidir. İslam dinide ameller şahsi olup, kimse
kimsenin yerine âmel işleyemez, bundan dolayı, namaz cemaatle
kılınsa dahi, cemaate katılan fertlerin bizzat kıraat okumaları
farzdır. Bir kimsenin okuması, başkasının okuması yerine geçmez. Bu
konuda Kur’an’dan mealen:
- İnsana çalışmasından başka bir şey
yoktur. 53/39
Caferilerin, imamın okuması, cemaatin okuması yerine geçer
iddialarının ötesinde bir iddiaları da, vefât etmiş olan bir şahsın
yerine, başkasının ücretle namaz kıla bileceğini söylemeleridir.
Şöyle ki:
“Vacib, yani farz namazlar, İslâm şeriatında şunlardır:”
“... Vefât etmiş birisinin kazâ namazlarını kılmayı vadeden veya
ücretle kılmayı taahhüt eden kişinin meyyit adına kılacağı namazlar
ve cenâze namazı. “ (Kâşif’ül - Gıta, Caferi Mezhebi ve Esasları,
Zaman Yayınları 1979 baskısı, sayfa 65-66 Yazan, Âyetullah Kâşif-ül
Gıtâ, çeviren: Abdulbâkıy Gölpınarlı. )
Daha öncede belirttiğim gibi, İslâm’da insana çalışmasından başka
bir şey yoktur. Bu itibarla, hiç kimse ücretli veya ücretsiz başkası
yerine, her neşe kil de olursa olsun ibadet edemez. Başkası yerine
ibadet geçerli olmuş olsaydı, o zaman insanlar bir birleri yerine
imanda ederlerdi, nasıl ki böyle bir şeyin mantığı olmadığı gibi
geçerliliği de yoktur. Bu tür iddialar Kur’an’a uygun iddialar
değildir.
Bir kimsenin bir başkası yerine namaz kılması bir tarafa; namazı
vaktinde kılmayan bir kimse, kılmadığı namazın yerine bir başka
vakitte bizzat kendisi dahi namaz kılamaz, başka bir ifade ile,
vaktinde kılınmamış namazın kesinlikle kazası yoktur. Zira namaz,
vakitleri belirtilmiş olarak müminlere farz edilmiştir. Namaz için
Kur’an’da, Oruca belli mazeret durumlarında tanınan ruhsatlar gibi
herhangi bir ruhsat tanınmamıştır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:
- Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta,
oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allah’ı anın; güvene
kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü namaz, müminlere vakti belli
olarak farz kılınmıştır. 4/103
SECDENİN MUTLAK OLARAK TEMİZ TOPRAK ÜZERİNE YAPILMASI GEREKİR
DEMELERİ:
“ İmamiyye, mutlak olarak temiz toprağa secde etmeyi vâcip bilir.
Halıya, kilime, yünden, pamuktan örülmüş yaygılara, hele ipek
seccâdeye secdeyi caiz bilmez. Temiz toprağa secde imkânı bulunmazsa
topraktan bitmiş, fakat yenmesi, giyilmesi âdet olmayan temiz bir
şeye, çimene, çayıra, cilalı ve buyalı olmamak şartıyla tahtaya,
taşa, hasıra, kağıda secde câizdir.
Şeyh Sadûk, Hişâm b. Hakem’in , İmâm Ca’fer’ü Sâdık’a (A.M.) nelere
secde etmenin câiz olduğunu, nelere secde edilemeyeceğini sorduğunu.
İmâm’ın (A.M.) << Ancak toprağa ve topraktan biten, fakat yenmeyen
ve giyilmeyen şeylere câizdir >> buyurduklarını rivayet eder; Hişam,
bunun sebebini sorunca << Secde, üstün ve ulu Allâh’a huzu,dur,
yenilen, içilen şeylere secde edilemez. Dünya evlâdı, yediklerine
giydiklerine kul olmuşlardır; Secde edense, secde kıldıkça üstün ve
ulu Allâh’a kulluktadır; kulun, düzeniyle dünya evladını kandıran
şeye, dünyâ evladının ma’butlarına baş koyması, secde etmesi câiz
olamaz >> cevabını vermişlerdir.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri
ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987
baskısı, sayfa 614-615. )
Secdenin geçerli olması için temiz toprak üzerine veya buna imkan
bulunmazsa topraktan bitmiş olup ta yenmesi âdet olmayan temiz bir
şey üzerine yapılması gerektiğini, aksi halde secdenin geçersiz
olacağını iddia etmişlerdir. Bunun içinde, üzerinde secde yapmak
üzere topraktan pişirilmiş ve “mühür” dedikleri tabletleri
yanlarında taşımaktadırlar. Yaptıklarının doğru olduğunu ispatlamak
için ileri sürdükleri delilleri. “Dünya evladının, yediklerine,
içtiklerine ve giydiklerine kul olduklarını”, bundan dolayı bu gibi
şeylere secde edilemeyeceği şeklindedir. Böyle bir gerekçeyle secde
yapılabilecek yerleri sınırlamak, Kur’an’a uymadığı gibi.
Gösterdikleri gerekçe köklü çelişki taşımaktadır. Şöyle
ki:insanlardan bir çoğu giyeceğe, yiyeceğe ve içeceğe kul oluyor da,
bundan daha fazla olarak toprağa ve evlere kul olmuyorlar mı?
Tarihte baktığımız zaman, insanların bir birlerine ait toprakları
ele geçirmek için birçok savaşlar verdiklerini ve haksız dahi
olsalar, bir çok insanın toprak elde etmek için canlarını ve
mallarını ortaya koyduklarını görürüz. Fakat, insanların yiyecek,
giyecek ve şahsi içecek için kitlesel savaşlar verdikleri bilinen
bir olay değildir, bu da gösteriyor ki, insanların bir çoğu yiyecek
ve giyeceklerden daha fazla olarak toprağı kendilerine put
yapabilmektedirler.hal böyle olunca, toprak üzerine secde oluyor da,
topraktan yetişen buğday üzerine de veya boyalı bir tahta parçası
üzerinde neden secde olmasın. Bu gün, bir çocuk harçlığıyla bile
tahtadan yapılma seccade elde etmek mümkündür. Bundan dolayı,
Caferilerin bu konudaki iddiaları temelden çelişkilidir. Verdikleri
misalde değerlendirmeleri hayat gerçeklerine uymamaktadır.
Caferilerin, secdenin muhakkak toprak veya toprak cinsinden temiz
bir zemin üzerinde yapılması gerektiği yolundaki iddialarının,
Kur’an öğretisine uymadığının ispatı. Bu konudaki, Kur’an ayetlerine
bakıldığında kolayca anlaşılır. Şöyle ki; Kur’an’dan mealen:
- Görmez misin, göklerde ve yerde
olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve insanlardan
bir çoğu Allah’a secde ederler, bir çoğunun üzerine de azâb vâcip
olmuştur. Allah kimi hor yaparsa, artık ona ikram edecek kimse
yoktur. Allah, şüphesiz dediğini yapar. 22/18
- Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah’a secde
ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzanıp kısalarak O’na secde
etmektedirler). 13/15
- Allah’ın yarattığı şeylere bakmıyorlar mı; gölgeleri (nasıl)
sağdan, soldan sürünerek, Allah’a secde ederek döner? (Her şeyin
gölgesi yerde uzanıp kısalarak hep Allah’a secde etmektedir.) 16/48
- Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar, Allah’a secde ederler,
ve meleklerde, onlar asla büyüklük taslamazlar. 16/49
- Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar
(Allah’a) secde etmektedirler. 55/6
Bu duruma göre, toprak dışında yaşamlarını sürdüren, yaşamları
boyunca hiç toprak görmeyen canlılar, örneğin: Kutuplarda yaşayan
penguenler, foklar, kutup ayıları, nehirlerde, denizlerde ve
okyanuslarda yaşayan balıklar, toprak olmadan nasıl secde
etmektedirler? Allah, bunların kendisine secde ettiklerini
bildirmektedir. Müslüman olan bir Eskimo toprak bulamazsa, ibadet
edip, Allah’a secde etmeyecek mi, bu mümkün değildir. Hele gök
yüzünde alev, alev yanan güneş ve yıldızlar hangi toprak üzerinde
Allah’a secde etmektedirler diye Caferilere sormak gerekir.
Görüldüğü gibi, Caferilerin bu konudaki iddiaları Kur’an’a
uymamaktadır.
ELLERİ BAĞLAMADAN NAMAZ KILMAK GEREKTİĞİNİ İDDİA ETMELERİ:
“Gerek İmam Cafer Sadık ve gerekse Hz. Resulün bütün Ehlibeyti şöyle
buyurmuşlardır: Namazda en iyi hâl ellerin açık kalmasıdır. Elleri
bağlamak zâid (fazla, gereksiz, aşırı) bir harekettir ve zâid bir
hareket, namazda olmaz ve yapılamaz. (İslâm da Caferi Mezhebi ve
İmam Cafer Sadık Buyrukları, Kadıoğlu Matbaası Ankara - 1986. Sayfa
110-111. Yazan Hüccet-ül İslâm Ahmed Sabri Hamedani. )
Namazda yapılan kıyam, (ayakta duruş). Allah için bir divan durmadır
yani saygılı bir duruş ve itaattir. Bu duruşta ellerin bağlı veya
açık bir şekilde iki yana sarkık olmasının bir mahzuru yoktur. Zira
iki duruşta saygıya aykırı değildir. Caferilerin, elleri bağlı
olarak namaz kılanların namazlarının geçersiz olduğunu söylemeleri
gerçeği yansıtmadığı gibi, sadece kendileriyle elleri bağlı olarak
namaz kılanlar arasında büyük ayrıcalık meydana gelmesine neden
olmaktadır.
Caferilerin bir iddiaları da, Namaz kılarken Fatiha’dan sonra “Amin”
diyen kimselerin kıldığı namazın geçersiz olduğunu iddia
etmeleridir,
“Şia-i İmâmiyye’de, ilk iki rik’atte, yalnız olarak namaz kılana ve
imâm olan kişiye, Besmele’yle Fatiha Sûre-i Celilesini, sonunda, o
sûreden olmayan << Amin >> sözünü söylememek üzere tam olarak
okumak. Fâtiha’dan sonra da gene Besmeleyle tam bir sûre kırât etmek
farzdır.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan
Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa
585. )
“Namazı Bozan Şeyler. 12. Madde; Hamd (Fatiha) Sûresinden sonra <<
Amin >> demek.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan,
Ayetullah Şirazi, Sayfa 88. )
“Amin” kelimesi, Ya Rabbi kabul eyle, öyle olsun manasında bir dua
sözcüğüdür. Kelimenin aslı İbranice olup, İbranicede ki karşılığı da
“öyle olsun” benimde isteğim bu şekildedir manasını içermektedir.
Duaların sonunda söylenir. Ehli kitabın elindeki (bize göre
muharref) İncilin Esinleme kısmında İsa Mesih için bir unvan olarak
kullanılan bu sözcük, “sadık, güvenilir” anlamına da gelmektedir.
Dene bilir ki, insanların en çok kullandığı kelimelerden bir tanesi
bu “amin” sözcüğüdür.
Namaz kılan birçok kimse de dua kastıyla Fatiha’dan sonra “amin”
sözcüğünü kullanmaktadır. Fatiha sûresinin son ayetleri (5. 6. 7.)
dua içermektedir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
- (Yâ Rabbi). Bizi doğru yola ilet. 1/5
- Nimet verdiğin kimselerin yoluna. 1/6
- Kendilerine gazab edilmemiş ve sapmayanların yoluna. 1/7
İşte mealini yazmış olduğum bu ayetlerin bitiminde dua amacıyla,
Allah’tan talepte bulunup, ben de bu övülen şahıslardan biri olmak
istiyorum. Ya rabbi beni de bunlardan biri eyle manasında “amin”
demek niçin namazı bozmuş olsun ki. Bir müminin Namaz kılarken dua
etmesi, Kur’an’a aykırı olmayıp, namaz dışı veya namazı iptal eden
bir hareket olarak kabul edilemez. Zaten, Caferilerin kendileri de
namaz kılarken dua yapılabileceğini kabul etmektedirler. Şöyle ki:
“KONUT : Her namazın ikinci rik’atında ve rükû’dan önce
elleri göğüs hizasına kaldırıp açarak herhangi bir dua ve zikrin
okunmasından ibarettir. Bu namazda müstehabdır.” (Özet İlmihal,
Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 86. )
Görüldüğü gibi, kendileri istedikleri duayı namazda yapabilecekler
ve namazları bozulmamış olacak, ancak başkaları namazların da dua
etmek üzere “amin” derse namazı bozulmuş olacak, böyle bir iddianın
açık bir çelişki olduğu meydandadır. Namaz kılan bir kimse,
Fatiha’dan sonra amin dese de namazı bozulmaz, amin demese de namazı
bozulmaz.
İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE ORUÇ: