ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 5

- Ey İman edenler! Namaza dur(mak iste)diğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın ve ellerinizi dirseklere kadar, ve başlarınızı mesh edin (ıslak elle silin), ve ayaklarınızı da topuklara kadar. Eğer cünüp iseniz temizlenin (yıkanın). Ve eğer hasta iseniz veya yolcu iseniz veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuş ve su bulamamışsanız, temiz toprağa teyemmüm edin; Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin, Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz. 5/6

- Ey iman edenler! Ne dediğinizi bilinceye kadar, sarhoş iken namaza yaklaşmayın. Yolculuk hali hariç, cünüp iken de yıkanmadan (namaza yanaşmayın). Eğer hasta veya yolcu iseniz veya tuvaletten gelmiş veya kadınlara dokunmuşsanız ve su bulamazsanız, temiz toprağa teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Şüphesiz Allah, çok affeden, çok bağışlayandır. 4/43

Yukarıda meallerini yazmış olduğum, Kur’an ayetleri dikkate alındığında, İmamiyye Şia’sının Ab dest ve Gusül konusundaki bazı iddialarının Kur’an’a uymadığı görülür. Şöyle ki:

“Yellenmek Ab destti bozar” demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman Yayınları 1980 Sayfa 61. )

Ab dest bozmuş olmanın şartlarından biri tuvaletten gelmiş olmaktır. Yellenmek için tuvalete gidilmesi bir ihtiyaç olmadığına göre, yellenmek ab desti bozmaz.

“Uyku ab desti bozar” demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Sayfa 61. )

Uykunun ab desti bozduğu konusunda, Kuran’da herhangi bir husus mevcut olmadığından bu iddiaları da yersizdir. Zira, Kur’an’da abdestin bozulmuş olmasının iki şartı vardır. Bunlarda, kadınlara dokunmuş olmak veya tuvaletten gelmiş olmaktır.

“Vacib ve Sünnet namazlar abdesti bozar demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Sayfa 61. )

Bu görüşlerine esas olarak, 5 Mâide 6 Sûresinin yalnızca baş kısmını esas aldıkları anlaşılmaktadır. Zira onların bu iddiaları, başka bir ifadeyle, her namaza kalkıldığında her namaz için ayrı ayrı abdest alınacak manasındadır. 5 Mâide 6 Sûresinin baş (giriş) kısmında da, Namaza durmak isteyen müminlerin abdest alması istenmektedir. Fakat ayetin devamında, abdesti bozan şartlar sayılmıştır. Bunlarda, kadınlara dokunmuş olmak veya tuvaletten gelmiş olmaktır. İnsanlar arasındaki kurallarda da önce genelleme yapılıp, sonrada detayların belirtildiği birçok hususlar bulmak mümkündür. Örneğin: Herkes vergi ödemek zorundadır dendikten sonra, şu veya şu işleri yapanlar denmesi gibi. Ayette de, Namaz için abdest almak gereklidir genellemesi yapıldıktan sonra, abdest bozulmasının şartları sıralanmıştır. Bundan dolayı farz veya sünnet namazların abdesti bozduğu iddiası Kur’an’a uygun değildir.
“Vacip tavâfın” abdesti bozar demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal,Sayfa61. )
Mezheplerinin fıkıh anlayışında “Kıyâs” (bağlantı kurma, iki olay arasında benzerlik kurarak hüküm çıkarma) olmamasına rağmen, anlaşılan odur ki, Namazla, Vacip tavaf arasında kıyas yaparak, mademki, namaz abdesti bozmaktadır o halde, vacip tavafta abdesti bozar hükmüne varmışlardır. Bu tutarsız bir iddia olduğu gibi, Tavaf için hiçbir surette abdest almak farz değildir. Zira, kıyamlı salat (namaz) ile, diğer farzların arasında ehemmiyetli (önemli) bir fark mevcuttur. Namaz için kıyama durmanın manası, Allah’ın huzurunda ibadet için ihtiram (saygı) duruşunda bulunmaktır. Bunun için, elbiselerin (imkan nispetinde) güzel ve temiz olması veya bir ifadeyle her mescide gidildiğinde, herkes imkanı nispetinde (oranında) süslü elbiselerin giymiş olması gerekir. Her namaza kalkıldığında ayrıca kişi cenabetten arınmış ve abdest almış olmalıdır. Diğer farzların yerine getirilmesinde ise, namazda olduğu gibi, Allah huzurunda saygı duruşunda bulunma olayı olmadığı için, örneğin, Zekat veya sadaka verirken, Oruç tutarken veya Hac ederken veya kıyamlı salat (namaz) dışında, Allah’ın adını anarken ab destli olmak gerekmez. Bu bakımdan, Caferilerin (İmamiyye Şia’sı), vacip tavaf abdesti bozar demeleri, Kur’an’a uygun değildir.

“Kur’an’ın yazısına, Allah ve Peygamberin adlarını ifade eden yazılara el sürmek için ab destli olmalıdır.” demeleri. (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Sayfa 62. )

Daha önce, Caferilerin dışındaki dört Sünni mezhebin, Kur’an’a ellerken ab destli olunması gerektiğini iddia ettiklerini ve bu iddialarının Kur’an’a uygun olmadığını izah etmiştim. Caferiler işi daha da ileriye götürerek, peygamber adlarına dahi abdestsiz el sürülemeyeceğini iddia etmektedirler. Peygamber dışında bir çok kimsenin adı, Muhammed, İsa veya Musa’dır, bu gibi kimselerin durumu nasıl olacaktır? Kendi adlarını yazarken veya ellerken ab destli olmalarımı gerekmektedir? Veya ab destli olduklarını farz edelim, içinde adları yazılı olan hüviyetlerini veya herhangi bir kağıdı, ab destli olmayan hatta hatta Müslüman dahi olmayan birine vermeleri gerektiğinde, senin abdestin yoktur, adıma elleyemezsin, bundan dolayı gerekli evrakı sana veremiyorum mu diyecekler. Hal böyle olunca, Caferiler, mezheplerini anlatan binlerce kitabı nasıl oluyor da insanlar okusun diye dünyaya dağıtıyorlar. O kitaplarda, abdestsiz ellenmemesi gerektiğini iddia ettikleri adlar yazılı olduğu gibi, ab destli olsun veya olmasın, Müslüman olsun veya olmasın isteyen herkes o kitapları veya yazıları elde ettiğinde haliyle ellemektedir. Durum böyle olunca, abdestsiz ellenmesi yasak olan yazıları, elemeleri yasak olan kimselere nasıl teslim ediyorlar. ab destli olmak güzel bir olaydır fakat abdestin farz olması namaz içindir. 1990’da İran’dan gelen birçok meyve sandığının, İran’da basıldığı anlaşılan eski gazete kağıtlarıyla ambalajlandığını gördüm. Ambalaj için kullandıkları gazetelerde hiç mi, Allah adı, Peygamber adı veya ayet metni yazmıyorlar. Bu yazılara ellemenin ötesinde, temiz olmayan yerlere atılmak suretiyle saygısızlık yapılmaktadır. İddialarında samimi iseler neden böyle bir olayı işlemekte veya önlememektedirler. İslam dininde, Allah adına veya Peygamber adlarına veya Kur’an’a saygısızlık yasaktır, fakat abdestsiz ellemek saygısızlık değildir.

Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- (Süleyman) kuşları teftiş etti, (içlerinde hüdhüdü bulamadı) dedi ki : “Neden hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?” 27/20

- “Ona çetin bir azâb edeceğim, ya da onu keseceğim. Yahut da bana (mazeretini belirten) açık bir delil getirecek.” 27/21

- Çok geçmeden (hüdhüd) geldi : “Ben, dedi, senin görmediğin bir şey gördüm ve Sebe’den sana gerçek bir haber getirdim.” 27/22

- “Ben onlara hükümdarlı eden bir kadın buldum, kendisine (kralların muhtâç olduğu) her şey verilmiş ve büyük bir tahtı var.” 27/23

- “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan alıkoymuş, bu yüzden hidâyete (doğru yola) giremiyorlar.” 27/24

- “Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve gizlediklerini açığa vurduklarını bilen Allah’a secde etmeleri gerekmez miydi?” 27/25

- “Allah ki O’ndan başka İlah yoktur, büyük Arş’ın sahibidir. 27/26

- Süleyman) : “Bakalım dedi, doğrumu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?” 27/27

- “Bu mektubumu götür, onlara at, sonra onlardan biraz çekil de bak, neye başvuruyorlar (ne yapacaklar).” 27/28

- (Hüdhüd mektubu götürüp attıktan sonra Sebe melikesi Belkis) müşavirlerine dedi ki : “Ey ileri gelenler, bana çok önemli bir mektup bırakıldı.” 27/29

- “O, Süleyman’dan (geliyor) ve ‘Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. 27/30

- “Bana karşı üstünlük taslamayın ve Müslüman olarak bana gelin!” (diye yazıyor dedi). 27/31

- “Ey ileri gelenler, dedi, bu işimde bana bir fikir verin (bilirsiniz ki) ben siz olmadıkça hiçbir şeyi (kendi başıma) kesip atmam.” 27/32

Yazmış olduğum bu ayet meallerinde görüldüğü gibi, Süleyman peygamber, değil ab destli olmaları, henüz Müslüman olmamış Sebe kavmine içinde Allah’ın adı yazılı olan davet mektubu göndermiştir. Bu da gösteriyor ki, Allah’ın adına abdestsiz ellemek günah değildir. Dolayısıyla Kur’an’a da abdestsiz ellenebilir, zira Kur’an’da Allah’ın adından daha yüce bir kelime yoktur.

Ölüye dokunulduğunda (Mess-i Meyyit) gusül (yıkanma) etmenin farz olduğunu söylemeleri:

“Eğer bir kimse ölünün vücudu soğuduktan sonra, elini ölünün bedenine dokundurur ise, gusl edip bütün vücudunu yıkamalıdır. Bu hüküm başka mezheplerde yoktur.” (İslam’da Caferi Mezhebi ve İmam Cafer Sadık Buyrukları, yazan; Hüccetül İslâm, Ahmed Sabri Hamedani, Kadıoğlu Matbaası Ankara-1986 Sayfa 102. )
“Mes’ele - 1 - Vücudu soğuyan ve yıkanmamış olan ölüye dokunana gusül vacip olur.”
“Mesele - 2 - Ölü veya diriden koparılmış, kemikli bir parçaya dokunmak da guslü vâcip eder.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman Yayınları 1980 Sayfa 73. )

Yukarıda yazmış olduğum örneklerde görüldüğü gibi, Caferiler, soğuyan ölüye dokunulduğunda, yalnız kendi mezheplerinde olmak üzere, dokunan kişilerin yıkanmasının farz olduğu iddia etmektedirler. Şu var ki; iki iddia arasında çelişki mevcuttur. Şöyle ki : Hüccetül İslâm Ahmed Sabri Hamedani herhangi bir istisna yapmazken, Ayetullah Hac Seyyid Muhammed Şirazi, ölü yıkanmamışsa istisnasını yapmaktadır. Fakat netice itibariyle Caferiler ölüye veya ölü veya diriden koparılmış kemikli bir parçaya dokunan kimsenin bütün bütün vücudunu yıkamasının farz olduğu inancındadırlar. Ve bunun kendi mezheplerine ait çok özel bir durum olduğunu söylemektedirler. Başka bir ifadeyle kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir İslami hakikati bir farzı yalnız kendilerinin bildiği bildiği ve uyguladığı iddiasındadırlar. Kur’an’a baktığımızda onların bu iddiasına uygun herhangi bir farza rastlayamıyoruz. Fakat, Tevrat’a baktığımızda onların bu iddialarının kaynağını net olarak görmemiz mümkündür. Şöyle ki:
“Her hangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün murdar (pis, necis) olacaktır; ‘12’ üçüncü günde ve yedinci günde kendisini onunla tathir edecek (yıkanıp temizleyecek); ve tahir (temiz) olacak; fakat üçüncü günde ve yedinci günde kendisini tathir (temiz) etmezse, tahir olmayacak. ‘13’ Bir ölüye, her hangi bir insan cesedine dokunan ve kendisini tathir etmeyen adam Rabbin meskenini murdar eder; ve o can İsrail’den atılacaktır; onun murdarlığı daha kendisindedir.”
“ ‘14’ Şeriat şudur: çadırda bir adam öldüğü zaman; çadıra giren her adam, ve çadırda olan herkes yedi gün murdar olacaktır. ‘15’ Ve üzerinde örtüsü bağlı olmayan her açık kap murdar olacaktır. ‘16’ Ve kırda kılıçla öldürülmüş olana, yahut bir ölüye, yahut insan kemiğine, yahut kabre kim dokunursa yedi gün murdar olacak. ‘17’ Ve murdar adam için, yanmış suç takdimesi külünden alacaklar; ve onun üzerine bir kaba akar su konulacak; ‘18’ ve tahir bir adam zufa otunu alıp suya batıracak, ve çadır üzerine, ve bütün kaplar üzerine, ve orada olan adamlar üzerine ve kemiğe, yahut öldürülmüş adama, yahut ölüye, yahut kabre dokunan üzerine serpecek; ‘19’ ve tahir adam murdar adam üzerine üçüncü günde ve yedinci günde serpecek; ve yedinci günde onu tathir edecek; ve esvabını yıkayacak, ve suda yıkanacak, ve akşamlayın tahir olacaktır.” (Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi, 1991 Baskısı, Tevrat, sayılar. Bab 19 sayfa 155.)
Görüldüğü gibi, yapmış oldukları iddianın esası bize göre muharref olan Tevrat’tan alınma olup, onu uygulamaktadırlar. Yoksa bize hastır deyip yapmış oldukları bu iddia, Kur’an’da farz edilmiş bir husus değildir.
Kendilerine Müslüman diyen, yüz milyonlarca insanın asırlardır, tek bir İslâm inancına sahip olmamalarının, yüzlerce ayrı inanç grubu teşkil etmelerinin, bu inanç ihtilaflarından dolayı bir birleriyle rekabet etmelerinin, zaman, zaman bir birlerine düşmanlık etmelerinin, bir birlerini tekfir etmelerinin ve bir birlik oluşturamamalarının en temel nedeni, Kur’an’la yetinmeyerek, hatta Kur’an’ı dışlayarak, Kur’an dışındaki kaynakları inançlarına esas almalarıdır. Çok ibret verici bir olaydır ki, peygambere uyma mecburiyetini, peygamber adına uydurulan rivayetlere tahsis edip, Kur’an’a uymamayı, peygambere uymak zan ediyorlar. Hal bu ki, peygambere uyma hususunda Kur’an’ın verdiği mesaj, getirdiği Kur’an’ı kabul edip uygulamak ve peygamberin hayatta bulunduğu sürece vereceği hükümlere teslimiyettir. Peygamberin bu konumu, devlet başkanlığını belirten bir konumdur, bunu örnek aldığımızda, hem onun zamanında ki hem de vefatından sonraki İslam devlet sisteminin örneğini görmüş oluruz. Yoksa, Peygambere uyuyoruz adı altında, Kur’an’ı dışlayıp, Kur’an’a aykırı rivayetler peşine gitmek, hele bunları peygambere mal etmek İslami bir olay değildir. Bu inançlarda kaynakları ne olursa olsun, peygambere mal edilerek rivayet edilmektedir. Hal bu ki, peygamber hiçbir zaman, Allah’a iftira ile, Kur’an’a aykırı din öğretisinde bulunmamıştır. Bunun daha da ötesinde, rivayetlerin Kur’an ayetlerini iptal yani nesh edebileceğini iddia etmek, peygambere iftira etmenin ötesinde, İslam diniyle yakından uzaktan ilgisi olmayan büyük bir hezeyandır. Eğer kendilerine Müslüman diyen ve rivayetlere dayanan bütün gruplar bu iddialarından vaz geçerek, Müslüman olmak için Kur’an’ı yeterli ve batın (gizli) mana ihtiva etmeyen açık bir kitab olarak kabul etmiş olsalardı. Kur’an etrafında ve onun önderliğinde birleşmek suretiyle inançlarını Kur’an’a uygun hale getirselerdi, mümin kardeşliğinin nasıl bir olay olduğunu görecek ve Kur’an’a bağlı imanın tadına varacaklardı. İslam dininde Kur’an’a bağlı inanç esastır. Allah tarafından, en son gelen kitap, peygamberimiz Muhammed vasıtasıyla gelen Kur’an’dır. Allah tarafından korunmuş ve değiştirilememiştir. Kim, Kur’an’a gizli (batini) mana yakıştırır veya İslam dini için yetersiz olduğunu ve İslam dininin anlaşılması için aşka kitaplara ve bilgi kaynaklarına veya mümin olmanın dışında özel şahıslara ihtiyaç olduğunu söylerse, Kur’an’ı red etmiş olur. Dolayısıyla, böyle bir kimse mümin olmadığı gibi, İslam ümmetinin bir ferdi de değildir.

İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE NAMAZ

İmamiyye Şia’sı dışında olup, Kütüb-i siteyi esas olan diğer ehli sünnet mezheplerini, kabul ettikleri rivayetlerden örnekler vermek suretiyle incelerken, Kur’an’a göre namaz hakkında bilgi vermiş olduğumdan, İmamiyye Şia’sının namaz anlayışını, daha önce vermiş olduğum bilgileri hatırlatmak suretiyle izah etmeye çalışacağım.
Caferiler, Namaz vakitleri ve diğer bazı hususlarda, Kütüb’i siteye bağlı Sünnilerle aynı fikirde değildirler. Şöyle ki: Öğle ile İkindi namazlarını ve Akşam ile Yatsı namazlarını birleştirmek suretiyle beş vakitlik namaz farzını üçe indirdiklerinden bu konuda Kütüb-i Sitte’ye bağlı Sünnilerden ayrılmaktadırlar. (Namaz tabirini kullanırken “kıyamlı Salat’ı” kast ettiğimi belirtmek isterim), ayrıca, secde edilebilecek yerin özellikleri ve diğer bazı hususlarda farklılıkları mevcuttur.
Namaz rekatları ve namaz vakitleri konusunda şöyle derler:
“Günlük farz namazlar. Beş vakit olup farzları seferde (yolculukta) olmayanlar için toplam on yedi rik’atır.
a) Sabah namazının farzı iki rik’atır.
b) Öğle namazının farzı dört rik’atır.
c) İkindi namazının farzı dört rik’atır.
d) Akşam namazının farzı üç rik’atır.
e) Yatsı namazının farzı dört rik’atır.
Adı geçen namazların her birinin belli bir vakti vardır. Bunların, vaktinden önce kılınması veya vaktinden sonraya tehir edilmesi câiz değildir.

a) Sabah Namazı : Fecri sadıktan güneş doğuncaya kadar bu namazın kılınması gerekir.
b) Öğle ve İkindi Namazları: Şer’i öğle zamanından güneşin batışına kadar.
c) Akşam ve yatsı namazı: Güneşin batışından gece yarısına kadar.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman Yayınları 1980 Sayfa 78-79. )

Farz namazların rekat sayıları hakkındaki iddiaları, Kütüb-i Sitte’ye bağlı Sünnilerin iddialarıyla aynıdır. Caferilerde, sabah namazının farzı iki rekat, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzı dörder rekat, akşam namazının farzı üç rekattır demektedirler. Bu iddia, hangi gruptan olursa olsun, Sünnilerin Kuran’a karşı en çok kullandıkları iddiadır. Ne zaman ki, onlara Kur’an İslâm dini için yeterlidir dediğimizde, o zaman gösterin akalım bize, Kur’an’da öğle dört, akşam üç sabah iki rekattır diye bir şey var mı demişlerdir ve hala demektedirler. Hal bu ki bu iddiaları tamamıyla boş bir iddia olduğu gibi, bu iddialarıyla Kur’an’a noksanlık iddia etmekle küfrettiklerinin farkında da değildirler. Bu konuda daha önce uzunca bahsettim. Bundan dolayı, Caferilerinde rekat sayılarıyla ilgili iddiaları Kur’an’a uymamaktadır.

Caferilerin, öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirmek suretiyle, beş vakit olan günlük farz namazları üç vakte indirmelerine gelince. Yine daha önce namaz vakitleri konusunda (birinci ciltte) yapmış olduğum izahatlar dikkate alınırsa bu iddialarının Kur’an’a uymadığını görmek mümkündür. Hatta beş vakti birleştirmeyen diğer Sünnilerin, öğle namazını günün tam ortasına denk getirdiklerini bunun ise Kur’an’a uygun olmadığını, zira gündüzün iki tarafında namaz kılınması gerektiğini dolayısıyla öğle namazı yerine, duha namazının farz olduğunu belirtmiştim. Namaz vakitlerinin belirli zamanı olup, birleşmeme konumuna sahip olduklarını Kur’an’da açıkça görmek mümkündür. Hal böyle olunca, Caferilerin namaz vakitlerini birleştirerek, günlük farz namazları üçe indirmeleri Kur’an’dan çok uzak bir iddia olup, Kur’an’a uymamaktadır.

Caferilerin diğer bir iddiaları, yolcu namazının mutlaka kısaltılarak iki rekat kılınması gerektiğini iddia etmeleridir. Şöyle ki:
“Eimme-i Hudâ’dan (A.M.) gelen hadisler, yolculukta, mutlaka dört rikkatli namazların ikişer rikkat kılınmasını ve yolcunun oruç tutmamasını emretmektedir.
Zürâre b. A’yen ve Muhammed b. Müslim, İmâm Ebû-Ca’fer Muhammed’ül - Bakırdan (A.M.), yolculukta namaz hakkında ne buyurursunuz, nasıl ve kaç rikkat (rekat) kılınmalı diye sormuşlar, İmâm (A.M.), << Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, << Yeryüzünde, sefere çıktığınızız zaman... Namazı kısaltmakta bir vebâl (günah) yok size >> buyurmuştur. Artık,yolcu değilken namazı nasıl tamamlamak vâcipse (farzsa), yolculukta da kısaltmak vâciptir.>> cevabını vermiştir.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 589. )
Kütüb-i Sitte’ye bağlı Sünnilerin de, yolcu namazı konusunda aynı iddiada bulunduklarını ve bu iddianın Kur’an’a uymadığını daha önce belirtmiştim. Zira Kur’an’da ancak, kafirlerden gelebilecek bir tehlikenin mevcut olması halinde namazın kısaltılabileceği açıkça belirtilmiştir, dolayısıyla hiçbir tehlikenin mevcut olmaması halinde namaz kısaltılamaz.
Yukarıda alıntı olarak yazmış olduğum örnekte ilginç bir durum mevcuttur. Şöyle ki: “Yeryüzünde, sefere çıktığınız zaman... Namazı kısaltmakta bir vebâl yok size” diyerek üç noktayla ifade edilmiş bir boşluk bırakılmıştır, bu da yazar tarafından kasıtlı yapılmıştır, zira boş bırakılan yere “korkuyorsanız” şartını yazmak zorunda kalacak böylece bütün izahatları çökmüş olacaktı. Onun yazmaktan kaçındığını ben yazacak olursam konu kolayca anlaşılır. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkâr edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı (salat) kısaltmanızda size bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfirler, sizin açık düşmanınızdır. 4/101

Mealini yazmış olduğum ayette görüldüğü gibi konuyu amacından saptırma yoluna gitmişlerdir. Zira, yolculukta namazın (salat) kısaltılmasına verilen ruhsat, kafirlerden gelebilecek bir tehlikenin varlığıyla ilgilidir, ayrıca, Allah, muhakkak namazı kısaltın diye emretmemektedir, kısaltırsanız günaha girmiş olmazsınız diye ruhsat vermektedir. Muhakkak kısaltın diye emretmemektedir. Fakat, Caferiler bunu da kabul etmemektedirler. Tehlike olsun veya olmasın kişinin yolculukta dört rekat olarak kıldığı namaz geçersidir, tekrar iki rekat kılmak suretiyle iade etmesi yani kaza etmesi gerekir demektedirler. Şöyle ki:
“ Zürâre ve Muhammed, yolculuktayken dört rikkat kılana, namazını iâde gerekir mi, gerekmez mi diye sormuşlar. İmâm (A.M.) << Kısaltmayı emreden âyet ona okunmuşsa, anlatılmışsa ve böyle olduğu hâlde dört rikkat kılmışsa iâde eder (, yâni yeniden, vaktindeyse iki rik’at edâ, vakti geçmişse kazâ olarak aynı namazı kılması gerektir), o âyet ona okunmamışsa, bu hükmü bilmiyorsa ve << Yolculukta bütün dört rik’atlı) farzlar, akşam müstesnâ, iki rikkattir; yalnız akşam üç rikkattir. Rasûlullah Sallâllahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem yolculukta da akşam namazını üç rikkat olarak kıldılar; yolcu değilken de >> buyurmuşlardır.” Hatta bu tür iddialarla da yetinmeyerek, Kur’an’la irtibatı tamamen bir tarafa bırakarak şöyle demektedirler.
“<<Mecma’ıl-Beyan >> sâhibi, bu haberi irâd ettikten sonra << Yolcuya farz olan, yolcu olmayana farz olana uymuyor; haberde buna delâlet var. İmâmiyye şunda ittifâk etmiştir ki, yolcuya namaz kısaltılmış olmuyor, yolcu olmayanın aksine ona kısa namaz, yâni iki rik’at namaz farz ediliyor. Hz. Peygamber de (S.M), << Müsâfire (Dört rik’atli namazlar). Kısaltılmadan iki rik’at namaz farz edilmiştir>> buyurmuşlardır diyor.” demektedirler. ( Tarih boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 590. )
“Yolculukta geçen zamanlarda, sabah ve akşam namazı aynen, fakat diğer namazlar iki rik’at olarak kılınır.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman Yayınları 1980 Sayfa 90. )
“Dört rekât olan namazlar yolculuk esnasında iki rekât olarak kılınır. Bu husustaki hükmü bilenin seyahat sırasında dört rekât kılması caiz değildir. Meğer ki bir kimse bu hükmü bilmemiş ola.” (İslam’da Caferi Mezhebi ve İmam Cafer Sadık Buyrukları. Hüccet-ül İslâm Ahmed Sabri Hamedani, Sayfa 92. Kadıoğlu Matbaası, Ankara 1986 ).
Caferilerin yolculukta namazın kısaltılması konusunda yapmış oldukları iddiaların Kur’an’a uygun olmadığı açıktır. Kaldı ki, Rekatların kılınış süresi belli olmadıktan sonra, hiç kimse çıkıp ta, iki rekatlık namazın kılınma süresi, dört rekatlık namazın kılınma süresinden daha azdır diyemez. Zira namaz kılan bir kimse, iki rekatlık namaz için vaktin çıkması da söz konusu olmadan saatlerce Kuran okuyarak namaz kılabilir. Diğer taraftan dört rekatlık namaz kılan bir kimsede, Kur’an’dan daha az okumak suretiyle on dakikada namazını tamamlayabilir. Böyle bir durumda, hangi namaz daha kısa kılınmış olmaktadır? Bu duruma göre tabii ki dört rekatlık namaz, iki rekatlık namaza göre kısaltılmış olmaktadır. Ve bu durum Caferi mezhebine de aykırı olmuş olmaz. Bu hususla ilgili olarak şöyle demektedirler.
“ Vacip namazların birinci ve ikinci rik’atlarında (rekatlarında), <<Hamd>> (Fatiha) sûresiyle ondan sonra tam bir sûre okumak vâciptir.”
“İçlerinde vâcip secde bulunan dört sûreyi ve vaktin geçmesini mucip olan uzun sûreleri okumak câiz değildir.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Çeviren, Selahattin Özgündüz, Zaman Yayınları 1980 Sayfa 83-84. )
Görüldüğü gibi, vaktin çıkmaması şartıyla, namaz kılın kimsenin, istediği kadar namaz kılabileceğini kabul etmektedirler. Vaktin ilk evvelinde namaza kalkan bir şahıs uzunca bir süre namazı devam ettirebilir demektedirler. Bundan da anlaşılır ki yaptıkları iddiaların namazın kısaltılması olayıyla bir ilgisi yoktur.
Namazda, İçlerinde vâcip secde bulunan dört sûrenin okunamayacağı ve Hamd (Fatiha) sûresinin okunmasının şart olduğu yolunda yapmış oldukları iddialarda Kuran’a uygun değildir. Daha önce (birinci ciltte) namaz konusunu anlatırken “73 Müzemmil 20” ayetinin mealini yazmak suretiyle, Namazda Kuran’dan kolayımıza geleni okuya bileceğimizi belirtmiştim.
Namazda ses tonu konusunda ise şöyle demektedirler:
“Erkekler sabah namazında, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rik’atlarında Hamd ve sûreyi yüksek sesle okumalıdırlar. Öğle ve ikindi namazları ile akşam ve yatsı namazlarının iki rik’atından sonraki rik’atlarda kırâat yavaş sesle eda edilir.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 84. )
“Akşam namazının üçüncü, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının üçüncü ve dördüncü rik’atlarinde, yalnız kılan da, imâmâ uyan da, yalnız ve sessiz olarak Fâtiha sûresini okur;” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 586. )
Namaz da, ses tonunun, yüksek veya yavaş sesle veya sessiz olması gerektiğini iddia etmeleri . Zira, Kur’an’da açık şekilde, namaz kılan kimsenin yüksek sesle veya sessiz olacak şekilde ses tonunu ayarlaması yasaklanmış olup, bu ikisi arasında salat edilmesi emredilmiştir. Yani salat edilirken, buna Namaz da dahildir, zira namazda salattır. Ses tonu yükseltilmeyecek ve gizlenmeyecek, bu iki husussun ortasında bir ses tonuyla salat edilecektir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Kendi kendine, yalvararak ve korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma. 7/205

- De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız, nihâyet en güzel isimler O’nundur. Namazında (salatında) sesini yükseltme, gizlide okuma, ikisi arasında bir yol tut. 17/110

Görüldüğü gibi, Caferilerin namazda olması gereken ses tonuyla ilgili iddiaları Kur’an’a uymamaktadır. Bu konuda öbür Sünnilerinde Kuran’a aykırı benzer iddiaları vardır.

CEMAATLE NAMAZ KILINDIĞINDA KIRAATLE İLGİLİ İDDİALARI:

“İmama uyan, ilk iki rikkatte, imâmın sesini duymasa bile (Kur’an ) okumaz; imamın (Kur’an) okuması onun okuması demektir. Akşam namazının üçüncü, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının üçüncü ve dördüncü rikkatlerinde, yalnız kılan da, imamâ uyan da, yalnız ve sessiz olarak Fâtiha sûresini okur; yâhut üç kere << Sübhânellahi vel Hamdü Lillâhi velâ İlâhe İlla’llâhu Va’llâhu Ekber >> derki buna << Tesbihât-i Erbaa >> denir. Yalnız kılanın da, imâma uyanın da rükû’ ve secde tekbir ve tesbihlerini, ikinci ve dördüncü rikkatlerden sonraki oturuşlarda teşehhüd ve salavâtı okuması, son oturuşta Selâm vererek namazı bitirmesi gerekir.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 585-586. )

Namazın ilk iki rekatında, imamın okuması, cemaatin okuması yerine geçer demeleri ile, sonra ki raketlerde bu vekaleti geçersiz saymaları bir çelişkidir. İslam dinide ameller şahsi olup, kimse kimsenin yerine âmel işleyemez, bundan dolayı, namaz cemaatle kılınsa dahi, cemaate katılan fertlerin bizzat kıraat okumaları farzdır. Bir kimsenin okuması, başkasının okuması yerine geçmez. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. 53/39

Caferilerin, imamın okuması, cemaatin okuması yerine geçer iddialarının ötesinde bir iddiaları da, vefât etmiş olan bir şahsın yerine, başkasının ücretle namaz kıla bileceğini söylemeleridir. Şöyle ki:
“Vacib, yani farz namazlar, İslâm şeriatında şunlardır:”
“... Vefât etmiş birisinin kazâ namazlarını kılmayı vadeden veya ücretle kılmayı taahhüt eden kişinin meyyit adına kılacağı namazlar ve cenâze namazı. “ (Kâşif’ül - Gıta, Caferi Mezhebi ve Esasları, Zaman Yayınları 1979 baskısı, sayfa 65-66 Yazan, Âyetullah Kâşif-ül Gıtâ, çeviren: Abdulbâkıy Gölpınarlı. )

Daha öncede belirttiğim gibi, İslâm’da insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Bu itibarla, hiç kimse ücretli veya ücretsiz başkası yerine, her neşe kil de olursa olsun ibadet edemez. Başkası yerine ibadet geçerli olmuş olsaydı, o zaman insanlar bir birleri yerine imanda ederlerdi, nasıl ki böyle bir şeyin mantığı olmadığı gibi geçerliliği de yoktur. Bu tür iddialar Kur’an’a uygun iddialar değildir.
Bir kimsenin bir başkası yerine namaz kılması bir tarafa; namazı vaktinde kılmayan bir kimse, kılmadığı namazın yerine bir başka vakitte bizzat kendisi dahi namaz kılamaz, başka bir ifade ile, vaktinde kılınmamış namazın kesinlikle kazası yoktur. Zira namaz, vakitleri belirtilmiş olarak müminlere farz edilmiştir. Namaz için Kur’an’da, Oruca belli mazeret durumlarında tanınan ruhsatlar gibi herhangi bir ruhsat tanınmamıştır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allah’ı anın; güvene kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü namaz, müminlere vakti belli olarak farz kılınmıştır. 4/103

SECDENİN MUTLAK OLARAK TEMİZ TOPRAK ÜZERİNE YAPILMASI GEREKİR DEMELERİ:

“ İmamiyye, mutlak olarak temiz toprağa secde etmeyi vâcip bilir. Halıya, kilime, yünden, pamuktan örülmüş yaygılara, hele ipek seccâdeye secdeyi caiz bilmez. Temiz toprağa secde imkânı bulunmazsa topraktan bitmiş, fakat yenmesi, giyilmesi âdet olmayan temiz bir şeye, çimene, çayıra, cilalı ve buyalı olmamak şartıyla tahtaya, taşa, hasıra, kağıda secde câizdir.
Şeyh Sadûk, Hişâm b. Hakem’in , İmâm Ca’fer’ü Sâdık’a (A.M.) nelere secde etmenin câiz olduğunu, nelere secde edilemeyeceğini sorduğunu. İmâm’ın (A.M.) << Ancak toprağa ve topraktan biten, fakat yenmeyen ve giyilmeyen şeylere câizdir >> buyurduklarını rivayet eder; Hişam, bunun sebebini sorunca << Secde, üstün ve ulu Allâh’a huzu,dur, yenilen, içilen şeylere secde edilemez. Dünya evlâdı, yediklerine giydiklerine kul olmuşlardır; Secde edense, secde kıldıkça üstün ve ulu Allâh’a kulluktadır; kulun, düzeniyle dünya evladını kandıran şeye, dünyâ evladının ma’butlarına baş koyması, secde etmesi câiz olamaz >> cevabını vermişlerdir.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 614-615. )
Secdenin geçerli olması için temiz toprak üzerine veya buna imkan bulunmazsa topraktan bitmiş olup ta yenmesi âdet olmayan temiz bir şey üzerine yapılması gerektiğini, aksi halde secdenin geçersiz olacağını iddia etmişlerdir. Bunun içinde, üzerinde secde yapmak üzere topraktan pişirilmiş ve “mühür” dedikleri tabletleri yanlarında taşımaktadırlar. Yaptıklarının doğru olduğunu ispatlamak için ileri sürdükleri delilleri. “Dünya evladının, yediklerine, içtiklerine ve giydiklerine kul olduklarını”, bundan dolayı bu gibi şeylere secde edilemeyeceği şeklindedir. Böyle bir gerekçeyle secde yapılabilecek yerleri sınırlamak, Kur’an’a uymadığı gibi. Gösterdikleri gerekçe köklü çelişki taşımaktadır. Şöyle ki:insanlardan bir çoğu giyeceğe, yiyeceğe ve içeceğe kul oluyor da, bundan daha fazla olarak toprağa ve evlere kul olmuyorlar mı? Tarihte baktığımız zaman, insanların bir birlerine ait toprakları ele geçirmek için birçok savaşlar verdiklerini ve haksız dahi olsalar, bir çok insanın toprak elde etmek için canlarını ve mallarını ortaya koyduklarını görürüz. Fakat, insanların yiyecek, giyecek ve şahsi içecek için kitlesel savaşlar verdikleri bilinen bir olay değildir, bu da gösteriyor ki, insanların bir çoğu yiyecek ve giyeceklerden daha fazla olarak toprağı kendilerine put yapabilmektedirler.hal böyle olunca, toprak üzerine secde oluyor da, topraktan yetişen buğday üzerine de veya boyalı bir tahta parçası üzerinde neden secde olmasın. Bu gün, bir çocuk harçlığıyla bile tahtadan yapılma seccade elde etmek mümkündür. Bundan dolayı, Caferilerin bu konudaki iddiaları temelden çelişkilidir. Verdikleri misalde değerlendirmeleri hayat gerçeklerine uymamaktadır.
Caferilerin, secdenin muhakkak toprak veya toprak cinsinden temiz bir zemin üzerinde yapılması gerektiği yolundaki iddialarının, Kur’an öğretisine uymadığının ispatı. Bu konudaki, Kur’an ayetlerine bakıldığında kolayca anlaşılır. Şöyle ki; Kur’an’dan mealen:

- Görmez misin, göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler, bir çoğunun üzerine de azâb vâcip olmuştur. Allah kimi hor yaparsa, artık ona ikram edecek kimse yoktur. Allah, şüphesiz dediğini yapar. 22/18

- Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah’a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzanıp kısalarak O’na secde etmektedirler). 13/15

- Allah’ın yarattığı şeylere bakmıyorlar mı; gölgeleri (nasıl) sağdan, soldan sürünerek, Allah’a secde ederek döner? (Her şeyin gölgesi yerde uzanıp kısalarak hep Allah’a secde etmektedir.) 16/48

- Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar, Allah’a secde ederler, ve meleklerde, onlar asla büyüklük taslamazlar. 16/49

- Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar (Allah’a) secde etmektedirler. 55/6

Bu duruma göre, toprak dışında yaşamlarını sürdüren, yaşamları boyunca hiç toprak görmeyen canlılar, örneğin: Kutuplarda yaşayan penguenler, foklar, kutup ayıları, nehirlerde, denizlerde ve okyanuslarda yaşayan balıklar, toprak olmadan nasıl secde etmektedirler? Allah, bunların kendisine secde ettiklerini bildirmektedir. Müslüman olan bir Eskimo toprak bulamazsa, ibadet edip, Allah’a secde etmeyecek mi, bu mümkün değildir. Hele gök yüzünde alev, alev yanan güneş ve yıldızlar hangi toprak üzerinde Allah’a secde etmektedirler diye Caferilere sormak gerekir. Görüldüğü gibi, Caferilerin bu konudaki iddiaları Kur’an’a uymamaktadır.

ELLERİ BAĞLAMADAN NAMAZ KILMAK GEREKTİĞİNİ İDDİA ETMELERİ:

“Gerek İmam Cafer Sadık ve gerekse Hz. Resulün bütün Ehlibeyti şöyle buyurmuşlardır: Namazda en iyi hâl ellerin açık kalmasıdır. Elleri bağlamak zâid (fazla, gereksiz, aşırı) bir harekettir ve zâid bir hareket, namazda olmaz ve yapılamaz. (İslâm da Caferi Mezhebi ve İmam Cafer Sadık Buyrukları, Kadıoğlu Matbaası Ankara - 1986. Sayfa 110-111. Yazan Hüccet-ül İslâm Ahmed Sabri Hamedani. )
Namazda yapılan kıyam, (ayakta duruş). Allah için bir divan durmadır yani saygılı bir duruş ve itaattir. Bu duruşta ellerin bağlı veya açık bir şekilde iki yana sarkık olmasının bir mahzuru yoktur. Zira iki duruşta saygıya aykırı değildir. Caferilerin, elleri bağlı olarak namaz kılanların namazlarının geçersiz olduğunu söylemeleri gerçeği yansıtmadığı gibi, sadece kendileriyle elleri bağlı olarak namaz kılanlar arasında büyük ayrıcalık meydana gelmesine neden olmaktadır.
Caferilerin bir iddiaları da, Namaz kılarken Fatiha’dan sonra “Amin” diyen kimselerin kıldığı namazın geçersiz olduğunu iddia etmeleridir,
“Şia-i İmâmiyye’de, ilk iki rik’atte, yalnız olarak namaz kılana ve imâm olan kişiye, Besmele’yle Fatiha Sûre-i Celilesini, sonunda, o sûreden olmayan << Amin >> sözünü söylememek üzere tam olarak okumak. Fâtiha’dan sonra da gene Besmeleyle tam bir sûre kırât etmek farzdır.” ( Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Yazan Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul 1987 baskısı, sayfa 585. )
“Namazı Bozan Şeyler. 12. Madde; Hamd (Fatiha) Sûresinden sonra << Amin >> demek.” (Caferi Mezhebine Göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 88. )
“Amin” kelimesi, Ya Rabbi kabul eyle, öyle olsun manasında bir dua sözcüğüdür. Kelimenin aslı İbranice olup, İbranicede ki karşılığı da “öyle olsun” benimde isteğim bu şekildedir manasını içermektedir. Duaların sonunda söylenir. Ehli kitabın elindeki (bize göre muharref) İncilin Esinleme kısmında İsa Mesih için bir unvan olarak kullanılan bu sözcük, “sadık, güvenilir” anlamına da gelmektedir. Dene bilir ki, insanların en çok kullandığı kelimelerden bir tanesi bu “amin” sözcüğüdür.
Namaz kılan birçok kimse de dua kastıyla Fatiha’dan sonra “amin” sözcüğünü kullanmaktadır. Fatiha sûresinin son ayetleri (5. 6. 7.) dua içermektedir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- (Yâ Rabbi). Bizi doğru yola ilet. 1/5

- Nimet verdiğin kimselerin yoluna. 1/6

- Kendilerine gazab edilmemiş ve sapmayanların yoluna. 1/7

İşte mealini yazmış olduğum bu ayetlerin bitiminde dua amacıyla, Allah’tan talepte bulunup, ben de bu övülen şahıslardan biri olmak istiyorum. Ya rabbi beni de bunlardan biri eyle manasında “amin” demek niçin namazı bozmuş olsun ki. Bir müminin Namaz kılarken dua etmesi, Kur’an’a aykırı olmayıp, namaz dışı veya namazı iptal eden bir hareket olarak kabul edilemez. Zaten, Caferilerin kendileri de namaz kılarken dua yapılabileceğini kabul etmektedirler. Şöyle ki:

“KONUT : Her namazın ikinci rik’atında ve rükû’dan önce elleri göğüs hizasına kaldırıp açarak herhangi bir dua ve zikrin okunmasından ibarettir. Bu namazda müstehabdır.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 86. )

Görüldüğü gibi, kendileri istedikleri duayı namazda yapabilecekler ve namazları bozulmamış olacak, ancak başkaları namazların da dua etmek üzere “amin” derse namazı bozulmuş olacak, böyle bir iddianın açık bir çelişki olduğu meydandadır. Namaz kılan bir kimse, Fatiha’dan sonra amin dese de namazı bozulmaz, amin demese de namazı bozulmaz.



İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE ORUÇ:
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 6