ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 6

Caferilerin Oruç konusunda bazı iddiaları şu şekildedir:

1- Seferde (yolculukta) olan kimsenin istese de Oruç tutamayacağını, tutarsa Orucunun kabul olmayacağını hatta tutmakla günah işlemiş olacağını iddia etmeleri. Şöyle ki:
“Abdurrahmân b. Avf demiştir ki: Rasûlullah (S.M.), << Yolculukta oruç tutan, yolcu değilken oruç yiyene benzer >> Ibn. Abbas da, << Yolculukta iftar bir azimettir (, mutlaka iftar gerekir, ruhsat değildir) >> demiştir.”
“İmâm Ca’fer’us - Sadık (A.M.) buyurmuşlardır ki: << Ramazan ayında yolculukta, oruç tutan, yolcu değilken oruç yiyene benzer. >>
<< Birisi, yolculukta oruçlu olduğu halde ölürse, namazını kılmam. >>
<< Birisi, yolculuğa çıkarsa orucunu yer ve namazını kısaltır; ancak yolculuğu Allah’a isyan yolundaysa o başka. >>
“Ayyâşi, senediyle Muhammed b. Müslim’den tahric etmiştir; İmam Sadık (A.M.) buyurmuşlardır ki:
<< Sizden hasta olan, yâhut yolculukta bulunan kişi... meâlindeki âyet-i kerime inince, Rasûlullah (S.M.), Kerâ’ül - Gamim’de bir çanak su istediler ve içtiler; halka da oruçlarını bozmalarını buyurdular. Bir topluluk, gün zâtı (zaten) geçti, bâri orucumuzu tamamlasak dedi. Rasûlullah (S.M.), bunlara asiler buyurdu; kendileri vefât edinceye dek de onları hep bu adla andılar: Âsiler. >>
“Esasen ayet-i kerimede, yolculukta ve hastalıkta, iftarın vücudu apaçıktır:”
“Ayet-i Kerimede, Ramazan ayını idrâk edenin oruç tutması emredilmekte, hasta olanla yolculukta bulunan bu emirden istisnâ edilmektedir. Şu halde hastalıkta ve yolculukta oruç, bu istisnâyı kabûl etmemektir; oysa ki bu istisnâ ile, << Yediği gün sayısınca başka günlerde tutar >> hükmüyle hastayla yolcunun, hastalıkta ve yolculukta oruçlarını yemeleri, yedikleri gün kadar, Ramazan ayında olmamak şartıyla başka aylarda, oruçlarını kaza etmeleri emr olunmaktadır ve bu emir vaciptir; oruç tutmakla kazâ edilmesinin cem’i mümkin değildir. Ayet-i kerimedeki : << Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez >> meâlindeki hükümde kolaylık iftardır; güçlükse oruç, şu hâlde anlam budur: Allah sizin orucunuzu yemenizi, hastayken ve yolculukta oruç tutmamanızı emir ve irâde eder; oruç tutmanızı dilemez.” ( Târih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şiilik Sayfa 593-594, Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul-1987 ).
“ORUCUN ŞARTLARI : Mes’ele 5- Namazı kasr (kısaltan) seferde bulunmaması. Böyle bir seferde olana oruç farz değildir.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 94. )
“Caferi mezhebinde seferde (yolculukta) oruç tutmak, seyahat şartlarının tahakkukundan sonra caiz (gerekli) değildir, günâhtır. Kur’an-ı Kerim’in ikinci sûresinin 184’üncü âyetinde şöyle duyurulmuştur: Kim hasta ise yolculukta ise başka zaman oruç tutmalıdır. 85’inci âyette mevzu tekrarlanıp şöyle burulmuştur. Hasta ve yolcu kişi orucu başka zaman tutmalıdır. Allah size kolaylık göstermiş, sizin zahmete ve meşakkate katlanmanızı istememiştir. Kur’an-ı Kerim’de bulunan bu tekit ile yolculukta oruç tutulmamalıdır. Peygamberden naklen: Seyahatte oruç iyi değildir. Peygamber’in kendisi bile bir yolculukta halkın huzurunda orucunu yedi ve başkalarının da iftar etmelerini emretti. Bu hususta, << İslam da oruç kitabına müracaat edilsin. >> (İslâm da Caferi Mezhebi ve İmam Cafer Sadık Buyrukları, sayfa 114, Kadıoğlu Matbaası, Ankara-1986. Yazan, Hüccet-ül İslam Ahmed Sabri Hemedani. )

Görüldüğü gibi, yolculukta oruç tutan kimse hakkında “Allah’a asi olmuştur v.s gibi” çok ağır ithamlarda bulunmuşlardır. İddialarına dayanak olarak ta, Kuran’dan delil göstermeye çaba harcamışlardır. Kendi iddialarına dayanak olarak göstermeye çalıştıkları 2 (Bakara Sûresi) 84-85. Ayetleri ise, iddialarını aksine, yolcu veya hasta olan kimselerin bu hallerinde illaki (muhakkak) iftar etmelerini değil, iftar edebileceklerini “bir ruhsat” olarak emretmektedir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı (farz edildiği) gibi (günahlardan korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı; 2/183

- Sayılı günler olarak. İçinizden kim hasta yahut seyahatte olursa, (tutamadığı günleri) başka günlerde tutsun. Gücü yetmeyenlere de, bir yoksulu doyuracak fidye gerekir. Fakat kim gönül rızasıyla hayır işlerse, bu, kendisi için daha iyidir. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. 2/184

- Ramazan ayı-ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda indirilmiştir. Kim (o zaman aya yetişir) ayı görürse oruç tutsun. Kim hasta olur, yâhut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’a tekbir etmenizi ister. Şükredersiniz diye. 2/185

Bu duruma göre bütün yolculuklarda ve bütün hastalık durumların da gereğini sonradan yerine getirmek şartıyla. Allah tarafından Oruç tutmamaya ruhsat tanınmıştır. Tanınan kolaylık bir ruhsat olduğundan kişi güç yetire bildiği takdirde azimeti seçerek isterse Oruç tutabilir. Bunun böyle olduğunun ispatı 2 (Bakara) 184’te “Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.” ifadesinden kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Hafifçe hasta olan ile ağır hasta olan kimse hasta olduğu gibi, dağları tırmanarak yolculuk yapan ile uçakla yolculuk yapan da yolcudur. Her iki durumda kişi güç yetire biliyorsa, kendisi için daha iyi olması açısından isterse Oruç tutabilir. Bu itibarla Caferilerin bu konuda yapmış olduğu iddialar Kur’an’a uymamaktadır.
Kafirler üzerinde Orucun farz olduğunu, ancak, kafirlerin tuttuğu Orucun geçersiz olduğunu söylemeleri:
“İman - İmanı olmayan bir kişinin orucu sahih değildir; ancak oruç kendisine farzdır.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 94. )


Bu iddia kendi içerisinde çelişkilidir. Şöyle ki, bir kimse üzerine oruç farz ise ve bu tutacağı oruç kabul olabilecek bir oruç değilse, o zaman oruç tutup tutmaması arasında ne fark vardır? Bu şekilde bir iddiada bulunmaları açık bir çelişkidir. Ayrıca, kafirler üzerine orucun farz olduğunu söylemeleri Kuran ile de çelişkilidir. Bu konuda Kuran’dan mealen:

- Ey iman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı (farz edildiği) gibi (günahlardan korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı; 2/183

- Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, tâate devem eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar; sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (gönülden Allah’a) saygılı erkekler ve (gönülden Allah’a) saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; (işte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 33/35

Yukarıda mealini yazmış olduğum ayetlerde orucun müminler üzerine farz olduğu gibi, ayrıca kimlerden salih (iyi) âmel istendiği de açıktır. Mümin olmayan kafirler ve müşrikler üzerine oruç farz’dır demek Kur’an’ın İslam öğretisini anlamamaktan veya Kur’an’ı boş vermekten kaynaklanmaktadır. Müminler ve Müslümanlar üzerine yapılan farzlar ancak mümin ve Müslümanlarla ilgilidir, zaten Kur’an’ı Kabul etmemiş kimselere oruç tutun, namaz kılın gibi tekliflerde bulunmanın bir manası da yoktur. Kur’an’dan mealen:

- Bir zaman gelir ki küfredenler, “keşke Müslüman olsaydılar” diye arzû ederler. 15/2

- Bırak onlar yesinler, eğlensinler; arzû onları oyalasın. Yakında (yaptıklarının kötü sonucunu) bileceklerdir. 15/3

Görüldüğü gibi, Allah, Kur’an’da kafirler için “yesinler, eğlensinler” demektedir. Caferiler ise, Oruç tutmak onlara farzdır, Oruç tutmaları gerekir demektedirler.
İslam dinine ait farzları, İslam dininin bir gereği olarak yerine getirebilmek için, önce Müslüman olmak gerekir. Örneğin: Hac etme farzını ele alalım, bir müşrikin değil Hac etmesi, Mescid’i Harama yaklaşması bile İslam dinine göre yasaktır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler! Müşrikler necaset (pislik)tir; artık bu yıllardan sonra Mescid-i Harâm’a yaklaşmasınlar. Eğer (onların hacca gelmeleri sonucu İktisadi hayatınız bozulup) yoksulluğa düşmekten korkarsanız; biliniz ki Allah dilerse yakında sizi kendi lutrundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah, bilendir, hikmet sahibidir. 9/28

Bu itibarla, Caferilerin, Müşriklerin, müşrik halleriyle Oruç tutmaları gerektiği şeklindeki rivayetleri Kur’an’a uymamaktadır.

Fıtır (Şeker bayramı) ve Kurban bayramlarında Oruç tutmak sahih (geçerli) değildir demeleri; Şöyle ki:

“Zamanın Oruca müsait olması; yani Fıtır ve Kurban bayramlarında oruç tutmak sahih (geçerli) değildir.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 94. )

Kur’an’da Fıtır veya Kurban bayramı adı altında bayram yapma mecburiyeti emredilmediği gibi, bu bayramlardan bahis dahi yoktur. Kaza Orucu olup ta, Ramazan bitişi Oruç tutmak isteyen bir kimsenin durumunu ele alalım. Örneğin: Ramazanda üç gün Oruç tutamama zorunda kalıp, üzerinde kaza Orucu tahakkuk eden bir kimse, Ramazan bitimi hemen Orucunu kaza etmek isterse, Caferilerin dediğine göre üç gün (bayram) geçmeden tutamayacak, bu şahıs dördüncü günü ölürde Orucunu kaza etmeye fırsat bulamazsa, kaza edebilecekken, Orucunu kaza etmesine mani olanlar, ağır bir sorumluluk yüklenmiş olacaklardır.

Hayz yahut nifas (lohusalık) halinde olan kadınların Oruç tutamayacağını söylemeleri; Şöyle ki:

“Oruç tutan kadın, hayz yahut nifak (lohusalık) halinde olmamalı.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 94.)

İslam dininde farzları yerine getirirken, bazısında bedenin durumuyla ilgili olarak özel şartlar konmuştur. Örneğin: Namaza kalkıldığında Cenabetli olunmaması ve Abdestli olunmasının gerekli olması gibi, hal bu ki, sadaka veya zekat verilirken bu şekilde özel şartlar istenmemiştir. Zira, namazda, Allah için ibadet kastıyla ihtiram duruşunda bulunma olayı gibi durumlar vardır. Hayz olan bir kadının da bedenen temiz olması için hayz durumunun sona ermesi ve temizlenmesi gerekir. Bundan dolayı hayz durumundan kurtulup temizleninceye kadar abdest alma olayı olamayacağına göre namaza durması uygun değildir. Fakat bununla beraber, cenabet olma, hayızlı veya nifas (loğusa) durumunda olmak Oruç tutma açısından Namazla aynı şey değildir, Namazda, Allah’ın huzurunda ibadet için durma olayı vardır, orucun tutulması ise bu durumdan farklıdır. Hayız veya nifas durumunda olan kadınlar bu halleriyle sağlık durumunda bir mani yoksa, hastalık derecesinde rahatsızlık meydana gelmemişse; kadını gücü oruç tutmaya müsaitse, orucunu tutması gerekir. Başka bir ifadeyle, temizlik yönünden orucun tutulmasına mani bir durum yoktur, aksi takdirde tuvalete gitmekte orucu bozardı. İslam dini açısından bunun böyle olduğuna delil gösterecek olursak, Kur’an’dan mealen:

- Kitâb’da Meryem’i de an. Bir zaman o âilesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 19/16

- Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de rûhumuzu (Cebrâil’i) ona gönderdik; (O), ona düzgün bir insan şeklinde göründü. 19/17

- (Meryem) dedi ki : “Ben senden çok esirgeyici (Allah’a) sığınırım. Eğer (Allah’tan) korkuyorsan (bana dokunma).” 19/18

- (Rûh, yâni Cebrâil) : “Ben, dedi, sadece Rabb’inin elçisiyim: Sana tertemiz bir erkek çocuğu hediye edeyim diye (geldim).” 19/19

- (Meryem) dedi ki :”Benim nasıl oğlum olur, bana bir insan dokunmadı ve ben iffetsiz de değilim.” 19/20

- (Ruh) : “Öyledir, dedi, Rabb’in : “O bana kolaydır. Onu insanlara, (kudretimizi gösteren) bir işâret ve bizden bir rahmet kılmak için (bunu yapacağız)’ dedi” ve iş olup bitti. 19/21

- (Meryem), ona gebe kaldı. Onunla uzak bir yere çekildi. 19/22

- Doğum sancısı onu, bir hurma dalı(nın altı)na getirdi: “Keşke dedi, bundan önce ölseydim, unutulup gitseydim!” 19/23

- Altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin altındakini şerefli kıldı.” 19/24

- Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine, olmuş taze hurma dökülsün.” 19/25

- “Ye, iç; gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görecek olursan de ki : Ben, Rahman’a bir oruç adadım. Bu itibarla, bugün, hiçbir insanla konuşmayacağım’ de.” 19/26

Görüldüğü gibi, Oruç ile Nifak (Lohusalık) bir araya gelebilen hususlardır. Meryem’e öğretilen mazeret, yeni doğum yapmış olmasına rağmen, “Rahman’a oruç adadığı” ve dolayısıyla oruçlu olduğunu söylemesidir. Nifas halinde oruç tutmak mümkün olmasaydı bu şekilde göstereceği mazeretin manası olmazdı. Nifas halinde oruç mümkün olunca, hayz veya düşük yapma halinde de mümkündür. Zira doğum yapmak bu iki husustan daha bir durumdur. Bu itibarla Caferilerin hayz veya nifak halinde oruç tutulmaz demeleri Kur’an’a uygun değildir.

Orucu bozan şeyler konusunda diğer bazı iddiaları :

Kesif toz ve dumanın boğaza kaçması.
Dileğiyle istifrağ etmek (kusmak).
Başın tamamını suya daldırmak; vücût suyun dışında kalıp beden suya dalarsa oruç bâtıl olmaz. (demeleri). (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 95-96. )

Orucu bozan şeyler konusunda rivayetlerde bir çok şeylere rastlamak mümkündür ve bunların çoğu Kur’an’a uymamaktadır. Muhammed ümmetinden olan müminlerin oruçlu sayılabilmeleri için Kur’an’da üç şart belirtilmiştir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbiselerisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabûl edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu talebedin; şafağın ipliği siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamlayın; mescitlerde ibâdete çekilmiş (itikafta) iken kadınlara yaklaşmayın. Allah, insanlara âyetlerini böyle açıklar ki korunup sakınsınlar. 2/187

Görüldüğü gibi, oruçlu kimse kadınlara yaklaşmayacak, yenmeyecek ve içilmeyecektir. Yemek, içmek ve kadınlara yaklaşmak sayılmayan hiçbir husus orucu bozmaz, bundan dolayı suya dalmak, kesif toz ve dumanın boğaza kaçması veya kusmak orucu bozan şeyler değildir. Yiyecek ve Cinsel yaklaşım niteliğinde olmayan bütün tedaviler ve durumlar da orucu bozmaz.

Caferiler, ölen bir kimsenin oruç borcunu para karşılığında bir başka şahsı tutabileceğini iddia etmektedirler. Bunu diğer benzeri farzlar içinde söylemektedirler, şöyle ki:
“VASİYET : Vasiyyet-i ahdiye. Yani. Techiz işlerin yapmaya, yahut hacc, oruç, namaz ve benzeri gibi farizalar edâ etmeye ecir (ücretli) tutmak için ettiği vasiyet.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 145. )

İslam dininde bu gibi ameller şahsi olup, ücretli veya ücretsiz başkalarına yaptırılamaz. Daha önce bu konuda izahatta bulunmuştum.

CAFERİLERE GÖRE ZEKAT ANLAYIŞI :

“Ehl-İ Beyt’i Peygamber, dokuz şeyde zekâtı farz bilirler : Buğday, Arpa, Hurma, Üzüm, Altın, Gümüş, Sığır, Koyun, Deve. Her birinin de ayrı ayrı şartları vardır.” (İslâm’da Işıklı Yol, Dönüş Yayınevi, Ankara-1985, sayfa 79. Yazan, Ahmet Sabri Hemedani).
“Zekât üç gruptan oluşan dokuz şeye farz olur :
Hayvanat grubundan üç şeye : Deve, sığır, koyun.
İki nakıtlar : Altın, gümüş.
Tarım ürünlerinden dört şeye : Buğday, arpa, hurma, kuru üzüm.” (Caferi Mezhebine göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 100. )

Caferilerde, Kütüb-i Sitte ye bağlı Sünniler gibi, zekata esas olmak üzere, kişinin servetini yani toplam mal varlığını değil de, kişinin sahip olduğu mal çeşidini esas almaktadırlar. Daha önce bu konuda Kütüb-i Sitte’yi eleştirirken, böyle bir durumun Kur’an’a uymadığını, bazı servetleri zekata tabi tutarken, bazılarını, miktarı ne olursa olsun zekat dışı bıraktığını belirtmiştim. Öyle ki, kişinin binlerce dönüm Antep fıstığı bahçeleri veya muz bahçeleri veya pirinç tarlaları mevcut olsa bunlardan zekat ödemeyeceğini, Altın ve Gümüş değil de, bir dağ elmas ve zümrüdü olsa aynı şekilde yine zekat ödemeyeceğini veya Armatör olsa, bir konvoy gemisi bulunsa ve bundan kazandığı geliri sene içinde elmasa zümrüde v.s. Yatırsa veya güncel olarak kullanılmakta olan kağıt paralara yatırsa zekat ödemeyeceğini, fakat birkaç koyun veya devesi veya sığırı bulunsa zekat ödeyeceğini bununda servetler arasında ayırım olduğunu ve böyle bir durumun Kur’an’a uymadığını; dolayısıyla Caferilerin bu konuda ki iddialarını kabûl etmek mümkün değildir.
Caferilerde, Kütüb-i siteye bağlı Sünniler gibi, zekatla sadakayı aynı şey saymaktadırlar. Hal bu ki, zekatla sadakaların aynı şey olmadığını, zekatın İslam devletine verilen bir vergi olduğunu, fakat sadakaların zekat dışında olmak üzere Kur’an’da belirtilen sekiz yere verildiğini daha önce belirtmiştim. (Bak. 1.Cilt.)
Caferiler, zekatın verilme yerleri konusunda şöyle demektedirler:

“ZEKÂTI HAKKEDEN KİŞİLER (YERLER)

Zekat sekiz yere sarf edilir:
Fakirler; yani kendisinin ve ailesinin senelik geçimini temin edemeyen kişiler.
Miskinler (zavallılar); yani fakirlerden daha kötü halde geçinenler.
Amiller; yani İmam (A.S.) yahut müctehid tarafından zekâtı toplayıp gereken işlemleri yapmaya görevlendirilen memurlar (kişiler).
Kalpleri ısındırılmak istenenlere; yani zekât vermekle İslâm’a ısınıp, Müslüman olacağı ve İslâm’a yarar sağlayacağı anlaşılan kişiler.
Rıkâb; yani baskı ve meşakkat altında köleleri sahiplerinden alıp serbest edip, hürriyetine kavuşturmak için zekât harcanır.
Mecburi ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanıp, sonra da borçlarını ödemekten âciz kalan kişilerin borçlarını ödemek için.
Allah yolunda; okul, cami, yol, köprü v.b. gibi Müslümanların amme hizmetlerinin yürütülmesi için.
Harçlığı tükenip yolda kalan yolcular. Bunlara vatanlarına ulaşabilecekleri kadar verilir.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 100-101. )

Zekatın verileceği yerler olarak göstermiş oldukları sekiz yer. Kur’an’da, zekatın verileceği yerler olarak değil! Sadakaların verileceği yerler olarak belirtilmiştir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hikmet sahibidir. 9/60

Görüldüğü gibi, zekatın verileceği yerler olarak iddia ettikleri yerler; zekatın değil, sadakaların verilme yerleridir. Zekatla, sadakaların iki ayrı husus oldukları, Kur’an’da açıktır. Bu konuda örnek verecek olursam, mealen:

- Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitâba ve peygamberlere inandı; mala olan sevgisine rağmen, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmaları yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın azabından) korunanlarda onlardır. 2/177

Dikkat edilirse, burada da yakınlara, yetimlere, düşkünlere v.s. Mal verileceği belirtilmiş, buna rağmen zekât ayrı olarak şart koşulmuştur. Zekât ve belirtilen kimselere mal verilmesi aynı şey olmadığından, Zekât ayrı bir kavram olarak belirtilmiştir, bundan da sadaka ve zekâtın farklı şeyler olduğu kolayca anlaşılır. Şöyle ki, sadakalar belirtilmiş olan ihtiyaç sahiplerine ve Allah yolunda, örneğin mescit yapımı ve imarı gibi veya İslam dininin tebliği gibi konularda yapılan harcamalardır. Zekât ise, İslam devletinin toplamış olduğu vergilerdir. İslam devletinin ihtiyaç duyduğu birçok harcamalar zekât vergisiyle karşılanır. Ayrıca, Kur’an’dan mealen:

- Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayan (insan)lar imar ederler. İşte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler. 9/18

Burada da, mescitleri imar işi ile, zekat iki ayrı husus olarak belirtilmiştir. Hatta zekat verme olayı, mescitleri imar etme işinden önce ayrı bir husus olarak şart sayılmıştır. Ayrıca, Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler, siz Peygamber ile gizli konuşacağınız zaman bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha temizdir. Allah bağışlayan, esirgeyendir. 58/12

- Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden korktunuz mu? Çünkü yapmadınız. Allah da sizi (bundan) affetti (sadaka vermeden konuşabilirsiniz). Artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a Resûlüne itaat edin. Allah yaptıklarınızı haber alandır. 58/13

Mealini yazmış olduğum iki ayette de, zekat ve sadaka ismen ayrı ayrı hususlar olarak belirtilmiştir. Bu itibarla, Caferilerin, sadakalarla, zekatı bir ve aynı şey saymaları Kur’an’a uymamaktadır.

CAFERİLERE GÖRE RİBA (FAİZ) ANLAYIŞI:

“Mes’ele 1- Faiz, çık katı bir haramdır. Bir borç karşısında, bir de muamelede olmak üzere faiz iki kısma ayrılır.”
“Mes’ele 2 - Muamele yoluyla alınan Faiz, alışverişte alındığı gibi diğer muamelelerde de alınabiliyor galiba. Alış - Verişteki faiz şöyle oluyor: Bir şeyi kendi cinsinden olan bir şeyin karşılığında satılmasına rağmen ayriyeten fazlalık da alıyor. Meselâ: Bir kilo buğday verip karşılığında bir buçuk kilo buğday alıyor.”
“Mes’ele 3 - İki şartla faiz tahakkuk bulur:
1 - Satılan ve karşılığında alınan şeyin aynı cinsten olması: (İttihad-ı cins). Böyle olunca biri diğerinden kaliteli olsa dahi, ikisi de aynı cinsten olduğu için alınan fazlalık faiz olur.
2 - Değiştirilen şeylerin, (aynı cinsten olsalar dahi faiz sayılabilmesi için ikinci şartı da) ölçek veya tartıyla satılan şeylerden olmasıdır. O halde ölçek ve tartıyla değilde; yumurta v.s... Gibi sayıyla ve elbiselik, arazi v.b... Gibi metreyle satılan şeylerden alınan fazlalık faiz sayılmaz.”
“Mes’ele 4 - Denildi ki: Ölçek ve tartıyla satılan şeylerin dışındaki muameleler ancak makul bir şekilde olursa faiz tahakkuk bulmaz ve muamele sahih olur. O halde dinâr (lira) ölçek yahut tartıyla satılmıyor diye bin dinarı bin yüz dinarla değiştirmek sahih değildir. Zirâ bu makul bir muamele değildir. Eğer bunu aklı başında olan birisi yaparsa mecburluğundan yapıyor.”
“Mes’ele 5 - Buğdayla arpa (faiz babında) bir cinsten sayılır. Onun için bunların birbirleriyle değişiminde alınan fazlalık sahih değildir.”
“Mes’ele 6 - Her şey aslıyla bir cinsten sayılır. Meselâ: Sütle peynir, hurmayla hurma pekmezi ve pirinçle pirinç unu bir cins sayılır.”
“Mes’ele 7- Etler, sütler, yağlar ve sirke çeşitleri asılları itibarıyla değişebilir. Meselâ, koyun eti ayrı deve eti ayrı, koyun sütü ayrı inek sütü ayrı ve hurma sirkesi ayrı cinstendir. Bunlarda alınan fazlalık (faiz sayılmaz) sahihtir.”
“Mes’ele 8- Yaş üzümle kuru üzüm ve yaş hurmayla kuru hurma gibi aynı cinsten şeylerin bir birleriyle farklı yahut farksız değiştirilmesi doğru değildir.”
“Mes’ele 9- Eğer bir şey bir şehirde tartıyla, diğer bir şehirde sayıyla satılıyorsa (elma, limon ve diğer bazı meyveler gibi) her şehir için kendi hükmü geçerli olur.”
“Mes’ele 10- Faizli bankalara para yatırıp faiz almada, para çekip faiz ödemek de câiz değildir. İster devlet bankası olsun ister şahsi banka olsun ancak faiz ödemeyip yahut almamak şartıyla emanet koymak, havale vermek v.b. Benzer caizdir. (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 114-115-116. )

Daha önce aynı konuya ,birinci kitapta, Kütüb-i Sitte’yi incelerken değinmiş ve faizin tanımını vermeye çalışmıştım. Hatırlanacağı üzere bir mali işlemin faiz sayılabilmesi için o işlemin zaman satışını da birlikte getirmesi gerekeceğini belirtmiştim. Şöyle ki: Vadeli satılan bir mala, malın peşin fiyatı haricinde yapılan vadeli satışın vade süresi üzerinden, zamanın uzunluğuna göre ayrı bir bedel alınıyorsa, alınan bu bedel faizdir. Aynı şekilde borç para veya herhangi bir iktisadi kıymetin borç verildiğinde verilen süre üzerinden bir fark alındığında bu alınan fark faizdir. Yani: Faiz, bir iktisadi kıymet üzerinden bir zaman satışı olayıdır. Bu hususları dikkate alarak, Caferilerin bu konudaki iddialarını incelediğimizde gerçeğe uymayan birçok hususlar görürüz. Şöyle ki: biri diğerinden kaliteli bile olsa dahi ikisi de aynı cinsten olan iki şeyin, örneğin, bir kilo buğdayın, bir buçuk kilo buğdayla değiştirilemeyeceğini; sütle peynirin aynı cinsten olduğunu ve bunların değiştirilemeyeceğini v.s. İddia etmeleri, İslam dini açısından kabul edilemez. Zira işlemin yapıldığı günkü peşin değer üzerinden ticari işlem yapılabilir. Örneğin: Bu gün bir kilo süt 150.000._lira, bir kilo peynir ise 900.000.- liradır. Para söz konusu olmadan bir kilo peynir karşılığında altı kilo süt almak helal bir işlemdir. Trampa olayı peşin olursa, “yani ha al, ha ver,” şeklinde ise kalite v.s.den dolayı değerler arası farkta olabilir. Bu konuda tutarsız oldukları, Mes’ele 3 ün 2. Şıkkında metreyle veya taneyle satılan şeylerin farklı satışının serbest, fakat ölçek veya tartıyla satılanların yasak olduğunu söylemelerinden de anlaşılabilir, zira, bu gibi iddiaların hiçbir tutarlı mantığı yoktur. Hatta daha ilginci (Mes’ele 9) faizin şehirlere veya beldelere göre değişebileceğini, yani bir şehirde faiz sayılan bir işlemin, diğer bir şehirde faiz sayılmayacağını iddia etmeleridir. “Eğer bir şey bir şehirde tartıyla, diğer bir şehirde sayıyla satılıyorsa” demeleri bu manadadır. Ayrıca, faiz alıp vermemek şartıyla, faizli para işlemi yapan bankalara para yatırılabileceğini (Mes’ele 10) iddia etmişlerdir. Bankanın aldığı bu parayı kendi hesabına faizli olarak borç vereceği belli bir husustur. Bankaya böyle bir imkan tanımayı, Caferiler hangi İslami hususla bağdaştırmaktadırlar. Böyle bir iddia İslami yönden kabul edilemez.

İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE MÜT’A (Muvakkat) NİKÂH İDDİASI:

Caferiler, İslam’da dâimi ve muvakkat (geçici) olmak üzere iki çeşit evlilik olduğuna inanmaktadırlar. Onlara göre daimi nikahla yapılan yapılan evlilik süresi belli olmayan ve ömür boyu sürmesi hedeflenen evliliktir. Geçici evlilik ise süresi belli olan ve ve birkaç dakikalığına bile nikahlanmak suretiyle yapılan evliliktir. Karalaştırılan sürenin bitiminde evlilikte sona ermiş olur. Bu konuda şöyle demektedirler:
“İmâm Ca’fer’us-Sâdık (A.M.), << Üç şeyde, kimseden çekinmem: Nisa Tavâfı, kadınlarla Müt’a (, yâni Müt’anın helâl oluşunu bildirmek) ve ayağa giyilen ayakkabıya mesh etmemek >> buyurmuşlardır.”
“Akd-i inkıta da denen Müt’a, muvakkat nikâhtır. Dâimi nikâhta bütün Müslümanların ittifâkı, icmâı vardır; inkıtâi nikah, Kur’ân-ı Mecid’de, << Kadınlardan biriyle faydalandığınız takdirde takdirde, ücretlerini, kararlaştırdığınız veçhile verin >> mealindeki âyet-i kerimede açıklanmaktadır. (IV; Nisâ; 24). İmamiyye, bu nikâhın ebedi olarak bekasına inanır.”
“Müt’a’nın sünnetle nesh edildiğini, Hz. Peygamber’in (S.M.) zamânında mubahken harâm edildiğini buyurduklarını, Kitap’la nesh olunduğunu söyleyenler vardır; fakat bu hususlarda bir ittifak yoktur. Bâzıları, << Kadınları boşayacağınız zaman temiz oldukları vakit boşayın...>> emriyle beyân edilen Boşama Âyeti (LXV; Talaak, 1), bu nikâhı nesh etmiştir demişlerdir. Bâzıları, << Çocukları yoksa, zevcelerinizin, kalan mallarının yarısı sizindir. >> meâlindeki ayetle, yâni mirâsı bildirilen ayet-i kerimeyle (IV; Nisâ; 12) nesh edilmiş hükmüne varmışlardır; fakat bu âyet-i kerimelerde, Müt’a’yı nesh eden bir beyân yoktur; çünkü bu âyet-i kerimeler, dâimi nikaha âit ayetlerdir. Bazı bilginler de << Ancak eşleri ve temellük ettikleri müstesnâ >> ayetinde, yalnız zevcelerin ve cariyelerin helâl olduğu bildirildiğinden ve Müt’ayla alınan kadınlar hakkında bir hüküm olmadığından, Müt’a haramdır derler. (XXIII; Mü’minûn, 6; LXX; Maâric, 30); bunu kabul edenler, çoğunluktadır. Âlûsi de << Tefsir >> inde, Şia, câriye’ye, Müt’ayla alınmış kadın diyemez; Müt’ayla alınan kadın dâimi nikahla da alınmamıştır; Müt’a’da miras, iddet, talaak ve nafaka da yoktur der ve bu âyetle haram olduğunu söyler.”
“İmamiyye, Müt’anın helâl olduğunda ittifak etmiştir. Kadının, müddetin, ücretin muayyen olması şarttır; müddetin bitiminden sonra, yâhut tarafların râzılığıyla müddetin bağışlanmasını müteâkıb ayrılık meydana gelir. Müt’ayla, bir erkeğe varmış olan kadın, ayrıldıktan sonra kırk beş gün iddet bekler; bu müddetten önce başkasıyla evlenemez. Ayrılık, temas tan önce olursa, duhûlden önce boşanan kadın gibi, iddet beklemesi şart değildir; âdetten kesilmiş kadın da iddet beklemez. Müt’a’dan olan çocuklar, daimi nikahta olduğu gibi, babaya âittir; mirâsa girer; ancak zevc ve zevce, birbirlerinden miras alamazlar.” (Abdülbâkıy Gölpınarlı. Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Sayfa 617-618-620. Der Yayınları İstanbul-1987.)

Caferilerin müt’a nikahı konusunda ki şartlarını şöylece özetleye biliriz:

1- Kadın belli olacak.
2- Müt’a nikahı müddeti belli olacak.
3- Müt’a nikahından dolayı kadına verilecek ücret belli olacak.
4- Müddetin sona ermesiyle veya müddetin bağışlanmasıyla müt’a nikahı sona erer.
5- Müt’a nikahının sona ermesine müteâkıb kadın kırk beş gün iddet bekler, bu müddetten önce başkasıyla evlenemez.
6- Ayrılık cinsel birleşme yapılmadan veya cinsel birleşmesiz sadece sevişme yapmak suretiyle sona ermişse kadının hamile kalması söz konusu olmadığından iddet beklemesi gerekmez.
7- Adetten kesilmiş kadında iddet beklemez.
8- Müt’a nikahıyla doğan çocuk mirasa girer.
9- Müt’a nikahıyla evlenen karı, koca birbirlerinden miras alamazlar.

Caferiler müt’a nikahı konusunda ki bu görüşlerini 4 Nisa 24’e bağlamakta ve bu ayete uygun olduğunu iddia etmektedirler. 4 Nisa 24’ten başka, müt’a nikahıyla ilgili olarak Kuran’dan delil gösterme iddiasında değillerdir. Bütün iddiaları 4 Nisa 24’ün, müt’a nikahının meşruluğunu belirttiği ve bu nikah çeşidinin kıyamete kadar geçerli olduğu yönündedir. Halbuki, delil olarak göstermiş oldukları 4 Nisa 24’e baktığımızda durum hiçte iddia ettikleri gibi değildir. Şöyle ki, Kuran’dan mealen:

- Geçmişte olanlar hâriç, (bundan böyle) babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin, çünkü bu fuhuştur, (Allah’ın) hışmıdır ve iğrenç bir yoldur. 4/22

- Size (şunlarla evlenmenizde) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, birleştiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız - eğer onlarla henüz birleşmemişseniz, (kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur - kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hâriç. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. 4/23

- (Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (kadın)lar müstesnâ, evli kadınlar(la evlenmeniz)de (yasaklandı.İşte bunlar) size Allah’ın yazdığı yasaklardır. Bunlardan ötesini, iffetli yaşamak, zinâ etmemek şartıyla mallarınızla istemeniz (mehirlerini verip almanız), size helâl kılındı, kendileriyle evlenip faydalandığınıza, takdir olunan ücretlerini bir hak (farz) olarak verin. Ücretin (mehrin) kesiminden sonra karşılıklı anlaşma(k sûretiyle kesilenden az veya çok vermeniz)de üzerinize bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir. 4/24

Mealini yazmış olduğum, 4 Nisa 22-23-24. Ayetlerine baktığımızda, evliliğin devam süresi yönünden tek bir çeşit nikah emredildiğini görürüz. Şöyle ki: Kendileriyle evlenilmesi yasak olan ve serbest olan kadınların ayırımı yapıldıktan sonra, her iki grubu kapsayacak şekilde yani evlenilmesi serbest olan kadınların tamamı hakkında geçici evlilik ve süresi belli olan evlilik şeklinde bir ayırım yapılmadan. Kendileriyle evlenilip faydalanılan kadınların tamamı için takdir edilen bir ücret; bir farz olarak ödenmesi emredilmiştir. Bundan da iki husus söz konusu olmaktadır. Bu iki hususta, faydalanma ve ücret ödeme hususlarıdır. Her iki husustan kastedilen mana anlaşılmadan konunun tam olarak anlaşılması mümkün değildir. Bunun içinde kadınlardan elde edilecek faydanın ne olduğunun öncelikle bilinmesi gerekir. Bu faydanın da iki ihtimali vardır. Birincisi cinsellik yani seksi fayda, ikincisi kadının erkek için yapmış olduğu diğer hizmetlerdir. Eğer ki, kastedilen fayda yalnızca seksten ibaretse o zaman erkek evlenebileceği herhangi bir kadınla, birkaç dakikalığına dahi olsa nikah yapabilir. Fakat, kastedilen fayda yalnız başına seksi fayda değil de, daha geniş kapsamlı hizmetleri de içeren bir faydaysa geçici nikah yani müt’a nikahının söz konusu olmaması gerekir. Konuya seksi fayda veya başka bir ifadeyle seks yoluyla alınan lezzet açısından baktığımızda bazı zorluklarla karşılaşırız. Şöyle ki: Cinsi münasebette yalnız erkek lezzet almamaktadır, kadın da aynı şekilde lezzet almaktadır. Normalinde, hem erkek cinsel doyuma ulaşmakta, hem de kadın cinsel doyuma ulaşmaktadır, burada doyum açısından açıkça görünen bir eşitlik mevcuttur, hal böyle olunca neden erkek kadına bir ücret ödeme durumunda kalsın. Hatta yapılan istatistiklerde yaklaşık her on kadından birinin ard arda orgazm olabildiği yani tek bir cinsi münasebetle birden fazla doyuma ulaşabildiği tespit edilmiştir, bu durumda erkek bir sefer doyuma ulaştığın da, kadın da birden fazla doyuma ulaşmış olduğundan, kadının erkeğe ücret ödemesi söz konusu olabilir. Cinsel arzu duymak yalnız erkeğe has bir durum değildir, kadınlarda aynı şekilde cinsel arzu duyarlar hatta “Nemfomanı” olan kadınların çok aşırı cinsel isteği vardır. Bundan dolayı biz evlilikten sağlanan faydayı yalnız cinsel fayda olarak anlamamaktayız, bu açıdan yalnızca seks hedefleyen “müt’a” nikahı diye bir nikah çeşidinin İslami açıdan geçerli olması mümkün değildir. Bu nikahın eskiden uygulanmış olduğu yolunda ki tüm rivayetlerde Müslümanlara yapılmış bir iftiradan ibarettirler. Caferilerin müt’a nikahıyla ilgili olarak öne sürmüş oldukları, hamile kalma ihtimali olmayan kadın veya kızın iddet beklemesi gerekmez şartına göre, bir kadın veya kız hamile kalacak şekilde cinsel birleşme yapmadan müt’a nikahı yoluyla bir günde onlarca erkekle ayrı ayrı sevişe bilir. Bu ise Müslümanların yuva kurup çocuk yetiştirmelerine mani olan ciddi bir durumdur.

O halde kadınlara evlilikten dolayı ödenecek ücret cinsel hazzın ötesinde ki bir faydayla ilgili olması gerekir. Bunu da, İslam’daki aile yapısında yapısında görmek mümkündür. Dikkat edilirse 4 Nisa 24’de göre ödenecek olan evlenilen tüm kadınları kapsamaktadır. Yani, İslam da evlenilen her kadına sağladığı faydayla ilgili olarak bu ücretin ödenmesi farzdır. Bundan da, bir kısım kadınlar için geçici evlilik, bir kısım kadınlar için de süresi belli olmayan evlilik diye bir evliliğin olamayacağı kolayca anlaşılır. Zira hepsi için aynı şekilde ücret ödenmesi durumu söz konusudur. İslam aile yapısında evin geçimi erkeğe aittir. Kadın evin geçimi için çalışmak zorunda değildir. Evli kadının çalışmak zorunda olmaması, isterse dahi hiç çalışmaz manasında değildir. Evli kadın kocasından izin alarak, aile düzenini bozmadan, İslami şartlara uygun güzel bir işte çalışabilir. Bu durumda dahi kazandığı ücret kendisine ait olup evin geçiminden erkek sorumludur. Bu duruma göre esas itibarıyla, İslami aile düzeninde biri kocaya ait, biride kadına ait olmak üzere iki konum meydana gelmiş olur. Koca çalışıp para kazanmak suretiyle evin geçimini sağlamakta, ev ve ev için almış olduğu eşyalarla, biriktirmiş olduğu servet kendisine ait olmaktadır. Kadın ise ev işlerini yapmakta olup, çocukların bakımıyla ilgilenmekte, dolayısıyla servet edinememektedir. İşte kadının yapmakta olduğu bu işlerden dolayı kocası bir fayda sağlamaktadır. Bundan dolayı kadının yapmış olduğu bu hizmetlerle ilgili olarak kocasının kendisine bir ücret ödemesi gerekmektedir. Örneğin, kadına sağlamış olduğu bu hizmetlerden dolayı bir ücret ödemezse ve kocası onun sağlamış olduğu destekle maddi servet sahibi olmasına rağmen, kendisi fakir bir durumda, ve evliyken yapmış olduğu hizmetler boşa gitmiş bir şekilde sefalete düşebilir. Bunun böyle olmaması 

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 7