2. Kitap Bölüm 6
Caferilerin Oruç konusunda bazı iddiaları şu şekildedir:
1- Seferde (yolculukta) olan kimsenin istese de Oruç tutamayacağını,
tutarsa Orucunun kabul olmayacağını hatta tutmakla günah işlemiş
olacağını iddia etmeleri. Şöyle ki:
“Abdurrahmân b. Avf demiştir ki: Rasûlullah (S.M.), << Yolculukta
oruç tutan, yolcu değilken oruç yiyene benzer >> Ibn. Abbas da, <<
Yolculukta iftar bir azimettir (, mutlaka iftar gerekir, ruhsat
değildir) >> demiştir.”
“İmâm Ca’fer’us - Sadık (A.M.) buyurmuşlardır ki: << Ramazan ayında
yolculukta, oruç tutan, yolcu değilken oruç yiyene benzer. >>
<< Birisi, yolculukta oruçlu olduğu halde ölürse, namazını kılmam.
>>
<< Birisi, yolculuğa çıkarsa orucunu yer ve namazını kısaltır; ancak
yolculuğu Allah’a isyan yolundaysa o başka. >>
“Ayyâşi, senediyle Muhammed b. Müslim’den tahric etmiştir; İmam
Sadık (A.M.) buyurmuşlardır ki:
<< Sizden hasta olan, yâhut yolculukta bulunan kişi... meâlindeki
âyet-i kerime inince, Rasûlullah (S.M.), Kerâ’ül - Gamim’de bir
çanak su istediler ve içtiler; halka da oruçlarını bozmalarını
buyurdular. Bir topluluk, gün zâtı (zaten) geçti, bâri orucumuzu
tamamlasak dedi. Rasûlullah (S.M.), bunlara asiler buyurdu;
kendileri vefât edinceye dek de onları hep bu adla andılar: Âsiler.
>>
“Esasen ayet-i kerimede, yolculukta ve hastalıkta, iftarın vücudu
apaçıktır:”
“Ayet-i Kerimede, Ramazan ayını idrâk edenin oruç tutması
emredilmekte, hasta olanla yolculukta bulunan bu emirden istisnâ
edilmektedir. Şu halde hastalıkta ve yolculukta oruç, bu istisnâyı
kabûl etmemektir; oysa ki bu istisnâ ile, << Yediği gün sayısınca
başka günlerde tutar >> hükmüyle hastayla yolcunun, hastalıkta ve
yolculukta oruçlarını yemeleri, yedikleri gün kadar, Ramazan ayında
olmamak şartıyla başka aylarda, oruçlarını kaza etmeleri emr
olunmaktadır ve bu emir vaciptir; oruç tutmakla kazâ edilmesinin
cem’i mümkin değildir. Ayet-i kerimedeki : << Allah size kolaylık
diler, size güçlük dilemez >> meâlindeki hükümde kolaylık iftardır;
güçlükse oruç, şu hâlde anlam budur: Allah sizin orucunuzu yemenizi,
hastayken ve yolculukta oruç tutmamanızı emir ve irâde eder; oruç
tutmanızı dilemez.” ( Târih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şiilik Sayfa
593-594, Abdulbâkıy Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul-1987 ).
“ORUCUN ŞARTLARI : Mes’ele 5- Namazı kasr (kısaltan) seferde
bulunmaması. Böyle bir seferde olana oruç farz değildir.” (Özet
İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 94. )
“Caferi mezhebinde seferde (yolculukta) oruç tutmak, seyahat
şartlarının tahakkukundan sonra caiz (gerekli) değildir, günâhtır.
Kur’an-ı Kerim’in ikinci sûresinin 184’üncü âyetinde şöyle
duyurulmuştur: Kim hasta ise yolculukta ise başka zaman oruç
tutmalıdır. 85’inci âyette mevzu tekrarlanıp şöyle burulmuştur.
Hasta ve yolcu kişi orucu başka zaman tutmalıdır. Allah size
kolaylık göstermiş, sizin zahmete ve meşakkate katlanmanızı
istememiştir. Kur’an-ı Kerim’de bulunan bu tekit ile yolculukta oruç
tutulmamalıdır. Peygamberden naklen: Seyahatte oruç iyi değildir.
Peygamber’in kendisi bile bir yolculukta halkın huzurunda orucunu
yedi ve başkalarının da iftar etmelerini emretti. Bu hususta, <<
İslam da oruç kitabına müracaat edilsin. >> (İslâm da Caferi Mezhebi
ve İmam Cafer Sadık Buyrukları, sayfa 114, Kadıoğlu Matbaası,
Ankara-1986. Yazan, Hüccet-ül İslam Ahmed Sabri Hemedani. )
Görüldüğü gibi, yolculukta oruç tutan kimse hakkında “Allah’a asi
olmuştur v.s gibi” çok ağır ithamlarda bulunmuşlardır. İddialarına
dayanak olarak ta, Kuran’dan delil göstermeye çaba harcamışlardır.
Kendi iddialarına dayanak olarak göstermeye çalıştıkları 2 (Bakara
Sûresi) 84-85. Ayetleri ise, iddialarını aksine, yolcu veya hasta
olan kimselerin bu hallerinde illaki (muhakkak) iftar etmelerini
değil, iftar edebileceklerini “bir ruhsat” olarak emretmektedir. Bu
konuda Kur’an’dan mealen:
- Ey iman edenler! Sizden öncekilere
yazıldığı (farz edildiği) gibi (günahlardan korunmanız için sizin
üzerinize de oruç yazıldı; 2/183
- Sayılı günler olarak. İçinizden kim hasta yahut seyahatte olursa,
(tutamadığı günleri) başka günlerde tutsun. Gücü yetmeyenlere de,
bir yoksulu doyuracak fidye gerekir. Fakat kim gönül rızasıyla hayır
işlerse, bu, kendisi için daha iyidir. Ve oruç tutmanız, eğer
bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. 2/184
- Ramazan ayı-ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve
yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda
indirilmiştir. Kim (o zaman aya yetişir) ayı görürse oruç tutsun.
Kim hasta olur, yâhut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca
başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, güçlük
istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
Allah’a tekbir etmenizi ister. Şükredersiniz diye. 2/185
Bu duruma göre bütün yolculuklarda ve bütün hastalık durumların da
gereğini sonradan yerine getirmek şartıyla. Allah tarafından Oruç
tutmamaya ruhsat tanınmıştır. Tanınan kolaylık bir ruhsat olduğundan
kişi güç yetire bildiği takdirde azimeti seçerek isterse Oruç
tutabilir. Bunun böyle olduğunun ispatı 2 (Bakara) 184’te “Ve oruç
tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.” ifadesinden
kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Hafifçe hasta olan ile ağır hasta
olan kimse hasta olduğu gibi, dağları tırmanarak yolculuk yapan ile
uçakla yolculuk yapan da yolcudur. Her iki durumda kişi güç yetire
biliyorsa, kendisi için daha iyi olması açısından isterse Oruç
tutabilir. Bu itibarla Caferilerin bu konuda yapmış olduğu iddialar
Kur’an’a uymamaktadır.
Kafirler üzerinde Orucun farz olduğunu, ancak, kafirlerin tuttuğu
Orucun geçersiz olduğunu söylemeleri:
“İman - İmanı olmayan bir kişinin orucu sahih değildir; ancak oruç
kendisine farzdır.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa
94. )
Bu iddia kendi içerisinde çelişkilidir. Şöyle ki, bir kimse üzerine
oruç farz ise ve bu tutacağı oruç kabul olabilecek bir oruç değilse,
o zaman oruç tutup tutmaması arasında ne fark vardır? Bu şekilde bir
iddiada bulunmaları açık bir çelişkidir. Ayrıca, kafirler üzerine
orucun farz olduğunu söylemeleri Kuran ile de çelişkilidir. Bu
konuda Kuran’dan mealen:
- Ey iman edenler! Sizden öncekilere
yazıldığı (farz edildiği) gibi (günahlardan korunmanız için sizin
üzerinize de oruç yazıldı; 2/183
- Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin
kadınlar, tâate devem eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar,
doğru erkekler ve doğru kadınlar; sabreden erkekler ve sabreden
kadınlar, (gönülden Allah’a) saygılı erkekler ve (gönülden Allah’a)
saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,
oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan
erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden
erkekler ve zikreden kadınlar; (işte) Allah bunlar için bağış ve
büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 33/35
Yukarıda mealini yazmış olduğum ayetlerde orucun müminler üzerine
farz olduğu gibi, ayrıca kimlerden salih (iyi) âmel istendiği de
açıktır. Mümin olmayan kafirler ve müşrikler üzerine oruç farz’dır
demek Kur’an’ın İslam öğretisini anlamamaktan veya Kur’an’ı boş
vermekten kaynaklanmaktadır. Müminler ve Müslümanlar üzerine yapılan
farzlar ancak mümin ve Müslümanlarla ilgilidir, zaten Kur’an’ı Kabul
etmemiş kimselere oruç tutun, namaz kılın gibi tekliflerde
bulunmanın bir manası da yoktur. Kur’an’dan mealen:
- Bir zaman gelir ki küfredenler, “keşke
Müslüman olsaydılar” diye arzû ederler. 15/2
- Bırak onlar yesinler, eğlensinler; arzû onları oyalasın. Yakında
(yaptıklarının kötü sonucunu) bileceklerdir. 15/3
Görüldüğü gibi, Allah, Kur’an’da kafirler için “yesinler,
eğlensinler” demektedir. Caferiler ise, Oruç tutmak onlara farzdır,
Oruç tutmaları gerekir demektedirler.
İslam dinine ait farzları, İslam dininin bir gereği olarak yerine
getirebilmek için, önce Müslüman olmak gerekir. Örneğin: Hac etme
farzını ele alalım, bir müşrikin değil Hac etmesi, Mescid’i Harama
yaklaşması bile İslam dinine göre yasaktır. Bu konuda Kur’an’dan
mealen:
- Ey iman edenler! Müşrikler necaset
(pislik)tir; artık bu yıllardan sonra Mescid-i Harâm’a
yaklaşmasınlar. Eğer (onların hacca gelmeleri sonucu İktisadi
hayatınız bozulup) yoksulluğa düşmekten korkarsanız; biliniz ki
Allah dilerse yakında sizi kendi lutrundan zengin edecektir.
Şüphesiz Allah, bilendir, hikmet sahibidir. 9/28
Bu itibarla, Caferilerin, Müşriklerin, müşrik halleriyle Oruç
tutmaları gerektiği şeklindeki rivayetleri Kur’an’a uymamaktadır.
Fıtır (Şeker bayramı) ve Kurban bayramlarında Oruç tutmak sahih
(geçerli) değildir demeleri; Şöyle ki:
“Zamanın Oruca müsait olması; yani Fıtır ve Kurban bayramlarında
oruç tutmak sahih (geçerli) değildir.” (Özet İlmihal, Yazan,
Ayetullah Şirazi, Sayfa 94. )
Kur’an’da Fıtır veya Kurban bayramı adı altında bayram yapma
mecburiyeti emredilmediği gibi, bu bayramlardan bahis dahi yoktur.
Kaza Orucu olup ta, Ramazan bitişi Oruç tutmak isteyen bir kimsenin
durumunu ele alalım. Örneğin: Ramazanda üç gün Oruç tutamama zorunda
kalıp, üzerinde kaza Orucu tahakkuk eden bir kimse, Ramazan bitimi
hemen Orucunu kaza etmek isterse, Caferilerin dediğine göre üç gün
(bayram) geçmeden tutamayacak, bu şahıs dördüncü günü ölürde Orucunu
kaza etmeye fırsat bulamazsa, kaza edebilecekken, Orucunu kaza
etmesine mani olanlar, ağır bir sorumluluk yüklenmiş olacaklardır.
Hayz yahut nifas (lohusalık) halinde olan kadınların Oruç
tutamayacağını söylemeleri; Şöyle ki:
“Oruç tutan kadın, hayz yahut nifak (lohusalık) halinde olmamalı.”
(Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa 94.)
İslam dininde farzları yerine getirirken, bazısında bedenin
durumuyla ilgili olarak özel şartlar konmuştur. Örneğin: Namaza
kalkıldığında Cenabetli olunmaması ve Abdestli olunmasının gerekli
olması gibi, hal bu ki, sadaka veya zekat verilirken bu şekilde özel
şartlar istenmemiştir. Zira, namazda, Allah için ibadet kastıyla
ihtiram duruşunda bulunma olayı gibi durumlar vardır. Hayz olan bir
kadının da bedenen temiz olması için hayz durumunun sona ermesi ve
temizlenmesi gerekir. Bundan dolayı hayz durumundan kurtulup
temizleninceye kadar abdest alma olayı olamayacağına göre namaza
durması uygun değildir. Fakat bununla beraber, cenabet olma, hayızlı
veya nifas (loğusa) durumunda olmak Oruç tutma açısından Namazla
aynı şey değildir, Namazda, Allah’ın huzurunda ibadet için durma
olayı vardır, orucun tutulması ise bu durumdan farklıdır. Hayız veya
nifas durumunda olan kadınlar bu halleriyle sağlık durumunda bir
mani yoksa, hastalık derecesinde rahatsızlık meydana gelmemişse;
kadını gücü oruç tutmaya müsaitse, orucunu tutması gerekir. Başka
bir ifadeyle, temizlik yönünden orucun tutulmasına mani bir durum
yoktur, aksi takdirde tuvalete gitmekte orucu bozardı. İslam dini
açısından bunun böyle olduğuna delil gösterecek olursak, Kur’an’dan
mealen:
- Kitâb’da Meryem’i de an. Bir zaman o
âilesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 19/16
- Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de rûhumuzu
(Cebrâil’i) ona gönderdik; (O), ona düzgün bir insan şeklinde
göründü. 19/17
- (Meryem) dedi ki : “Ben senden çok esirgeyici (Allah’a) sığınırım.
Eğer (Allah’tan) korkuyorsan (bana dokunma).” 19/18
- (Rûh, yâni Cebrâil) : “Ben, dedi, sadece Rabb’inin elçisiyim: Sana
tertemiz bir erkek çocuğu hediye edeyim diye (geldim).” 19/19
- (Meryem) dedi ki :”Benim nasıl oğlum olur, bana bir insan
dokunmadı ve ben iffetsiz de değilim.” 19/20
- (Ruh) : “Öyledir, dedi, Rabb’in : “O bana kolaydır. Onu insanlara,
(kudretimizi gösteren) bir işâret ve bizden bir rahmet kılmak için
(bunu yapacağız)’ dedi” ve iş olup bitti. 19/21
- (Meryem), ona gebe kaldı. Onunla uzak bir yere çekildi. 19/22
- Doğum sancısı onu, bir hurma dalı(nın altı)na getirdi: “Keşke
dedi, bundan önce ölseydim, unutulup gitseydim!” 19/23
- Altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin altındakini şerefli
kıldı.” 19/24
- Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine, olmuş taze hurma
dökülsün.” 19/25
- “Ye, iç; gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görecek
olursan de ki : Ben, Rahman’a bir oruç adadım. Bu itibarla, bugün,
hiçbir insanla konuşmayacağım’ de.” 19/26
Görüldüğü gibi, Oruç ile Nifak (Lohusalık) bir araya gelebilen
hususlardır. Meryem’e öğretilen mazeret, yeni doğum yapmış olmasına
rağmen, “Rahman’a oruç adadığı” ve dolayısıyla oruçlu olduğunu
söylemesidir. Nifas halinde oruç tutmak mümkün olmasaydı bu şekilde
göstereceği mazeretin manası olmazdı. Nifas halinde oruç mümkün
olunca, hayz veya düşük yapma halinde de mümkündür. Zira doğum
yapmak bu iki husustan daha bir durumdur. Bu itibarla Caferilerin
hayz veya nifak halinde oruç tutulmaz demeleri Kur’an’a uygun
değildir.
Orucu bozan şeyler konusunda diğer bazı iddiaları :
Kesif toz ve dumanın boğaza kaçması.
Dileğiyle istifrağ etmek (kusmak).
Başın tamamını suya daldırmak; vücût suyun dışında kalıp beden suya
dalarsa oruç bâtıl olmaz. (demeleri). (Özet İlmihal, Yazan,
Ayetullah Şirazi, Sayfa 95-96. )
Orucu bozan şeyler konusunda rivayetlerde bir çok şeylere rastlamak
mümkündür ve bunların çoğu Kur’an’a uymamaktadır. Muhammed
ümmetinden olan müminlerin oruçlu sayılabilmeleri için Kur’an’da üç
şart belirtilmiştir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:
- Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak, size
helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların
elbiselerisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu
bildi de tövbenizi kabûl edip sizi affetti. Artık şimdi onlara
yaklaşın ve Allah’ın sizin için yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
talebedin; şafağın ipliği siyah iplikten ayırd edilinceye kadar
yiyin için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamlayın; mescitlerde
ibâdete çekilmiş (itikafta) iken kadınlara yaklaşmayın. Allah,
insanlara âyetlerini böyle açıklar ki korunup sakınsınlar. 2/187
Görüldüğü gibi, oruçlu kimse kadınlara yaklaşmayacak, yenmeyecek ve
içilmeyecektir. Yemek, içmek ve kadınlara yaklaşmak sayılmayan
hiçbir husus orucu bozmaz, bundan dolayı suya dalmak, kesif toz ve
dumanın boğaza kaçması veya kusmak orucu bozan şeyler değildir.
Yiyecek ve Cinsel yaklaşım niteliğinde olmayan bütün tedaviler ve
durumlar da orucu bozmaz.
Caferiler, ölen bir kimsenin oruç borcunu para karşılığında bir
başka şahsı tutabileceğini iddia etmektedirler. Bunu diğer benzeri
farzlar içinde söylemektedirler, şöyle ki:
“VASİYET : Vasiyyet-i ahdiye. Yani. Techiz işlerin yapmaya,
yahut hacc, oruç, namaz ve benzeri gibi farizalar edâ etmeye ecir
(ücretli) tutmak için ettiği vasiyet.” (Özet İlmihal, Yazan,
Ayetullah Şirazi, Sayfa 145. )
İslam dininde bu gibi ameller şahsi olup, ücretli veya ücretsiz
başkalarına yaptırılamaz. Daha önce bu konuda izahatta bulunmuştum.
CAFERİLERE GÖRE ZEKAT ANLAYIŞI :
“Ehl-İ Beyt’i Peygamber, dokuz şeyde zekâtı farz bilirler : Buğday,
Arpa, Hurma, Üzüm, Altın, Gümüş, Sığır, Koyun, Deve. Her birinin de
ayrı ayrı şartları vardır.” (İslâm’da Işıklı Yol, Dönüş Yayınevi,
Ankara-1985, sayfa 79. Yazan, Ahmet Sabri Hemedani).
“Zekât üç gruptan oluşan dokuz şeye farz olur :
Hayvanat grubundan üç şeye : Deve, sığır, koyun.
İki nakıtlar : Altın, gümüş.
Tarım ürünlerinden dört şeye : Buğday, arpa, hurma, kuru üzüm.”
(Caferi Mezhebine göre Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah Şirazi, Sayfa
100. )
Caferilerde, Kütüb-i Sitte ye bağlı Sünniler gibi, zekata esas olmak
üzere, kişinin servetini yani toplam mal varlığını değil de, kişinin
sahip olduğu mal çeşidini esas almaktadırlar. Daha önce bu konuda
Kütüb-i Sitte’yi eleştirirken, böyle bir durumun Kur’an’a
uymadığını, bazı servetleri zekata tabi tutarken, bazılarını,
miktarı ne olursa olsun zekat dışı bıraktığını belirtmiştim. Öyle
ki, kişinin binlerce dönüm Antep fıstığı bahçeleri veya muz
bahçeleri veya pirinç tarlaları mevcut olsa bunlardan zekat
ödemeyeceğini, Altın ve Gümüş değil de, bir dağ elmas ve zümrüdü
olsa aynı şekilde yine zekat ödemeyeceğini veya Armatör olsa, bir
konvoy gemisi bulunsa ve bundan kazandığı geliri sene içinde elmasa
zümrüde v.s. Yatırsa veya güncel olarak kullanılmakta olan kağıt
paralara yatırsa zekat ödemeyeceğini, fakat birkaç koyun veya devesi
veya sığırı bulunsa zekat ödeyeceğini bununda servetler arasında
ayırım olduğunu ve böyle bir durumun Kur’an’a uymadığını;
dolayısıyla Caferilerin bu konuda ki iddialarını kabûl etmek mümkün
değildir.
Caferilerde, Kütüb-i siteye bağlı Sünniler gibi, zekatla sadakayı
aynı şey saymaktadırlar. Hal bu ki, zekatla sadakaların aynı şey
olmadığını, zekatın İslam devletine verilen bir vergi olduğunu,
fakat sadakaların zekat dışında olmak üzere Kur’an’da belirtilen
sekiz yere verildiğini daha önce belirtmiştim. (Bak. 1.Cilt.)
Caferiler, zekatın verilme yerleri konusunda şöyle demektedirler:
“ZEKÂTI HAKKEDEN KİŞİLER (YERLER)
Zekat sekiz yere sarf edilir:
Fakirler; yani kendisinin ve ailesinin senelik geçimini temin
edemeyen kişiler.
Miskinler (zavallılar); yani fakirlerden daha kötü halde geçinenler.
Amiller; yani İmam (A.S.) yahut müctehid tarafından zekâtı toplayıp
gereken işlemleri yapmaya görevlendirilen memurlar (kişiler).
Kalpleri ısındırılmak istenenlere; yani zekât vermekle İslâm’a
ısınıp, Müslüman olacağı ve İslâm’a yarar sağlayacağı anlaşılan
kişiler.
Rıkâb; yani baskı ve meşakkat altında köleleri sahiplerinden alıp
serbest edip, hürriyetine kavuşturmak için zekât harcanır.
Mecburi ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanıp, sonra da borçlarını
ödemekten âciz kalan kişilerin borçlarını ödemek için.
Allah yolunda; okul, cami, yol, köprü v.b. gibi Müslümanların amme
hizmetlerinin yürütülmesi için.
Harçlığı tükenip yolda kalan yolcular. Bunlara vatanlarına
ulaşabilecekleri kadar verilir.” (Özet İlmihal, Yazan, Ayetullah
Şirazi, Sayfa 100-101. )
Zekatın verileceği yerler olarak göstermiş oldukları sekiz yer.
Kur’an’da, zekatın verileceği yerler olarak değil! Sadakaların
verileceği yerler olarak belirtilmiştir. Bu konuda Kur’an’dan
mealen:
- Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak
ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan memurlara,
kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında
bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah
bilendir, hikmet sahibidir. 9/60
Görüldüğü gibi, zekatın verileceği yerler olarak iddia ettikleri
yerler; zekatın değil, sadakaların verilme yerleridir. Zekatla,
sadakaların iki ayrı husus oldukları, Kur’an’da açıktır. Bu konuda
örnek verecek olursam, mealen:
- Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına
çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki,
Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitâba ve peygamberlere inandı;
mala olan sevgisine rağmen, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda
kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere
mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman
andlaşmaları yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş
zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın
azabından) korunanlarda onlardır. 2/177
Dikkat edilirse, burada da yakınlara, yetimlere, düşkünlere v.s. Mal
verileceği belirtilmiş, buna rağmen zekât ayrı olarak şart
koşulmuştur. Zekât ve belirtilen kimselere mal verilmesi aynı şey
olmadığından, Zekât ayrı bir kavram olarak belirtilmiştir, bundan da
sadaka ve zekâtın farklı şeyler olduğu kolayca anlaşılır. Şöyle ki,
sadakalar belirtilmiş olan ihtiyaç sahiplerine ve Allah yolunda,
örneğin mescit yapımı ve imarı gibi veya İslam dininin tebliği gibi
konularda yapılan harcamalardır. Zekât ise, İslam devletinin
toplamış olduğu vergilerdir. İslam devletinin ihtiyaç duyduğu birçok
harcamalar zekât vergisiyle karşılanır. Ayrıca, Kur’an’dan mealen:
- Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve
âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka
kimseden korkmayan (insan)lar imar ederler. İşte onlar, doğru yolu
bulanlardan olabilirler. 9/18
Burada da, mescitleri imar işi ile, zekat iki ayrı husus olarak
belirtilmiştir. Hatta zekat verme olayı, mescitleri imar etme
işinden önce ayrı bir husus olarak şart sayılmıştır. Ayrıca,
Kur’an’dan mealen:
- Ey iman edenler, siz Peygamber ile gizli
konuşacağınız zaman bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu
sizin için daha temizdir. Allah bağışlayan, esirgeyendir. 58/12
- Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden korktunuz mu? Çünkü
yapmadınız. Allah da sizi (bundan) affetti (sadaka vermeden
konuşabilirsiniz). Artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a
Resûlüne itaat edin. Allah yaptıklarınızı haber alandır. 58/13
Mealini yazmış olduğum iki ayette de, zekat ve sadaka ismen ayrı
ayrı hususlar olarak belirtilmiştir. Bu itibarla, Caferilerin,
sadakalarla, zekatı bir ve aynı şey saymaları Kur’an’a uymamaktadır.
CAFERİLERE GÖRE RİBA (FAİZ) ANLAYIŞI:
“Mes’ele 1- Faiz, çık katı bir haramdır. Bir borç karşısında, bir de
muamelede olmak üzere faiz iki kısma ayrılır.”
“Mes’ele 2 - Muamele yoluyla alınan Faiz, alışverişte alındığı gibi
diğer muamelelerde de alınabiliyor galiba. Alış - Verişteki faiz
şöyle oluyor: Bir şeyi kendi cinsinden olan bir şeyin karşılığında
satılmasına rağmen ayriyeten fazlalık da alıyor. Meselâ: Bir kilo
buğday verip karşılığında bir buçuk kilo buğday alıyor.”
“Mes’ele 3 - İki şartla faiz tahakkuk bulur:
1 - Satılan ve karşılığında alınan şeyin aynı cinsten olması: (İttihad-ı
cins). Böyle olunca biri diğerinden kaliteli olsa dahi, ikisi de
aynı cinsten olduğu için alınan fazlalık faiz olur.
2 - Değiştirilen şeylerin, (aynı cinsten olsalar dahi faiz
sayılabilmesi için ikinci şartı da) ölçek veya tartıyla satılan
şeylerden olmasıdır. O halde ölçek ve tartıyla değilde; yumurta
v.s... Gibi sayıyla ve elbiselik, arazi v.b... Gibi metreyle satılan
şeylerden alınan fazlalık faiz sayılmaz.”
“Mes’ele 4 - Denildi ki: Ölçek ve tartıyla satılan şeylerin
dışındaki muameleler ancak makul bir şekilde olursa faiz tahakkuk
bulmaz ve muamele sahih olur. O halde dinâr (lira) ölçek yahut
tartıyla satılmıyor diye bin dinarı bin yüz dinarla değiştirmek
sahih değildir. Zirâ bu makul bir muamele değildir. Eğer bunu aklı
başında olan birisi yaparsa mecburluğundan yapıyor.”
“Mes’ele 5 - Buğdayla arpa (faiz babında) bir cinsten sayılır. Onun
için bunların birbirleriyle değişiminde alınan fazlalık sahih
değildir.”
“Mes’ele 6 - Her şey aslıyla bir cinsten sayılır. Meselâ: Sütle
peynir, hurmayla hurma pekmezi ve pirinçle pirinç unu bir cins
sayılır.”
“Mes’ele 7- Etler, sütler, yağlar ve sirke çeşitleri asılları
itibarıyla değişebilir. Meselâ, koyun eti ayrı deve eti ayrı, koyun
sütü ayrı inek sütü ayrı ve hurma sirkesi ayrı cinstendir. Bunlarda
alınan fazlalık (faiz sayılmaz) sahihtir.”
“Mes’ele 8- Yaş üzümle kuru üzüm ve yaş hurmayla kuru hurma gibi
aynı cinsten şeylerin bir birleriyle farklı yahut farksız
değiştirilmesi doğru değildir.”
“Mes’ele 9- Eğer bir şey bir şehirde tartıyla, diğer bir şehirde
sayıyla satılıyorsa (elma, limon ve diğer bazı meyveler gibi) her
şehir için kendi hükmü geçerli olur.”
“Mes’ele 10- Faizli bankalara para yatırıp faiz almada, para çekip
faiz ödemek de câiz değildir. İster devlet bankası olsun ister şahsi
banka olsun ancak faiz ödemeyip yahut almamak şartıyla emanet
koymak, havale vermek v.b. Benzer caizdir. (Özet İlmihal, Yazan,
Ayetullah Şirazi, Sayfa 114-115-116. )
Daha önce aynı konuya ,birinci kitapta, Kütüb-i Sitte’yi incelerken
değinmiş ve faizin tanımını vermeye çalışmıştım. Hatırlanacağı üzere
bir mali işlemin faiz sayılabilmesi için o işlemin zaman satışını da
birlikte getirmesi gerekeceğini belirtmiştim. Şöyle ki: Vadeli
satılan bir mala, malın peşin fiyatı haricinde yapılan vadeli
satışın vade süresi üzerinden, zamanın uzunluğuna göre ayrı bir
bedel alınıyorsa, alınan bu bedel faizdir. Aynı şekilde borç para
veya herhangi bir iktisadi kıymetin borç verildiğinde verilen süre
üzerinden bir fark alındığında bu alınan fark faizdir. Yani: Faiz,
bir iktisadi kıymet üzerinden bir zaman satışı olayıdır. Bu
hususları dikkate alarak, Caferilerin bu konudaki iddialarını
incelediğimizde gerçeğe uymayan birçok hususlar görürüz. Şöyle ki:
biri diğerinden kaliteli bile olsa dahi ikisi de aynı cinsten olan
iki şeyin, örneğin, bir kilo buğdayın, bir buçuk kilo buğdayla
değiştirilemeyeceğini; sütle peynirin aynı cinsten olduğunu ve
bunların değiştirilemeyeceğini v.s. İddia etmeleri, İslam dini
açısından kabul edilemez. Zira işlemin yapıldığı günkü peşin değer
üzerinden ticari işlem yapılabilir. Örneğin: Bu gün bir kilo süt
150.000._lira, bir kilo peynir ise 900.000.- liradır. Para söz
konusu olmadan bir kilo peynir karşılığında altı kilo süt almak
helal bir işlemdir. Trampa olayı peşin olursa, “yani ha al, ha ver,”
şeklinde ise kalite v.s.den dolayı değerler arası farkta olabilir.
Bu konuda tutarsız oldukları, Mes’ele 3 ün 2. Şıkkında metreyle veya
taneyle satılan şeylerin farklı satışının serbest, fakat ölçek veya
tartıyla satılanların yasak olduğunu söylemelerinden de
anlaşılabilir, zira, bu gibi iddiaların hiçbir tutarlı mantığı
yoktur. Hatta daha ilginci (Mes’ele 9) faizin şehirlere veya
beldelere göre değişebileceğini, yani bir şehirde faiz sayılan bir
işlemin, diğer bir şehirde faiz sayılmayacağını iddia etmeleridir.
“Eğer bir şey bir şehirde tartıyla, diğer bir şehirde sayıyla
satılıyorsa” demeleri bu manadadır. Ayrıca, faiz alıp vermemek
şartıyla, faizli para işlemi yapan bankalara para yatırılabileceğini
(Mes’ele 10) iddia etmişlerdir. Bankanın aldığı bu parayı kendi
hesabına faizli olarak borç vereceği belli bir husustur. Bankaya
böyle bir imkan tanımayı, Caferiler hangi İslami hususla
bağdaştırmaktadırlar. Böyle bir iddia İslami yönden kabul edilemez.
İMAMİYYE ŞİA’SINA GÖRE MÜT’A (Muvakkat) NİKÂH İDDİASI:
Caferiler, İslam’da dâimi ve muvakkat (geçici) olmak üzere iki çeşit
evlilik olduğuna inanmaktadırlar. Onlara göre daimi nikahla yapılan
yapılan evlilik süresi belli olmayan ve ömür boyu sürmesi hedeflenen
evliliktir. Geçici evlilik ise süresi belli olan ve ve birkaç
dakikalığına bile nikahlanmak suretiyle yapılan evliliktir.
Karalaştırılan sürenin bitiminde evlilikte sona ermiş olur. Bu
konuda şöyle demektedirler:
“İmâm Ca’fer’us-Sâdık (A.M.), << Üç şeyde, kimseden çekinmem: Nisa
Tavâfı, kadınlarla Müt’a (, yâni Müt’anın helâl oluşunu bildirmek)
ve ayağa giyilen ayakkabıya mesh etmemek >> buyurmuşlardır.”
“Akd-i inkıta da denen Müt’a, muvakkat nikâhtır. Dâimi nikâhta bütün
Müslümanların ittifâkı, icmâı vardır; inkıtâi nikah, Kur’ân-ı
Mecid’de, << Kadınlardan biriyle faydalandığınız takdirde takdirde,
ücretlerini, kararlaştırdığınız veçhile verin >> mealindeki âyet-i
kerimede açıklanmaktadır. (IV; Nisâ; 24). İmamiyye, bu nikâhın ebedi
olarak bekasına inanır.”
“Müt’a’nın sünnetle nesh edildiğini, Hz. Peygamber’in (S.M.)
zamânında mubahken harâm edildiğini buyurduklarını, Kitap’la nesh
olunduğunu söyleyenler vardır; fakat bu hususlarda bir ittifak
yoktur. Bâzıları, << Kadınları boşayacağınız zaman temiz oldukları
vakit boşayın...>> emriyle beyân edilen Boşama Âyeti (LXV; Talaak,
1), bu nikâhı nesh etmiştir demişlerdir. Bâzıları, << Çocukları
yoksa, zevcelerinizin, kalan mallarının yarısı sizindir. >>
meâlindeki ayetle, yâni mirâsı bildirilen ayet-i kerimeyle (IV;
Nisâ; 12) nesh edilmiş hükmüne varmışlardır; fakat bu âyet-i
kerimelerde, Müt’a’yı nesh eden bir beyân yoktur; çünkü bu âyet-i
kerimeler, dâimi nikaha âit ayetlerdir. Bazı bilginler de << Ancak
eşleri ve temellük ettikleri müstesnâ >> ayetinde, yalnız zevcelerin
ve cariyelerin helâl olduğu bildirildiğinden ve Müt’ayla alınan
kadınlar hakkında bir hüküm olmadığından, Müt’a haramdır derler. (XXIII;
Mü’minûn, 6; LXX; Maâric, 30); bunu kabul edenler, çoğunluktadır.
Âlûsi de << Tefsir >> inde, Şia, câriye’ye, Müt’ayla alınmış kadın
diyemez; Müt’ayla alınan kadın dâimi nikahla da alınmamıştır;
Müt’a’da miras, iddet, talaak ve nafaka da yoktur der ve bu âyetle
haram olduğunu söyler.”
“İmamiyye, Müt’anın helâl olduğunda ittifak etmiştir. Kadının,
müddetin, ücretin muayyen olması şarttır; müddetin bitiminden sonra,
yâhut tarafların râzılığıyla müddetin bağışlanmasını müteâkıb
ayrılık meydana gelir. Müt’ayla, bir erkeğe varmış olan kadın,
ayrıldıktan sonra kırk beş gün iddet bekler; bu müddetten önce
başkasıyla evlenemez. Ayrılık, temas tan önce olursa, duhûlden önce
boşanan kadın gibi, iddet beklemesi şart değildir; âdetten kesilmiş
kadın da iddet beklemez. Müt’a’dan olan çocuklar, daimi nikahta
olduğu gibi, babaya âittir; mirâsa girer; ancak zevc ve zevce,
birbirlerinden miras alamazlar.” (Abdülbâkıy Gölpınarlı. Tarih
boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik, Sayfa 617-618-620. Der Yayınları
İstanbul-1987.)
Caferilerin müt’a nikahı konusunda ki şartlarını şöylece özetleye
biliriz:
1- Kadın belli olacak.
2- Müt’a nikahı müddeti belli olacak.
3- Müt’a nikahından dolayı kadına verilecek ücret belli olacak.
4- Müddetin sona ermesiyle veya müddetin bağışlanmasıyla müt’a
nikahı sona erer.
5- Müt’a nikahının sona ermesine müteâkıb kadın kırk beş gün iddet
bekler, bu müddetten önce başkasıyla evlenemez.
6- Ayrılık cinsel birleşme yapılmadan veya cinsel birleşmesiz sadece
sevişme yapmak suretiyle sona ermişse kadının hamile kalması söz
konusu olmadığından iddet beklemesi gerekmez.
7- Adetten kesilmiş kadında iddet beklemez.
8- Müt’a nikahıyla doğan çocuk mirasa girer.
9- Müt’a nikahıyla evlenen karı, koca birbirlerinden miras
alamazlar.
Caferiler müt’a nikahı konusunda ki bu görüşlerini 4 Nisa 24’e
bağlamakta ve bu ayete uygun olduğunu iddia etmektedirler. 4 Nisa
24’ten başka, müt’a nikahıyla ilgili olarak Kuran’dan delil gösterme
iddiasında değillerdir. Bütün iddiaları 4 Nisa 24’ün, müt’a
nikahının meşruluğunu belirttiği ve bu nikah çeşidinin kıyamete
kadar geçerli olduğu yönündedir. Halbuki, delil olarak göstermiş
oldukları 4 Nisa 24’e baktığımızda durum hiçte iddia ettikleri gibi
değildir. Şöyle ki, Kuran’dan mealen:
- Geçmişte olanlar hâriç, (bundan böyle)
babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin, çünkü bu fuhuştur,
(Allah’ın) hışmıdır ve iğrenç bir yoldur. 4/22
- Size (şunlarla evlenmenizde) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız
kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız
kardeş kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt bacılarınız,
karılarınızın anaları, birleştiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde
bulunan üvey kızlarınız - eğer onlarla henüz birleşmemişseniz,
(kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur - kendi
sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir
arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hâriç. Şüphesiz Allah, çok
bağışlayan, çok merhamet edendir. 4/23
- (Savaşta esir olarak) ellerinize geçen
(kadın)lar müstesnâ, evli kadınlar(la evlenmeniz)de (yasaklandı.İşte
bunlar) size Allah’ın yazdığı yasaklardır. Bunlardan ötesini,
iffetli yaşamak, zinâ etmemek şartıyla mallarınızla istemeniz
(mehirlerini verip almanız), size helâl kılındı, kendileriyle
evlenip faydalandığınıza, takdir olunan ücretlerini bir hak (farz)
olarak verin. Ücretin (mehrin) kesiminden sonra karşılıklı anlaşma(k
sûretiyle kesilenden az veya çok vermeniz)de üzerinize bir günah
yoktur. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir. 4/24
Mealini yazmış olduğum, 4 Nisa 22-23-24. Ayetlerine baktığımızda,
evliliğin devam süresi yönünden tek bir çeşit nikah emredildiğini
görürüz. Şöyle ki: Kendileriyle evlenilmesi yasak olan ve serbest
olan kadınların ayırımı yapıldıktan sonra, her iki grubu kapsayacak
şekilde yani evlenilmesi serbest olan kadınların tamamı hakkında
geçici evlilik ve süresi belli olan evlilik şeklinde bir ayırım
yapılmadan. Kendileriyle evlenilip faydalanılan kadınların tamamı
için takdir edilen bir ücret; bir farz olarak ödenmesi
emredilmiştir. Bundan da iki husus söz konusu olmaktadır. Bu iki
hususta, faydalanma ve ücret ödeme hususlarıdır. Her iki husustan
kastedilen mana anlaşılmadan konunun tam olarak anlaşılması mümkün
değildir. Bunun içinde kadınlardan elde edilecek faydanın ne
olduğunun öncelikle bilinmesi gerekir. Bu faydanın da iki ihtimali
vardır. Birincisi cinsellik yani seksi fayda, ikincisi kadının erkek
için yapmış olduğu diğer hizmetlerdir. Eğer ki, kastedilen fayda
yalnızca seksten ibaretse o zaman erkek evlenebileceği herhangi bir
kadınla, birkaç dakikalığına dahi olsa nikah yapabilir. Fakat,
kastedilen fayda yalnız başına seksi fayda değil de, daha geniş
kapsamlı hizmetleri de içeren bir faydaysa geçici nikah yani müt’a
nikahının söz konusu olmaması gerekir. Konuya seksi fayda veya başka
bir ifadeyle seks yoluyla alınan lezzet açısından baktığımızda bazı
zorluklarla karşılaşırız. Şöyle ki: Cinsi münasebette yalnız erkek
lezzet almamaktadır, kadın da aynı şekilde lezzet almaktadır.
Normalinde, hem erkek cinsel doyuma ulaşmakta, hem de kadın cinsel
doyuma ulaşmaktadır, burada doyum açısından açıkça görünen bir
eşitlik mevcuttur, hal böyle olunca neden erkek kadına bir ücret
ödeme durumunda kalsın. Hatta yapılan istatistiklerde yaklaşık her
on kadından birinin ard arda orgazm olabildiği yani tek bir cinsi
münasebetle birden fazla doyuma ulaşabildiği tespit edilmiştir, bu
durumda erkek bir sefer doyuma ulaştığın da, kadın da birden fazla
doyuma ulaşmış olduğundan, kadının erkeğe ücret ödemesi söz konusu
olabilir. Cinsel arzu duymak yalnız erkeğe has bir durum değildir,
kadınlarda aynı şekilde cinsel arzu duyarlar hatta “Nemfomanı” olan
kadınların çok aşırı cinsel isteği vardır. Bundan dolayı biz
evlilikten sağlanan faydayı yalnız cinsel fayda olarak
anlamamaktayız, bu açıdan yalnızca seks hedefleyen “müt’a” nikahı
diye bir nikah çeşidinin İslami açıdan geçerli olması mümkün
değildir. Bu nikahın eskiden uygulanmış olduğu yolunda ki tüm
rivayetlerde Müslümanlara yapılmış bir iftiradan ibarettirler.
Caferilerin müt’a nikahıyla ilgili olarak öne sürmüş oldukları,
hamile kalma ihtimali olmayan kadın veya kızın iddet beklemesi
gerekmez şartına göre, bir kadın veya kız hamile kalacak şekilde
cinsel birleşme yapmadan müt’a nikahı yoluyla bir günde onlarca
erkekle ayrı ayrı sevişe bilir. Bu ise Müslümanların yuva kurup
çocuk yetiştirmelerine mani olan ciddi bir durumdur.
O halde kadınlara evlilikten dolayı ödenecek ücret cinsel hazzın
ötesinde ki bir faydayla ilgili olması gerekir. Bunu da, İslam’daki
aile yapısında yapısında görmek mümkündür. Dikkat edilirse 4 Nisa
24’de göre ödenecek olan evlenilen tüm kadınları kapsamaktadır.
Yani, İslam da evlenilen her kadına sağladığı faydayla ilgili olarak
bu ücretin ödenmesi farzdır. Bundan da, bir kısım kadınlar için
geçici evlilik, bir kısım kadınlar için de süresi belli olmayan
evlilik diye bir evliliğin olamayacağı kolayca anlaşılır. Zira hepsi
için aynı şekilde ücret ödenmesi durumu söz konusudur. İslam aile
yapısında evin geçimi erkeğe aittir. Kadın evin geçimi için çalışmak
zorunda değildir. Evli kadının çalışmak zorunda olmaması, isterse
dahi hiç çalışmaz manasında değildir. Evli kadın kocasından izin
alarak, aile düzenini bozmadan, İslami şartlara uygun güzel bir işte
çalışabilir. Bu durumda dahi kazandığı ücret kendisine ait olup evin
geçiminden erkek sorumludur. Bu duruma göre esas itibarıyla, İslami
aile düzeninde biri kocaya ait, biride kadına ait olmak üzere iki
konum meydana gelmiş olur. Koca çalışıp para kazanmak suretiyle evin
geçimini sağlamakta, ev ve ev için almış olduğu eşyalarla,
biriktirmiş olduğu servet kendisine ait olmaktadır. Kadın ise ev
işlerini yapmakta olup, çocukların bakımıyla ilgilenmekte,
dolayısıyla servet edinememektedir. İşte kadının yapmakta olduğu bu
işlerden dolayı kocası bir fayda sağlamaktadır. Bundan dolayı
kadının yapmış olduğu bu hizmetlerle ilgili olarak kocasının
kendisine bir ücret ödemesi gerekmektedir. Örneğin, kadına sağlamış
olduğu bu hizmetlerden dolayı bir ücret ödemezse ve kocası onun
sağlamış olduğu destekle maddi servet sahibi olmasına rağmen,
kendisi fakir bir durumda, ve evliyken yapmış olduğu hizmetler boşa
gitmiş bir şekilde sefalete düşebilir. Bunun böyle olmaması
2. KİTAP BÖLÜM 7