ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 7

için erkeğe sağlamış olduğu hizmetlerden dolayı kadının ücret alması gerekir. Yoksa bu ücret, Caferilerin anladığı gibi, çocuk yapmayı dahi amaçlamayan on dakikalık bir seks yapma karşılığı değildir. Hem evlilik süresince kadını erkeğin ekonomik ihtiyaçlar kölesi olmasını engelleyen, hem de boşanma durumunda kadına bir güvencedir. Yoksa, aile yuvası hedeflemeden, üç beş kuruşluk bir maddi menfaat için ona buna açılacak olduktan sonra, tesettürün ne kadar bir manası vardır.
Allah, Kuran’da kadını erkeğin tarlası olarak tanımlamaktadır. Ürün almayı hedeflemeyen hiçbir evlilik bu tanım içerisine girmez, İslami evlilikte kadın tarla konumundadır, müt’a şeklinde evlilikte ise sadece bir mesire yeri gibidir. Allah’ın, Kuran’daki tanımları dışına çıkan bütün tanımlar, Allah’ın razı olduğu İslami tanımlar değildir.

Bu konularla ilgili olarak Kuran’dan mealen:

- Ve sana hayz halinden soruyorlar. De ki: “O eziyettir.” Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz. Ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız. Fakat iyice temizlendikleri vakit onlara Allah'ın size emrettiği yerden varın. Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tövbe edenleri sever ve çok temizlenenleri de sever. 2/222

- Kadınlarınız sizin için bir ekin mahallidir. Binaenaleyh bu ekin yerinize nasıl isterseniz varın ve kendiniz için -güzel ameller- takdim edin. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz. Ve biliniz ki sizler şüphesiz onun huzuruna varacaksınız. Ve müminleri müjdele. 2/223

İslam da, kadın erkeğin tarlası konumunda olunca, alınan ürün, yani çocuklar tarla sahibi olan babaya ait olmuş olur. Şimdi, kadının sağladığı fayda ve aldığı ücreti bu konumda ele alalım. Bu konuda, Kuran’dan mealen:

- O -boşanan- kadınları gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun ve üzerlerine baskıda bulunmanız için kendilerine zarar vermeyin ve eğer yüklü bulunmakta iseler yüklerini koyuncaya değin onlara nafakalarını verin, eğer sizin için -çocuklarınızı- emzirirlerse onlara ücretlerini verin, ve aranızda mâruf bir veçhile müşaverede bulunun ve eğer müşkülâta uğrar iseniz onun için başkası emzirecektir. 65/6

Boşanan kadının doğurmuş olduğu çocuğu emzirmesi bir ücrete tabi olunca, evlilik içinde yapmış olduğu bütün hizmetlerin, örneğin: yemek pişirme, çamaşır yıkama temizlik v.s. Bir bütün olarak ücrete tabi olacağı ve bu işlerden dolayı kocasının ona ücret ödemesi gerektiği açıktır. Bu ücret evlenecek erkek ve kadın arasında karşılıklı Pazarlık suretiyle belirlenir. Ayrıca evliliğin devam etmesi de süreye bağlı değildir. Örneğin her gün için şu kadar ücret olarak belirlenmez, süre dikkate alınmadan belirlenir. Kadın erkeğin maddi durumuna göre şu ücret karşılığında evlenmeyi kabul ediyorum diye talepte bulunur. Veya talepte bulunmaya da bilir. Sonradan bu ücret taraflar arasında karşılıklı rıza ile arttırılır veya eksiltilebilir, ücret evlilik süresince geçerlidir. Evlilik ömür boyu devam etmişse herhangi bir ödeme söz konusu değildir, bu durumda kadının miras üzerinde hakkı vardır .boşanma olması halinde ödeme söz konusu olur ve bu durumda da kadın mirastan pay alamaz. Kadının boşandıktan sonra emzirmeden dolayı ücrete hak kazanmış olması, bu konuların konumunu belirlemede örnektir. Yoksa boşanmamış kadın çocuğunu emzirmeden dolayı ücret alamadığı gibi, mehir ücretinin de ödenmesini talep edemez.

Nikah bağının ciddiyeti açısından ve erkeklere göre daha zayıf olan kadınların desteklenmesi için, nikah yapılmışsa ve henüz dokunulmadan kadın, erkek tarafından boşanırsa, dul adını alan kadına yinede bir maddi menfaat ödenmelidir, mehir belirlenmişse ödenecek miktar bu durumda mehrin yarısıdır. Ancak kadın öyle bir menfaat istemekten kendi gönlünce vazgeçerse o zaman ödeme yapılmaz. Bu konuda, Kuran’dan mealen:

- Henüz dokunmadan, yada mehir kesmeden kadınları boşarsanız size bir günah yoktur. Onları faydalandırın (bir miktar bir şey verin). Eli geniş olan, kendi gücü nispetinde, eli dar olan da kendi gücü nispetinde güzel bir şekilde faydalandırmalı. (herkes gücü ölçüsünde bir şey vermeli)dir. Bu, iyilik edenlerin üzerine bir borçtur. 2/236

- Ve eğer onları daha kendilerine temasta bulunmadan boşar da onlar için mehir belirlemiş bulunursanız o zaman bu belirlediğiniz mihrin yarısı lâzım gelir. Meğer ki o kadınlar affetsinler veya nikâhın düğümü elinde bulunan (vekili) affeylesin ve sizin affetmeniz (tamamını ödemeniz) takvaya daha yakındır ve aranızdaki iyiliği unutmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür. 2/237

İslam aile yapısının daha birçok şartları vardır. Müt’a nikahı diye bir geçici nikahın olmadığını belirtmek için, kadınların evlilikten dolayı hak ettikleri ücreti konu eden bir kesiti aldım. Yoksa İslam aile yapısında boşanma sık rastlanan bir olay değildir. Erkeğin kadın üzerinde hakları olduğu gibi, kadınında erkek üzerinde hakları vardır.

Bu itibarla, Caferilerin müt’a adı altında kabul ettikleri geçici nikah iddialarını Kuran ölçüsüne göre kabul etmek mümkün değildir.

İMAMİYYE ŞİASININ HADİS ANLAYIŞI

Bu başlık altında, İmamiyye Şiasının en önemli hadis kaynaklarından olan, el Kuleyni’nin (öl.h.329) Usul-u Kâfi isimli hadis kitabının 1. Cildinden örnekler vererek, İmamiyye Şiasının hadis anlayışını tanıtmaya çalışacağım, Şöyle Ki:

Kaleme almış olduğum Kütüb-i Sitte’nin Eleştirisi ve Kûr’an’a arzı isimli kitabımda Ehli Sünnetin tabi olduğu altı hadis külliyatını kaynak olarak, Kûran’la karşılaştırmak suretiyle eleştirmiştim, bu çalışmamda da İmamiyye Şia’sının tabi olduğu hadis külliyatını aynı şekilde inceleyip Kur’an’la karşılaştırmak istememe rağmen külliyatın Türkçe çevirisini tespit edemediğimden buna imkan bulamadım, benim yaptığım araştırma neticesinde sadece el Kuleyni’ye ait, Usul-u-kâfi isimli hadis kitabının Türkçeye çevirisi yapılmış birinci Cildini elde edebildim, diğer ciltleri almak istediysem de henüz Türkçeye çevrilmediğini öğrendim, aynı şekilde İmamiyye Şiasına ait diğer hadis Külliyatının da henüz Türkçe çevirisinin bulunmadığını söylediler, (Kitabı Temin ettiğim yer Kevser Yayınları). İnternet üzerinden başka kitap evlerinde araştırdımsa da aynı neticeyi aldım. Bundan dolayı bu bölümde elimde mevcut bulunan Usul-u Kâfi adlı hadis kitabının birinci Cildinden Şia Hadislerine örnek olmak üzere değineceğim. El-Kâfi’deki hadislerin tamımı 16199’dur, birinci ciltte ise 1441 hadis bulunmaktadır, bu hadislerin de çoğunluğu İmametle ilgili olduğundan çeşit olarak fazla bir konu içermemektedir, şöyle ki;

USUL-U KÂFİ, yazan: Sigatul İslam Ebu Cafer Muhammed b. Yakub b. İshak el Kuleyni (öl.h.329), 1. Cilt, Dar’ul Hikem Yayınları: 1 Baskı Mart 2002

El-Kuleyni için şöyle demektedirler: “Muhammed Taki el-Meclisi şunları söyler : Doğrusu bizim zehabın âlimleri arasında onun gibi birisi yoktu. Onun aktardığı rivayetleri inceleyen, kitaplarının bilgi tertibini irdeleyen herkes bilir ki, o, Allah tarafından teyid edilmiş biridir. (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa III.)
Kâfi (yeterli) kelimesinin menşei konusunda şöyle diyorlar: “Yüce Allah, bu kitabı yirmi senede yazmasını müyesser kıldı. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki Şii Müslümanlar kendileri için dinin her alanında yeterli (Kâfi) gelecek bir kitap yazmasını istiyorlardı. Çünkü Kuleyni, görüş alışverişinde bulunacağı, müzakere edeceği, ilmine güvenilen zatla görüşüyordu. Bazı âlimler, Kuleyni’nin el-Kâfi’yi İmam Kâim (Mehdi aleyhisselam)’a arzettiği ve İmamın da bu eserin güzel olduğunu belirttiği ve << Şia’mız için kâfidir>>. dediği inancındadırlar. (Ravdatu’l Cennat sh.533)” (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa XI.)

Böylece, Şii inancına göre “hem Allah’ın, hem de Mehdi’nin onayladığı bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu görmüş oluruz“. Vasıflandırma bu olmasına rağmen şöyle de demektedirler:
“1- Bu eserde geleneksel din anlayışımıza aykırı şeyler muhakkak göreceksiniz. O zaman yapacağınız şey, hemen onu ön yargıyla reddetmek yerine, o şeyi Kur’an ve mantık süzgecinden geçirmek olsun. Bunlara uymuyorsa reddedin.
2- Bu eser kategorisinde eşsiz ve en muteber eser olmakla birlikte, diğer büyük hadis ve sünen kitaplarının tamamından daha az da olsa içinde sahih olmayan hadislerde bulunabilir. Mücevher dolu bir hazine de üç beş çürük demir olması o değersiz kılmayacağını belirtmek isterim. Özellikle onun kategorisinde ki, diğer bütün hazinelerde, ondakinden daha fazla çürük demir bulunduğu gerçeği ortada iken, be gerçeğe rağmen, koltuğuna her Kur’an meâli ve hadis-sünen tercümelerini alan lütfen ahkam kesmeğe kalkışmasın. Selâhaddin ÖZGÜNDÜZ.” (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa IX.)

Burada ilginç olan husus Usul-u Kâfi’de çürük rivayetlerin bulunduğunun itiraf edilmiş olmasıdır, ayrıca eleştirileri engellemek için yapmış olduğu uyarılardır, aman ha diyor Arapça bilmeden ve sizin tarafınızdan kabul gören hadislerin çürüklüklerini dikkate almadan bizim tarafımızdan kabul gören hadisleri eleştirmeye kalkışmayın. Bizde çürük varsa sizde daha fazlası vardır mantığı, aslında dediği şey doğrudur, hadislere tabi olan bütün mezheplerin hadisleri çürüklerle doludur. Peki eleştiriyi yapacak olan kimse İnancına esas olarak yalnız Kur’an’a tabiyse, hiçbir mezhep veya hadis ekolüne tabi değilse, Kur’an’ı Arapça aslından okuyup anlayabiliyorsa, yaptığı eleştirilerde Kur’an esaslı mantık süzgecini kullanıyorsa, tespitlerini belgeli olarak ortaya koyup, okuyucunun karşılaştırma yapmak suretiyle değerlendirme yapmasına fırsat veriyorsa herhalde size göre de eleştiri yapmanın mahzuru olmaz, dolayısıyla bu şartlarda eleştiri yapanın herhangi bir kimse olması da fark etmez. Yalnız özellikle şunu belirteyim ki, Arapça bilme şartının ileri sürülmesinin, İslam dininin öğrenilmesi açısından hiçbir değeri yoktur, İslam dini evrensel bir dindir, Arapça bilme şartının ileri sürülmesi onun evrenselliğini engelleyici bir durumdur, Allah’ın sebepler ihsan etmesiyle herkes kendi ana dilinde noksansız olarak İslam dinini öğrenebilir, Allah’ın hidayet etmesi, ilim ve hikmet bilgisi vermesinin dil bilme yani Arapça bilme şartına bağlı değildir, Kur’an’ın Arapça olmasından dolayı, öğrenmede Arapça bilmenin faydası olabilir, fakat Arapça bilmemek öğrenmeyi engelleyici bir durum değildir, Arapça bilmek İslam’ın şartlarından bir şart değildir. Bundan dolayı Arapça bilen kimselerin, Arapça bilmeyi İmanın bir şartıymış gibi ileri sürmeleri yersizdir. İslam dini herhangi bir ırka, dile veya şahsa bağlı olmayan “Evrensel” bir dindir. Aksini iddia etmek İslam Dininin Evrenselliğini yok etmeye çalışma çabasıdır.

Kur’an’ın Evrenselliğiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- (Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim. 38/86

- Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür. 38/87

- Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz. 38/88

- (Resûlüm)! Şüphesiz biz bu Kitab'ı sana, insanlar için hak olarak indirdik Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin. 39/41


KUR’AN’I RİVAYETLERİN SAĞLAMLIĞINA ÖLÇÜ OLARAK KABUL ETMELERİ :


Şöyle ki:

1- “Rivâyeti, Allah’ın kitabına götürün, Allah, Azze ve Celle’nin kitabına uyanı alın, Allah’ın kitabıyla çelişeni atın.” (Usul-u Kâfi sh 6)

Bu gerçekten güzel bir söz, şu var ki şimdiye kadar Şia inancında uygulanma sahası bulamamıştır, bundan sonrada İmamiyye Şiasında uygulanma imkanı bulması mümkün olamaz, zira İslam dininin öğrenilmesinde ikili sistem iddia eden bütün mezhepler, uygulamada Kur’an’ı rivayetlerin sağlamlığına bir ölçü olarak kullanma imkanına sahip değillerdir, ikili sistem sistemler yapıları icabı Kur’an’ın İmamlığı ve Hadisin İmamlığı olmak üzere iki imama sahiptirler, bu sistemlerde bazı rivayetlerde Kur’an’a davet yapılırken, diğer birçok rivayette Hadis’e davet yapılır böylece öğretide derin ayrılıklar ve çelişkiler meydana gelir. İki imamlık olayı sürdüğü müddetçe bu ayrılıkların telafisi mümkün olamaz, çözüm Kur’an’ı tek imam kabul ederek, rivayetleri İmamlıktan azletmektedir. İşte o zaman bütün İslam aleminde yalnız Kur’an’a bağlı olan bir inanç bütünlüğü sağlanmış olur. Aslında bu hususu çok iyi şekilde İmamiyye Şiasının bilmesi gerekirdi, zira onlar şahıs bazında aynı anda iki İmam olamayacağını söylerler, bunu söyleyenlerin İslam öğretisi söz konusu olunca biri Kur’an - biride Hadis olmak üzere aynı anda iki imam kabul etmeleri ilginçtir, Kuran İslam dininin tek kaynağı ve tek rehberidir, o İslam dininin öğrenilmesi için Yeterli, Açık ve Anlaşılır bir kitaptır, hiçbir noksanlık ihtiva etmediği gibi asla batıni yani açık manasının dışında gizli mana ihtiva etmez, bu onun “Mubin” yani apaçık olma özelliğindendir. İslam’a daveti evrensel olduğundan öğrenilmesi ve öğretilmesi hiçbir insan veya zümrenin tekelinde olamaz.

İmamiyye Şiasının, Kur’an için Batıni (gizli) öğreti iddia etmeleri ve öğrenilmesini belirli şahıslara bağlamaları, şöyle ki:

2- “Cabir Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir: <<Vasilerden başka hiç kimse, Kur’â’ın tüm zâhiri ve bâtını anlamını bildiğini, bütün Kur’an ilimlerine sahip olduğunu iddia edemez.>> (Usul-u Kâfi sh 318 H.604. )

Kur’an’dan mealen :

- Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. 5/15

- İşte böylece biz o Kur'an'ı açık seçik âyetler halinde indirdik. Gerçek şu ki Allah dilediği kimseyi doğru yola sevk eder. 22/16


Görüldüğü gibi Kur’an apaçık yani Mubin bir kitaptır, ona batın isnat edilmesinin aslı yoktur. Kur’an’dan mealen :
 
- Rabbin tarafından (gelmiş) açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir İmam ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitab'ı (elinde) bulunan kimse (inkârcılar gibi) midir? Çünkü bunlar ona (Kur'an'a) inanırlar. Zümrelerden hangisi onu inkâr ederse işte cehennem ateşi onun varacağı yerdir, bundan şüphen olmasın; zira bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar. 11/17

- Ondan önce de bir rahmet ve İmam olarak Musa'nın kitabı vardır. Bu (Kur'an) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır. 46/12


Kur’an’dan önce Musa’nın kitabı İmamdı, dolayısıyla Kur’an geldiği andan itibaren imamdır ve bu kıyamete kadar böylece sürüp gidecektir, Kim Kur’an’a iman etmişse o yanı başında olan, onu yalnız bırakmayan sağlam bir İmam edinmiştir. Öyle bir İmam ki, ne ölür nede saklanır. O öyle bir İmamdır ki, her şeyin açıklaması ve tafsili ondadır, yol göstericidir, kolay anlaşılır, değiştirilemez, batıl ona ne önünden nede arkasından yanaşamaz, Kur’an’dan mealen :

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

- Tâ. Sîn. Bunlar Kur'an'ın, (gerçekleri) açıklayan Kitab'ın âyetleridir. 27/1

- İman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir. 27/2

- Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. 17/89

- Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır. 18/54

- Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu? 54/17

- Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. 6/115

- Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır. 41/41

- Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir. 41/42

Daha bir çok ayette, İslam dininin bilgi kaynağı olarak yalnız Kur’an esaslı olduğunu görmek mümkündür. İmamiyye Şiasının iddia ettiğine göre ise, İslam dininin öğrenilmesi için, Kur’an’dan başka, Kur’an’dan bağımsız ve üstün birçok bilgi kaynağı vardır, şöyle ki:

“SAHİFE, CİFİR, CAMİA ve FÂTIMA’nın MUSHAFI” iddiaları.

“... Ebu Basir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın yanına gittim ve o’na dedim ki: “Sana kurban olayım! Sana bir soru sormak istiyorum, acaba burada sözlerimi işitecek başka biri varmıdır?” Ebu Abdullah bulunduğu yerle evin başka bir bölmesini ayıran perdeyi kaldırdı, oradan başını uzatıp baktıktan sonra şöyle dedi: << Ey Ebu Muhammed! Ne istersen sor.>> Dedim ki: “Sana kurban olayım! Senin Şiilerin, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin Ali (aleyhisselâm)’a bir ilim kapısını öğrettiğini ve bu kapının da o’na bin kapı açtığını söyleyip duruyorlar, acaba söylenenler doğrumudur?”
İmam şöyle buyurdu: <<Ey Ebu Muhammed! Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) bin kapı öğrettiği ve bunların her biri de bin kapı açar.>> Dedim ki: “Allah’a yemin ederim ki, ilim budur.” İmam bir saat boyunca düşünceye dalarak yeri çiziktirdi. Sonra şöyle dedi: <<Evet, bu ilimdir; ama ilim sadece bundan ibaret değildir.>> Ardından şunları ekledi: << Ey Ebu Muhammed! Camia (bütün ilimleri kapsayan) bizim yanımızdadır. Camia’nın ne olduğunu biliyorlar mı?>> Dedim ki: “Sana kurban olayım! Camia nedir? Buyurdu ki: << Bir sahifedir ki, uzunluğu Rasûlullah’ın ziraiyle yetmiş zira eder. Peygamberimiz yazdırmış, Ali de yazmıştır. Orada bütün helâller ve haramlar, insanların ihtiyaç duydukları her şey vardır. Hatta birini tırmalayıp yaralamanın cezası bile onda yazılıdır.>>
Sonra İmam (aleyhisselâm), elini omuzuma koydu ve dedi ki: << Bana izin verir misin ey Ebu Muhammed?>> Dedim ki: “Sana kurban olayım! Kendimi size adamışım, dediğinizi yapın.” Bunun üzerine İmam, beni çimdikledi ve ardından, << İşte çimdiğin cezası bile orada yazılıdır.>> O sırada İmam bir parça öfkelenmiş görünüyordu.
Dedim ki: “İlim budur.” Buyurdu ki: << Bu, ilimdir, ama ilim sadece bundan ibaret değildir.>> Sonra bir saat kadar sustu, ardından şöyle dedi: << Cifir ilmi bizim bizim yanımızdadır. İnsanlar cifir ilminin ne olduğunu nereden bilecekler? >> Dedim ki: “Cifir nedir?” Buyurdu ki: << Deriden bir kaptır ki, peygamberin, vâsilerin ve İsrail oğullarının geçmiş ulemasının ilimlerini kapsar. >> Dedim ki: “Hiç kuşkusuz ilim budur.” Buyurdu ki: << Bu, ilimdir; ama ilim sadece bundan ibaret değildir. >> Sonra bir saat kadar konuşmadı, ardından şöyle buyurdu: << Hiç kuşkusuz Fâtıma (selâmullahi aleyha)’nın “mushafı” da bizim yanımızdadır. Fâtıma’nın mushafının ne, olduğunu nereden bilecekler? >> Dedim ki: “Fatıma’nın mushafı nedir? “Buyurdu ki: << Sizin şu Kur’ân’ınızın üç misli bilgi kapsayan bir mushaftır. Allah’a yemin ederim ki, sizin şu Kur’ân’ınızdan bir tek harf yer almaz o mushafta. >>
Dedim ki: “Allah’a yemin ederim ki, ilim budur.” Buyurdu ki: << Bu, ilimdir; ama ilim sadece bundan ibaret değildir. >> Sonra bir saat kadar sustu, ardından şöyle buyurdu: << Bu güne kadar olanlara ve bundan sonra kıyamete kadar olacaklara ilişkin ilim, bizim yanımızdadır. >> Dedim ki: “Sana kurban olayım. Allah’a yemin ederim ki, ilim budur.” Buyurdun ki: << Bu, ilimdir; ama ilim sadece bundan ibaret değildir. >> Dedim ki: “Sana kurban olayım. Peki ilim nedir?”
Buyurdu ki: << İlim, gece ve gündüz bir işten sonra meydana gelen bir başka işle ve bir şeyden sonra meydana gelen bir başka şeyle ilgili olarak ortaya çıkan şeye denir. >> (Usul-u Kâfi sh 332-333 H.630. )

“... Hüseyin b.Ebul A’lâ şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: << Bende beyaz “cifir” vardır. >> Dedim ki: “İçinde ne vardır?” Dedi ki. << İçinde Davud’un Zebur’u, Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i, İbrahim’in suhufu, helâl ve harama ilişkin bilgiler vardır. Ayrıca Fâtıma (selamullahi aleyha)’nın mushafı da vardır. Onda Kur’an’dan herhangi bir şey olduğunu sanmıyorum. Onda insanların bizden öğrenme, ihtiyacı duydukları şeyler vardır. Bizimse bu hususta kimseye ihtiyacımız yoktur. Hatta bu mushafta bir kırbac vurmanın veya yarım kırbaç vurmanın, aynı şekilde birini tırmalayıp yaralamanın bile cezası bildirilmektedir. Bende bir de kırmızı cifir vardır. >> .... “ (Usul-u Kâfi sh 334 H.632. )

“... Ebu Basir, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir : << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin kılıcının kabzasının bir ucuna asılı bir kasenin içinde küçük bir sayfa saklıydı. >> Ebu Abdullah aleyhisselâm)‘a dedim ki: “Bu sayfada ne yazıyordu?” Buyurdu ki: << Burada bazı harfler yazılıydı ki, bu harflerin her biri bin bölüme açılır. >>
Ebu Basir der ki: Ebu Abdullah (aleyhisselâm) devamla şunları söyledi: << Şu ana kadar, bu harflerden iki tanesi dahi ortaya çıkmış değildir. >> “ (Usul-u Kâfi sh 426 H.764. )

“... Ebul Carud, Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: << Hüseyin (aleyhisselâm), vefat edeceği sırada vasiyetini herkese açık bir şekilde kızı Fâtıma’ya, dürülmüş bir mektup şeklinde verdi. Hüseyin (aleyhisselâm), ın başına bildiğimiz olaylar gelince, Fâtıma bu vasiyeti Ali b. Hüseyin’e verdi. Dedim ki: “Allah, Azze ve Celle sana rahmet etsin, mektupta ne yazıyordu?” buyurdu ki: << Dünya kurulduğundan yok olacağı güne kadar Âdemoğullarının ihtiyaç duydukları her şey. >> “ (Usul-u Kâfi sh 438 H.779. )

Görüldüğü gibi, iddia ettiklerine göre, ilim alma ve hükmetme konusunda Kur’an’ın bir çok rakibi varmış. Zira sarf ettikleri “Sizin şu Kur’ân’ınız” ifadesi Kur’an’ı dışlayıp küçümseyen bir ifadedir. Bilinse ki bizim Kur’an’ımız muazzam bir Kur’an’dır. Bizim Kur’an’ımız ortadadır, gerek ki şu Camia iddia edenler de, Camialarını tam metin halinde ortaya koysalar ve falcılıktan başka bir şey olmayan Cifir bilgilerini ortaya koysalar, hep beraber görerek Kur’an’a göre değerlendirip hangisinin tutarlı ve üstün olduğunu ortaya koysak. Her birinin konumu net olarak anlaşılmış olurdu. Yukarıdaki alıntılarda, Hüküm ve Gaybı bilme konusunda iki iddiada bulunmuşlardır, her iki iddiaları da Kur’an’a uymamaktadır, şöyle ki, Kuran’dan mealen:

- Ve Allah, O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. Hamd önünde de sonunda da onun içindir. Ve hüküm O'na mahsustur ve ona döndürüleceksinizdir. 28/70

- Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah Teâlâ'nın sana bildirdiği şekilde hükmedesin ve hainler için müdafaacı olma. 4/105

- Ve aralarında Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmet ve onların arzularına tâbi olma. Ve Allah Teâlâ'nın sana indirmiş olduğu şeylerin bazısından seni fitneye düşüreceklerinden dolayı onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık kimselerdir. 5/49

Görüldüğü gibi, İslam dininde Hüküm ancak ve ancak Kur’an iledir. Şiilerin kendilerine göre geçerli, Kur’an’dan ayrı hüküm kaynakları iddia etmeleri, Kur’an’a aykırıdır. Gayb konusundaki iddialarına gelince, Kur’an’dan mealen:

- Ve göklerin ve yerin gaybı, -onları bilmek- Allah'a mahsustur. Kıyametin işi ise başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır veya ondan daha yakındır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kadirdir. 16/77

- De ki: Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilemezler, lâkin Allah bilir ve onlar ve zaman tekrar diriltileceklerini de bilmezler. 27/65

- Ve gaybın anahtarları onun -Cenâb-ı Hak'kın- yanındadır. Onları ondan başkası bilemez. Ve karada ve denizde ne varsa bilir. Bir yaprak düşmez" ve yerin karanlıkları içinde bir dane de bulunmaz ki, illâ onu bilir. Ve bir yaş ve bir kuru da yoktur ki, illâ apaçık bir kitaptadır. 6/59

- De ki: Ben size demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır. Ve ben gaybı da bilmem ve size demiyorum ki, ben hakîkaten meleğim, ben bana vahy olunandan başkasına tâbi olmam. De ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu?. Hiç düşünmez misiniz?. 6/50

26. O gaybı bilendir. gaybına kimseyi muttali kılmaz; 72/26

27. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar, 72/27

- Ki böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir). 72/28

Görüldüğü gibi gaybın anahtarları ancak Allah’ın yanındadır, O’ndan başkası onları bilmez, ancak bildirmeyi dilediği resûlleri müstesnadır. Bu muttali olmada Risaletle ilgili olup, gözlemlidir. Genel ve şahsi işlerle ilgili değildir, Örneğin ticaret, alışveriş kişisel mücadele işleriyle de ilgili değildir, Şia ise, << Bu güne kadar olanlara ve bundan sonra kıyamete kadar olacaklara ilişkin ilim, bizim yanımızdadır. >> ifadesiyle genelleme yaptığı gibi, gayba muttali olmayı Resûllerden başkaları içinde iddia etmektedir. Halbuki gayb konusunda, bu şekilde bir genel bilgiye Peygamberimiz dahi sahip değildi, Kur’an’dan mealen :

- De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim." 7/188

Bu itibarla Şianın gayb konusundaki iddiaları da Kur’an’a uymamaktadır.

PEYGAMBERİMİZİ NASIL BİLDİKLERİ HAKKINDA BAZI RİVAYET İDDİALARI :

“... İsmail b. Muhammed b. Abdullah b. Ali b. Hüseyin’den, o Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: << Ali b. Hüseyin (aleyhisselâm) vefat edeceği sırada bir zembil veya sandık çıkardı ve dedi ki: << Ey Muhammed! Bu sandığı götür. >> Dört kişi sandığı taşıdılar Ali b. Hüseyin (aleyhisselâm) vefat edince. Muhammed’in kardeşleri gelip sandıkta bulunanları istediler ve dediler ki: “Sandıktan bizim payımıza düşeni ver.”
- Bunun üzerine dedi ki: << Onda sizin payınıza düşen bir şey yoktur. Eğer size düşen bir şey olsaydı, onu bana vermezdi. >> Sandıkta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin silahı ve kitapları bulunuyordu. “ (Usul-u Kâfi sh 440 H.782. )

Peygamberimizin bir özelliği, Ümmi yani kitap tahsili olmayan bir kimse olmasıdır, Peygamberimizin kitaplarla haşir neşir olduğunu, dolayısıyla ders aldığını ancak onun peygamberliğine iman etmemiş kimseler iddia ederler, Kur’an’dan mealen :

- Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. 7/157

- De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilâh yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne -ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız. 7/158

- Ve işte biz âyetleri böyle türlü türlü beyan ederiz. Tâki onlar: Sen ders almışsın, desinler. Ve biz onu bilen bir kavim için açıkça beyan edelim. 6/105

Görüldüğü gibi, tahdis ettikleri rivayetler Kur’an’a uygun değildir.

PEYGAMBERİN VEFATI KONUSUNDA BAZI RİVAYET İDDİALARI

“... Fudayl b. Sukre şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Sana kurban olayım! Ölünün yıkanmasında kullanılan suyun belli bir miktarı var mıdır?” Buyurdu ki: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) Ali (aleyhisselâm)’a dedi ki: Ben öldüğüm zaman, Ğarş kuyusundan altı kırba su çıkar. Beni yıka, kefenimi sar ve üzerime koku sür. Beni yıkamayı ve kefenlemeyi tamamladığın zaman, kefenimin uçlarından tut ve beni oturt. Sonra bana istediğin şeyi sor. Allah’a yemin ederim ki, o zaman bana sorduğun her şeye cevap veririm.>>“ (Usul-u Kâfi sh 426 H.765. )

“... Eban b. Tağlip , Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edeceği sırada Ali (aleyhisselâm) eve girdi. Resûlullah, onun başını örtünün altına soktu, sonra: << Ey Ali >> dedi. << Ben, öldüğüm zaman beni yıka . Ve kefenimi sar . Sonra beni oturt. Ardından bana soru sor ve sözlerimi yaz. >> (Usul-u Kâfi sh 426 H.766. )

Şimdi şunu sormak lazım, Peygamberimiz Vefat etmeden önce dini tam olarak tebliğ etti mi etmedi mi? Kur’an’da her sorunun cevabı var mı yok mu? Bizim inancımıza göre Peygamberimiz tebliğ görevini tam olarak yapmış olup, bize Allah’ın kelamı olarak intikal ettirdiği Kur’an’da dini her sorunun cevabı vardır. Hal böyle olunca, Şianın Kur’an’a olan güveni sarsıcı ve Kur’an’a uymayan bu tür iddiaları İslam dini açısından kabul edilemez, zira öldükten sonra, Risalet görevi son bulduğu gibi, Ölülerle Canlılar arasındaki birebir diyalog olayı kapanır, meğerki dirilme olayı meydana gelsin, Peygamberimiz tekrar tekrar ölüp dirilmediğine göre, ona ölü haldeyken konuşma atfetmeleri de Kur’an’a aykırıdır. Kur’an’la yetinmeyip özel bilgi arayanların dini gerçekten çok ilginç. Kur’an’dan mealen:

- Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor ve sizlere kitabı, hikmeti öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor. 2/151

- Andolsun, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. 17/89

İDDİA ETTİKLERİNE GÖRE PEYGAMBERİN KABRİNE YÜKSEK BİR YERDEN BAKMAMAK LAZIM, NEDEN Mİ?

“... Cafer b. Müsenne el-Hatip şöyle rivayet etmiştir: Bir ara Medine’deydim, Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin kabrinin üzerindeki tavan çökmüştü. İşçiler çatıya çıkıp iniyorlardı, biz de bir cemaattik. Arkadaşımıza dedim ki: “İçinizde bu gece Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a gidecek var mı?” Mihran b. Ebu Nasr” Ben.” dedi. İsmail b. Ammar es-Sayrafi de “Ben” dedi. Bu ikisine dedik ki: “O na yukarı çıkıp oradan Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin kabrine bakmamın caiz olup olmadığını sorun.”
“Ertesi sabah ikisiyle karşılaştık ve bir yerde toplandık. İsmail dedi ki: “Sözünü ettiğiniz şeyi İmama sorduk, bize şu cevabı verdi: << Onlardan hiçbirinin Nebi’nin kabrine yukardan bakmasını istemem. Çünkü gözünü kör edecek bir şeyi veya Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’yi namaz kılarken ya da bir eşi ile beraber olurken görmesinden emin değilim. >> (Usul-u Kâfi sh 684 H.1225. )

Peygamberimize saygısızlık içeren bu rivayetin aslı yoktur, peygamberimizin mezarına bakılmayla “bir eşi ile beraber olurken görmesinden emin değilim“. ifadesi cinsellik ifade eden ve gerçeklerle ilgisi olmayan bir iddiadır, mezarına dışarıdan bakmayla röntgenlenen var mı ki, böyle bir şeyi peygamber için iddia etmiş olsunlar. Ayrıca bu tür ifadeler Şianın imam olarak iddia etmiş olduğu kimselerin ağzından çıkmışta değildir, Peygamberimize iftira edenler, şianın kabul ettiği on iki imama da iftira ederler. Bundan dolayı rivayetlerde geçen şahsiyetlerin bu tür sözleri söylememiş oldukları dikkate alınmalıdır, ben sadece rivayetlerle İslam dini adına yapılmak istenen öğretiyi gözler önüne sermeyi amaçlamaktayım, yoksa benim şahısları hedefleyen bir tavrım yoktur.

YARATILMIŞLARIN EN ÜSTÜNÜ RİVAYETİ :

“... Hüseyin b. Abdullah şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) Âdem oğullarının efendisi miydi?” Buyurdu ki: << Allah’a yemin ederim ki, o Allah’ın yarattığı her şeyin efendisiydi. Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi) ’den daha iyi bir varlık yaratmamıştır. >> (Usul-u Kâfi sh 664 H.1185.)

İddia ettikleri bu rivayet kulağa hoş gelse de Kur’an’a uygun değildir, şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Andolsun biz, Adem oğullarına çok ikrâm ettik, onları karada ve denizde taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yaratıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık. 17/70

Yukarıda mealini yazdığım ayette görüldüğü gibi hiçbir insan yaratılmışların en üstünü değildir. Ancak insan oğlu yaratılmışların bir çoğundan üstün yaratılmıştır. Bu itibarla peygamberimiz için veya başka bir Adem oğlu için yaratılmışların en üstünüdür demek Kur’an’la bağdaşmaz.

NE İLE HÜKMEDİLİR RİVAYETLERİ

“... Ammar es-Sabbati şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Hükmettiğiniz zaman ne ile hükmedersiniz?” Buyurdu ki:<< Allah’ın hükmüyle ve Davud’un hükmüyle, hakkında her hangi bir şey bilmediğimiz bir şey karşımıza çıktığı zaman, buna ilişkin hükmü, Rûhul Kudüs’ten alırız. >> (Usul-u Kâfi sh 597 H.1036.)
“... Ammar es-Sabbati şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “İmamların konumu nedir?” <<İmamların konumu, Zulkarneyn’in, Yuşa’nın ve Süleyman’ın arkadaşı Asef’in konumu gibidir.>> dedi. Dedim ki: “Ne ile hükmedersiniz?” Buyurdu ki: <<Allah’ın hükmüyle, Davud soyunun hükmüyle ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin hükmüyle... Bunları Rûhul Kudüs bize bildirir... >> (Usul-u Kâfi sh 597 H.1037.)

Görüldüğü gibi, Peygamberimizin ümmeti olan Müslümanlara iki Şeriat iddia etmektedirler, aslında yapmak istedikleri laf kalabalığına getirerek İmam’ların Vahiy aldığını iddia etmeleridir.

İMAM OLMAYA BİLİR RİVAYETİ

“... Mansur, kendisine anlatan birinden şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Bir günün sabahında veya akşamında uyacağım bir İmam bulamadığım zaman ne yapayım?” Buyurdu ki: <<Kimi seviyorsan onu sevmeye ve kime buğz ediyorsan ona da buğz etmeye devam et. Ta ki Allah, Azze ve Celle, İmamı zâhir edinceye kadar.>> (Usul-u Kâfi sh 503 H.911.)

Bu rivayetleriyle, ortada güncel olarak bulunmayan İmam’ın aslında yaşayanlar açısından İmam olmadığını, ve asırlardan beri herhangi bir imamın olmadığını kabul etmektedirler. İmamın mevcudiyetinde boşluk kabul etmek aslında Şianın ortaya attığı İmamlık sistemi iddiasının çöküşüdür. Bizde onlara aynı şeyi söylüyoruz, Mehdi kıyamet zamanında gelecekse bu ara bizde ölüp gitmişsek, onun gelip gelmemesinden bize ne, yoksa Mehdi iddiasının arkasına saklanarak, güncel olarak Mehdilik veya imamlık yapmaya çalışanlar mı var, böyle bir şey varsa o zaman imamların on iki kişi olduklarını söylemenin ne manası var. Bir iddianın içi boş olunca birilerini sevmeyi, birilerine de sövmeyi tavsiye etmekten başka ne kalır ki, onlarda aynı şeyi yapıyorlar.

Yukarıdaki rivayetlerle çelişkili olarak, şöylece rivayette bulundular:

“... Muhammed b. Müslim şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: << Allah tarafından tayin edilen bir imamı olmaksızın sırf kendini yoran bir ibadetle Allah’a kulluk sunan bir kimsenin çabası kabul görmeyecektir. O, sapkın ve şaşkındır. Allah, onun amellerini çirkin sayıp öfke duyar. Onun örneği bir koyunun

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 8