2. Kitap Bölüm 7
için erkeğe sağlamış olduğu hizmetlerden dolayı kadının ücret
alması gerekir. Yoksa bu ücret, Caferilerin anladığı gibi, çocuk
yapmayı dahi amaçlamayan on dakikalık bir seks yapma karşılığı
değildir. Hem evlilik süresince kadını erkeğin ekonomik ihtiyaçlar
kölesi olmasını engelleyen, hem de boşanma durumunda kadına bir
güvencedir. Yoksa, aile yuvası hedeflemeden, üç beş kuruşluk bir
maddi menfaat için ona buna açılacak olduktan sonra, tesettürün ne
kadar bir manası vardır.
Allah, Kuran’da kadını erkeğin tarlası olarak tanımlamaktadır. Ürün
almayı hedeflemeyen hiçbir evlilik bu tanım içerisine girmez, İslami
evlilikte kadın tarla konumundadır, müt’a şeklinde evlilikte ise
sadece bir mesire yeri gibidir. Allah’ın, Kuran’daki tanımları
dışına çıkan bütün tanımlar, Allah’ın razı olduğu İslami tanımlar
değildir.
Bu konularla ilgili olarak Kuran’dan mealen:
- Ve sana hayz halinden soruyorlar. De ki:
“O eziyettir.” Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz. Ve
temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız. Fakat iyice
temizlendikleri vakit onlara Allah'ın size emrettiği yerden varın.
Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tövbe edenleri sever ve çok
temizlenenleri de sever. 2/222
- Kadınlarınız sizin için bir ekin mahallidir. Binaenaleyh bu ekin
yerinize nasıl isterseniz varın ve kendiniz için -güzel ameller-
takdim edin. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz. Ve biliniz ki sizler
şüphesiz onun huzuruna varacaksınız. Ve müminleri müjdele. 2/223
İslam da, kadın erkeğin tarlası konumunda olunca, alınan ürün, yani
çocuklar tarla sahibi olan babaya ait olmuş olur. Şimdi, kadının
sağladığı fayda ve aldığı ücreti bu konumda ele alalım. Bu konuda,
Kuran’dan mealen:
- O -boşanan- kadınları gücünüzün yettiği
kadar ikamet ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun ve üzerlerine
baskıda bulunmanız için kendilerine zarar vermeyin ve eğer yüklü
bulunmakta iseler yüklerini koyuncaya değin onlara nafakalarını
verin, eğer sizin için -çocuklarınızı- emzirirlerse onlara
ücretlerini verin, ve aranızda mâruf bir veçhile müşaverede bulunun
ve eğer müşkülâta uğrar iseniz onun için başkası emzirecektir. 65/6
Boşanan kadının doğurmuş olduğu çocuğu emzirmesi bir ücrete tabi
olunca, evlilik içinde yapmış olduğu bütün hizmetlerin, örneğin:
yemek pişirme, çamaşır yıkama temizlik v.s. Bir bütün olarak ücrete
tabi olacağı ve bu işlerden dolayı kocasının ona ücret ödemesi
gerektiği açıktır. Bu ücret evlenecek erkek ve kadın arasında
karşılıklı Pazarlık suretiyle belirlenir. Ayrıca evliliğin devam
etmesi de süreye bağlı değildir. Örneğin her gün için şu kadar ücret
olarak belirlenmez, süre dikkate alınmadan belirlenir. Kadın erkeğin
maddi durumuna göre şu ücret karşılığında evlenmeyi kabul ediyorum
diye talepte bulunur. Veya talepte bulunmaya da bilir. Sonradan bu
ücret taraflar arasında karşılıklı rıza ile arttırılır veya
eksiltilebilir, ücret evlilik süresince geçerlidir. Evlilik ömür
boyu devam etmişse herhangi bir ödeme söz konusu değildir, bu
durumda kadının miras üzerinde hakkı vardır .boşanma olması halinde
ödeme söz konusu olur ve bu durumda da kadın mirastan pay alamaz.
Kadının boşandıktan sonra emzirmeden dolayı ücrete hak kazanmış
olması, bu konuların konumunu belirlemede örnektir. Yoksa boşanmamış
kadın çocuğunu emzirmeden dolayı ücret alamadığı gibi, mehir
ücretinin de ödenmesini talep edemez.
Nikah bağının ciddiyeti açısından ve erkeklere göre daha zayıf olan
kadınların desteklenmesi için, nikah yapılmışsa ve henüz
dokunulmadan kadın, erkek tarafından boşanırsa, dul adını alan
kadına yinede bir maddi menfaat ödenmelidir, mehir belirlenmişse
ödenecek miktar bu durumda mehrin yarısıdır. Ancak kadın öyle bir
menfaat istemekten kendi gönlünce vazgeçerse o zaman ödeme yapılmaz.
Bu konuda, Kuran’dan mealen:
- Henüz dokunmadan, yada mehir kesmeden
kadınları boşarsanız size bir günah yoktur. Onları faydalandırın
(bir miktar bir şey verin). Eli geniş olan, kendi gücü nispetinde,
eli dar olan da kendi gücü nispetinde güzel bir şekilde
faydalandırmalı. (herkes gücü ölçüsünde bir şey vermeli)dir. Bu,
iyilik edenlerin üzerine bir borçtur. 2/236
- Ve eğer onları daha kendilerine temasta bulunmadan boşar da onlar
için mehir belirlemiş bulunursanız o zaman bu belirlediğiniz mihrin
yarısı lâzım gelir. Meğer ki o kadınlar affetsinler veya nikâhın
düğümü elinde bulunan (vekili) affeylesin ve sizin affetmeniz
(tamamını ödemeniz) takvaya daha yakındır ve aranızdaki iyiliği
unutmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla
görücüdür. 2/237
İslam aile yapısının daha birçok şartları vardır. Müt’a nikahı diye
bir geçici nikahın olmadığını belirtmek için, kadınların evlilikten
dolayı hak ettikleri ücreti konu eden bir kesiti aldım. Yoksa İslam
aile yapısında boşanma sık rastlanan bir olay değildir. Erkeğin
kadın üzerinde hakları olduğu gibi, kadınında erkek üzerinde hakları
vardır.
Bu itibarla, Caferilerin müt’a adı altında kabul ettikleri geçici
nikah iddialarını Kuran ölçüsüne göre kabul etmek mümkün değildir.
İMAMİYYE ŞİASININ HADİS ANLAYIŞI
Bu başlık altında, İmamiyye Şiasının en önemli hadis kaynaklarından
olan, el Kuleyni’nin (öl.h.329) Usul-u Kâfi isimli hadis kitabının
1. Cildinden örnekler vererek, İmamiyye Şiasının hadis anlayışını
tanıtmaya çalışacağım, Şöyle Ki:
Kaleme almış olduğum Kütüb-i Sitte’nin Eleştirisi ve Kûr’an’a arzı
isimli kitabımda Ehli Sünnetin tabi olduğu altı hadis külliyatını
kaynak olarak, Kûran’la karşılaştırmak suretiyle eleştirmiştim, bu
çalışmamda da İmamiyye Şia’sının tabi olduğu hadis külliyatını aynı
şekilde inceleyip Kur’an’la karşılaştırmak istememe rağmen
külliyatın Türkçe çevirisini tespit edemediğimden buna imkan
bulamadım, benim yaptığım araştırma neticesinde sadece el Kuleyni’ye
ait, Usul-u-kâfi isimli hadis kitabının Türkçeye çevirisi yapılmış
birinci Cildini elde edebildim, diğer ciltleri almak istediysem de
henüz Türkçeye çevrilmediğini öğrendim, aynı şekilde İmamiyye
Şiasına ait diğer hadis Külliyatının da henüz Türkçe çevirisinin
bulunmadığını söylediler, (Kitabı Temin ettiğim yer Kevser
Yayınları). İnternet üzerinden başka kitap evlerinde araştırdımsa da
aynı neticeyi aldım. Bundan dolayı bu bölümde elimde mevcut bulunan
Usul-u Kâfi adlı hadis kitabının birinci Cildinden Şia Hadislerine
örnek olmak üzere değineceğim. El-Kâfi’deki hadislerin tamımı
16199’dur, birinci ciltte ise 1441 hadis bulunmaktadır, bu
hadislerin de çoğunluğu İmametle ilgili olduğundan çeşit olarak
fazla bir konu içermemektedir, şöyle ki;
USUL-U KÂFİ, yazan: Sigatul İslam Ebu Cafer Muhammed b. Yakub b.
İshak el Kuleyni (öl.h.329), 1. Cilt, Dar’ul Hikem Yayınları: 1
Baskı Mart 2002
El-Kuleyni için şöyle demektedirler: “Muhammed Taki el-Meclisi
şunları söyler : Doğrusu bizim zehabın âlimleri arasında onun gibi
birisi yoktu. Onun aktardığı rivayetleri inceleyen, kitaplarının
bilgi tertibini irdeleyen herkes bilir ki, o, Allah tarafından teyid
edilmiş biridir. (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa III.)
Kâfi (yeterli) kelimesinin menşei konusunda şöyle diyorlar: “Yüce
Allah, bu kitabı yirmi senede yazmasını müyesser kıldı. Dünyanın
çeşitli bölgelerindeki Şii Müslümanlar kendileri için dinin her
alanında yeterli (Kâfi) gelecek bir kitap yazmasını istiyorlardı.
Çünkü Kuleyni, görüş alışverişinde bulunacağı, müzakere edeceği,
ilmine güvenilen zatla görüşüyordu. Bazı âlimler, Kuleyni’nin
el-Kâfi’yi İmam Kâim (Mehdi aleyhisselam)’a arzettiği ve İmamın da
bu eserin güzel olduğunu belirttiği ve << Şia’mız için kâfidir>>.
dediği inancındadırlar. (Ravdatu’l Cennat sh.533)” (Usul-u
Kâfi/Önsöz sayfa XI.)
Böylece, Şii inancına göre “hem Allah’ın, hem de Mehdi’nin
onayladığı bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu görmüş oluruz“.
Vasıflandırma bu olmasına rağmen şöyle de demektedirler:
“1- Bu eserde geleneksel din anlayışımıza aykırı şeyler muhakkak
göreceksiniz. O zaman yapacağınız şey, hemen onu ön yargıyla
reddetmek yerine, o şeyi Kur’an ve mantık süzgecinden geçirmek
olsun. Bunlara uymuyorsa reddedin.
2- Bu eser kategorisinde eşsiz ve en muteber eser olmakla birlikte,
diğer büyük hadis ve sünen kitaplarının tamamından daha az da olsa
içinde sahih olmayan hadislerde bulunabilir. Mücevher dolu bir
hazine de üç beş çürük demir olması o değersiz kılmayacağını
belirtmek isterim. Özellikle onun kategorisinde ki, diğer bütün
hazinelerde, ondakinden daha fazla çürük demir bulunduğu gerçeği
ortada iken, be gerçeğe rağmen, koltuğuna her Kur’an meâli ve
hadis-sünen tercümelerini alan lütfen ahkam kesmeğe kalkışmasın.
Selâhaddin ÖZGÜNDÜZ.” (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa IX.)
Burada ilginç olan husus Usul-u Kâfi’de çürük rivayetlerin
bulunduğunun itiraf edilmiş olmasıdır, ayrıca eleştirileri
engellemek için yapmış olduğu uyarılardır, aman ha diyor Arapça
bilmeden ve sizin tarafınızdan kabul gören hadislerin çürüklüklerini
dikkate almadan bizim tarafımızdan kabul gören hadisleri eleştirmeye
kalkışmayın. Bizde çürük varsa sizde daha fazlası vardır mantığı,
aslında dediği şey doğrudur, hadislere tabi olan bütün mezheplerin
hadisleri çürüklerle doludur. Peki eleştiriyi yapacak olan kimse
İnancına esas olarak yalnız Kur’an’a tabiyse, hiçbir mezhep veya
hadis ekolüne tabi değilse, Kur’an’ı Arapça aslından okuyup
anlayabiliyorsa, yaptığı eleştirilerde Kur’an esaslı mantık
süzgecini kullanıyorsa, tespitlerini belgeli olarak ortaya koyup,
okuyucunun karşılaştırma yapmak suretiyle değerlendirme yapmasına
fırsat veriyorsa herhalde size göre de eleştiri yapmanın mahzuru
olmaz, dolayısıyla bu şartlarda eleştiri yapanın herhangi bir kimse
olması da fark etmez. Yalnız özellikle şunu belirteyim ki, Arapça
bilme şartının ileri sürülmesinin, İslam dininin öğrenilmesi
açısından hiçbir değeri yoktur, İslam dini evrensel bir dindir,
Arapça bilme şartının ileri sürülmesi onun evrenselliğini
engelleyici bir durumdur, Allah’ın sebepler ihsan etmesiyle herkes
kendi ana dilinde noksansız olarak İslam dinini öğrenebilir,
Allah’ın hidayet etmesi, ilim ve hikmet bilgisi vermesinin dil bilme
yani Arapça bilme şartına bağlı değildir, Kur’an’ın Arapça
olmasından dolayı, öğrenmede Arapça bilmenin faydası olabilir, fakat
Arapça bilmemek öğrenmeyi engelleyici bir durum değildir, Arapça
bilmek İslam’ın şartlarından bir şart değildir. Bundan dolayı Arapça
bilen kimselerin, Arapça bilmeyi İmanın bir şartıymış gibi ileri
sürmeleri yersizdir. İslam dini herhangi bir ırka, dile veya şahsa
bağlı olmayan “Evrensel” bir dindir. Aksini iddia etmek İslam
Dininin Evrenselliğini yok etmeye çalışma çabasıdır.
Kur’an’ın Evrenselliğiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:
- (Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben
sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü
görünenlerden de değilim. 38/86
- Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür. 38/87
- Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi
öğreneceksiniz. 38/88
- (Resûlüm)! Şüphesiz biz bu Kitab'ı sana, insanlar için hak olarak
indirdik Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de
saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil
değilsin. 39/41
KUR’AN’I RİVAYETLERİN SAĞLAMLIĞINA ÖLÇÜ OLARAK KABUL ETMELERİ :
Şöyle ki:
1- “Rivâyeti, Allah’ın kitabına götürün, Allah, Azze ve Celle’nin
kitabına uyanı alın, Allah’ın kitabıyla çelişeni atın.” (Usul-u Kâfi
sh 6)
Bu gerçekten güzel bir söz, şu var ki şimdiye kadar Şia inancında
uygulanma sahası bulamamıştır, bundan sonrada İmamiyye Şiasında
uygulanma imkanı bulması mümkün olamaz, zira İslam dininin
öğrenilmesinde ikili sistem iddia eden bütün mezhepler, uygulamada
Kur’an’ı rivayetlerin sağlamlığına bir ölçü olarak kullanma imkanına
sahip değillerdir, ikili sistem sistemler yapıları icabı Kur’an’ın
İmamlığı ve Hadisin İmamlığı olmak üzere iki imama sahiptirler, bu
sistemlerde bazı rivayetlerde Kur’an’a davet yapılırken, diğer
birçok rivayette Hadis’e davet yapılır böylece öğretide derin
ayrılıklar ve çelişkiler meydana gelir. İki imamlık olayı sürdüğü
müddetçe bu ayrılıkların telafisi mümkün olamaz, çözüm Kur’an’ı tek
imam kabul ederek, rivayetleri İmamlıktan azletmektedir. İşte o
zaman bütün İslam aleminde yalnız Kur’an’a bağlı olan bir inanç
bütünlüğü sağlanmış olur. Aslında bu hususu çok iyi şekilde İmamiyye
Şiasının bilmesi gerekirdi, zira onlar şahıs bazında aynı anda iki
İmam olamayacağını söylerler, bunu söyleyenlerin İslam öğretisi söz
konusu olunca biri Kur’an - biride Hadis olmak üzere aynı anda iki
imam kabul etmeleri ilginçtir, Kuran İslam dininin tek kaynağı ve
tek rehberidir, o İslam dininin öğrenilmesi için Yeterli, Açık ve
Anlaşılır bir kitaptır, hiçbir noksanlık ihtiva etmediği gibi asla
batıni yani açık manasının dışında gizli mana ihtiva etmez, bu onun
“Mubin” yani apaçık olma özelliğindendir. İslam’a daveti evrensel
olduğundan öğrenilmesi ve öğretilmesi hiçbir insan veya zümrenin
tekelinde olamaz.
İmamiyye Şiasının, Kur’an için Batıni (gizli) öğreti iddia etmeleri
ve öğrenilmesini belirli şahıslara bağlamaları, şöyle ki:
2- “Cabir Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini
rivâyet etmiştir: <<Vasilerden başka hiç kimse, Kur’â’ın tüm zâhiri
ve bâtını anlamını bildiğini, bütün Kur’an ilimlerine sahip olduğunu
iddia edemez.>> (Usul-u Kâfi sh 318 H.604. )
Kur’an’dan mealen :
- Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte
olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren
elçimiz geldi. Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi.
5/15
- İşte böylece biz o Kur'an'ı açık seçik âyetler halinde indirdik.
Gerçek şu ki Allah dilediği kimseyi doğru yola sevk eder. 22/16
Görüldüğü gibi Kur’an apaçık yani Mubin bir kitaptır, ona batın
isnat edilmesinin aslı yoktur. Kur’an’dan mealen :
- Rabbin tarafından (gelmiş) açık bir
delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin izlediği, ayrıca
kendisinden önce, bir İmam ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitab'ı
(elinde) bulunan kimse (inkârcılar gibi) midir? Çünkü bunlar ona
(Kur'an'a) inanırlar. Zümrelerden hangisi onu inkâr ederse işte
cehennem ateşi onun varacağı yerdir, bundan şüphen olmasın; zira bu,
senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir; fakat insanların çoğu
inanmazlar. 11/17
- Ondan önce de bir rahmet ve İmam olarak Musa'nın kitabı vardır. Bu
(Kur'an) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak
üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır. 46/12
Kur’an’dan önce Musa’nın kitabı İmamdı, dolayısıyla Kur’an geldiği
andan itibaren imamdır ve bu kıyamete kadar böylece sürüp
gidecektir, Kim Kur’an’a iman etmişse o yanı başında olan, onu
yalnız bırakmayan sağlam bir İmam edinmiştir. Öyle bir İmam ki, ne
ölür nede saklanır. O öyle bir İmamdır ki, her şeyin açıklaması ve
tafsili ondadır, yol göstericidir, kolay anlaşılır, değiştirilemez,
batıl ona ne önünden nede arkasından yanaşamaz, Kur’an’dan mealen :
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
- Tâ. Sîn. Bunlar Kur'an'ın, (gerçekleri)
açıklayan Kitab'ın âyetleridir. 27/1
- İman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir. 27/2
- Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli
şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını
kabullenmediler. 17/89
- Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp
dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır. 18/54
- Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan)
öğüt alan yok mu? 54/17
- Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun
sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. 6/115
- Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun
sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır. 41/41
- Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok
övülen Allah'tan indirilmiştir. 41/42
Daha bir çok ayette, İslam dininin bilgi kaynağı olarak yalnız
Kur’an esaslı olduğunu görmek mümkündür. İmamiyye Şiasının iddia
ettiğine göre ise, İslam dininin öğrenilmesi için, Kur’an’dan başka,
Kur’an’dan bağımsız ve üstün birçok bilgi kaynağı vardır, şöyle ki:
“SAHİFE, CİFİR, CAMİA ve FÂTIMA’nın MUSHAFI” iddiaları.
“... Ebu Basir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm)’ın yanına gittim ve o’na dedim ki: “Sana kurban
olayım! Sana bir soru sormak istiyorum, acaba burada sözlerimi
işitecek başka biri varmıdır?” Ebu Abdullah bulunduğu yerle evin
başka bir bölmesini ayıran perdeyi kaldırdı, oradan başını uzatıp
baktıktan sonra şöyle dedi: << Ey Ebu Muhammed! Ne istersen sor.>>
Dedim ki: “Sana kurban olayım! Senin Şiilerin, Resûlullah
(sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin Ali (aleyhisselâm)’a bir ilim
kapısını öğrettiğini ve bu kapının da o’na bin kapı açtığını
söyleyip duruyorlar, acaba söylenenler doğrumudur?”
İmam şöyle buyurdu: <<Ey Ebu Muhammed! Resûlullah (sallallahu aleyhi
ve âlihi) bin kapı öğrettiği ve bunların her biri de bin kapı
açar.>> Dedim ki: “Allah’a yemin ederim ki, ilim budur.” İmam bir
saat boyunca düşünceye dalarak yeri çiziktirdi. Sonra şöyle dedi:
<<Evet, bu ilimdir; ama ilim sadece bundan ibaret değildir.>>
Ardından şunları ekledi: << Ey Ebu Muhammed! Camia (bütün ilimleri
kapsayan) bizim yanımızdadır. Camia’nın ne olduğunu biliyorlar mı?>>
Dedim ki: “Sana kurban olayım! Camia nedir? Buyurdu ki: << Bir
sahifedir ki, uzunluğu Rasûlullah’ın ziraiyle yetmiş zira eder.
Peygamberimiz yazdırmış, Ali de yazmıştır. Orada bütün helâller ve
haramlar, insanların ihtiyaç duydukları her şey vardır. Hatta birini
tırmalayıp yaralamanın cezası bile onda yazılıdır.>>
Sonra İmam (aleyhisselâm), elini omuzuma koydu ve dedi ki: << Bana
izin verir misin ey Ebu Muhammed?>> Dedim ki: “Sana kurban olayım!
Kendimi size adamışım, dediğinizi yapın.” Bunun üzerine İmam, beni
çimdikledi ve ardından, << İşte çimdiğin cezası bile orada
yazılıdır.>> O sırada İmam bir parça öfkelenmiş görünüyordu.
Dedim ki: “İlim budur.” Buyurdu ki: << Bu, ilimdir, ama ilim sadece
bundan ibaret değildir.>> Sonra bir saat kadar sustu, ardından şöyle
dedi: << Cifir ilmi bizim bizim yanımızdadır. İnsanlar cifir ilminin
ne olduğunu nereden bilecekler? >> Dedim ki: “Cifir nedir?” Buyurdu
ki: << Deriden bir kaptır ki, peygamberin, vâsilerin ve İsrail
oğullarının geçmiş ulemasının ilimlerini kapsar. >> Dedim ki: “Hiç
kuşkusuz ilim budur.” Buyurdu ki: << Bu, ilimdir; ama ilim sadece
bundan ibaret değildir. >> Sonra bir saat kadar konuşmadı, ardından
şöyle buyurdu: << Hiç kuşkusuz Fâtıma (selâmullahi aleyha)’nın
“mushafı” da bizim yanımızdadır. Fâtıma’nın mushafının ne, olduğunu
nereden bilecekler? >> Dedim ki: “Fatıma’nın mushafı nedir?
“Buyurdu ki: << Sizin şu Kur’ân’ınızın üç misli bilgi
kapsayan bir mushaftır. Allah’a yemin ederim ki, sizin şu
Kur’ân’ınızdan bir tek harf yer almaz o mushafta. >>
Dedim ki: “Allah’a yemin ederim ki, ilim budur.” Buyurdu ki:
<< Bu, ilimdir; ama ilim sadece bundan ibaret değildir. >> Sonra bir
saat kadar sustu, ardından şöyle buyurdu: << Bu güne kadar olanlara
ve bundan sonra kıyamete kadar olacaklara ilişkin ilim, bizim
yanımızdadır. >> Dedim ki: “Sana kurban olayım. Allah’a yemin ederim
ki, ilim budur.” Buyurdun ki: << Bu, ilimdir; ama ilim sadece bundan
ibaret değildir. >> Dedim ki: “Sana kurban olayım. Peki ilim nedir?”
Buyurdu ki: << İlim, gece ve gündüz bir işten sonra meydana gelen
bir başka işle ve bir şeyden sonra meydana gelen bir başka şeyle
ilgili olarak ortaya çıkan şeye denir. >> (Usul-u Kâfi sh 332-333
H.630. )
“... Hüseyin b.Ebul A’lâ şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: << Bende beyaz “cifir”
vardır. >> Dedim ki: “İçinde ne vardır?” Dedi ki. << İçinde Davud’un
Zebur’u, Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i, İbrahim’in suhufu,
helâl ve harama ilişkin bilgiler vardır. Ayrıca Fâtıma (selamullahi
aleyha)’nın mushafı da vardır. Onda Kur’an’dan herhangi bir şey
olduğunu sanmıyorum. Onda insanların bizden öğrenme, ihtiyacı
duydukları şeyler vardır. Bizimse bu hususta kimseye ihtiyacımız
yoktur. Hatta bu mushafta bir kırbac vurmanın veya yarım kırbaç
vurmanın, aynı şekilde birini tırmalayıp yaralamanın bile cezası
bildirilmektedir. Bende bir de kırmızı cifir vardır. >> .... “
(Usul-u Kâfi sh 334 H.632. )
“... Ebu Basir, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle
rivâyet etmiştir : << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin
kılıcının kabzasının bir ucuna asılı bir kasenin içinde küçük bir
sayfa saklıydı. >> Ebu Abdullah aleyhisselâm)‘a dedim ki: “Bu
sayfada ne yazıyordu?” Buyurdu ki: << Burada bazı harfler yazılıydı
ki, bu harflerin her biri bin bölüme açılır. >>
Ebu Basir der ki: Ebu Abdullah (aleyhisselâm) devamla şunları
söyledi: << Şu ana kadar, bu harflerden iki tanesi dahi ortaya
çıkmış değildir. >> “ (Usul-u Kâfi sh 426 H.764. )
“... Ebul Carud, Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’dan şöyle
rivâyet etmiştir: << Hüseyin (aleyhisselâm), vefat edeceği sırada
vasiyetini herkese açık bir şekilde kızı Fâtıma’ya, dürülmüş bir
mektup şeklinde verdi. Hüseyin (aleyhisselâm), ın başına bildiğimiz
olaylar gelince, Fâtıma bu vasiyeti Ali b. Hüseyin’e verdi. Dedim
ki: “Allah, Azze ve Celle sana rahmet etsin, mektupta ne yazıyordu?”
buyurdu ki: << Dünya kurulduğundan yok olacağı güne kadar
Âdemoğullarının ihtiyaç duydukları her şey. >> “ (Usul-u Kâfi sh 438
H.779. )
Görüldüğü gibi, iddia ettiklerine göre, ilim alma ve hükmetme
konusunda Kur’an’ın bir çok rakibi varmış. Zira sarf ettikleri
“Sizin şu Kur’ân’ınız” ifadesi Kur’an’ı dışlayıp küçümseyen bir
ifadedir. Bilinse ki bizim Kur’an’ımız muazzam bir Kur’an’dır. Bizim
Kur’an’ımız ortadadır, gerek ki şu Camia iddia edenler de,
Camialarını tam metin halinde ortaya koysalar ve falcılıktan başka
bir şey olmayan Cifir bilgilerini ortaya koysalar, hep beraber
görerek Kur’an’a göre değerlendirip hangisinin tutarlı ve üstün
olduğunu ortaya koysak. Her birinin konumu net olarak anlaşılmış
olurdu. Yukarıdaki alıntılarda, Hüküm ve Gaybı bilme konusunda iki
iddiada bulunmuşlardır, her iki iddiaları da Kur’an’a uymamaktadır,
şöyle ki, Kuran’dan mealen:
- Ve Allah, O'dur. O'ndan başka ilâh
yoktur. Hamd önünde de sonunda da onun içindir. Ve hüküm O'na
mahsustur ve ona döndürüleceksinizdir. 28/70
- Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki insanlar arasında
Allah Teâlâ'nın sana bildirdiği şekilde hükmedesin ve hainler için
müdafaacı olma. 4/105
- Ve aralarında Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmet ve
onların arzularına tâbi olma. Ve Allah Teâlâ'nın sana indirmiş
olduğu şeylerin bazısından seni fitneye düşüreceklerinden dolayı
onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil ki, Allah
Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete
uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık
kimselerdir. 5/49
Görüldüğü gibi, İslam dininde Hüküm ancak ve ancak Kur’an iledir.
Şiilerin kendilerine göre geçerli, Kur’an’dan ayrı hüküm kaynakları
iddia etmeleri, Kur’an’a aykırıdır. Gayb konusundaki iddialarına
gelince, Kur’an’dan mealen:
- Ve göklerin ve yerin gaybı, -onları
bilmek- Allah'a mahsustur. Kıyametin işi ise başka değil, ancak göz
kırpıp açacak kadardır veya ondan daha yakındır. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ her şeye kadirdir. 16/77
- De ki: Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilemezler, lâkin Allah
bilir ve onlar ve zaman tekrar diriltileceklerini de bilmezler.
27/65
- Ve gaybın anahtarları onun -Cenâb-ı
Hak'kın- yanındadır. Onları ondan başkası bilemez. Ve karada ve
denizde ne varsa bilir. Bir yaprak düşmez" ve yerin karanlıkları
içinde bir dane de bulunmaz ki, illâ onu bilir. Ve bir yaş ve bir
kuru da yoktur ki, illâ apaçık bir kitaptadır. 6/59
- De ki: Ben size demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ'nın
hazineleri vardır. Ve ben gaybı da bilmem ve size demiyorum ki, ben
hakîkaten meleğim, ben bana vahy olunandan başkasına tâbi olmam. De
ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu?. Hiç düşünmez misiniz?. 6/50
26. O gaybı bilendir. gaybına kimseyi muttali kılmaz; 72/26
27. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü
O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar, 72/27
- Ki böylece onların (peygamberlerin),
Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin.
(Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her
şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir). 72/28
Görüldüğü gibi gaybın anahtarları ancak Allah’ın yanındadır, O’ndan
başkası onları bilmez, ancak bildirmeyi dilediği resûlleri
müstesnadır. Bu muttali olmada Risaletle ilgili olup, gözlemlidir.
Genel ve şahsi işlerle ilgili değildir, Örneğin ticaret, alışveriş
kişisel mücadele işleriyle de ilgili değildir, Şia ise, << Bu güne
kadar olanlara ve bundan sonra kıyamete kadar olacaklara ilişkin
ilim, bizim yanımızdadır. >> ifadesiyle genelleme yaptığı gibi,
gayba muttali olmayı Resûllerden başkaları içinde iddia etmektedir.
Halbuki gayb konusunda, bu şekilde bir genel bilgiye Peygamberimiz
dahi sahip değildi, Kur’an’dan mealen :
- De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka
kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim.
Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve
bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir
uyarıcı ve müjdeleyiciyim." 7/188
Bu itibarla Şianın gayb konusundaki iddiaları da Kur’an’a
uymamaktadır.
PEYGAMBERİMİZİ NASIL BİLDİKLERİ HAKKINDA BAZI RİVAYET İDDİALARI
:
“... İsmail b. Muhammed b. Abdullah b. Ali b. Hüseyin’den, o Ebu
Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: <<
Ali b. Hüseyin (aleyhisselâm) vefat edeceği sırada bir zembil veya
sandık çıkardı ve dedi ki: << Ey Muhammed! Bu sandığı götür. >> Dört
kişi sandığı taşıdılar Ali b. Hüseyin (aleyhisselâm) vefat edince.
Muhammed’in kardeşleri gelip sandıkta bulunanları istediler ve
dediler ki: “Sandıktan bizim payımıza düşeni ver.”
- Bunun üzerine dedi ki: << Onda sizin payınıza düşen bir şey
yoktur. Eğer size düşen bir şey olsaydı, onu bana vermezdi. >>
Sandıkta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin silahı ve
kitapları bulunuyordu. “ (Usul-u Kâfi sh 440 H.782. )
Peygamberimizin bir özelliği, Ümmi yani kitap tahsili olmayan bir
kimse olmasıdır, Peygamberimizin kitaplarla haşir neşir olduğunu,
dolayısıyla ders aldığını ancak onun peygamberliğine iman etmemiş
kimseler iddia ederler, Kur’an’dan mealen :
- Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o
Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara
temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve
üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı
gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a
(Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. 7/157
- De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve
yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilâh yoktur, O
diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan
Resûlüne -ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır iman edin ve O'na
uyun ki doğru yolu bulasınız. 7/158
- Ve işte biz âyetleri böyle türlü türlü
beyan ederiz. Tâki onlar: Sen ders almışsın, desinler. Ve biz onu
bilen bir kavim için açıkça beyan edelim. 6/105
Görüldüğü gibi, tahdis ettikleri rivayetler Kur’an’a uygun değildir.
PEYGAMBERİN VEFATI KONUSUNDA BAZI RİVAYET İDDİALARI
“... Fudayl b. Sukre şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Sana kurban olayım! Ölünün
yıkanmasında kullanılan suyun belli bir miktarı var mıdır?” Buyurdu
ki: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) Ali (aleyhisselâm)’a
dedi ki: Ben öldüğüm zaman, Ğarş kuyusundan altı kırba su çıkar.
Beni yıka, kefenimi sar ve üzerime koku sür. Beni yıkamayı ve
kefenlemeyi tamamladığın zaman, kefenimin uçlarından tut ve beni
oturt. Sonra bana istediğin şeyi sor. Allah’a yemin ederim ki, o
zaman bana sorduğun her şeye cevap veririm.>>“ (Usul-u Kâfi sh 426
H.765. )
“... Eban b. Tağlip , Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan
şöyle rivayet etmiştir: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)
vefat edeceği sırada Ali (aleyhisselâm) eve girdi. Resûlullah, onun
başını örtünün altına soktu, sonra: << Ey Ali >> dedi. << Ben,
öldüğüm zaman beni yıka . Ve kefenimi sar . Sonra beni oturt.
Ardından bana soru sor ve sözlerimi yaz. >> (Usul-u Kâfi sh 426
H.766. )
Şimdi şunu sormak lazım, Peygamberimiz Vefat etmeden önce dini tam
olarak tebliğ etti mi etmedi mi? Kur’an’da her sorunun cevabı var mı
yok mu? Bizim inancımıza göre Peygamberimiz tebliğ görevini tam
olarak yapmış olup, bize Allah’ın kelamı olarak intikal ettirdiği
Kur’an’da dini her sorunun cevabı vardır. Hal böyle olunca, Şianın
Kur’an’a olan güveni sarsıcı ve Kur’an’a uymayan bu tür iddiaları
İslam dini açısından kabul edilemez, zira öldükten sonra, Risalet
görevi son bulduğu gibi, Ölülerle Canlılar arasındaki birebir
diyalog olayı kapanır, meğerki dirilme olayı meydana gelsin,
Peygamberimiz tekrar tekrar ölüp dirilmediğine göre, ona ölü
haldeyken konuşma atfetmeleri de Kur’an’a aykırıdır. Kur’an’la
yetinmeyip özel bilgi arayanların dini gerçekten çok ilginç.
Kur’an’dan mealen:
- Nitekim sizin içinizde sizden bir
peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri
tezkiye ediyor ve sizlere kitabı, hikmeti öğretiyor. Ve sizlere
bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor. 2/151
- Andolsun, bu Kur'an'da insanlara her
türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu
inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. 17/89
İDDİA ETTİKLERİNE GÖRE PEYGAMBERİN KABRİNE YÜKSEK BİR YERDEN
BAKMAMAK LAZIM, NEDEN Mİ?
“... Cafer b. Müsenne el-Hatip şöyle rivayet etmiştir: Bir ara
Medine’deydim, Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin kabrinin
üzerindeki tavan çökmüştü. İşçiler çatıya çıkıp iniyorlardı, biz de
bir cemaattik. Arkadaşımıza dedim ki: “İçinizde bu gece Ebu Abdullah
(Cafer Sadık aleyhisselâm)’a gidecek var mı?” Mihran b. Ebu Nasr”
Ben.” dedi. İsmail b. Ammar es-Sayrafi de “Ben” dedi. Bu ikisine
dedik ki: “O na yukarı çıkıp oradan Nebi (sallallahu aleyhi ve
âlihi)’nin kabrine bakmamın caiz olup olmadığını sorun.”
“Ertesi sabah ikisiyle karşılaştık ve bir yerde toplandık. İsmail
dedi ki: “Sözünü ettiğiniz şeyi İmama sorduk, bize şu cevabı verdi:
<< Onlardan hiçbirinin Nebi’nin kabrine yukardan bakmasını istemem.
Çünkü gözünü kör edecek bir şeyi veya Nebi (sallallahu aleyhi ve
âlihi)’yi namaz kılarken ya da bir eşi ile beraber olurken
görmesinden emin değilim. >> (Usul-u Kâfi sh 684 H.1225. )
Peygamberimize saygısızlık içeren bu rivayetin aslı yoktur,
peygamberimizin mezarına bakılmayla “bir eşi ile beraber olurken
görmesinden emin değilim“. ifadesi cinsellik ifade eden ve
gerçeklerle ilgisi olmayan bir iddiadır, mezarına dışarıdan bakmayla
röntgenlenen var mı ki, böyle bir şeyi peygamber için iddia etmiş
olsunlar. Ayrıca bu tür ifadeler Şianın imam olarak iddia etmiş
olduğu kimselerin ağzından çıkmışta değildir, Peygamberimize iftira
edenler, şianın kabul ettiği on iki imama da iftira ederler. Bundan
dolayı rivayetlerde geçen şahsiyetlerin bu tür sözleri söylememiş
oldukları dikkate alınmalıdır, ben sadece rivayetlerle İslam dini
adına yapılmak istenen öğretiyi gözler önüne sermeyi amaçlamaktayım,
yoksa benim şahısları hedefleyen bir tavrım yoktur.
YARATILMIŞLARIN EN ÜSTÜNÜ RİVAYETİ :
“... Hüseyin b. Abdullah şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve
âlihi) Âdem oğullarının efendisi miydi?” Buyurdu ki: << Allah’a
yemin ederim ki, o Allah’ın yarattığı her şeyin efendisiydi. Allah,
Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi) ’den daha iyi bir varlık
yaratmamıştır. >> (Usul-u Kâfi sh 664 H.1185.)
İddia ettikleri bu rivayet kulağa hoş gelse de Kur’an’a uygun
değildir, şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
- Andolsun biz, Adem oğullarına çok ikrâm
ettik, onları karada ve denizde taşıdık. Onları güzel rızıklarla
besledik ve onları yaratıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık. 17/70
Yukarıda mealini yazdığım ayette görüldüğü gibi hiçbir insan
yaratılmışların en üstünü değildir. Ancak insan oğlu yaratılmışların
bir çoğundan üstün yaratılmıştır. Bu itibarla peygamberimiz için
veya başka bir Adem oğlu için yaratılmışların en üstünüdür demek
Kur’an’la bağdaşmaz.
NE İLE HÜKMEDİLİR RİVAYETLERİ
“... Ammar es-Sabbati şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Hükmettiğiniz zaman ne ile
hükmedersiniz?” Buyurdu ki:<< Allah’ın hükmüyle ve Davud’un
hükmüyle, hakkında her hangi bir şey bilmediğimiz bir şey karşımıza
çıktığı zaman, buna ilişkin hükmü, Rûhul Kudüs’ten alırız. >>
(Usul-u Kâfi sh 597 H.1036.)
“... Ammar es-Sabbati şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “İmamların konumu nedir?”
<<İmamların konumu, Zulkarneyn’in, Yuşa’nın ve Süleyman’ın arkadaşı
Asef’in konumu gibidir.>> dedi. Dedim ki: “Ne ile hükmedersiniz?”
Buyurdu ki: <<Allah’ın hükmüyle, Davud soyunun hükmüyle ve Muhammed
(sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin hükmüyle... Bunları Rûhul Kudüs
bize bildirir... >> (Usul-u Kâfi sh 597 H.1037.)
Görüldüğü gibi, Peygamberimizin ümmeti olan Müslümanlara iki Şeriat
iddia etmektedirler, aslında yapmak istedikleri laf kalabalığına
getirerek İmam’ların Vahiy aldığını iddia etmeleridir.
İMAM OLMAYA BİLİR RİVAYETİ
“... Mansur, kendisine anlatan birinden şöyle rivayet etmiştir: Ebu
Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Bir günün sabahında
veya akşamında uyacağım bir İmam bulamadığım zaman ne yapayım?”
Buyurdu ki: <<Kimi seviyorsan onu sevmeye ve kime buğz ediyorsan ona
da buğz etmeye devam et. Ta ki Allah, Azze ve Celle, İmamı zâhir
edinceye kadar.>> (Usul-u Kâfi sh 503 H.911.)
Bu rivayetleriyle, ortada güncel olarak bulunmayan İmam’ın aslında
yaşayanlar açısından İmam olmadığını, ve asırlardan beri herhangi
bir imamın olmadığını kabul etmektedirler. İmamın mevcudiyetinde
boşluk kabul etmek aslında Şianın ortaya attığı İmamlık sistemi
iddiasının çöküşüdür. Bizde onlara aynı şeyi söylüyoruz, Mehdi
kıyamet zamanında gelecekse bu ara bizde ölüp gitmişsek, onun gelip
gelmemesinden bize ne, yoksa Mehdi iddiasının arkasına saklanarak,
güncel olarak Mehdilik veya imamlık yapmaya çalışanlar mı var, böyle
bir şey varsa o zaman imamların on iki kişi olduklarını söylemenin
ne manası var. Bir iddianın içi boş olunca birilerini sevmeyi,
birilerine de sövmeyi tavsiye etmekten başka ne kalır ki, onlarda
aynı şeyi yapıyorlar.
Yukarıdaki rivayetlerle çelişkili olarak, şöylece rivayette
bulundular:
“... Muhammed b. Müslim şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed
bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: << Allah tarafından
tayin edilen bir imamı olmaksızın sırf kendini yoran bir ibadetle
Allah’a kulluk sunan bir kimsenin çabası kabul görmeyecektir. O,
sapkın ve şaşkındır. Allah, onun amellerini çirkin sayıp öfke duyar.
Onun örneği bir koyunun