ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 8

örneğidir ki, çobanından ve sürüsünden ayrılıp kaybolur. Bütün gününü şaşkın şaşkın gidip gelmelerle bitirir. Gece olunca başında çobanı bulunan bir sürü görür, o sürüye katılır ve gecesini bu sürünün ağılında geçirir. Çoban sürüsünü meraya salmak istediği zaman, bu yitik koyun çobanını ve sürüsünü tanımaz olur. Tekrar çobanını ve sürüsünü bulmak için şaşkın bir halde sağa sola gider gelir. Derken başında çobanı bulunan bir sürü görür, bu sürüye sığınır, onlara katılır. Çoban ona seslenir: “Gel çobanına ve sürüne katıl. Sen kaybolmuşsun, şaşırmışsın Çobanından ve süründen uzaklaşmışsın.” Ama o şaşkın, yitirmiş olarak sağa sola koşuşmaya başlar. Çobanı, yol göstereni, güdücüsü olmaksızın, önünü kesip, doğru yola yöneltecek bakıcısı olmadan gezinip durur. Derken kurt, bu koyunun kayboluşunu fırsat bilir ve koyunu yer. Aynı şekilde, Allah’a yemin ederim ki, ey Muhammed! Şu ümmetten kim, Allah, Azze ve Celle’nin tayin ettiği özellikleri belli ve adil bir İmamı olmazsa kaybolur, yolunu şaşırır. Eğer bu şekilde ölürse küfür ve nifak üzere ölmüş olur.
Bil ki, ey Muhammed! Zorba imamlar ve onların tabileri Allah’ın dininden soyutlanmışlardır. Hem kendileri sapmış hem de başkalarını saptırmışlardır. “Rablerine kâfir olanların örneği, bir küle benzer, kasırga estiği bir günde bu kül, yelle savrulur gider. Kazançlarından hiçbir şey elde edemezler, işte budur doğru yoldan çok uzak bir sapıklık.>> (İbrahim, 18)” (Usul-u Kâfi sh 250-251 H.468.)

“... Hüseyin b. Ebu Alâ, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: İmama dedim ki: “Yer yüzü imamsız kalır mı?” <<Hayır.>> dedi.” (Usul-u Kâfi sh 242 H.446.)

Kabul ettikleri bir İmam’a bağlanmayı İmanın şartlarından saydıkları başka rivayetleri de vardır, Bu rivayetlerle, İmam olmayabilir şeklinde tahdis ettikleri rivayet çelişkilidir. İslam dininde inanç birliğini savunmak ayrı şeydir, İslam dinini, mevcut olsun veya olmazsın siyasallaştırdıkları İmam kavramına bağlayıp, İslam dini adına kargaşa çıkarmak ayrı şeydir. Kur’an’ın İslam Dininde amel ve inanç birliğini sağlayan bir imam olduğu hiç mi akıllarına gelmiyor. Devlet başkanı şeklinde İslam da bir imamın olması da, peygamberimizin yaptığı gibi biat yene seçimle olması gereken bir olaydır, bu İmam’da diktatör değil, Kur’an ışığında Şura ile yönetim yapan bir imam olmalıdır. Biz İmamlık maskesi altında babadan oğula saltanat yapmak isteyen kimselerin İmam’lığını kabul etmeyiz. Hele iddia edilen imamlar ölüp gitmişse ve güncel olarak aktif bir şekilde yaşamıyorlarsa, birileri kendilerini onlarla özdeşleştirip saltanat yapmak istiyorsa bunu da hiç mi hiç kabul etmeyiz. İslam’da birlik beraber olacaksa bu emrivakilerle, Kur’an’la ilgisi olmayan boş tehdit ve korkutmalarla değil de, Kur’an’da bildirildiği şekliyle Peygamberimizi örnek alarak, biat ve şura yoluyla olmalıdır. Bunun olabilmesi içinde, Kur’an’ı Tek kaynak ve Tek Rehber olarak kabul etmekten başka bir yol yoktur. Bunun içinde atalar dini şeklinde ortaya konan rivayetlerin, Kur’an’a rakip imam olarak ortaya konmaması gerekir, Eğer Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna samimi olarak inanıyorlarsa, bütün mezheplerin atalarından devraldıkları rivayetleri Kur’an ışığında inceleyip uymayanları dışlamaları, uydurmaya çalışmak içinde yersiz tevillere girişmemeleri ve batıni manalarla referans vermemeleri gerekir. Rivayetlere dayalı mezheplerin, rivayetleri çelişkilerle dolu olduğu gibi, Kur’an’a uymayan, Kur’an’a karşıt birçok hususlar da ihtiva etmektedirler. Bu rivayetlerden değil din oluşturmak, kargaşadan ve çelişkilerden başka bir şey elde edilemez. Bu tün bunların sonucunda mezhepler arasında düşmanlık ve menfi rekabet, her kafadan ayrı bir sesin oluştuğu bir inanç parçalanması ile Kur’an ölçüsüne göre kabulü mümkün olmayan şöylece bir manzara oluştu:

1- Seçilmiş Devlet Başkanı yerine babadan oğula devreden Kraliyet.

2- Kûr’an yerine, rivayetler, keyfi şahıs sözleri, felsefi görüşler ve tağuti uygulamalar.

3- İslâm birliği yerine, mezhepler ve fırkalar.

4- Mescit yerine, tekke ve zaviyeler.

5- Açık Kûr’an öğretisi yerine, batini öğreti.

6- İslâm ümmetçiliği yerine ırkçılık.

7- Takva ile üstünlük yerine, soy sop üstünlüğü.

8- Namaz yerine, sema, raks ve çalgı aletleri.

9- Kabe yerine, türbelerin tavaf edilmesi.

10- Allah'a iman ve Allah’ın birliği yerine, Kutup, Gavs, kırklar, Yediler, Evtâd v.s. Telakki edilen kimseler.

11- Zekat ve Sadakalar yerine, Sofistlere vakıf tahsisi ve mali destek.

12- Helal ticari kazanç yerine, faizcilik ve karaborsacılık.

13- Aktif, adaletli ve çalışkan toplum yerine, hak gözetmeyen pasif ve tembel toplum.

14- Yaratılış ve yaratıklar üzerine açık ve müspet düşünen toplum yerine, düşünceden kaçan, akletmeyen, boş hayaller kuran fertler toplumu.

15- Meşru müdafaa üzerine kurulu, af ve barışa teşvik eden İslâm cihadı yerine, haksız saldırılar ve çapulculuk.

16- Allah’ın korumasını isteme yerine nazarlıklar, muskalar, kullar v.s. den medet ve koruma ummak.

17- Allah’a istiâne yerine, kullara istiâne.

18- Peygamber yerine, Rivayet imamları, Mehdi iddiaları, şu kadar surede şu şahıs geldi veya İsa Peygamber gelecek v.s. gibisinden, insanların kurtuluş için Kûran'a umut besleme morallerini kırma amaçlı iddialar.

19- Allah’ın tevhidi; birliği yerine, kulların ilâhlık iddiaları.

20- Aklı önemseme ve kullanma yerine, aklı küçümseme ve ret etme.

21- Gayba iman yerine, gayb konusunda keyfi iddialar ve falcılık.

22- Açık ve adil İlâhi adalet yerine, zorbaların ve diktatör yöneticilerin tağuti ve keyfi kararları.

Bu gibi kimselerden uzak durulması gerektiği hususunda Kûran'dan mealen:

- Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir. 6/159

- Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın 30/31

- (O ortak koşanlardan olmayın ki onlar), dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her hizip (parti) kendi yanındakiyle sevin(ip övün) mektedir. 30/32


- Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kûran ile) onlara karşı büyük cihad et 25/52

DURUM BÖYLE OLUNCA İSLÂM DİNİNDE TEBLİĞ VE İRŞAT GÖREVİ KİMLER TARAFINDAN VE NASIL YAPILA BİLİR :

İslam dininde Tek Kaynak ve Tek Rehber Kûran'dır, dolayısıyla Kûran'a inanan ve İslam dini adına öğretide bulunanların yaptıkları her öğreti için dayanak olarak Kûran'dan ayet göstermeleri, öğrenenlerinde kendilerine yapılan öğreti ile ilgili olarak ayet delili istemeleri şarttır. Bu sağlanırsa gerek fert bazında gerekse, birden fazla kişi bazında tebliğ ve irşat yapılabilir.

Kişi bazında tebliğ ve irşat yapılabileceğiyle ilgili olarak Kûran'dan mealen:

- (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? 41/33

- (Lokman oğluna öğüt verip der ki) "Yavrum namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret. Çünkü bunlar (Allah'ın yapmanı emrettiği) kesin işlerdendir." 31/17

Ümmet bazında da tebliğ ve irşat yapılabileceğiyle ilgili olarak, Kûran'dan mealen :

- Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet var ki Hakk'a iletirler ve hak ile adâlet yaparlar.7/181

- İçinizden hayra hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten meneden bir ümmet olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. 3/104


Devlet bazında tebliğ ve irşat yapılabileceğiyle ilgili olarak Kûran'dan mealen:

- Onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yer yüzünde iktidar verdiğimiz takdirde namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a âittir. 22/41

Tebliğ ve irşat yapan kimselerin kendi nefislerini de unutmamaları gerektiği hususunda Kûran'dan mealen :

- Siz Kitâbı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 2/44

Bu konuda Kûran'dan daha birçok örnek vermek mümkündür, fakat verdiğim örneklerden de, İslam dininde tebliğ ve irşat konusunda araçtan çok amacın esas olduğu, amacın gerçekleşmesi için meşru her imkanın kullanılabileceğini görmek mümkündür.

Tebliğ ve irşat görevinde Kaynak ve Rehber Kûran'dır

- Gerçekten bu Kûran en doğru yola iletir ve iyi işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler. 17/9

- Dedi ki: Bana vahiy olundu: Şüphe yok ki, cinlerden bir topluluk dinlemişte demişler ki; Muhakkak biz, bir acîb (hârikûlâde) -eşsiz- bir Kur'an işittik. 72/1

- Doğru yola rehberlik ediyor, artık biz ona îman ettik ve Rabbimize hiç bir kimseyi ortak tutmayacağız. 72/2

İMAMİYYE ŞİASINDA İSLAM ADINA ÖNERİLEN ÖĞRETİ SİSTEMİ:

“... İbrahim b. Abdulhamid, Ebul Hasan Musa (Musa b. Cafer aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet eder: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) bir gün mescide girdiğinde, insanların bir adamın etrafında kümelendiklerini gördü. <<Nedir bu?>> diye sorduğunda: “O bir allâmedir.” dediler. Buyurdu ki: <<Nedir âllame?>> Dediler ki: Arapların soylarını, Arap tarihinde yaşanan olayları, cahiliye döneminin önemli gelişmelerini ve Arap şiirini en iyi bilen adamdır.”
Bunun üzerine nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi) şöyle buyurdu: << Böyle bir ilmi bilmemek insana zarar vermediği gibi bilmek de fayda vermez.>> Ardından şöyle buyurdu: << Asıl ilim üç kısma ayrılır: Kur’an’dan muhkem bir âyet. Yerine getirilen bir farz... Pratikte yaşanan bir sünnet...Gerisi fazlalıktır...>> (Usul-u Kâfi sh 36 H.44) .

Görüldüğü gibi, iddia ettiklerine göre tarih öğrenmek faydasız, Muhkem ayetler İlimdir, fakat Müteşabih ayetler fazlalık, sünneti uygulamak ise İlimdir, tabi ki bu sünnette kabul ettikleri hadislere uygun bir sünnet olmalıdır, Şöyle ki:

“... Ebul Buhteri, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet eder :
<< Âlimler peygamberlerin vârisleridir; çünkü peygamberler miras olarak dirhem ve dinar bırakmazlar. Bilâkis, hadislerden bir hadis miras bırakırlar. Kim bundan bir şey alırsa büyük kazanç elde etmiş olur. O halde sahip olduğunuz ilmi kimden aldığınıza bakın. Çünkü biz Ehl-i Beyt’ten her halefin döneminde âdil birileri çıkar, aşırıların tahriflerini, bâtıl ehlinin işlerine gelen kısmını alıp geri kalanını geri kalanını değiştirme amaçlı girişimlerini ve cahillerin yorumlarını dinden ayırırlar.>> (Usul-u Kâfi sh 37 H.45) .

Kendilerince kabul gören hadislerin ve hadis anlayışlarının ihtilaflı olmaları veya çelişkili olmaları onları rahatsız eden bir husus değildir, bu durumlar karşısında tavsiye ettikleri şey, teslim olmak kaydıyla ihtilaflı hadislerden herkesin işine geleni alıp uygulaya bileceğidir. Şöyle ki:

Müellifin ön sözünde şöylece bir ifade geçer;
“... İmam (aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: <<Teslim olmak kaydıyla farklı rivâyetlerden istediğinizi alıp uygulayabilirsiniz. >> (Usul-u Kâfi sh 7.)

Bu öyle bir ifadedir ki, bu ifadeye göre ihtilaflı hadisler adedince İslam adına değişik itikad elde etmek mümkündür, böyle bir durum inanç parçalanmasının ana nedenlerinden biridir.

Aslında onlarda önemli olan husus Kabul ettikleri imamlara inançta bağlılık olayıdır, bu olduktan sonra onlarca amellerin bir önemi yoktur, Zira “İmam’ı kabul eden kişi zalim ve kötü bir kişi olsa dahi, cennetlik, İmam’ı kabul etmeyen kişiler, amelleri iyi ve kendileri muttaki olsalar da cehennemliktirler,” diye rivayet tahdis etmektedirler, şöyle ki:

“... Abdullah b. Sinan. Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: << Allah, amelleri iyi ve kendileri muttaki olsalar da, Allah tarafından yetki verilmeyen imamın velâyeti altında ibadet eden bir ümmete, azap etmekten utanmaz. Ve Allah, kişisel amelleri itibariyle zalim ve kötü olsalar da Allah tarafından yetki verilen bir imamın velâyeti altında ibadet eden bir ümmete de azap (bela göndermek)’ten haya eder. >> (Usul-u Kâfi sh 561-562 H.970.)

Görüldüğü gibi, İmamiyye Şiasına göre dinde esas olan, kendilerince kabul edilen bir İmamın İmamlığını kabul etmektir. Bu manada olmak üzere birçok hadis rivayet etmektedirler, şöyle ki:

“... Muaviye b. Ammar, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan: “En güzel isimler Allah’ındır. O’na bu isimlerle dua edin.” (A’raf, 180) âyetiyle ilgili olarak şöyle rivâyet etmiştir: << Allah’a yemin ederim ki biziz Allah’ın en güzel isimleri. Öyle ki imamlığımızı kabul etmeyen hiçbir kulun amelini kabul etmeyecektir. >>“ (Usul-u Kâfi sh 192 H.353.)

“... Haris b. Muğire şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi), İmamını bilmeden ölen kimse, bir tür cahiliyye üzerine ölmüştür, buyurmuş mudur? << Evet.>> dedi. “Burada kastedilen cahiliyye, cahillerinki mi yoksa imamını bilmeyen kimselerinki mi?” dedim. << Küfür, nifak ve sapıklık cahiliyyesi.>> dedi. (Usul-u Kâfi sh 562-563 H.973.)

Görüldüğü gibi, İmamlar, Allah’ın isimleridir; İmamları kabul etmeyenler müşriktir, demektedirler, bu manada daha birçok rivayetleri vardır. Ayrıca İmamlık konusundaki şu rivayetleri ilginçtir:

“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın yanına girdim. O sırada beş yaşını doldurmamış bir çocuk elimden tutmuş bana yol gösteriyordu. İmam bana dedi ki: << Bu yaştaki bir çocuk, sizin üzerinize hüccet olduğu zaman haliniz ne olacak? >> veya şöyle dedi: Yakında bunun yaşında bir çocuk üzerinizde velâyet sahibi olacak. (Usul-u Kâfi sh 573-574 H.991.)

“... Muhammed b. İsmail b. Rebi şöyle rivayet etmiştir. Ebu Cafer (aleyhisselâm)’a imamlıkla ilgili bir soru sordum ve dedim ki: “İmam yedi yaşından küçük olabilir mi?” <<Evet.>> dedi. << Beş yaşından da küçük olabilir.>>
Sehl der ki: “Ali b. Mehziyar bu hadisi bana iki yüz yirmi bir tarihinde aktardı” (Usul-u Kâfi sh 574 H.992.)

“... Seffan b. Yahya şöyle rivayet etmiştir: İmam Rıza ( Ali b. Musa aleyhisselâm)’a dedim ki: “Allah henüz sana Ebu Cafer (aleyhisselâm)’ı bağışlamamışken sana bu hususta sorular sorar ve sen da bize: << Allah bana bir erkek çocuk bağışlayacaktır.>> derdin. Gerçekten Allah sana bir erkek çocuk verdi de bizim gözlerimizi aydınlattı. Allah bize o günleri göstermezsin: ama emri hak vaki olursa. İmam olarak kime tabi olacağız?” Önünde duran Ebu Cafer (aleyhisselâm)’ı işaret etti.
- Dedim ki: “Sana kurban olayım o henüz üç yaşında bir çocuk?” Buyurdu ki: << Bunun bir zararı yoktur. Nitekim İsa (aleyhisselâm) da hüccet görevini yaparken henüz üç yaşındaydı.>> (Usul-u Kâfi sh 835 H.468.)

“... Feyz b. Muhtar anlatmış: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın yanında bulunduğum bir sırada, henüz çocuk yaştaki Ebul Hasan Musa (Musa b. Cafer aleyhisselâm) geldi. O’nu tutup öptüm. Ebu Abdullah (aleyhisselâm) buyurdu ki: <<Siz gemisiniz, bu da o geminin kaptanıdır.>>
Ertesi yıl hacca gittim. Yanımda iki bin dinar vardı. Bin dinarı Ebu Abdullah (aleyhisselâm)’a, bin dinarı da o’na gönderdim. Sonra Ebu Abdullah’ın yanına geldiğimde bana dedi ki: <<Ey Feyz! O’nu benimle eşit mi tuttun?>> Dedim ki: “Allah’a yemin ederim ki, bunu sizin sözünüzden dolayı yaptım.” Buyurdu ki: <<Allah’a yemin ederim ki, bunu ben yapmadım, bilâkis Allah o’nu bu göreve getirdi.>> (Usul-u Kâfi sh 809 H.450.)

Görüldüğü gibi Çocuk yaşta imam olunabileceğini, hatta imam olan çocuğun üç yaşında olmasının gayet normal bir olay olduğunu söylemektedirler, bu iddialarını ispat etmek içinde şöylece rivayet etmektedirler:

“... Ali b. Ebsat şöyle rivayet etmiştir: Bir ara Ebu Cafer (Muhammed b. Ali aleyhisselâm)’ın yanıma geldiğini gördüm. O’na dikkatlice bakmaya başladım. Baştan ayağa süzdüm. Amacım o’nun boyunu Mısır’daki arkadaşlarımıza tasvir etmekti. Ben bu şekilde o’nu süzüyorken, o oturdu ve dedi ki: <<Ey Ali! Allah, peygamberlik için öngördüğü hücceti, imamlık içinde öngörmüştür ve şöyle buyurmuştur: “Çocuk iken ona hikmet verdik.” (Meryem, 12) “Buluğ çağına erişince” (Kısas 14) “Kırk yaşına varınca..” (Ahkaf 15) Dolayısıyla bir kimseye hikmet, çocuk yaşta da verilebilir, kırk yaşında da.>>“ (Usul-u Kâfi sh 574-575 H.994.)

Üç ayetten kısmi meal yazarak kendilerince üç beş yaşında ki çocukların imam olabileceğini iddia etmişlerdir, bu iddiaların Kur’an öğretisiyle uzaktan; yakından hiçbir ilgisi yoktur, Allah, hiçbir çocuğu Müslümanların başına Melik olarak tayin etmez, zira böyle bir şeyin uygulamada hem mantığı yoktur, hem de Müslümanların zarar görmesine yol açan bir durumdur, konuyu izah etmeden ince delil olarak öne sürmüş oldukları ayetlere bakalım, Kur’an’dan mealen:

- Ey Yahya!. Kitabı kuvvetle tut. Ve ona daha sabi iken hikmet verdik. 19/12

- Vaktaki: Musa, yiğitlik çağına erdi ve olgunlaştı, ona hikmet ve ilim verdik, ve işte güzel davrananları böylece mükâfatlandırırız. 28/14

- Ve biz insana anasına ve babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Onu anası zahmetle yüklendi ve onu zahmetle doğurdu, onu bu yüklenilmesi ve sütten kesilmesi -müddeti- ise otuz aydır. Nihâyet güçlü olacağı zamana erip kırk seneye bâliğ olunca dedi ki: Yarabbî!. Beni muvaffak kıl, bana ve anam ile babama lütuf etmiş olduğun nîmetine şükredeyim ve razı olacağın bir güzel amelde bulunayım ve zürriyetim hakkında da benim için iyilik nasîp buyur. Şüphe yok ki, ben sana -günahlarımdan- tövbe ettim ve muhakkak ki, ben müslümanlardanım. 46/15

Buradaki yanılgıları, Meryem 12 ayetinde geçen sabi kelimesini çocuk manasında anlamalarından kaynaklanmaktadır, bu şekilde anlayınca da, daha doğar doğmaz çocuklarında ilim ve hikmete sahip olabileceğini zan ettiler, bebek yaştaki çocuklar hikmete sahip olabiliyorlarsa, beş yaşın altında olan çocuklar da imam olabilir iddiasında bulundular. Beş yaş altı, doğumdan itibaren olan bir süreyi kapsar, mantık ve anlayış bu olunca da, haliyle insan anasından doğar doğmaz, hikmet sahibi olabildiği gibi imamda olabilir görüşündedirler. Hal bu ki, Ayette (Meryem 12) kitabın kuvvetle tutulmasından bahsedilmektedir, peki bir bebeğin Kitaba kuvvetle sarılması nasıl mümkün olur. Kitaba kuvvetle sarılmak, bir eğitim sürecine ihtiyaç gösterdiği gibi, fiziksel güce sahip olmaya da ihtiyaç gösterir, bu hususların her ikisi de çocukların sahip oldukları hususlar değildir. Fiziksel güç edinmek bir sürenin geçmesine ihtiyaç gösterdiği gibi öğrenmekte öyledir. İsa Peygamberin vasıflarını emsal alsalar dahi bu onların imamlık iddialarını desteklemez, şöyle ki, Kur’an’dan mealen:


- Bunun üzerine ona -çocuğa- işaret etti. Dediler ki: Biz daha beşikte sabi bulunan ile nasıl konuşabiliriz?. 19/29

- (İsa) dedi ki: Ben şüphe yok Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni bir Peygamber kıldı. 19/30

Yukarıda mealleri yazılı ayetlerden birçok kimsenin çıkardığı mana beşikte yatan bir bebeğin, bebek haliyle kitap ve hikmeti bildiği şeklindedir, bundan dolayı Şia’da çocukların hangi yaşta bulunulsalar bulunsunlar Kitap ve hikmeti bilebileceklerini dolayısıyla beş yaş altındaki çocukların dahi imam olabileceğini iddia etmektedirler, bu ise bir yanılgıdır, İsa peygamber doğduğunda, ne elinde; nede yastığının altında İncil yoktu, İsa peygamber bir mucize olarak sadece statüsünü ve neyle görevli olduğunu bildiriyordu. Kitabı, hikmeti ve İncili fiili olarak öğrenmesi sonradan gerçekleşecek bir olaydır. Sabi kelimesi de Çocuk manasında değildir, Sabi kelimesi, çocuk olsun veya olmazsın bir kimsenin Toy olduğuyla ilgilidir, Toyluk, bir kimsenin gençliği veya küçüklüğü sebebiyle güçsüz ve beceriksiz; nefsinin isteklerine meyledebilir durumdaki, deneyimsiz acemi olmasını belirten bir mecazi sıfattır. Musa ve İsa peygamberin öğrenmesiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Ona (İsa’ya) Kitâbı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretecek. 3/48

- Vaktaki: Musa, yiğitlik çağına erdi ve olgunlaştı, ona hikmet ve ilm verdik, ve işte güzel davrananları böylece mükâfatlandırırız. 28/14

Görüldüğü gibi, Musa Peygamberin ve İsa Peygamberin, fiili olarak öğrenmesi sonradan meydana gelecek olan bir olaydır. Yahya peygamber için de, daha sabi iken Kitab (Tevrat)’a kuvvetle sarılmasının emredilmesi güçlü, kuvvetli bir yetişkinlikte olduğu, sabi kelimesi de, kitaba sarılmasının kendisine emredildiği anda henüz Toy olduğunu belirtir, Toyluk, buluğa ermiş genç adamlarda da olabilir, bir kimsenin sabi (toy) olması çocuk olmasını gerektiren bir olay değildir, Kur’an’dan mealen:

- (Yusuf:) Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder (esbû) ve cahillerden olurum! dedi. 12/33

Görüldüğü gibi, Yusuf peygamber duasında “Esbû” demekle Sabi kimselerin davranabileceği kimseler gibi davranırım da, Cahillerden olurum diyerek, buna karşı, Allah’tan korunmasını istemektedir. Bundan dolayı Sabilik Çocuk olmayı gerektiren bir olay değildir, Şiiler ise, sabi olmayı, çocuk olmayla özdeşleştirerek, bebek dahi olsa, beş yaş altındaki çocukların İmam olabileceklerini iddia etmektedirler. Bu ise Kur’an’a uyan bir husus değildir, Allah Müslümanlara bebek imamlar emretmez, böyle bir şey emretmesi, Müslümanları yönetimde zaafa düşerek, zarara uğramalarına neden olur, Allah, Müslümanları zarara uğratacak şeyler emretmez. Kur’an’da bütün meseller vardır, bunları örnek aldığımızda İmamlık konusunu açıkça anlayabiliriz, Kur’an’dan mealen:

- Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu. 2/124

Güldüğü gibi İmamlık kişiseldir, İslam dininde soya ve akrabalığa bağlı bir İmamlık olayı yoktur.

İmamlık Rahmana kul olan herkesin sahip olabileceği bir mevkidir, Kur’an’dan mealen:

- Ve onlar ki: "Ey Rabbimiz"! Bize eşlerimizden ve zürriyetlerimizden gözler aydınlığı ihsan et ve bizi takva sahiplerine iman kıl derler. 25/74

Kur’an’ın kendiside imamdır, O’nun Allah kelamı olduğuna inanan ve O’na uyan herkes başka hiçbir İmama ihtiyaç olmadan, Allah’ın emrettiği İslam dinini rahatlıkla öğrene bilir ve yolunu şaşırmaz. Kur’an öyle bir İmamdır ki, İslam dinindeki İmamlarında İmamıdır, Kur’an’dan mealen :

- Rabbin tarafından (gelmiş) açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir İmam ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitab'ı (elinde) bulunan kimse (inkârcılar gibi) midir? Çünkü bunlar ona (Kur'an'a) inanırlar. Zümrelerden hangisi onu inkâr ederse işte cehennem ateşi onun varacağı yerdir, bundan şüphen olmasın; zira bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar. 11/17

- Ondan önce de bir rahmet ve İmam olarak Musa'nın kitabı vardır. Bu (Kur'an) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır. 46/12

İslam dininde, Peygamberlerin Melik, yani hükümdar olmaları şart olmadığı gibi, Meliklerinde Peygamber olmaları şart değil, fakat Peygamberimiz örneğinde olduğu gibi bu iki sıfat bazen bir kişide de birleşebilir, Peygamberimizden sonra kıyamete kadar başka bir peygamber (nebi) gelmeyeceğinden, ondan sonra Müslümanların yapabilecekleri şey meliklik yani hükümdarlıktır. Bunların vasıflarıyla ilgili olarak Kur’an’dan mealen :

- Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: "Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. "Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?" dedi. "Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?" dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir. 2/246

- Peygamberleri onlara: Bilin ki Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi dedi. Bunun üzerine: Biz, hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur? dediler. "Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir" dedi. 2/247

Görüldüğü gibi, Müslümanların idare edecek olan yöneticilerin, hem bedenen hem de ilmen üstün şahıslar olmaları gerekir. Peygamberin mevcudiyetine rağmen, halktan birinin, Allah tarafından Melik tayin edilmesi, İmamiyye Şiasının ileri sürmüş olduğu, dini kisveli, soya bağlı, babadan oğula devreden İmam anlayışıyla bağdaşmaz. Bundan dolayı İmamiyye Şiasının İmam anlayışı Kur’an’a uygun değildir.

Çocuk İmam ne yapar:

“... Safvan el-Cemmal şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a: “Bu işin sahibi kimdir?” diye sordum, buyurdu ki: <<Bu işin sahibi oynamaz eğlenmez biridir.>> Sonra yanındaki Mekke cinsi bir oğlakla gelen ve oğlağa <<Rabbine secde et.>> diyen çocuk Ebul Hasan Musa (Musa b. Cafer (aleyhisselâm) o’nu tuttu bağrına bastı. Sonra şöyle dedi: <<Oynamayan ve eğlenmeyen kimseye anam babam feda olsun.>> (Usul-u Kâfi sh 449 H.808.)

Kur’an hayvanlara da tebliğ yapılsın diye inmemiştir, hayvanlara tebliğ yapanlar veya hayvanları din açısından insanlar gibi değerlendirenler, İslam dinini anlayamamış veya aklı ermeyen kimselerdirler, bir çocuğun çocukça bir davranışla oğlağa tebliğ yapması henüz aklı ermediğinden normal karşılanabilir, fakat yetişkinlerin bunu bir meziyetmiş gibi ortaya koymaları normal karşılanamaz. Çocuklar yaşları icabı oynar ve eğlenirler, bir peygamberin dahi çocukluğunda oynaması ve eğlenmesi normaldir, bu bir kusur değildir, oynamamış olması ise anormalliktir. Kur’an’dan mealen:

- Dediler ki: "Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa ki biz onun iyiliğini istemekteyiz. 12/11

- Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin), oynasın. Biz onu mutlaka koruruz." 12/12

- (Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım. 12/13

Görüldüğü gibi, oynama ortamı müsaitse Çocukların oynaması normal ve iyi bir olaydır. Yusuf’un babasının gösterdiği kaygı ortamla ilgilidir, Yusuf’un oynaması ve eğlenmesinden dolayı değildir.

Hayvanlarında İslam Şeriatı kapsamına alınması, İslam diniyle bir ilgisi olmadığı gibi, din kapsamının yanlış anlaşılmasına da yol açar. Şöylece bir rivayet iddia ettiler:

“... Muhammed bir Müslim şöyle rivâyet etmiştir: Bir gün, Ebu Cafer (aleyhisselâm)’ın yanında bulunuyordum, birden iki çift kumru gelip duvara kondular. Kendi dillerince ötmeye başladılar. Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm) bir saat boyunca onların onların sözlerine karşılık verdi. Sonra uçmaya hazırlandılar, duvarın öbür tarafına uçtuktan sonra, erkek kumru bir saat kadar dişi kumruyla konuştu. Sonra uçup gittiler.
Ben dedim ki: “Kurban olayım sana, bu kuşların sorunu nedir?” Dedi ki: << Ey İbni Müslim! Allah’ın yarattığı her şey, kuş ve hayvan veya canlı olan başka bir şey mutlaka bizi dinler ve Ademoğullarından daha çok bize itaat ederler. Şu kumru dişisinden kuşkulanıyordu, dişide yapmadım diye yemin ediyordu. Dişisi ona dedi ki: “Muhammed b. Ali’nin hakemliğini kabul ediyormuşsun?” Benim hakemliğimi kabul ettiler, ben de erkek kumruya dedim ki: <<Sen eşine haksızlık ediyorsun.>> Bunun üzerine eşinin doğru söylediğini kabul etti. (Usul-u Kâfi sh 713 H.1271.)

Ya işte böyle, dünyada ne iftiracı kumrular varmış, fakat ne gam imam hemen meselelerini halleder demektedirler, fakat rivayette bir çelişki var, erkek kumru İmamın dediğini hemen kabul ettiyse, duvarın öbür tarafında neden dişi kumruyla birlikte bir saat daha konuşma ihtiyacı duydular.

İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE İNSANLARIN NEDEN SORUMLU OLDUKLARI :

“... Sedir şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’a dedim ki: “Senin dostlarını, aralarında ihtilaf eder halde bırakıp geldim. O denli ihtilaf ediyorlardı ki, birbirlerinden uzaklaşıyorlar.” Buyurdu ki; << Bunun sana bir zararı yok. İnsanlar üç şeyden sorumlu tutulmuşlar: 1) İmamları tanımak. 2) İmamların kendilerine yönelttikleri emirlere teslim olmak. 3) İhtilafların çözümünde imamlara müracaat etmek.>> (Usul-u Kâfi sh 585 H.1011.)

Dediklerine göre, İnsanların bütün sorumluluğu, İmamlara imandan ibaretse, o zaman İslam dininde iman konusu olan diğer hususlar ne olacak, örneğin sorumlulukta, Peygamberin ve Kur’an’ın konumu nedir? Bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedirler:

“... Muhammed b. Müslim şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: << Kaynağı biz Ehl-i Beyt imamları olmadıkça, hiçbir insanın yanında hak ve doğruluk namına bir şey yoktur, hiçbir insan hakka uygun bir hüküm veremez. Nitekim çeşitli meseleler baş gösterdiğinde, onlar her zaman hata etmiş ve Ali (aleyhisselâm) doğruyu göstermiştir.>> (Usul-u Kâfi sh 599 H.1040.)

“... Zurare şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’ın yanındaydım. Küfeli bir adam İmama, Ali (aleyhisselâm)’ın: << İstediğinizi bana sorun. Bana ne sorarsanız sorun, mutlaka size onu açıklarım.>> sözünün anlamını sordu. Buyurdu ki: << İnsanların yanında ilim namına her ne bulunuyorsa, mutlaka Emir’ül-Mü’minin (aleyhisselâm)’dan kaynaklanmıştır. İnsanlar istedikleri yere gidebilirler. Allah’a yemin ederim ki, işin kaynağı burasıdır.>> İmam bunu söylerken evini işaret ediyordu.-” (Usul-u Kâfi sh 599 H.1041.)

“... Ebu Meryem şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm), Seleme b. Kuheyl ve Hakem b. Uteybe’ye dedi ki: <<İster doğuya gidin, ister batıya gidin, sahih ilmi biz Ehl-i Beyt’ten başka bir yerde bulamazsınız. >> (Usul-u Kâfi sh 599 H.1042.)

Bu şekilde söz söylemek Kur’an’ı yok saymak demektir, her Müminin veya her Müslüman'ın evinde ve elinde Kur’an bulunabilir, her Mümin veya Müslüman ihtiyaç duyacağı bütün bilgileri Kur’an’dan öğrenebilir, Kur’an’ı beli şahıslara bağlamak ve onun bilgisini belirli kimselerde tekelleştirmek, onun İnsanlara ulaşma hürriyetini bağlamaya çalışmak suretiyle onu yok saymaktır. Kur’an’a karşıt olarak hadis veya rivayet adı altında tahdis edilen bu gibi sözlerin, Ne İmam Ali nede Muhterem evlatları tarafından söylenmiş sözler olduğuna ihtimal vermiyorum, bundan dolayı, İmam Ali ve Evlatlarını bu gibi sözler söylemiş olmaktan tenzih ederim. saygın şahsiyetlerin adı kullanılarak uydurulmuş bu kabil sözler, Kur’an’a uymadığı gibi, aklı başında insanların kabul edeceği sözlerde değildirler, Kuleyni, Buhari ile yarışa girmiş gibi, Kur’an’a uysun uymazsın aklına geleni sıralamış, Kur’an’ı bir tarafa bırakıp bu gibi şahısların sözüne uyanlar gerçekten kendilerine yazık ediyorlar. Şöyle ki:

“... Muhammed b. Abdullah merfu olarak Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: <<Ebu Tâlib, ebced hesabıyla iman etmiş. Yani bütün dillerde müslüman olmuştur.>> (Usul-u Kâfi sh 680 H.1216.)

“... İsmail b. Ebu Ziyad, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: <<Ebu Tâlib, ebced hesabıyla müslüman olmuştur, dedikten sonra almış üç rakamını gösterdi.>> (Usul-u Kâfi sh 680 H.1217.)
Bu sözlerin İslam diniyle hiçbir ilgisi olmadığı bir tarafa, bana göre bu sözlerden akla mantığa uygun bir şey ortaya koyabilecek hiç kimse yoktur, ne demek, ebced hesabıyla iman, ebced hesabıyla müslüman?

İmamların nerde ne zaman öleceklerini bildiklerin ve ancak kendi istekleriyle öldükleri tahdis ettiler, şöyle ki :

“... Hasan b. Cehm şöyle rivâyet etmiştir: İmam (Ali b. Musa aleyhisselâm)’a dedim ki: “Emir’ül-mü’minin (aleyhisselâm), kim tarafından ve hangi gece ve nerede öldürüleceğini biliyordu. Ayrıca evde kazların evde öttüklerini duyunca: << Bu ötmeleri, matem inlemeleri izleyecek...>> demişti. Sonra Ümmü Gülsüm: “Bu gece namazı evde kılsan ve başkasına, insanlara namaz kaldırmasını emretsen olmaz mı?” demişti; ama bunu reddetmiş ve gece boyunca sık sık silahsız olarak dışarı çıkıp gitmişti. Oysa o, İbni Mülcem’in - Allah’ın lâneti üzerine olsun- kendisini kılıçla öldüreceğini de biliyordu. Acaba bu davranış, işlenmesi caiz olmayan hareketler kapsamına girmez mi?” Buyurdu ki: << Dediğin doğrudur; ancak o, o gece yaşamak ile Allah’a kavuşmak arasında muhayyer bırakıldı. Ali (aleyhisselâm)’da Allah, Azze ve Celle’nin kendisiyle ilgili takdirinin cereyan etmesini tercih etti.>> (Usul-u Kâfi sh 362 H.668.)

İmam Ali’nin, bilerek kendi eliyle kendini katilinin eline teslim ettiğini düşünmek veya iddia etmek, İmam Ali’ye saygısızlık olduğu gibi rivayet Kur’an’a uygun değildir, şöyle ki : Kur’an’dan mealen :

- Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç hangi yerde öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. 31/34

- Ve eğer Allah Teâlâ insanları zulümleri sebebiyle cezalandıracak olsa idi yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir zamana kadar erteliyor. Onların ecelleri geldiği vakit ise onlar ne bir saat geri kalabilirler, ve ne de öne geçebilirler. 16/61


- Allah hiç bir nefsi eceli geldiği vakit sonraya bırakmaz, ve Allah her ne yapar iseniz haberdardır. 63/11
 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 9