2. Kitap Bölüm 9
Görüldüğü gibi, Kur’an öğretisine göre hiç kimse nerede ne zaman
öleceğini bilemeyeceği gibi, Allah, eceli gelen hiçbir nefsin
ölmesini ne erteler nede öne alır, bu itibarla rivayet Kur’an’a
uygun değildir.
İMAMİYYE ŞİASININ KIYAS KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
“... Ebu Şeybe şöyle rivayet eder : Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: <<İbni Şibrime’nin ilmi;
“el-Camia” adlı kitabın karşısında zayi oldu. Bu kitap Resûlullah
(sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin dikte etmesi ve Ali (Ali b. Ebu
Tâlib aleyhisselâm)’ın el yazısıyla hazırlanmıştı. Bu kitap kimseye
söyleyecek söz bırakmamıştır. Bu kitapta helâl ve haramların bilgisi
vardır.
Kıyas taraftarları, kıyasla bilgiye ulaşmak istiyorlar; ancak bu
onların haktan uzaklaşmalarından başka bir katkı sağlamaz. Kıyas
yöntemiyle Allah’ın dini açısından doğruya ulaşılamaz.>> (Usul-u
Kâfi sh 73 H.170.)
“... Mes’ade b. Sadaka şöyle rivayet eder : Cafer Sadık
(aleyhisselâm) babasından rivâyet etti ki : << Ali b. Ebu Tâlib
(aleyhisselâm) şöyle dedi : << Bir kimse kıyas koltuğuna kurulursa,
yanlışlıklar içinde geçer. Bir kimse, kişisel görüşüne dayanarak
Allah’a kulluk sunarsa, ömrü boş işlere dalmakla geçip gider.>>
Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm) şöyle dedi: << Kişisel
görüşüne dayanarak insanlara fetva veren kimse, bilmediği bir
hususta Allah’a ibadet eden kimse, Allah’a muhalefet etmiş olur.
Çünkü bilmediği şeyleri helâl ve haram saymış olur.>> (Usul-u Kâfi
sh 74 H.173.)
Yukarıda ki rivayetlerde görüldüğü gibi iddia ettiklerine göre
ellerinde bulunan “Camia” isimli kitapta İslam diniyle ilgili bütün
fıkıh hazır olarak mevcut olup, Camia isimli bu kitap kimseye
söyleyecek söz bırakmamıştır. Bu öyle bir iddiadır ki kıyas yapmayı
yasaklamak bir tarafa, bu iddiayı yapanlara şunu sormak lazım,
camiaya rağmen Kur’an’ın konumu nedir, her şey camiada varsa size
göre Kur’an’a ne kadar gereklilik vardır? Madem ki camia isimli
kitapta her şey kalıp halde mevcuttur iddiasındaysanız son
zamanlarda ortaya çıkan, Kan nakli, Organ nakli, Genler üzerinde
değişiklik yapılması, Tüp Bebek, İnsan veya hayvan kopyalama
konularında Camiada ne gibi bir bilgi var? Sanırım bu konular ve
ilerde çıkması muhtemel olan bu gibi konular Camiayı yazanların
hayalinden bile geçmemiştir. Şarap dışındaki diğer uyuşturucular
konusunda veya Sigara konusunda Camiada ne gibi bir bilgi var?
Kur’an ise bu ve bu gibi sorulara ve kıyamete kadar sorulacak bütün
sorulara kolay anlaşılır net cevaplar verir. Kur’an fıkhını
anlamanın bir yolu kıyastır, örneğin: Şarabın (hamr) haram
olmasından hareketle biz Şarap (hamr) dışındaki diğer
uyuşturucuların haramlılığını kolayca anlıyoruz. Ayrıca kıyasa örnek
olsun diye tahdis edilen rivayete baktığımızda da İmamiyye Şiasının
Kıyası yanlış tanımladığı açıkça anlaşılır, şöyle ki:
“... Hüseyin b. Meyyah babasından o da Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet eder : << İblis kendisini Âdem
(aleyhisselâm) ile kıyasladı ve şöyle dedi: “Beni ateşten, onu
balçıktan yarattın.” (Sa’d. 76) Eğer Allah’ın, Âdem’i yarattığı özü,
ateşle kıyaslasaydı, bunun ateşten çok daha aydınlık ve nur saçan
bir şey olduğunu görecekti.>> (Usul-u Kâfi sh 74 H.174.)
Bahsi geçen ayette kıyas olmayıp, üstünlük iddiası olayı vardır,
Şöyle ki, Kur’an’dan mealen :
-İblis- dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni
ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın. 38/76
Ayet mealinde görüldüğü gibi, İblisin yaptığı kıyas değil üstünlük
iddiasıdır, kıyas ola bilmesi için kıyas edilenler arasında kıyasın
yapılmasına imkan sağlayan ilgili bir ölçü bağının olması gerekir,
olayda ise Ateşle, Toprak arasında üstünlüğü ortaya koyacak ilgili
bir ölçü bağı yoktur, sadece keyfi olarak ortaya atılmış bir
üstünlük iddiası vardır, Kıyasa örnek verecek olursam, şöyle ki:
a) - Uçak, Trenden daha hızlıdır dediğimizde, kıyasın yapılmasını
sağlayan ve ikisinde de mevcut olan hareketle ilgili bir hız olayı
vardır.
b) - Şarap (hamr) haramdır o zaman Rakıda haramdır dediğimizde, her
iki olay arasında sarhoşluk etkisinden kaynaklanan bir sarhoşluk
olayı vardır,
c) - Dağ, insandan daha iridir dediğimizde, her iki olay arasında
irilikten kaynaklanan bir ölçe bilme olayı vardır,
d) - Demir, tahtadan daha serttir dediğimizde, her iki olay arasında
sertlik etkisinden kaynaklanan ölçülebilir sertlik olayı vardır.
Kıyasa daha birçok örnek vermek mümkündür, bundan dolayı kıyas diye
yaptıkları rivayetin aslı yoktur.
PEYGAMBERLERDE VE İMAMLARDA BEŞ RUH OLDUĞUNU TAHDİS ETMELERİ :
“... Mufaddal b. Ömer şöyle rivayet etmiştir : Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’a evinde oturmuş üzerinde örtüsü olduğu halde,
imamın nasıl yer yüzünde olup bitenleri bildiğini sordum. Buyurdu
ki: <<Ey Mufaddal! Allah, Tebareke ve Tealâ, Nebi (sallallahu aleyhi
ve âlihi)’ye beş ruh vermişti. Bunlardan biri, hayat ruhuydu, onunla
hareket ediyor, gidip geliyordu. Biri kuvvet ruhuydu, onunla kıyam
ediyor, cihada çıkıyordu. Biri şehvet ruhuydu onunla yiyor, içiyor
ve helâl yollardan kadınlarla birleşiyordu. Biri iman ruhuydu,
onunla inanıyor ve adâleti gerçekleştiriyordu. Biri Rûh-ul Kudüs’tü,
onunla peygamberlik görevini taşıyordu.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edince Rûh-ul Kudüs
imama geçti. Rûh-ul Kudüs uyumaz, gafil olmaz, oynamaz ve büyüklük
taslamaz. Diğer dört ruh ise uyurlar, gafil olurlar,
büyüklenebilirler, oynarlar. İmam Rûh-ul Kudüs ile görür. (Usul-u
Kâfi sh 383 H.711.)
Görüldüğü gibi, peygamberde beş Rûh olduğunu iddia ettiler, dört
tanesini tanımlarken Peygamberi, Gafillik ve büyüklenebilmeyle
vasıflandırdılar, bu iddialar Peygamberi tenzih ederiz, Beşinci Rûh
olarak tanımlayıp övdükleri Rûh-ül Kudüs’ü ise İmamlara aktarı
verdiler. Kur’an öğretisine göre, İnsanlarda, peygamberler dahil beş
rûh olmadığı gibi, Rûh-ul Kudüs ayrı bir şahsiyet olup hiç kimsenin
şahsiyetiyle birleşmez. Bu konuda Kur’an’dan mealen:
- Ve biz bir âyeti bir âyetin yerine
getirince, Allah ise indirdiğine çok iyi bilir, dediler ki: Sen
şüphesiz bir iftiracısın. Hayır.. Onların çoğu bilmezler. 16/101
- De ki: Onu Rab'bin tarafından hak olarak Rûh-ül Kudüs indirmiştir
ki, îmân edenleri sabit kılsın ve müslümanlar için bir hidayet ve
bir müjde olsun. 16/102
Kur’an öğretisine göre, Rûh-ül Kudüs’ün ayrı bir şahsiyet olduğu
açıktır, uydurdukları rivayetin aslı yoktur. Hele, Kur’an
öğretisinden uzak iddialarla, Peygamberde beş Rûh bulunduğunu
söyleyerek, Peygamberi Gaflet ve Müstekbirlikle vasıflandırmak
Peygambere açıktan açığa yapılmış bir saldırıdır, Peygamberimiz ne
Gafil nede Müstekbirdi, O büyük bir ahlak üzerindeydi, Kur’an’dan
mealen :
- Sen Rab'binin nîmeti sayesinde mecnûn
değilsin. 68/2
- Ve şüphe yok ki: Senin için bir tükenmez mükâfat vardır. 68/3
- Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin. 68/4
- Artık yakında göreceksin ve göreceklerdir. 68/5
- Fitneye uğramış olan hanginiz imiş?. 68/6
- Şüphe yok ki: Rab'bindir, O'dur, O'nun yolundan sapıtmış olanı en
iyi ve O'dur, hidâyete ereni de en iyi bilen. 68/7
- Artık o yalanlayanlara itaat etmemekte devam et. 68/8
- Onlar arzu ettiler ki: Sen yaltaklanıvermiş olsa idin, o zaman
onlar da yaltaklanacaklardır. 68/9
- Ve itaat gösterme her çok yemîn edene,
âdi fikirli olana. 68/10
- Daima kusur arayana, lâf götürüp getirene. 68/11
İSM-İ ÂZAM İDDİALARI ve BU KONUDA TAHDİS ETMİŞ OLDUKLARI RİVAYET
ÖRNEKLERİ :
“... Muhammed b. Fudayl, Cabir’in şöyle dediğini anlattı : Ebu Cafer
(Muhammed Bâkır aleyhisselâm) buyurdu ki : <<Allah’ın ism-i âzami
yetmiş üç harften oluşur Asef adlı ifrite bundan bir harf
verilmişti, o bu harfi söyleyince, kendisiyle Sebe kraliçesi
Belkıs’ın tahtı arasında bulunan yeri bir anda deldi. Açılan
delikten elini uzatarak tahtı alıp geldi. Sonra yer, eski haline
döndü. Bu olay, bir göz açıp kapama anından daha kısa bir sürede
oldu. Biz Ehl-i Beyt’in yanında ise ism-i âzamin yetmiş iki harfi
vardır. Son bir harf ise Allah katındadır. Onu, katındaki gaybi
bilgiler için kendinde tutmuştur. Ulu, âzamet sahibi Allah’tan başka
güç ve kudret sahibi yoktur. (Usul-u Kâfi sh 320 H.609.)
“... Harun b. Cehm, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın
arkadaşlarından adını unuttuğu birinden şöyle rivâyet etmiştir: Ebu
Abdullah (aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum : <<Meryem oğlu İsa
(aleyhisselâm)’a İsm-i âzamdan iki harf verilmişti ve o bu harflerle
hareket ediyordu. Musa’ya dört harf, İbrahim’e sekiz harf, Nuh’a on
beş harf, Âdem’e yirmi beş harf verilmişti. Allah bu harflerin
tümünü Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’de topladı. İsm-i âzam,
yetmiş üç harften oluşur. Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye
yetmiş iki harf verilmiştir. Bundan bir harf ise o’na
gösterilmemiştir. (Usul-u Kâfi sh 321 H.610.)
Dediklerine göre, Allah’ın diğer isimlerinden ayrı olarak en büyük
bir ismi vardır, öyle ki bu ismin harfleri dahi söylendiğinde derhal
söyleyen tarafından istenen olağanüstü olaylar meydana gelirmiş, Bu
ise Allah’a karşı bir iftiradır, Allah’ın en büyük bir ismi var
deyip, diğer isimlerini küçük görüp ayırmak Kur’an’a uygun değildir,
Allah’ın bütün isimleri ismi azamdır, Allah duaları kabul ederken,
duada bulunanın durumunu değerlendirerek kabul veya red eder, hiçbir
ayrıcalık olmadan Allah’ın bütün isimleriyle Allah’a dua edilebilir.
Sırf Adını söyledi diye değil, kişi layıksa duasını kabul eder,
layık değilse reddeder. Allah’ı kendi isimlerine mahkum etmek
Allah’ı hakkıyla takdir edememektir, Masallarda Alaattinin sihirli
lambası diye bir lamba vardır, kişi bu lambaya elini sürttüğünde
güya bir cin çıkar, lambaya parmak sürtenin her dediğini yaparmış,
bur da da, lamba yerine Allah’ın adını koymuşlar, hatta bu addan
harf söyleyenin isteğini dahi Allah, otomatik olarak yerine
getiriyormuş. Bu tür rivayetleri uyduranların, Ebcet hesabıdır,
Cifir hesabı yok Kırmızı Cifir hesabı v.s. iddialarından nasıl bir
zihniyete sahip oldukları açıktır. Kendisine Müslüman diyen bir
kimsenin, Kur’an’ın Net, Açık ve Anlaşılır öğretisini bir tarafa
bırakıp, bunların Kur’an ile ilgisi olmayan ve Kur’an’a ters düşen
sözleri peşine giderek dinini düzenlemesi Hem Dünyası için Hem
Ahireti için kesinini mahvetmesi demektir. Rivayetleriyle ilgili
olarak, Kur’an’dan mealen :
- En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ)
Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri
hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının
cezasına çarptırılacaklardır. 7/180
- De ki: Allah diye dua edin, rahman diye dua edin, hangisiyle dua
etseniz nihayet en güzel isimler o'na mahsustur ve namazında sesini
pek ziyade kaldırma, ve onu büsbütün de kısma ve bunun arasında bir
yol tut.. 17/110
Görüldüğü gibi, En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır.
Hangisiyle dua edilirse edilsin hiç fark yoktur. İsmi azam olarak
anladıkları ayeti, anlamadıklarından dolayı İsmi azam iddiasında
bulunmaktadırlar, yalnız Şiiler değil Sünnilerde benzer iddialarda
bulunmaktadırlar. Kur’an’dan mealen :
- O halde Yüce Rabb'inin ismiyle tesbihe devam et. 69/52
Meali yazılı bu ayette, Allah’ın yüceliği vurgulanarak, Azim (Yüce)
Rab’bin ismiyle tesbih yapılması emredilmiştir, kimileri ise
Rabbinin azim ismiyle tesbih et diye anlamakta dolayısıyla Allah’ın
isimleri arasında farklılık olduğu yanılgısına düşmektedir.
Aralarında hiç fark olmadan Allah’ın bütün isimleri azimdir, başka
bir ifadeyle İsm-i Azam’dırlar.
Peygamberleri konu ederek şöyle demeleri peygamberliğin ne manaya
geldiğini bilmediklerinden dolayıdır: : “ Meryem oğlu İsa
(aleyhisselâm)’a İsm-i âzamdan iki harf verilmişti ve o bu harflerle
hareket ediyordu. Musa’ya dört harf, İbrahim’e sekiz harf, Nuh’a on
beş harf, Âdem’e yirmi beş harf verilmişti.” Peygamberler, Allah’ın
seçtiği özel kimselerdirler, Onların dışında olan, bütün İnsanlar ve
Cinler, ömürleri boyunca en güzel amelleri işleseler dahi
peygamberlik unvanını alamazlar zira bu unvan özel olarak
kendilerine verilmiştir. Rivayette ise haşa Onlardan, Onları hafife
alır şekilde keyfi rakamsal orantılar kurulmuştur. İmamiyye şiası,
İmamlık İddialarını ön plana geçirmek için peygamberliği önemli bir
şey değilmiş gibi göstermek çabasıyla yoğun şekilde rivayet
iddialarında bulunmuşlardır, bu tür iddialarının tamamı Kuran’la
bağdaşmayan uydurmalardır. Kur’an’dan mealen:
- Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti.
Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık
iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. 2/31
Allah, Adem istisnasız olarak bütün isimleri öğretmişti, “Âdem’e
yirmi beş harf verilmişti” demeleri Kur’an öğretisiyle
çelişmektedir. Ayrıca İfritin Sebe Melikesinin tahtını nakletti
demeleri de Kur’an öğretisiyle bağdaşan bir husus değildir, İfrit
tahtı nakletmek istediyse de kendisine müsaade edilmedi, tahtı
kendisine kitaptan ilim verilen bir şahıs nakletti. Kur’an’dan
mealen :
- Hz. Süleyman- Dedi ki: Ey ulular!.
Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip
gelmelerinden evvel getirir. 27/38
- Cin tâifesinden bir ifrit dedi ki: Ben onu daha sen makamından
kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben ona elbette güç
yetiririm ve bana güvenebilirsiniz. 27/39
- Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat da
dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki
-Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki:
Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü
ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür
ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı
nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı
yoktur, çok kerem sahibidir. 27/40
Bu itibarla tahdis etmiş oldukları rivayet uydurma olup aslı yoktur.
TÜYLERİ DÖKÜLEN MELEKLER RİVAYETİ :
“... Hüseyin b. Ebula’lâ, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın
şöyle dediğini rivâyet etmiştir : <<Ey Hüseyin! -Bu arada elini evde
bulunan yastıklara vurarak- Bunlar öyle yastıklardır ki, nice
zamanlar melekler onlara yaslanmışlardır ve nice zaman onların küçük
kanatlarını yerden toplamışızdır.>> (Usul-u Kâfi sh 590 H.1023.)
“... Ali b. Hakem şöyle rivâyet etmiştir : Bana Malik b. Atiyye el-Ahmesi,
Ebu Hamza es-Sumali’den naklen şöyle anlattı : Ali b. Hüseyin
(aleyhisselâm)’ın yanına gittim. Bir saat kadar bahçede bekledim,
sonra eve girdim. Yerden bir şeyler topladığını ve perdenin
arkasında duran birine verdiğini gördüm. Dedim ki :
Buyurdu ki : <<Bunlar meleklerin kanatlarından dökülen artıklardı.
Onlarla baş başa kaldığımız zaman, onları toplarız. Sonra bunları,
çocuklarımız için pazuband yaparız.>> Dedim ki : “Sana kurban
olayım, melekler size geliyor mı?” Dedi ki : <<Ey Ebu Hamza! Bazan o
kadar çok gelirler ki, bize yaslanacak yer bırakmazlar.>> (Usul-u
Kâfi sh 590 H.1024.)
Meleklerin İmamlara uğradıklarını ispat için, meleklere küçük
kanatlar ve bu kanatlardan dökülen küçük tüyler gibi ciddiyetten
uzak yakıştırmalarda bulundular. Melekler çeşitli görevlerle
insanlara uğrarlar, Şöyle ki, Kur’an’dan mealen :
- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri
ikişer ve üçer ve dörder kanat sahibi elçiler kılan Allah'a
mahsustur. Yaratmada dilediğini arttırır. Şüphe yok ki, Allah her
şey üzerine hakkıyla kadirdir. 35/1
- O kimseler ki, kendi nefislerine zulmedici oldukları halde onların
ruhlarını melekler alacaktır. O vakit onlar, biz bir kötülük
yapmıyorduk diye teslimiyet göstereceklerdir. Hayır, şüphe yok ki,
Allah Teâlâ sizin ne yaptığınızı hakkıyla bilicidir. 16/28
- Onlar ki, tertemiz oldukları halde ruhlarını melekler alıverirler,
derler ki: "Selâm size" yapmış olduğunuz şey sebebiyle cennete
giriniz. 16/32
Görüldüğü gibi, meleklerin kanatları mevcut olup, görevleri icabı
bütün İnsanlara uğrarlar, örneğin: Ölüm meleklerinin uğramadığı
insan olamaz, dolayısıyla da görevleri icabı evlere girip çıkarlar,
buna rağmen dökülen melek tüyü gören veya böyle bir tüyü elinde
bulunduran varmıdır. Tüyleri dökülen melekler iddiasının, ne
gerçeklerle nede İslam diniyle hiçbir ilgisi yoktur.
CİNLER KONUSUNDA TAHDİS ETTİKLERİ RİVAYET ÖRNEKLERİ:
“... İbni Cebel, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle
rivâyet etmiştir: “İmamın kapısında duruyorduk. O sırada içeriden
bir topluluk çıktı. Siyah derililere benziyorlardı. Üzerlerinde
peştamal ve hırka vardı. Bunların kimler olduklarını Ebu Abdullah
(aleyhisselâm)’dan sorduk. Buyurdu ki: <<Onlar cinlerden
kardeşlerinizdiler. >> (Usul-u Kâfi sh 591 H.1027.)
“... Sa’d el-İskaf şöyle rivâyet etmiştir : Her zaman yaptığım gibi
bir gün bazı işlerim için Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’ın
evine geldim. Bana dedi ki: <<Acele etme, güneş beni iyice yaktıktan
sonra gel.>> Bunun üzerine gölgelik olan bir yere gittim. Çok
geçmeden üzerime doğru bir topluluk geldi. Sarı çekirgeler
gibiydiler. Üzerlerinde kaba yünden giysiler vardı. Çok ibadet
etmekten zayıf düşmüşlerdi. Allah’a yemin ederim ki, topluluğun
güzelliği karşısında kendimi unutmuştum. İmamın yanına gittiğimde
bana dedi ki: <<Galiba seni rahatsız ettim.>>
- Dedim ki : “Evet Allah’a yemin ederim ki, gördüğüm manzara
karşısında kendimi unuttum. Yanımdan bir topluluk geçti, onlar gibi
güzel kıyafetli bir kişi bu güne kadar görmüş değilim. Renkleri sarı
çekirgeleri andırıyordu. Çok ibadet yapmaktan zayıf düşmüşlerdi.
Bunun üzerine imam şöyle buyurdu: <<Ey Sa’d! Sen onları gördün mü?>>
“Evet” Buyurdu ki: <<Onlar senin cinlerden kardeşlerindi.>> “Sana mı
gelmişlerdi?” dedim. <<Evet.>> dedi, <<bize gelirler, dinlerinin
alâmetlerini, helâl ve haram olan şeyleri bizden sorarlar.>> (Usul-u
Kâfi sh 591 H.1026.)
Cinleri kendileri gelerek dinlerinin alâmetlerini, helâl ve haram
olan şeyleri kendilerinden öğrendikleri tahdis ettiler, ayrıca
Cinlerin çok ibadet etmek ten zayıf düştüklerini söylemeleri temeli
olmayan bir sözdür, nice kimseler vardır çok ibadet etmelerine
rağmen hiçte zayıf düşmemektedirler, nice kimseler de vardır ki hiç
ibadet etmemelerine rağmen zayıftırlar. Cinlerin kendileri gelerek
dinlerinin alâmetlerini, helâl ve haram olan şeyleri kendilerinden
öğrendiklerini söylemeleri ise Kur’an’a uymayan bir iddiadır,
Cinlerin bir özelliği İslam dinini direk olarak Kur’an’dan öğrenip
uyarıcılar olarak diğer Cinlere öğretmeleridir. Kur’an’dan mealen:
- Dedi ki: Bana vahyolundu: Şüphe yok ki,
cinlerden bir gurup dinlemiş te demişler ki; Muhakkak biz, bir acîb
-eşsiz- bir Kur'an işittik. 72/1
- Doğru yola rehberlik ediyor, artık biz ona îman ettik ve
Rab'bimize hiç bir kimseyi ortak tutmayacağız. 72/2
- Ve şüphe yok ki, Rab'bimizin büyüklüğü pek yücedir. Ne bir eş ve
ne de bir çocuk edinmemiştir. 72/3
- Ve muhakkak ki, bizim beyinsiz olanımız, Allah'a karşı pek çok
yanlış şeyler söyler olmuştur. 72/4
- Ve doğrusu biz sanmış idik ki, insanlar ve cinler, Allah'a karşı
bir yalan söylemezler. 72/4
- Ve o zamanı da hatırla ki, cinlerden bir zümreyi Kur'an-ı
dinlemeleri için sana göndermiştik ki, Vaktaki: Ona hazır oldular,
dediler ki: Susun -dinleyin- Vaktaki, okunması son buldu, kendi
kavimlerine korkutucular olarak dönüp gittiler. 46/29
- Dediler ki: Ey kavmimiz!. Muhakkak ki,
kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Mûsa'dan sonra nâzîl
olmuş hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor. 29/30
Görüldüğü gibi, Cinler yalnızca Kur’an dinlemekle, İslam Dinini
öğrenip uyarıcılar olarak kavimlerine gitmişlerdir. Öyle ki onların
bu durumundan Peygamberin dahi ancak kendisine Vahiy ile
bildirilmesi üzerine haberi oluyor. Bu itibarla Cinler konusundaki
rivayetler uydurma olup aslı yoktur.
İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE İMAMIN ON ALAMETİ
“... Zurare, Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle
rivâyet etmiştir: <<İmamın on alameti vardır: 1) Temiz ve sünnetli
olarak doğar. 2) Doğduğu sırada iki elini yere koyar ve yüksek sesle
şehadet cümlelerini söyler. 3) Cenabet olmaz. 4) Gözleri uyur; ama
kalbi uyumaz. 5) Esnemez, gerinmez. 6) Önünü gördüğü gibi arkasını
da görür. 7) Gaitası misk gibi kokar. 8) Yer, o’nu örtmek ve
yutmakla görevlendirilmiştir. 9) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve
âlihi)’nin zırhını giydiği zaman, zırh bedenine tamamen uyar. Uzun
veya kısa bir insan bu zırhı giyecek olursa, bir karış uzun gelir.
10) İmamlık görevi tamamlanıncaya kadar “Muhadestir”tir. >> (Usul-u
Kâfi sh 582 H.1006.)
“... Ed-Dav’i b. Ali el-İcli, adını andığı Fars halkından birinden
şöyle rivayet etmiştir: Samarra’ya geldim ve Ebu Muhammed (Hasan
b.Ali aleyhisselâm)’ın kapısında beklemeye başladım. Beni içeri
çağırdı. İçeri girdim ve selâm verdim. Bana dedi ki: <<Buraya geliş
sebebin nedir?>> “Sana hizmet etme arzusu beni buraya getirdi”
dedim. Buyurdu ki: <<Öyleyse kapıcımız ol.>> Böylece evde
hizmetçilerle birlikte kalmaya başladım. Bazen çarsıya gide, ihtiyaç
duydukları şeyleri satın alırdım. Evde erkekler olduğu zaman,
izinsiz içeri girerdim.
Bir gün İmamın, evin erkeklere ait bölümünde bulunduğu bir sırada
yanına girdim. Evde bir hareket sesini duydum. Bana seslendi:
“Yerinde dur, hareket etme.” Artık içri girmeye veya dışarı çıkmaya
cesaret edemedim. Bu sırada beraberinde üzeri örtülü bir şey bulunan
bir cariye yanıma geldi. Sonra İmam bana: <<İçeri gir.>> diye
seslendi. İçeri girdim, sonra cariyeyi çağırdı, o da İmamın yanına
geri döndü.
- Cariye dedi ki: <<Yanında bulunanı göster.>> Cariye beyaz tenli ve
güzel yüzlü bir çocuğu bize gösterdi. Sonra İmam çocuğun karnını
açtı. Baktım boğazından göbeğine kadar siyah olmayan yeşil tüyler
bitmiş. İmam buyurdu ki: <<İşte bu, sizin İmamınızdır.>> Sonra
cariyeye o’nu götürmesini emretti. Bu çocuğu, Ebu Muhammed
(aleyhisselâm) vefat edinceye kadar bir daha görmedim. (Usul-u Kâfi
sh 481 H.861.)
İnsanların doğruyu bulmalarında kendi zihinlerinden doğan en büyük
engellerden bir tanesi fiziksel açıdan kendileri gibi normal bir
insanı uyarıcı olarak kabul etmemeleridir. Bu düşüncede olan
kimseler Peygamber dahi olsa normal bir insanı uyarıcı olarak kabul
etmeye yanaşmazlar, muhakkak kendilerinden farklı fiziksel
özelliklere sahip olmasını şart koşarlar veya normal bir insan
olmasını inanmalarına engel olarak görürler, bu mantık çerçevesinde
İmamiyye Şiası da, İmam olacak kimselere diğer insanlardan farklı on
ölçü koymuşlardır, bu ölçüler hayali ölçüler olmasına rağmen
gerçekmiş gibi ortaya koyarak kendileri için zihinsel tatmin elde
etmeye çalışırlar, öyle ki, farklı olsun diye yeşil tüylü bebek veya
sıradan bir insan için bile konu edilmesi hoş olmayan, Cenabet
olmama ve sünnetli doğma gibi sakatlık sayılan anormallikler veya
mis gibi kokan “Gaita” iddiasında bulunmaktan dahi çekinmemişlerdir.
Yalnız imamlar için değil, Peygamberimiz içinde farklı özellikler
iddia etmişlerdir, Halbuki normal insanlar nasılsa Peygamberler dahi
onlarla fiziksel açıdan birebir aynıydı. Bu konuda şöyle tahdis
ettiler:
“... Salim b. Ebu Hafsa el-İcli, Ebu Cafer (Muhammed Bâkır
aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: << Resûlullah (sallallahu
aleyhi ve âlihi)’nin üç özelliği vardır ki, ondan başka kimsede bu
özellikler yoktur: 1) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin
gölgesi yoktu. 2) Bir yoldan geçtiği zaman, iki veya üç gün sonra
başkası o yolda yürüdüğünde mutlaka o’nun oradan geçtiğini anlardı.
Çünkü çok güzel bir kokusu vardı. 3) Bir taşın veya ağacın yanından
geçtiğinde mutlaka o’na secde ederlerdi. >> (Usul-u Kâfi sh 668
H.1195.)
“... İsmail b. Ammar, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan
şöyle rivâyet etmiştir: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)
karanlık bir gecede görüldüğü zaman, bir ay parçası gibi parladığı
görülürdü. >> (Usul-u Kâfi sh 674 H.1204.)
Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
- De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim,
bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız ancak bir ilahtır. Artık her
kim Rabbinin mânevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise iyi
amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin.
18/110
- De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insanım, bana vahy olunuyor
ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır. Artık O'na yönelin
ve ondan mağfiret dileyin ve müşrikler için helâk
-kararlaştırılmıştır.- 41/6
Görüldüğü gibi, Peygamberimiz ancak normal bir beşer yani insandı,
buna zihinlerinde hazmedemeyenler şöyle demekteydiler, Kur’an’dan
mealen:
- Bunun üzerine kavminden kâfirler olmuş
olan ileri gelen bir zümre dedi ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi
bir insan, istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin. Ve eğer Allah
dilemiş olsa idi elbette melekleri indirirdi. Biz bunu evvelki
babalarımızda işitmedik. 23/24
- Onun kavminden bir taife ki, kâfir
oldular ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler ve dünya hayatında
kendilerine refah verdiğimiz halde dediler ki: Bu başka değil, ancak
sizin gibi bir insan, sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden
içiyor. 23/33
- Ve eğer siz benzeriniz olan bir insana itaat ederseniz şüphe yok
ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış kimselersiniz. 23/34
İşte böyle, ayet meallerinde görüldüğü gibi durum gayet açıktır.
İmamlar için iddia ettikleri on ölçü den Sünnetli doğum ölçüsü
sünnet olmayı teşvik etmek için uydurulmuş bir ölçüdür. Kur’an
öğretisine göre ise, İnsanları sünnet etmek bir yana, hayvanların
kulaklarını yarmak dahi Allah’ın yarattığını değiştirmek olarak
tanımlanmıştır, bu konuda Kur’an’dan mealen:
SÜNNET ETMEK ALLAH'IN YARATIŞINI
DEĞİŞTİRMEDİR !
KURAN'A ÖLÇÜSÜNE GÖRE ÇOCUKLARIN SÜNNET EDENLER ALLAH'IN
YARATIŞINI DEĞİŞTİRMİŞ OLMAKTADIRLAR, BUNUN MANASI ŞEYTANA PAY
OLMAKTIR
Bilindiği gibi, hadis öğretisine bağlı bütün mezheplerde çocukların
sünnet edilmesi olayı vardır, Kuran öğretisine göre yasak olan bu ve
benzeri işlemler, övülmüş hatta farz kabul edilmişlerdir, Hal bu ki,
Kuran'ı esas alarak olaya baktığımızda bu tür işlemlerin İslam
dininde kabul görmesi mümkün değildir. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
- Allah, kendisine ortak koşulmasını
bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar. Allah’a ortak
koşan da uzak bir sapıklığa düşmüştür. 4/116
- O (Allah’a ortak koşa)nlar, O’nu bırakıp birtakım dişilerden
başkasına çağırmıyorlar ve onlar, inatçı şeytandan başkasına
yalvarmıyorlar. 4/117
- (O şeytan)ki Allah ona lânet etti ve o da, “Elbette senin
kullarından belirli bir pay alacağım."dedi." 4/118
- Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara
sokacağım ve onlara emredeceğim: hayvanların kulaklarını yaracaklar;
onlara emredeceğim: Allah’ın yaratışını değiştirecekler!"Kim
Allah’ın yerine şeytanı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyâna
uğramıştır. 4/119
- (Şeytan) onlara söz verir, ümit verir,
fakat şeytanın onlara va’di, aldatmadan başka bir şey değildir.
4/120
- İşte onların varacağı yer cehennemdir. Aslâ cehennemden kaçmak
(imkânı) bulamazlar. 4/121
Görüldüğü gibi, bu konuda şeytanın kendisine, Allah’ın
yarattıklarından pay alma tanımlaması; metodu, Allah’ın yarattığını
değiştirme yolunda vereceği emirlerdir. Kim şeytanın bu emrini
yerine getirirse şeytana pay olmuş olur. İsterse yaptığı değişiklik
hayvanların kulaklarını yarma şeklinde olsun fark etmez. Allah,
yaratılışı değiştirme olayı çerçevesinde hayvanların kulaklarının
yarılmasına müsaade etmiyor. Nasıl olurda sünnet veya başka bir
şekilde insanlar üzerinde değişiklik yapılmasına müsaade etmiş
olsun. Yaratılışı değiştirme olayı, hiçbir ihtiyaç, hastalık gibi
zaruretler olmadan, yaratılış üzerine yapılacak değişiklikleri
kapsar. Zira, bir koyun kesilip yenile bilir bu yaratılışı
değiştirme manasında değildir. Veya bir kimsenin çürümüş dişi çekile
bilir; çürümüş böbreği alına bilir, bütün bunlar zaruret veya tedavi
amaçlı ameliyelerdir. Saç sakal veya tırnağı kesmekte öyledir,
yaratılışı değiştirme manasında değillerdir. Zira tırnağı kesmekle,
parmağı kesmek arasında belli bir fark vardır, biri ihtiyaç içerikli
ve geçici, diğeri sakatlayıcı ve kalıcıdır. Bu zamanda sağlıklı
genler üzerinde meydana getirilen veya getirilmesine çalışılan
değişiklikler yaratılışı değiştirme olayı kapsamına giren
işlemlerdir. Ayrıca, nasıl ki bir kimse tipi değişsin diye
hayvanların kulaklarını yararsa veya sağlıklı dişini çeker veya
törpülerse, vücudunun her hangi bir yerinden sağlıklı bir organı
daha güzel olur diye keser veya vücudunun her hangi bir yerinden bu
bağlamda bir parça et veya deri keserse, kısırlaştırma veya hadım
yaparsa, deriyi tahrip ederek dövme yaparsa, küpe için kulak delerek
kulağın yapısını değiştirmek v.s. Gibi ameliyelerde bulunursa, bütün
bu tür şeyler yaratılışa müdahale etmek suretiyle, Allah’ın
yarattığını değiştirmedir. Bütün bunlar, Allah’a ortak koşmayla eş
anlamlıdır. Bunları yapan şeytana pay olduğu gibi, asla cehennemden
ebediyen kurtuluş imkanı bulamaz. Sünnet olmak yaratılışa müdahale
etmenin onu değiştirmenin tipik bir örneğidir. Zira küçük, büyük,
kadın, erkek, sağlıklı bir kimseden bu şekilde parça et koparmanın
başka bir izahı yoktur.
Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayetlerin aslı yoktur.
CUMA GÜNÜ ÇALIŞMAMAK GEREKTİĞİNİ İDDİA ETMELERİ
“... Yunus, kendisine anlatan birinden , o da Ebu Abdullah (Cafer
Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet eder: << Resûlullah
(sallallahu aleyhi ve âlihi) şöyle buyurmuştur: <<Her Cuma, bütün
vaktini diğer işlerden uzaklaşarak dinine ayırmayan, bunu bir
alışkanlık haline getirmeyen, dini ile ilgili sorular sormayan adama
yazıklar olsun!>> Bir diğer rivâyette: <<Müslümanlara yazıklar
olsun>> ifadesi yer almaktadır. (Usul-u Kâfi sh 48 H 86.)
Rivayetlerde dini irşat ve öğreti maskesi altında, Müslümanlara kötü
söz söylemenin örnekleri çoktur, özellikle Ehli Sünneti işlerken bu
tür rivayet örneklerin bir başlık altında konu yaptım. (Bak, Kütüb-i
Sitte’nin Eleştirisi ve Kur’an’a arzı, Yazan: Fereç Hüdür Sayfa 50
Eylül 2004 baskısı, Kişisel Yayın ). İmamiyye Şiasının bu rivayeti
de aynı tür rivayetlerden. Allah, Cuma günü namazdan sonra yeryüzüne
dağılıp maişetimiz için çalışmamızı emretmektedir, buna rağmen
çalışmayı kötüleyip Müslümanlara Yazıklar olsun demek nasıl bir
zihniyetin ürünüdür. Kur’an’dan mealen:
- Ey inananlar, Cuma günü namaz için
çağrıldığı(nız) zaman, Allah'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın.
Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. 62/9
- Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfünden
(nasibinizi) arayın. Allah'ı çok anın ki başarıya eresiniz. 62/10
Görüldüğü gibi rivayet uydurma olup aslı yoktur.
DÜNYA VE AHİRET İMAMINDIR ONLARI İSTEDİĞİNE VERİR FAKAT İMAM
ZEKAT VERMEZ RİVAYETİ:
“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık
aleyhisselâm)’a dedim ki: “İmamın zekat vermesi gerekir mi?” Buyurdu
ki: <<Ey Ebu Muhammed! İmkansız bir şeyi söyledin. Dünya ve
Ahiret’in imamın olduğunu, onları istediği yere koyduğunu,
istediğine verdiğini bilmiyormuşsun? Bu yetki Allah tarafından o’na
tanınmıştır. Ey Ebu Muhammed! İmam, üzerinde kendisinden sorulacak
Allah’ın hakkı olduğu halde kesinlikle gecelemiş değildir.>> (Usul-u
Kâfi sh 614 H.1068.)
Müşrik kimseler, Allah’ın varlığını inkar etmemekle beraber,
kendilerini veya başka yaratıkları Allah’a ortak sayarlar, Allah’a
şirk koşma olayı böylece ortaya çıkar, Şirkin kelime manası Ortaklık
demektir, müşriklerin yaptığı şeyde Allah’ın İlahlığına ortak olma
iddiasıdır, böylece, Allah kainat üzerinde nasıl tasarruf sahibiyse,
kendileri veya Allah’tan başka İlah saydıkları aciz olmalarına
rağmen kainat üzerinde Allah gibi tasarruf sahibi olduklarını iddia
ederler. Bazı kimseler de vardır ki kendilerini Allah’a Ortak
saymadan yani İlah’lık iddia etmeden, Allah’ın kainat üzerindeki
Mülkiyet ve Tasarrufunu kendilerine devralma iddiasında bulunarak,
Dünya ve Ahiret mülkünün tamamını sahiplenmek suretiyle Mülkün
tasarrufu konusunda, haşa Allah’tan, Allah’ı süresiz tatile
gönderirler. Yukarıdaki rivayette de iddia edilen budur, ayrıca
İmamın Zekat ödemesinin imkansız olduğu yönünde ileri sürülen
mantık, nasıl ki, Allah bütün kainatın sahibi olmasına rağmen
kullarını nimetlendirmesi zekat değil de hibe ise, aynı şekilde
İmamında kainatın sahibi olduğu hesabıyla, istediğine hibede
bulunduğu fakat bunun zekat olmadığı vurgulanmıştır, zekat ödemek
İslam dininde kulluk görevidir, Allah’ın kainat üzerinde olan
mülkiyet hakkını devralan İmamın bir kulluk görevi olan zekattan
sorumlu olması imkansızdır iddiasındadırlar. Bu tür iddialar,
Kur’an’ın İslam dini öğretisine aykırı iddialardır, şöyle ki,
Kur’an’dan mealen:
- Mülk (mutlak hükümranlık ve yönetim),
elinde bulunan yüce Allah, kutludur. O, her şeye kadirdir. 67/1
- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Yaşatan, öldüren O'dur. Sizin
Allah'tan başka bir dost ve yardımcınız yoktur. 9/116
- O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) O’nundur, (O),
bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış,
ona bir düzen vermiş, mukadderâtını (kabiliyetlerini özelliklerini)
tâyin etmiştir. 25/2
- Her şeyin kaynağı/egemenliği elinde olan o yaratıcının şanı çok
yücedir! Sonunda O'na döndürüleceksiniz. 36/83
Görüldüğü gibi, hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır, Allah’ın bu
hakimiyetini başkasına devretmesi veya bir başkasını kendisine ortak
etmesi söz konusu değildir. Zekat konusuna gelince, Kur’an’dan
mealen:
- "Ey ateş, İbrahim'e serin ve esenlik ol!"
dedik. 21/69
- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de, asıl kendilerini hüsrana
uğrattık. 21/70
- Onu ve Lut'u kurtarıp, alemlere bereketli kıldığımız bir yere
getirdik. 21/71
- Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Yakub'u
lütfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. 21/72
- Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler (İmamlar) yaptık ve
onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekat vermeyi
vahyettik. Onlar bize kulluk eden(insan)lardı. 21/73
Görüldüğü gibi, İslam dininde Peygamberler dahi zekat vermekle
yükümlüdür, bu itibarla