ANA SAYFA

 1. KİTAP BÖLÜM 1

1. KİTAP BÖLÜM 2

1. KİTAP BÖLÜM 3

1. KİTAP BÖLÜM 4

1. KİTAP BÖLÜM 5

1. KİTAP BÖLÜM 6

1. KİTAP BÖLÜM 7

1. KİTAP BÖLÜM 8

1. KİTAP BÖLÜM 9

1. KİTAP BÖLÜM 10

1. KİTAP BÖLÜM 11

1. KİTAP BÖLÜM 12

  1.KİTAP BÖLÜM 13

1. KİTAP BÖLÜM 14

1. KİTAP BÖLÜM 15

1. KİTAP BÖLÜM 16

1. KİTAP BÖLÜM 17

1. KİTAP BÖLÜM 18

1. KİTAP BÖLÜM 19

1. KİTAP BÖLÜM 20

1. KİTAP BÖLÜM 21

1. KİTAP BÖLÜM 22

1. KİTAP BÖLÜM 23

1. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP GİRİŞ BÖLÜMÜ

2. KİTAP BÖLÜM 1

2. KİTAP BÖLÜM 2

2. KİTAP BÖLÜM 3

2. KİTAP BÖLÜM 4

2. KİTAP BÖLÜM 5

2. KİTAP BÖLÜM 6

2. KİTAP BÖLÜM 7

2. KİTAP BÖLÜM 8

2. KİTAP BÖLÜM 9

2. KİTAP BÖLÜM 10

2. KİTAP BÖLÜM 11

2. KİTAP BÖLÜM 12

2. KİTAP BÖLÜM 13

2. KİTAP BÖLÜM 14

2. KİTAP BÖLÜM 15

2. KİTAP BÖLÜM 16

2. KİTAP BÖLÜM 17

2. KİTAP BÖLÜM 18

2. KİTAP BÖLÜM 19

2. KİTAP BÖLÜM 20

2. KİTAP BÖLÜM 21

2. KİTAP BÖLÜM 22

2. KİTAP BÖLÜM 23

2. KİTAP BÖLÜM 24

2. KİTAP BÖLÜM 25

2. KİTAP BÖLÜM 26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kitap Bölüm 9

Görüldüğü gibi, Kur’an öğretisine göre hiç kimse nerede ne zaman öleceğini bilemeyeceği gibi, Allah, eceli gelen hiçbir nefsin ölmesini ne erteler nede öne alır, bu itibarla rivayet Kur’an’a uygun değildir.

İMAMİYYE ŞİASININ KIYAS KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :

“... Ebu Şeybe şöyle rivayet eder : Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: <<İbni Şibrime’nin ilmi; “el-Camia” adlı kitabın karşısında zayi oldu. Bu kitap Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin dikte etmesi ve Ali (Ali b. Ebu Tâlib aleyhisselâm)’ın el yazısıyla hazırlanmıştı. Bu kitap kimseye söyleyecek söz bırakmamıştır. Bu kitapta helâl ve haramların bilgisi vardır.
Kıyas taraftarları, kıyasla bilgiye ulaşmak istiyorlar; ancak bu onların haktan uzaklaşmalarından başka bir katkı sağlamaz. Kıyas yöntemiyle Allah’ın dini açısından doğruya ulaşılamaz.>> (Usul-u Kâfi sh 73 H.170.)

“... Mes’ade b. Sadaka şöyle rivayet eder : Cafer Sadık (aleyhisselâm) babasından rivâyet etti ki : << Ali b. Ebu Tâlib (aleyhisselâm) şöyle dedi : << Bir kimse kıyas koltuğuna kurulursa, yanlışlıklar içinde geçer. Bir kimse, kişisel görüşüne dayanarak Allah’a kulluk sunarsa, ömrü boş işlere dalmakla geçip gider.>>
Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm) şöyle dedi: << Kişisel görüşüne dayanarak insanlara fetva veren kimse, bilmediği bir hususta Allah’a ibadet eden kimse, Allah’a muhalefet etmiş olur. Çünkü bilmediği şeyleri helâl ve haram saymış olur.>> (Usul-u Kâfi sh 74 H.173.)

Yukarıda ki rivayetlerde görüldüğü gibi iddia ettiklerine göre ellerinde bulunan “Camia” isimli kitapta İslam diniyle ilgili bütün fıkıh hazır olarak mevcut olup, Camia isimli bu kitap kimseye söyleyecek söz bırakmamıştır. Bu öyle bir iddiadır ki kıyas yapmayı yasaklamak bir tarafa, bu iddiayı yapanlara şunu sormak lazım, camiaya rağmen Kur’an’ın konumu nedir, her şey camiada varsa size göre Kur’an’a ne kadar gereklilik vardır? Madem ki camia isimli kitapta her şey kalıp halde mevcuttur iddiasındaysanız son zamanlarda ortaya çıkan, Kan nakli, Organ nakli, Genler üzerinde değişiklik yapılması, Tüp Bebek, İnsan veya hayvan kopyalama konularında Camiada ne gibi bir bilgi var? Sanırım bu konular ve ilerde çıkması muhtemel olan bu gibi konular Camiayı yazanların hayalinden bile geçmemiştir. Şarap dışındaki diğer uyuşturucular konusunda veya Sigara konusunda Camiada ne gibi bir bilgi var? Kur’an ise bu ve bu gibi sorulara ve kıyamete kadar sorulacak bütün sorulara kolay anlaşılır net cevaplar verir. Kur’an fıkhını anlamanın bir yolu kıyastır, örneğin: Şarabın (hamr) haram olmasından hareketle biz Şarap (hamr) dışındaki diğer uyuşturucuların haramlılığını kolayca anlıyoruz. Ayrıca kıyasa örnek olsun diye tahdis edilen rivayete baktığımızda da İmamiyye Şiasının Kıyası yanlış tanımladığı açıkça anlaşılır, şöyle ki:

“... Hüseyin b. Meyyah babasından o da Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet eder : << İblis kendisini Âdem (aleyhisselâm) ile kıyasladı ve şöyle dedi: “Beni ateşten, onu balçıktan yarattın.” (Sa’d. 76) Eğer Allah’ın, Âdem’i yarattığı özü, ateşle kıyaslasaydı, bunun ateşten çok daha aydınlık ve nur saçan bir şey olduğunu görecekti.>> (Usul-u Kâfi sh 74 H.174.)

Bahsi geçen ayette kıyas olmayıp, üstünlük iddiası olayı vardır, Şöyle ki, Kur’an’dan mealen :

-İblis- dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın. 38/76

Ayet mealinde görüldüğü gibi, İblisin yaptığı kıyas değil üstünlük iddiasıdır, kıyas ola bilmesi için kıyas edilenler arasında kıyasın yapılmasına imkan sağlayan ilgili bir ölçü bağının olması gerekir, olayda ise Ateşle, Toprak arasında üstünlüğü ortaya koyacak ilgili bir ölçü bağı yoktur, sadece keyfi olarak ortaya atılmış bir üstünlük iddiası vardır, Kıyasa örnek verecek olursam, şöyle ki:

a) - Uçak, Trenden daha hızlıdır dediğimizde, kıyasın yapılmasını sağlayan ve ikisinde de mevcut olan hareketle ilgili bir hız olayı vardır.
b) - Şarap (hamr) haramdır o zaman Rakıda haramdır dediğimizde, her iki olay arasında sarhoşluk etkisinden kaynaklanan bir sarhoşluk olayı vardır,
c) - Dağ, insandan daha iridir dediğimizde, her iki olay arasında irilikten kaynaklanan bir ölçe bilme olayı vardır,
d) - Demir, tahtadan daha serttir dediğimizde, her iki olay arasında sertlik etkisinden kaynaklanan ölçülebilir sertlik olayı vardır.

Kıyasa daha birçok örnek vermek mümkündür, bundan dolayı kıyas diye yaptıkları rivayetin aslı yoktur.

PEYGAMBERLERDE VE İMAMLARDA BEŞ RUH OLDUĞUNU TAHDİS ETMELERİ :

“... Mufaddal b. Ömer şöyle rivayet etmiştir : Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a evinde oturmuş üzerinde örtüsü olduğu halde, imamın nasıl yer yüzünde olup bitenleri bildiğini sordum. Buyurdu ki: <<Ey Mufaddal! Allah, Tebareke ve Tealâ, Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye beş ruh vermişti. Bunlardan biri, hayat ruhuydu, onunla hareket ediyor, gidip geliyordu. Biri kuvvet ruhuydu, onunla kıyam ediyor, cihada çıkıyordu. Biri şehvet ruhuydu onunla yiyor, içiyor ve helâl yollardan kadınlarla birleşiyordu. Biri iman ruhuydu, onunla inanıyor ve adâleti gerçekleştiriyordu. Biri Rûh-ul Kudüs’tü, onunla peygamberlik görevini taşıyordu.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edince Rûh-ul Kudüs imama geçti. Rûh-ul Kudüs uyumaz, gafil olmaz, oynamaz ve büyüklük taslamaz. Diğer dört ruh ise uyurlar, gafil olurlar, büyüklenebilirler, oynarlar. İmam Rûh-ul Kudüs ile görür. (Usul-u Kâfi sh 383 H.711.)

Görüldüğü gibi, peygamberde beş Rûh olduğunu iddia ettiler, dört tanesini tanımlarken Peygamberi, Gafillik ve büyüklenebilmeyle vasıflandırdılar, bu iddialar Peygamberi tenzih ederiz, Beşinci Rûh olarak tanımlayıp övdükleri Rûh-ül Kudüs’ü ise İmamlara aktarı verdiler. Kur’an öğretisine göre, İnsanlarda, peygamberler dahil beş rûh olmadığı gibi, Rûh-ul Kudüs ayrı bir şahsiyet olup hiç kimsenin şahsiyetiyle birleşmez. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Ve biz bir âyeti bir âyetin yerine getirince, Allah ise indirdiğine çok iyi bilir, dediler ki: Sen şüphesiz bir iftiracısın. Hayır.. Onların çoğu bilmezler. 16/101

- De ki: Onu Rab'bin tarafından hak olarak Rûh-ül Kudüs indirmiştir ki, îmân edenleri sabit kılsın ve müslümanlar için bir hidayet ve bir müjde olsun. 16/102

Kur’an öğretisine göre, Rûh-ül Kudüs’ün ayrı bir şahsiyet olduğu açıktır, uydurdukları rivayetin aslı yoktur. Hele, Kur’an öğretisinden uzak iddialarla, Peygamberde beş Rûh bulunduğunu söyleyerek, Peygamberi Gaflet ve Müstekbirlikle vasıflandırmak Peygambere açıktan açığa yapılmış bir saldırıdır, Peygamberimiz ne Gafil nede Müstekbirdi, O büyük bir ahlak üzerindeydi, Kur’an’dan mealen :

- Sen Rab'binin nîmeti sayesinde mecnûn değilsin. 68/2

- Ve şüphe yok ki: Senin için bir tükenmez mükâfat vardır. 68/3

- Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin. 68/4

- Artık yakında göreceksin ve göreceklerdir. 68/5

- Fitneye uğramış olan hanginiz imiş?. 68/6

- Şüphe yok ki: Rab'bindir, O'dur, O'nun yolundan sapıtmış olanı en iyi ve O'dur, hidâyete ereni de en iyi bilen. 68/7

- Artık o yalanlayanlara itaat etmemekte devam et. 68/8

- Onlar arzu ettiler ki: Sen yaltaklanıvermiş olsa idin, o zaman onlar da yaltaklanacaklardır. 68/9

- Ve itaat gösterme her çok yemîn edene, âdi fikirli olana. 68/10

- Daima kusur arayana, lâf götürüp getirene. 68/11

İSM-İ ÂZAM İDDİALARI ve BU KONUDA TAHDİS ETMİŞ OLDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ :

“... Muhammed b. Fudayl, Cabir’in şöyle dediğini anlattı : Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm) buyurdu ki : <<Allah’ın ism-i âzami yetmiş üç harften oluşur Asef adlı ifrite bundan bir harf verilmişti, o bu harfi söyleyince, kendisiyle Sebe kraliçesi Belkıs’ın tahtı arasında bulunan yeri bir anda deldi. Açılan delikten elini uzatarak tahtı alıp geldi. Sonra yer, eski haline döndü. Bu olay, bir göz açıp kapama anından daha kısa bir sürede oldu. Biz Ehl-i Beyt’in yanında ise ism-i âzamin yetmiş iki harfi vardır. Son bir harf ise Allah katındadır. Onu, katındaki gaybi bilgiler için kendinde tutmuştur. Ulu, âzamet sahibi Allah’tan başka güç ve kudret sahibi yoktur. (Usul-u Kâfi sh 320 H.609.)

“... Harun b. Cehm, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın arkadaşlarından adını unuttuğu birinden şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum : <<Meryem oğlu İsa (aleyhisselâm)’a İsm-i âzamdan iki harf verilmişti ve o bu harflerle hareket ediyordu. Musa’ya dört harf, İbrahim’e sekiz harf, Nuh’a on beş harf, Âdem’e yirmi beş harf verilmişti. Allah bu harflerin tümünü Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’de topladı. İsm-i âzam, yetmiş üç harften oluşur. Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye yetmiş iki harf verilmiştir. Bundan bir harf ise o’na gösterilmemiştir. (Usul-u Kâfi sh 321 H.610.)

Dediklerine göre, Allah’ın diğer isimlerinden ayrı olarak en büyük bir ismi vardır, öyle ki bu ismin harfleri dahi söylendiğinde derhal söyleyen tarafından istenen olağanüstü olaylar meydana gelirmiş, Bu ise Allah’a karşı bir iftiradır, Allah’ın en büyük bir ismi var deyip, diğer isimlerini küçük görüp ayırmak Kur’an’a uygun değildir, Allah’ın bütün isimleri ismi azamdır, Allah duaları kabul ederken, duada bulunanın durumunu değerlendirerek kabul veya red eder, hiçbir ayrıcalık olmadan Allah’ın bütün isimleriyle Allah’a dua edilebilir. Sırf Adını söyledi diye değil, kişi layıksa duasını kabul eder, layık değilse reddeder. Allah’ı kendi isimlerine mahkum etmek Allah’ı hakkıyla takdir edememektir, Masallarda Alaattinin sihirli lambası diye bir lamba vardır, kişi bu lambaya elini sürttüğünde güya bir cin çıkar, lambaya parmak sürtenin her dediğini yaparmış, bur da da, lamba yerine Allah’ın adını koymuşlar, hatta bu addan harf söyleyenin isteğini dahi Allah, otomatik olarak yerine getiriyormuş. Bu tür rivayetleri uyduranların, Ebcet hesabıdır, Cifir hesabı yok Kırmızı Cifir hesabı v.s. iddialarından nasıl bir zihniyete sahip oldukları açıktır. Kendisine Müslüman diyen bir kimsenin, Kur’an’ın Net, Açık ve Anlaşılır öğretisini bir tarafa bırakıp, bunların Kur’an ile ilgisi olmayan ve Kur’an’a ters düşen sözleri peşine giderek dinini düzenlemesi Hem Dünyası için Hem Ahireti için kesinini mahvetmesi demektir. Rivayetleriyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen :

- En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır. 7/180

- De ki: Allah diye dua edin, rahman diye dua edin, hangisiyle dua etseniz nihayet en güzel isimler o'na mahsustur ve namazında sesini pek ziyade kaldırma, ve onu büsbütün de kısma ve bunun arasında bir yol tut.. 17/110

Görüldüğü gibi, En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. Hangisiyle dua edilirse edilsin hiç fark yoktur. İsmi azam olarak anladıkları ayeti, anlamadıklarından dolayı İsmi azam iddiasında bulunmaktadırlar, yalnız Şiiler değil Sünnilerde benzer iddialarda bulunmaktadırlar. Kur’an’dan mealen :

- O halde Yüce Rabb'inin ismiyle tesbihe devam et. 69/52

Meali yazılı bu ayette, Allah’ın yüceliği vurgulanarak, Azim (Yüce) Rab’bin ismiyle tesbih yapılması emredilmiştir, kimileri ise Rabbinin azim ismiyle tesbih et diye anlamakta dolayısıyla Allah’ın isimleri arasında farklılık olduğu yanılgısına düşmektedir. Aralarında hiç fark olmadan Allah’ın bütün isimleri azimdir, başka bir ifadeyle İsm-i Azam’dırlar.

Peygamberleri konu ederek şöyle demeleri peygamberliğin ne manaya geldiğini bilmediklerinden dolayıdır: : “ Meryem oğlu İsa (aleyhisselâm)’a İsm-i âzamdan iki harf verilmişti ve o bu harflerle hareket ediyordu. Musa’ya dört harf, İbrahim’e sekiz harf, Nuh’a on beş harf, Âdem’e yirmi beş harf verilmişti.” Peygamberler, Allah’ın seçtiği özel kimselerdirler, Onların dışında olan, bütün İnsanlar ve Cinler, ömürleri boyunca en güzel amelleri işleseler dahi peygamberlik unvanını alamazlar zira bu unvan özel olarak kendilerine verilmiştir. Rivayette ise haşa Onlardan, Onları hafife alır şekilde keyfi rakamsal orantılar kurulmuştur. İmamiyye şiası, İmamlık İddialarını ön plana geçirmek için peygamberliği önemli bir şey değilmiş gibi göstermek çabasıyla yoğun şekilde rivayet iddialarında bulunmuşlardır, bu tür iddialarının tamamı Kuran’la bağdaşmayan uydurmalardır. Kur’an’dan mealen:

- Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. 2/31

Allah, Adem istisnasız olarak bütün isimleri öğretmişti, “Âdem’e yirmi beş harf verilmişti” demeleri Kur’an öğretisiyle çelişmektedir. Ayrıca İfritin Sebe Melikesinin tahtını nakletti demeleri de Kur’an öğretisiyle bağdaşan bir husus değildir, İfrit tahtı nakletmek istediyse de kendisine müsaade edilmedi, tahtı kendisine kitaptan ilim verilen bir şahıs nakletti. Kur’an’dan mealen :

- Hz. Süleyman- Dedi ki: Ey ulular!. Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip gelmelerinden evvel getirir. 27/38

- Cin tâifesinden bir ifrit dedi ki: Ben onu daha sen makamından kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben ona elbette güç yetiririm ve bana güvenebilirsiniz. 27/39

- Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir. 27/40

Bu itibarla tahdis etmiş oldukları rivayet uydurma olup aslı yoktur.

TÜYLERİ DÖKÜLEN MELEKLER RİVAYETİ :

“... Hüseyin b. Ebula’lâ, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir : <<Ey Hüseyin! -Bu arada elini evde bulunan yastıklara vurarak- Bunlar öyle yastıklardır ki, nice zamanlar melekler onlara yaslanmışlardır ve nice zaman onların küçük kanatlarını yerden toplamışızdır.>> (Usul-u Kâfi sh 590 H.1023.)

“... Ali b. Hakem şöyle rivâyet etmiştir : Bana Malik b. Atiyye el-Ahmesi, Ebu Hamza es-Sumali’den naklen şöyle anlattı : Ali b. Hüseyin (aleyhisselâm)’ın yanına gittim. Bir saat kadar bahçede bekledim, sonra eve girdim. Yerden bir şeyler topladığını ve perdenin arkasında duran birine verdiğini gördüm. Dedim ki :
Buyurdu ki : <<Bunlar meleklerin kanatlarından dökülen artıklardı. Onlarla baş başa kaldığımız zaman, onları toplarız. Sonra bunları, çocuklarımız için pazuband yaparız.>> Dedim ki : “Sana kurban olayım, melekler size geliyor mı?” Dedi ki : <<Ey Ebu Hamza! Bazan o kadar çok gelirler ki, bize yaslanacak yer bırakmazlar.>> (Usul-u Kâfi sh 590 H.1024.)

Meleklerin İmamlara uğradıklarını ispat için, meleklere küçük kanatlar ve bu kanatlardan dökülen küçük tüyler gibi ciddiyetten uzak yakıştırmalarda bulundular. Melekler çeşitli görevlerle insanlara uğrarlar, Şöyle ki, Kur’an’dan mealen :

- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer ve üçer ve dörder kanat sahibi elçiler kılan Allah'a mahsustur. Yaratmada dilediğini arttırır. Şüphe yok ki, Allah her şey üzerine hakkıyla kadirdir. 35/1

- O kimseler ki, kendi nefislerine zulmedici oldukları halde onların ruhlarını melekler alacaktır. O vakit onlar, biz bir kötülük yapmıyorduk diye teslimiyet göstereceklerdir. Hayır, şüphe yok ki, Allah Teâlâ sizin ne yaptığınızı hakkıyla bilicidir. 16/28

- Onlar ki, tertemiz oldukları halde ruhlarını melekler alıverirler, derler ki: "Selâm size" yapmış olduğunuz şey sebebiyle cennete giriniz. 16/32

Görüldüğü gibi, meleklerin kanatları mevcut olup, görevleri icabı bütün İnsanlara uğrarlar, örneğin: Ölüm meleklerinin uğramadığı insan olamaz, dolayısıyla da görevleri icabı evlere girip çıkarlar, buna rağmen dökülen melek tüyü gören veya böyle bir tüyü elinde bulunduran varmıdır. Tüyleri dökülen melekler iddiasının, ne gerçeklerle nede İslam diniyle hiçbir ilgisi yoktur.

CİNLER KONUSUNDA TAHDİS ETTİKLERİ RİVAYET ÖRNEKLERİ:

“... İbni Cebel, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: “İmamın kapısında duruyorduk. O sırada içeriden bir topluluk çıktı. Siyah derililere benziyorlardı. Üzerlerinde peştamal ve hırka vardı. Bunların kimler olduklarını Ebu Abdullah (aleyhisselâm)’dan sorduk. Buyurdu ki: <<Onlar cinlerden kardeşlerinizdiler. >> (Usul-u Kâfi sh 591 H.1027.)

“... Sa’d el-İskaf şöyle rivâyet etmiştir : Her zaman yaptığım gibi bir gün bazı işlerim için Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’ın evine geldim. Bana dedi ki: <<Acele etme, güneş beni iyice yaktıktan sonra gel.>> Bunun üzerine gölgelik olan bir yere gittim. Çok geçmeden üzerime doğru bir topluluk geldi. Sarı çekirgeler gibiydiler. Üzerlerinde kaba yünden giysiler vardı. Çok ibadet etmekten zayıf düşmüşlerdi. Allah’a yemin ederim ki, topluluğun güzelliği karşısında kendimi unutmuştum. İmamın yanına gittiğimde bana dedi ki: <<Galiba seni rahatsız ettim.>>
- Dedim ki : “Evet Allah’a yemin ederim ki, gördüğüm manzara karşısında kendimi unuttum. Yanımdan bir topluluk geçti, onlar gibi güzel kıyafetli bir kişi bu güne kadar görmüş değilim. Renkleri sarı çekirgeleri andırıyordu. Çok ibadet yapmaktan zayıf düşmüşlerdi. Bunun üzerine imam şöyle buyurdu: <<Ey Sa’d! Sen onları gördün mü?>> “Evet” Buyurdu ki: <<Onlar senin cinlerden kardeşlerindi.>> “Sana mı gelmişlerdi?” dedim. <<Evet.>> dedi, <<bize gelirler, dinlerinin alâmetlerini, helâl ve haram olan şeyleri bizden sorarlar.>> (Usul-u Kâfi sh 591 H.1026.)

Cinleri kendileri gelerek dinlerinin alâmetlerini, helâl ve haram olan şeyleri kendilerinden öğrendikleri tahdis ettiler, ayrıca Cinlerin çok ibadet etmek ten zayıf düştüklerini söylemeleri temeli olmayan bir sözdür, nice kimseler vardır çok ibadet etmelerine rağmen hiçte zayıf düşmemektedirler, nice kimseler de vardır ki hiç ibadet etmemelerine rağmen zayıftırlar. Cinlerin kendileri gelerek dinlerinin alâmetlerini, helâl ve haram olan şeyleri kendilerinden öğrendiklerini söylemeleri ise Kur’an’a uymayan bir iddiadır, Cinlerin bir özelliği İslam dinini direk olarak Kur’an’dan öğrenip uyarıcılar olarak diğer Cinlere öğretmeleridir. Kur’an’dan mealen:

- Dedi ki: Bana vahyolundu: Şüphe yok ki, cinlerden bir gurup dinlemiş te demişler ki; Muhakkak biz, bir acîb -eşsiz- bir Kur'an işittik. 72/1

- Doğru yola rehberlik ediyor, artık biz ona îman ettik ve Rab'bimize hiç bir kimseyi ortak tutmayacağız. 72/2

- Ve şüphe yok ki, Rab'bimizin büyüklüğü pek yücedir. Ne bir eş ve ne de bir çocuk edinmemiştir. 72/3

- Ve muhakkak ki, bizim beyinsiz olanımız, Allah'a karşı pek çok yanlış şeyler söyler olmuştur. 72/4

- Ve doğrusu biz sanmış idik ki, insanlar ve cinler, Allah'a karşı bir yalan söylemezler. 72/4

- Ve o zamanı da hatırla ki, cinlerden bir zümreyi Kur'an-ı dinlemeleri için sana göndermiştik ki, Vaktaki: Ona hazır oldular, dediler ki: Susun -dinleyin- Vaktaki, okunması son buldu, kendi kavimlerine korkutucular olarak dönüp gittiler. 46/29

- Dediler ki: Ey kavmimiz!. Muhakkak ki, kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Mûsa'dan sonra nâzîl olmuş hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor. 29/30

Görüldüğü gibi, Cinler yalnızca Kur’an dinlemekle, İslam Dinini öğrenip uyarıcılar olarak kavimlerine gitmişlerdir. Öyle ki onların bu durumundan Peygamberin dahi ancak kendisine Vahiy ile bildirilmesi üzerine haberi oluyor. Bu itibarla Cinler konusundaki rivayetler uydurma olup aslı yoktur.

İMAMİYYE ŞİASINA GÖRE İMAMIN ON ALAMETİ

“... Zurare, Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: <<İmamın on alameti vardır: 1) Temiz ve sünnetli olarak doğar. 2) Doğduğu sırada iki elini yere koyar ve yüksek sesle şehadet cümlelerini söyler. 3) Cenabet olmaz. 4) Gözleri uyur; ama kalbi uyumaz. 5) Esnemez, gerinmez. 6) Önünü gördüğü gibi arkasını da görür. 7) Gaitası misk gibi kokar. 8) Yer, o’nu örtmek ve yutmakla görevlendirilmiştir. 9) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin zırhını giydiği zaman, zırh bedenine tamamen uyar. Uzun veya kısa bir insan bu zırhı giyecek olursa, bir karış uzun gelir. 10) İmamlık görevi tamamlanıncaya kadar “Muhadestir”tir. >> (Usul-u Kâfi sh 582 H.1006.)

“... Ed-Dav’i b. Ali el-İcli, adını andığı Fars halkından birinden şöyle rivayet etmiştir: Samarra’ya geldim ve Ebu Muhammed (Hasan b.Ali aleyhisselâm)’ın kapısında beklemeye başladım. Beni içeri çağırdı. İçeri girdim ve selâm verdim. Bana dedi ki: <<Buraya geliş sebebin nedir?>> “Sana hizmet etme arzusu beni buraya getirdi” dedim. Buyurdu ki: <<Öyleyse kapıcımız ol.>> Böylece evde hizmetçilerle birlikte kalmaya başladım. Bazen çarsıya gide, ihtiyaç duydukları şeyleri satın alırdım. Evde erkekler olduğu zaman, izinsiz içeri girerdim.
Bir gün İmamın, evin erkeklere ait bölümünde bulunduğu bir sırada yanına girdim. Evde bir hareket sesini duydum. Bana seslendi: “Yerinde dur, hareket etme.” Artık içri girmeye veya dışarı çıkmaya cesaret edemedim. Bu sırada beraberinde üzeri örtülü bir şey bulunan bir cariye yanıma geldi. Sonra İmam bana: <<İçeri gir.>> diye seslendi. İçeri girdim, sonra cariyeyi çağırdı, o da İmamın yanına geri döndü.
- Cariye dedi ki: <<Yanında bulunanı göster.>> Cariye beyaz tenli ve güzel yüzlü bir çocuğu bize gösterdi. Sonra İmam çocuğun karnını açtı. Baktım boğazından göbeğine kadar siyah olmayan yeşil tüyler bitmiş. İmam buyurdu ki: <<İşte bu, sizin İmamınızdır.>> Sonra cariyeye o’nu götürmesini emretti. Bu çocuğu, Ebu Muhammed (aleyhisselâm) vefat edinceye kadar bir daha görmedim. (Usul-u Kâfi sh 481 H.861.)

İnsanların doğruyu bulmalarında kendi zihinlerinden doğan en büyük engellerden bir tanesi fiziksel açıdan kendileri gibi normal bir insanı uyarıcı olarak kabul etmemeleridir. Bu düşüncede olan kimseler Peygamber dahi olsa normal bir insanı uyarıcı olarak kabul etmeye yanaşmazlar, muhakkak kendilerinden farklı fiziksel özelliklere sahip olmasını şart koşarlar veya normal bir insan olmasını inanmalarına engel olarak görürler, bu mantık çerçevesinde İmamiyye Şiası da, İmam olacak kimselere diğer insanlardan farklı on ölçü koymuşlardır, bu ölçüler hayali ölçüler olmasına rağmen gerçekmiş gibi ortaya koyarak kendileri için zihinsel tatmin elde etmeye çalışırlar, öyle ki, farklı olsun diye yeşil tüylü bebek veya sıradan bir insan için bile konu edilmesi hoş olmayan, Cenabet olmama ve sünnetli doğma gibi sakatlık sayılan anormallikler veya mis gibi kokan “Gaita” iddiasında bulunmaktan dahi çekinmemişlerdir.
Yalnız imamlar için değil, Peygamberimiz içinde farklı özellikler iddia etmişlerdir, Halbuki normal insanlar nasılsa Peygamberler dahi onlarla fiziksel açıdan birebir aynıydı. Bu konuda şöyle tahdis ettiler:

“... Salim b. Ebu Hafsa el-İcli, Ebu Cafer (Muhammed Bâkır aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin üç özelliği vardır ki, ondan başka kimsede bu özellikler yoktur: 1) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin gölgesi yoktu. 2) Bir yoldan geçtiği zaman, iki veya üç gün sonra başkası o yolda yürüdüğünde mutlaka o’nun oradan geçtiğini anlardı. Çünkü çok güzel bir kokusu vardı. 3) Bir taşın veya ağacın yanından geçtiğinde mutlaka o’na secde ederlerdi. >> (Usul-u Kâfi sh 668 H.1195.)

“... İsmail b. Ammar, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet etmiştir: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) karanlık bir gecede görüldüğü zaman, bir ay parçası gibi parladığı görülürdü. >> (Usul-u Kâfi sh 674 H.1204.)

Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız ancak bir ilahtır. Artık her kim Rabbinin mânevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise iyi amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin. 18/110

- De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insanım, bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır. Artık O'na yönelin ve ondan mağfiret dileyin ve müşrikler için helâk -kararlaştırılmıştır.- 41/6

Görüldüğü gibi, Peygamberimiz ancak normal bir beşer yani insandı, buna zihinlerinde hazmedemeyenler şöyle demekteydiler, Kur’an’dan mealen:

- Bunun üzerine kavminden kâfirler olmuş olan ileri gelen bir zümre dedi ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir insan, istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin. Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette melekleri indirirdi. Biz bunu evvelki babalarımızda işitmedik. 23/24

- Onun kavminden bir taife ki, kâfir oldular ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde dediler ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir insan, sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor. 23/33

- Ve eğer siz benzeriniz olan bir insana itaat ederseniz şüphe yok ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış kimselersiniz. 23/34

İşte böyle, ayet meallerinde görüldüğü gibi durum gayet açıktır.

İmamlar için iddia ettikleri on ölçü den Sünnetli doğum ölçüsü sünnet olmayı teşvik etmek için uydurulmuş bir ölçüdür. Kur’an öğretisine göre ise, İnsanları sünnet etmek bir yana, hayvanların kulaklarını yarmak dahi Allah’ın yarattığını değiştirmek olarak tanımlanmıştır, bu konuda Kur’an’dan mealen:

SÜNNET ETMEK ALLAH'IN YARATIŞINI DEĞİŞTİRMEDİR !

KURAN'A ÖLÇÜSÜNE GÖRE ÇOCUKLARIN SÜNNET EDENLER ALLAH'IN YARATIŞINI DEĞİŞTİRMİŞ OLMAKTADIRLAR, BUNUN MANASI ŞEYTANA PAY OLMAKTIR

Bilindiği gibi, hadis öğretisine bağlı bütün mezheplerde çocukların sünnet edilmesi olayı vardır, Kuran öğretisine göre yasak olan bu ve benzeri işlemler, övülmüş hatta farz kabul edilmişlerdir, Hal bu ki, Kuran'ı esas alarak olaya baktığımızda bu tür işlemlerin İslam dininde kabul görmesi mümkün değildir. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da uzak bir sapıklığa düşmüştür. 4/116

- O (Allah’a ortak koşa)nlar, O’nu bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar ve onlar, inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar. 4/117

- (O şeytan)ki Allah ona lânet etti ve o da, “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım."dedi." 4/118

- Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim: hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allah’ın yaratışını değiştirecekler!"Kim Allah’ın yerine şeytanı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyâna uğramıştır. 4/119

- (Şeytan) onlara söz verir, ümit verir, fakat şeytanın onlara va’di, aldatmadan başka bir şey değildir. 4/120

- İşte onların varacağı yer cehennemdir. Aslâ cehennemden kaçmak (imkânı) bulamazlar. 4/121

Görüldüğü gibi, bu konuda şeytanın kendisine, Allah’ın yarattıklarından pay alma tanımlaması; metodu, Allah’ın yarattığını değiştirme yolunda vereceği emirlerdir. Kim şeytanın bu emrini yerine getirirse şeytana pay olmuş olur. İsterse yaptığı değişiklik hayvanların kulaklarını yarma şeklinde olsun fark etmez. Allah, yaratılışı değiştirme olayı çerçevesinde hayvanların kulaklarının yarılmasına müsaade etmiyor. Nasıl olurda sünnet veya başka bir şekilde insanlar üzerinde değişiklik yapılmasına müsaade etmiş olsun. Yaratılışı değiştirme olayı, hiçbir ihtiyaç, hastalık gibi zaruretler olmadan, yaratılış üzerine yapılacak değişiklikleri kapsar. Zira, bir koyun kesilip yenile bilir bu yaratılışı değiştirme manasında değildir. Veya bir kimsenin çürümüş dişi çekile bilir; çürümüş böbreği alına bilir, bütün bunlar zaruret veya tedavi amaçlı ameliyelerdir. Saç sakal veya tırnağı kesmekte öyledir, yaratılışı değiştirme manasında değillerdir. Zira tırnağı kesmekle, parmağı kesmek arasında belli bir fark vardır, biri ihtiyaç içerikli ve geçici, diğeri sakatlayıcı ve kalıcıdır. Bu zamanda sağlıklı genler üzerinde meydana getirilen veya getirilmesine çalışılan değişiklikler yaratılışı değiştirme olayı kapsamına giren işlemlerdir. Ayrıca, nasıl ki bir kimse tipi değişsin diye hayvanların kulaklarını yararsa veya sağlıklı dişini çeker veya törpülerse, vücudunun her hangi bir yerinden sağlıklı bir organı daha güzel olur diye keser veya vücudunun her hangi bir yerinden bu bağlamda bir parça et veya deri keserse, kısırlaştırma veya hadım yaparsa, deriyi tahrip ederek dövme yaparsa, küpe için kulak delerek kulağın yapısını değiştirmek v.s. Gibi ameliyelerde bulunursa, bütün bu tür şeyler yaratılışa müdahale etmek suretiyle, Allah’ın yarattığını değiştirmedir. Bütün bunlar, Allah’a ortak koşmayla eş anlamlıdır. Bunları yapan şeytana pay olduğu gibi, asla cehennemden ebediyen kurtuluş imkanı bulamaz. Sünnet olmak yaratılışa müdahale etmenin onu değiştirmenin tipik bir örneğidir. Zira küçük, büyük, kadın, erkek, sağlıklı bir kimseden bu şekilde parça et koparmanın başka bir izahı yoktur.

Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayetlerin aslı yoktur.

CUMA GÜNÜ ÇALIŞMAMAK GEREKTİĞİNİ İDDİA ETMELERİ

“... Yunus, kendisine anlatan birinden , o da Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivâyet eder: << Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) şöyle buyurmuştur: <<Her Cuma, bütün vaktini diğer işlerden uzaklaşarak dinine ayırmayan, bunu bir alışkanlık haline getirmeyen, dini ile ilgili sorular sormayan adama yazıklar olsun!>> Bir diğer rivâyette: <<Müslümanlara yazıklar olsun>> ifadesi yer almaktadır. (Usul-u Kâfi sh 48 H 86.)

Rivayetlerde dini irşat ve öğreti maskesi altında, Müslümanlara kötü söz söylemenin örnekleri çoktur, özellikle Ehli Sünneti işlerken bu tür rivayet örneklerin bir başlık altında konu yaptım. (Bak, Kütüb-i Sitte’nin Eleştirisi ve Kur’an’a arzı, Yazan: Fereç Hüdür Sayfa 50 Eylül 2004 baskısı, Kişisel Yayın ). İmamiyye Şiasının bu rivayeti de aynı tür rivayetlerden. Allah, Cuma günü namazdan sonra yeryüzüne dağılıp maişetimiz için çalışmamızı emretmektedir, buna rağmen çalışmayı kötüleyip Müslümanlara Yazıklar olsun demek nasıl bir zihniyetin ürünüdür. Kur’an’dan mealen:

- Ey inananlar, Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. 62/9

- Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfünden (nasibinizi) arayın. Allah'ı çok anın ki başarıya eresiniz. 62/10

Görüldüğü gibi rivayet uydurma olup aslı yoktur.


DÜNYA VE AHİRET İMAMINDIR ONLARI İSTEDİĞİNE VERİR FAKAT İMAM ZEKAT VERMEZ RİVAYETİ:

“... Ebu Basir şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “İmamın zekat vermesi gerekir mi?” Buyurdu ki: <<Ey Ebu Muhammed! İmkansız bir şeyi söyledin. Dünya ve Ahiret’in imamın olduğunu, onları istediği yere koyduğunu, istediğine verdiğini bilmiyormuşsun? Bu yetki Allah tarafından o’na tanınmıştır. Ey Ebu Muhammed! İmam, üzerinde kendisinden sorulacak Allah’ın hakkı olduğu halde kesinlikle gecelemiş değildir.>> (Usul-u Kâfi sh 614 H.1068.)

Müşrik kimseler, Allah’ın varlığını inkar etmemekle beraber, kendilerini veya başka yaratıkları Allah’a ortak sayarlar, Allah’a şirk koşma olayı böylece ortaya çıkar, Şirkin kelime manası Ortaklık demektir, müşriklerin yaptığı şeyde Allah’ın İlahlığına ortak olma iddiasıdır, böylece, Allah kainat üzerinde nasıl tasarruf sahibiyse, kendileri veya Allah’tan başka İlah saydıkları aciz olmalarına rağmen kainat üzerinde Allah gibi tasarruf sahibi olduklarını iddia ederler. Bazı kimseler de vardır ki kendilerini Allah’a Ortak saymadan yani İlah’lık iddia etmeden, Allah’ın kainat üzerindeki Mülkiyet ve Tasarrufunu kendilerine devralma iddiasında bulunarak, Dünya ve Ahiret mülkünün tamamını sahiplenmek suretiyle Mülkün tasarrufu konusunda, haşa Allah’tan, Allah’ı süresiz tatile gönderirler. Yukarıdaki rivayette de iddia edilen budur, ayrıca İmamın Zekat ödemesinin imkansız olduğu yönünde ileri sürülen mantık, nasıl ki, Allah bütün kainatın sahibi olmasına rağmen kullarını nimetlendirmesi zekat değil de hibe ise, aynı şekilde İmamında kainatın sahibi olduğu hesabıyla, istediğine hibede bulunduğu fakat bunun zekat olmadığı vurgulanmıştır, zekat ödemek İslam dininde kulluk görevidir, Allah’ın kainat üzerinde olan mülkiyet hakkını devralan İmamın bir kulluk görevi olan zekattan sorumlu olması imkansızdır iddiasındadırlar. Bu tür iddialar, Kur’an’ın İslam dini öğretisine aykırı iddialardır, şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Mülk (mutlak hükümranlık ve yönetim), elinde bulunan yüce Allah, kutludur. O, her şeye kadirdir. 67/1

- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Yaşatan, öldüren O'dur. Sizin Allah'tan başka bir dost ve yardımcınız yoktur. 9/116

- O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) O’nundur, (O), bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, mukadderâtını (kabiliyetlerini özelliklerini) tâyin etmiştir. 25/2

- Her şeyin kaynağı/egemenliği elinde olan o yaratıcının şanı çok yücedir! Sonunda O'na döndürüleceksiniz. 36/83

Görüldüğü gibi, hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır, Allah’ın bu hakimiyetini başkasına devretmesi veya bir başkasını kendisine ortak etmesi söz konusu değildir. Zekat konusuna gelince, Kur’an’dan mealen:

- "Ey ateş, İbrahim'e serin ve esenlik ol!" dedik. 21/69

- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de, asıl kendilerini hüsrana uğrattık. 21/70

- Onu ve Lut'u kurtarıp, alemlere bereketli kıldığımız bir yere getirdik. 21/71

- Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Yakub'u lütfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. 21/72

- Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler (İmamlar) yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden(insan)lardı. 21/73

Görüldüğü gibi, İslam dininde Peygamberler dahi zekat vermekle yükümlüdür, bu itibarla

 

SAYFA DEVAMI ►  2. KİTAP BÖLÜM 10